Perşembe , 23 Kasım 2017

Kürtler ve Ortadoğu – Temel Demirer

“Karanlıkta

bütün renkler

birbirine benzer.”[2]

pix2-072414jpgABD Dışişleri Bakanı John Kerry’nin, “Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da devasa bir dönüşüm gerçekleşiyor. Bu, Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılışından bu yanaki en büyük değişimdir,” notunu düştüğü hareket; “Ne oldu, ne oluyor?” sorusunun da muhatabı olurken; Hakan Albayrak’ın, “Bu Devrimler Bizim”[3] diye betimlediği başkalaşım sürecindeki “Arap Baharı”nın “Hazan”a tahvil olmasıyla olan biteni şöylece sıralamak mümkün:

  1. i) Libya’da Kaddafi linç edildi, geriye eskisini aratmayacak bir kaos hâkim oldu… ii) Mısır’da Müslüman Kardeşler ve ordu egemenliğinde karma bir totaliter rejim kuruldu… iii) Tunus’un yarını belli değil… iv) Esad’ı ve rejimini devirmek isteyenler Suriye’yi hallaç pamuğu gibi savuruyorlar… v) Suudi Arabistan ve Katar uslu çocuklar olarak istenenleri yerine getiriyorlar… vi) Lübnan her zaman olduğu gibi Ortadoğu’nun bir aynası gibi dalgalı kaoslarını yaşamakta… vi) Irak’ta ve Kuzey’inde ise soru(n)lar katlanıyor. Petrol, gaz, Müslümanlık, Hıristiyanlık, tarikat çatışmaları iç içe geçmiş durumda…

Kısacası Ortadoğu yeniden yapılandırma sürecini yaşıyor.

“BAHAR”DAN “HAZAN”A ORTADOĞU

Diplomalı bir seyyar satıcının bedenini ateşe vermesiyle başlayan isyan sonucu Tunus diktatörü Bin Ali’nin 14 Ocak 2011’de kaçmasıyla birlikte, Buazizi’nin yaktığı ateş kısa sürede büyüdü bütün Arap coğrafyasını kaplayan kitlesel bir harekete dönüştü. İktidarlar ardı ardına devrildi.

Tabandan gelen hareketin örgütlenip, sürdürülememesiyle ortaya çıkan boşluğu sahneye çık(artıl)an emperyalist güçlerle uyumlu politik aktörler (Müslüman Kardeşler) doldururken; bu aktörler, bir taraftan bölgenin küresel çıkarlar doğrultusunda yeniden inşasını, bir yönde de şeriat anayasaları gibi uygulamalarla toplumsal muhafazakârlaşmayı dayattılar.

Ramzy Baroud’un, “Sömürülen, suistimal edilen ‘Arap Baharı’nın imkânsız söylemi”ne dikkat çektiği tabloda Libya ve ardından Suriye’de yaşanan kanlı gelişmeler, olan-bitenin pek de ‘bahar’la açıklanamayacağını ortaya koyuyordu.

Konuya ilişkin olarak Olivier Roy’nın ‘The New Statesman’ dergisinde ‘The Myth of Islamic Winter/ İslâmi Kış Miti’ başlıklı makalesinde “Otoriter dönüşüm”den söz edilerek, şunların altı çizildi:

“Tunus’ta, Mısır’da olduğu gibi, oy sandığı aracılığıyla iktidara gelen İslâmcılar, popülaritelerinin eridiğini görüyorlar ve iktidara otoriter önlemlerle asılmak eğilimindeler. Ama Arap Baharı’nın mirasıyla uğraşmak zorundalar.”

“Müslüman Kardeşler’in gücün şehvetine kapıldı”ğı[4] koordinatlarda Soli Özel’in “İhvan-ABD dansı” diye betimlediği dayatma devreye sokulurken; Noam Chomsky’nin, ABD’nin Ortadoğu’da işleyen bir demokrasi istemediğini vurgusuyla[5] işaret ettiği hâl öne çıkmaktadır.

