Çarşamba , 26 Şubat 2020

“Sınıf Mücadelesi” aslında nedir? Fikret Başkaya

“ İyi bilinen şey, tam da iyi bilindiği için, aslında bilinir değildir. Bilgi sürecinde kişinin kendisini ve başkalarını yanlış yönlendirmesinin en yaygın yöntemi, bir şeyin iyi bilindiğini farz edip o şekilde kabul etmektir”.

                                                                                                         Georg W.F. HEGEL

Hegel’den hareketle, ‘bildiğimizi sandıklarımız ’ gerçek durumla ne kadar ‘örtüşüyor?’ sorusu akla gelmelidir… Mesela İşte ‘sınıf mücadelesi’ aslında nedir? ‘İlkel Komün’ün’ sona ermesiyle başlayan sınıflı toplumlar çağı, tartışmasız sınıf mücadeleleri çağıydı… Boşuna ‘Komünist Manifesto’da, “Bu güne kadarki tüm toplumların tarihi  sınıf mücadelelerinin tarihidir” denmemiştir…

Sınıf mücadelesi dendiğinde ekseri, işçi sınıfının ücret artışı, çalışma koşullarının iyileştirilmesi, vb. için yürüttüğü mücadeleler akla gelir… Elbette işçi sınıfının bir ‘ücretli kölelik’ düzeni olan kapitalizme, sermaye sahibi olan sınıfa karşı yürüttüğü mücadele tartışmasız bir sınıf mücadelesidir… İyi de hepsi ondan mı ibarettir? Sınıf mücadelesinin başka biçimleri yok mudur? Burada bir parantez açarak, İşçi sınıfının yürüttüğü mücadelenin ‘sınırına’ dair bir şeyler söyleyelim… Burjuva düzeni dahilinde yürütülen mücadeleler sonunda elde edilen kazanımlar: işte ücret artışı, vb. nihai kazanımlar değildir.. Her an geri alınabilir ve alınabiliyor… Kaldı ki, öyle bir söylem olsa da, ‘burjuva demokrasisi’ diye şey de yoktur, mümkün de değildir. Zira, kapitalizm ve demokrasi antinomik kavramlardır. Biri olursa diğeri olmaz… Demokrasi insanlar arasında politik, ekonomik ve sosyal eşitliği varsayar ve bunlar arasındaki tamamlayıcılık ve karşılıklı belirleyicilik ilişkisi hayatî öneme sahiptir… Bu yüzden demokrasi ve kapitalizm yan yana getirilmesi uygun olmayan kavramlardır. Zira, kapitalizm böler, kutuplaştırır ve dışlar. Oysa demokrasi her türlü hiyerarşiyi ve ayrımcılığı reddeder…

Öyle bir kabûl,  mülk sahibi sınıf olan burjuvazinin kendiliğinden demokrat olabileceği anlamına gelir. … Bu, sosyal kazanımlar için olduğu gibi, politik kazanımlar için de öyledir… Başka türlü söylersek, ‘burjuva demokrasisi’ diye bir şey yoktur ve asla mümkün de değildir… Esasen ‘burjuva demokrasisi’ denilen, işçi sınıfı başta olmak üzere, ezilen-sömürülen sınıfların burjuva düzeninden kopardıkları sınırlı hakların ve özgürlüklerin toplamından ibarettir… Aksi halde bu ‘burjuvazinin kendiliğinden demokrasi yanlısı olduğu’ anlamanı gelir ki, öyle bir şey eşyanın tabiatına aykırıdır… Koşullar oluştuğunda egemen sınıflar tarafından her an geri alınabiliyor… Nitekim, XX yüzyılın ilk yarısında, esas itibariyle de II. Emperyalist Savaş sonrası üç on yıllık dönemin kazanımları, ‘sosyal devlet’, neoliberal gericiliğin dayatıldığı 1980 sonrasında bir bir aşındırıldı… Benzer bir durum politik, demokratik haklar için de geçerlidir…

Köle isyanları, ulusal kurtuluş için yürütülen mücadeleler de sınıf mücadelesidir… Santo Doningo’da

[bu günkü Haiti]