Tıpkı Fehmi Hüveydi’nin, “Arap Baharı, Suriye’de tamamlanmaz, diğer tüm Arap ülkelerine yayılacak,” vurgusuyla ekledi gibi: “Arap Baharı, Suriye ile durmaz. Suriye ve diğer tüm Arap ülkelerine yayılacak. Körfez ülkeleri, Suudi Arabistan ve diğer tüm Arap ülkelerinde Arap Baharı yaşanacak… Suriye, bölgedeki haritanın önemli bir parçası; bölgedeki birçok dengenin üzerinde bulunduğu bir ülke… Suriye’de olacak bir değişimin, Lübnan, Ürdün, Irak ve İran’a yansımaları olacak.”[6]

Evet Suriye üzerinden adım adım İran’a doğru yönelen gidişatın aslî hedefi İran’dır. Ancak bu(nlar) bir “demokratikleşme” ya da “değişim” değil; yeni formuyla “Pax-Americana” dizaynıdır.

Söz konusu “dizayn”, gelgitleriyle ABD Temsilciler Meclisi’nin Cumhuriyetçi üyesi Louie Gohmert’in, “Obama Ortadoğu’da ikinci bir Osmanlı İmparatorluğu oluşturmaya yardım edecek bir dış politika yürütüyor,” diye tarif ettiğidir ki, “Müslüman Kardeşler” de, AKP de Ortadoğu’da bunun için vardır; var edilmiştir.

Elbette tüm bunların mütemmim cüz’ünü; petrol/ enerji/ su ile Ortadoğu’nun jeo-stratejik konumu oluşturur.

Winston Churchill’in “Bir damla petrol, bir damla kandan daha değerlidir,” sözleriyle tarifi mümkün denge(sizlik)ler düzleminde, “Dünya pazarının yüzde 22’sini kontrol eden ABD, enerji ihtiyacının yüzde 50’sini dışarıdan alıyor. AB ülkeleri ise tamamen dışa bağımlı, Japonya da öyle… Bu nedenle ABD’nin Ortadoğu’ya müdahalesi kendi enerji ihtiyacından çok karşı güçlerin alanını daraltmaya dönüktür.”[7]

O hâlde Ortadoğu yine ve yeniden emperyalistler arası çekişmenin odağı olmayı sürdürecektir 2013’de de…

İfade edilen altüst oluş güzergâhında Ortadoğu konusunda “2013 için kesin olarak şunu söyleyebiliriz: Kürtler, Ortadoğu’nun önemli bir öznesi olarak tarih sahnesine yeniden ve eskisinden güçlü olarak dönecek.

Ortadoğu’da zaman, son iki yılda, reel anlamından daha hızlı ilerliyor. Arap ayaklanmalarının tetiklediği bölge, iki yıl içinde birçok değişikliğe sahne olurken, birçok şeyin yeni başladığını söyleyelim…

2013, 2012’ye nazaran daha karmaşık, daha kanlı ve krizle geçecek. Bu da normal çünkü yılların bastırılmışlığı kendi içinden patlıyor, dışarıdan provoke ediliyor.

Suriye’deki gidişata göre, başta Türkiye olmak üzere birçok ülke daha sıkıntılı bir sürece girecek…

2012’de Irak’ta merkezi hükümet ile Kürtler arasındaki ipler koptu. Iraklı Kürtler söylem bazında ilk kez bu kadar ‘ayrılığı’ telaffuz eder hâle geldi.”[8]

Tam da bu tabloda “Uzun yıllar Amerikan Senatosu’nun Dış İlişkiler Komitesi başdanışmanlığını da yapmış olan Peter Galbraith’in Mayıs 2012’de yaptığı açıklamalar, Orta Doğu’nun değişen dengelerinin sonucunda bağımsız bir Kürt devletinin kurulması olasılığının hayli yüksek olduğu yönünde.

Galbraith 2012 yılın ilk yarısında ortaya çıkan Ortadoğu manzarasında, Kürtlerin ABD’nin güvendiği müttefiklerden biri konumuna yükseldiğini ve bağımsız bir Kürt devletinin kurulması için şartların olgunlaştığını söyledi.

Bosna savaşını sonlandıran Dayton Anlaşmaları’nın ikinci adamı da olan Galbraith’in söylediği gibi, Kürtlerin doksan yıldır Irak’ta yaşamasına rağmen ‘zorla’ Iraklı yapılamamış olmaları, kendilerini hiçbir zaman Irak devletine ait hissetmemeleri de Türkiye açısından oldukça önemli.

Bunun yanı sıra, ABD’nin petrol devi ExxonMobil’in Irak Kürdistanı’nda yatırım yapmaya başlaması da, ABD’nin Kürtlerin olası bağımsızlığı durumunda buna karşı çıkmayacağı biçiminde anlaşılabilir. Yani bir başka deyişle, Irak’ta bağımsız bir Kürt devleti kurulmasına yönelik olarak, ABD’den güvenoyu alınmış durumda” Maya Arakon’a göre…

O hâlde XXI. yüzyılın başlarında Kürt Meselesi’nin bir Ortadoğu Sorunu’na dönüştüğünden söz edilebilir.

Bunun öne çıkan en önemli verileri Irak’taki Güney Kürdistan ile Suriye’deki Batı Kürdistan (yani Rojava)’dır…

IRAK’TAKİ (GÜNEY) KÜRDİSTAN

ABD’nin Irak’ı işgaliyle birlikte, “Irak’ta katil ile maktul yer değiştirdi.”[9]

Böylelikle de “Her 3 çocuktan birinin yetim” kaldığı “Irak’a ülke demeye bin şahit ister”[10] denilen noktaya ulaşıldı.

ABD emperyalizminin eseri olan yıkımın “demokrasi” v.s. ile hiçbir alâkâsı yoktu ve olmadı da!

Söz konusu çerçevede Şemlan Yusuf İsa’nın, “Hükümet sancısı dinmiyor”[11] notunu düştüğü “Irak’ta belirsiz bir gelecek”[12] sürekli gündem maddesini oluşturdu.

Hep bir “belirsizlik”, “istikrarsızlık” hâlinin gerilimiyle betimlenen Irak’ta Emma Sky’a göre, “Maliki’nin rakiplerini yok etme çabası, kendisini İran’a yaklaştırdı ve bu da bölgesel güç dinamiklerini etkiledi”; ne ki, bu süreçte Sünnî/ Şiî ve/veya Arap/ Kürt ve/ ya da Hıristiyan/ Müslüman ayrışması öne çıka(rtıla)n madde oldu…

Hifa Zater’in, “Irak Suriye’deki senaryonun tekrarına mı sahne olacak?” sorusuyla betimlenen verili hâle ilişkin olarak, “Irak’ta yeni bir petrol savaşı çıkarsa tıpkı bir asır önceki gibi hükümetlerin, rejimlerin, sınırların değişmesine yol açabilir ve öncekinden çok daha kanlı olmasından korkulur,” notunu düşen Murat Yetkin haksız sayılmaz.

Irak’ta Sünnî/ Şiî ve/veya Arap/ Kürt ve/ ya da Hıristiyan/ Müslüman ayrışması ekseninde yaşanan polarizasyonla “Şu an Irak’ta ortaya çıkan gelişmelerin herhangi bir baharla (!) alâkâsı yok. Anbar, Nineva, Selahaddin, Kürdistan ve Musul’da yapılan gösteriler; Mukteda el Sadr’ın beyanatları hepsi ama hepsi Maliki’nin hükümetine karşı ve onun devrilmesini istiyor.”[13]