Toussaint L’Ouverture önderliğinde Fransız kolonyalizmine karşı yürütülen Siyah Kölelerin isyanı  bir sınıf mücadelesi değil miydi? Fransızların defedilmesi sadece Haiti’de değil, tüm Orta ve Güney Amerika’da [Latin Amerika] şeylerin seyrini değiştirmişti… Kıt’a da köleciliğin lağvedilmesiyle sonuçlanmıştı… Amerika kıt’asının ilk devrimiydi… İrlandalıların İngiliz Kolonyalizmine ve köleleştirme saldırısına karşı mücadelesi de bir sınıf mücadelesiydi. İkinci Dünya Savaşı ertesinde sömürge haklarının ulusal bağımsızlıkları için yürüttükleri mücadeleler de bir sınıf mücadelesiydi… Cezayir halkının Fransız sömürgeciliğine karşı yürüttüğü mücadele, tartışmasız bir sınıf mücadelesiydi… Çinde Mao Zedong önderliğinde Japon kolonyalizmine karşı yürütülen şanlı mücadele bir sınıf mücadelesi değil miydi?… Elbette hepsi bundan ibaret değil… Güney Afrika’da Nelson Mandela önderliğinde Siyahların Irkçı [Apartheid] rejime karşı yürüttüğü mücadele, aynı şekilde ABD’de ırk ayrımcılığına karşı mücadele de öyle… Türkiye’de Kürtlerin yürüttüğü özgürlük ve haysiyet mücadelesi de bal gibi sınıf mücadelesidir… Velhasıl neden söz ettiğini bilmek önemlidir… F. Engels, boşuna: “Her türlü sağlam ve özgür gelişmenin temel koşulu, ulusal kölelikten kurtulmaktır’ dememiştir… Aynı şekilde L. Troçki de, bu konuda şöyle diyordu: “ Son derece ezilmiş bir milliyetin üzerinde milli bilincin doğmaya başlaması, o ulusun sadece politik emperyalizme karşı değil, aynı zamanda kültürel emperyalizme karşı da kurtuluş bayrağını dalgalandırmaya başlaması, o ulusun kendi insanlık onurunun bilincine varma yolunda attığı önemli bir ilk adımdır ve bu insanlık için muazzam bir gelişme anlamına gelir”.  

Bir ulusun, bir halkın  özgürlüğü, haysiyeti, onuru için yürüttüğü mücadele tartışmasız bir sınıf mücadelesidir.  ‘Ulusal’ [politik] bağımsızlığın’ kazanılması gereklidir, olmazsa olmazdır  ama yeterli değildir… Ekonomik bağımsızlığın kazanılması da gerekir ki, öyle bir şey kapitalizm dahilinde  mümkün değildir… Zira, kapitalizmi demek, sadece ‘bir sınıfın başka bir sınıf aleyhine zenginleşmesi’ demek değildir, aynı zamanda bir ulusun başka bir ulus aleyhine  zenginleşmesi’ de demektir ki, bundan politik bir sonuç çıkarmak mümkündür: Küresel bir sistem olan kapitalizme karşı enternasyonal planda mücadelenin gerekliliği… Eğer, sadece politik bağımsızlık düzeyinde kalınırsa, neokolonyalizm [yeni sömürgecilik] kaçınılmazdır…Şimdilerde olduğu gibi…

Kadınların kendilerine dayatılan erkek merkezli, ayrımcılığa, Patriyarka’ya, aşağılanmaya karşı yürüttükleri mücadele, feminist mücadeleler  de bir sınıf mücadelesidir… Aynı şekilde doğal yaşam alanlarını yok eden, güzel gezegeninizi yaşanmaz bir yer haline getiren kapitalist yağma ve talana, ekolojik yıkıma karşı  mücadele de bir sınıf mücadelesidir… Sınıf mücadelesini sadece ‘işçi sınıfı mücadelesine’ indirgeyen yaklaşıma hapsolmak, kapitalizmi aşma, yeni bir şey yapma amacını zaafa uğratıyor… Bütün mesele son tahlilde aynı ortak amaca endeksli bu mücadelelerin bütünlüğünü, bunların uygun bir eklemlenmesini gerçekleştirme basiretini ortaya koyabilmekle ilgilidir…

Esasen, sözünü ettiğim tüm bu  mücadele biçimlerinin ortak paydasında – veya hepsini yatay kesen- haysiyet mücadelesi vardır.  ‘Eşitlenme’, ‘tanınma’, ‘hak ettiği saygıyı görme’ ‘sömürü,  baskı aşağılanmadan  kurtulma’ amacı ve haklı isteği vardır… Fakat şimdilerde her zamankinden farklı bir şey var: Ufukta insanlığın ve uygarlığın sonunu getirebilecek emareler beliriyor… Vakitlice müdahale edilmezse, geriye kurtarılacak pek bir şey kalmayabilir… Velhasıl, sadece haysiyetli insanlar olarak yaşamak için değil, insanlığın ve uygarlığın geleceğini kurtarmak için de sorumlu insanlar olduğumuzu kanıtlamak, o amaçla da gereğini yapmak zorunda olduğumuz bir zamandayız…