Özetle Irak’ta Barzani ve Maliki yönetimleri arasında devam eden gerilimin önemli nedenlerinden birisi petroldür. Ülkede olası bir iç savaş, Ortadoğu’nun tamamını etkileyebileceği gibi bölgeyi küresel güç mücadelesinin merkezi hâline getirebilecekken; yaşanan derinden derine işleyen bir ayrışma diyalektiğidir; somut verileri ise ortadadır…

ETNİK SORU(N)LAR/ GERİLİMLER VE KÜRTLER

Irak’ın Basra vilayeti Valisi Abdülsamed Halef’in, Irak’taki aşiret ihtilaflarından Ankara, Riyad ve Doha’yı sorumlu tutarak, “Suudi Arabistan, Katar ve Türkiye bugün Irak’ın yeniden aşiret anlaşmazlığı ve katliamlara sahne olması için çalışıyor,” sözleriyle betimlenen etnik soru(n)lar/ gerilimler tablosunda Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) Başkanı Mesud Barzani, Bağdat yönetimiyle sorun yaşadığı, Irak anayasasında “Sorunlu bölgeler” olarak adlandırılan bölgeler için bundan sonra “Kürt bölgesinin dışındaki Kürt toprakları” ismini kullanacağını açıkladı.

Açıklamada, Irak hükümetinden üst düzey yetkililerin, anayasada “Sorunlu bölgeler” olarak adlandırılan bölgeleri anayasaya aykırı bir şekilde “Karışık” bölge olarak tanımlamaları nedeniyle Kürt yönetiminin bu kararı aldığı belirtildi. ABD’nin Irak’ı işgal ettiği 2003’ten sonra hazırlanıp kabul edilen Irak anayasasında, bazı bölgelerin IKBY sınırlarına dahil edilip edilmemesine gelecekte karar verilmesi öngörülmüştü.

“Tartışmalı bölgeler”in en önemlisi Kerkük. Bunun yanında Selahaddin, Diyala ve Musul vilayetlerinde de bazı ilçe ve nahiyelerin IKBY sınırlarına dahil edilmesi konusunda Kürt yetkililerle merkezi hükümet arasında anlaşmazlık yaşanırken; Mesud Barzani, 10 Aralık 2012’de Arap ve Kürtler arasındaki gerilim odağı Kerkük’teki peşmerge güçlerini ziyaret etti. Merkezi yönetimle bölgesel yönetim arasında tansiyonun yüksek olduğu “hassas” zamana rast gelen ziyaretinde savaştan korkmadıklarını söyleyip, kan dökülmesini istemediklerini belirterek “Ama, savaş istemiyorsanız savaşa hazır olmalısınız” dedi.

Barzani, Leylan köyündeki birinci savunma gücü peşmergelerine yönelik yaptığı konuşmasında, Irak Başbakanı Nuri el Maliki’nin parlamentonun onayı olmadan birliklere askeri komutanlar atadığını, böylelikle anayasayı çiğnediğini ileri sürdü.

Eğer bir savaş başlayacaksa bunun sorumlusunun peşmergeler olmayacağını da kaydeden Barzani, “Onlar topraklarını korumak için ellerinden geleni yapacak” dedi.

Çıkacak bir savaşta Kürt halkının Kerkük’ün Kürt kimliğini korumak için savaşa hazır olduğunu da vurgulayan Barzani “Biz Kürdistan’dan koparılan toprakların anayasanın 140. maddesine göre çözülmesine razı olduk. Ama biz bu toprakları korumayacağız, savunmayacağız anlamına gelmiyor. Bizden koparılan kutsal topraklarımızı savunmak ve geri almak için her ferdimizin her an hazır olmalı” dedi.

Irak’ta merkezi hükümetin ayakları üzerine dikildikçe Kürtlerle bir hesaplaşmaya girmesi kaçınılmazdı.

Mesud Barzani, Irak güçlerinin Kerkük’e girmeleri hâlinde peşmergelere saldırı emri verdi. Sihat Barzani de, “Başkan Barzani’nin izin vermesi hâlinde Bağdat’a kadar olan toprakları düşmanlardan temizlemeye hazırız,” dedi.

Kürt partileri, tartışmalı bölgelerde IKBY’ye bağlı peşmergelerin tasfiyesini amaçlamakla suçladıkları Dicle Operasyon Birlikleri’nin lağvedilmesi için Bağdat hükümetine 7 gün süre verdi.

IKBY Peşmerge Bakanı Cafer Mistefa, ABD’li yetkililerle yaptığı görüşmede, “Sorunun parçası ve tetiği ilk çeken biz olmayacağız” dedi.

Bu durumda Maliki’nin “kuzeye operasyon” sinyali vermesinin ardından ABD’den gelen “Saldırırsan müdahale ederiz” mesajı, bölgede gerilimi arttırdı. Rebwar Kerim’e göre ABD, bölgede büyük yatırımları olan petrol devi Exxon için Irak’a yeniden müdahale edebilir.

Tüm bunlarla birlikte merkezi yönetim ve IKBY arasında tartışmalı bölgelerde güç konuşlandırılması ile başlayan kriz çözülemezken, Mesut Barzani’nin lideri olduğu IKDP’nin Genel Sekreteri Fazıl Mirani, Kerkük dahil “Kürdistan Bölge idaresi dışında kalan Kürdistanî bölgeler” diye adlandırdıkları bölgelerden Peşmerge güçlerinin çekilmeyeceğini, çekilmesi gereken gücün Irak ordusu olduğu vurgusuyla ekledi: “Kürtler, merkezi hükümetin daha fazla güçlenmemesi ve Irak’ta bir güç dengesi oluşması için tüm gücünü kullanacak” dedi.

“POST” TALABANİ GÜZERGÂH

Mesud Barzani’nin, Bağdat ile sorunların çözümü konusunda umutlu olmadığını söyleyip, , Cumhurbaşkanı Celal Talabani’nin sağlık sorunları nedeniyle Almanya’ya gitmesinin ardından taraflar arasındaki görüşmelerin durduğunu belirttiği tabloda, belirsizlikler bir ayrışmaya yönelirken; söz konusu güzergâhı “post” Talabani evresi olarak niteleyebiliriz…

Kolay mı? “Hem dahili aktörler hem Türkiye, İran ve ABD gibi dış aktörlerle özel ilişkileri sayesinde Talabani, gerilimlerin tam çatışmaya dönüşeceği evrede sigorta görevi görüyordu.”[14]

‘Ortadoğu Barış Araştırmaları Merkezi’ Direktörü Doç. Dr. Veysel Ayhan’ın, “Talabani’siz Irak’ta istikrar mümkün mü? Talabani’siz bir Kürt bölgesinin istikrarsızlığa sürüklenmesi Türkiye açısından büyük risklere yol açabilir,” notunu düştüğü koordinatlarda, “Celal Talabani, Irak’ın neredeyse kâğıt üzerinde kalmış bütünlüğünü bir arada tutan tutkal gibi görünüyor… Talabani’yi yoğun bakıma düşüren kriz, bölgenin petrol kokulu etnik-mezhebi siyasetine daha ağır bir darbe vurmuş olabilirdi.”[15]

Nihayet bu dizayda görünen odur ki, “Bağımsız Kürt devleti kavramı önümüzdeki 2013 yılında, bugüne dek olduğundan çok daha fazla telaffuz edilecek…

‘Bir Kürt devleti kurulmakta ve Bağdat bunu kabul edebilir’ diyen David Hirst, Lübnan gazetesi ‘Daily Star’daki yazısında ekliyor:

‘Öyle görülüyor ki, (Mesut Barzani) bağımsızlık adımını atmadan önce yeni oyun kuran gelişmelerde bir başka gelişmeyi bekliyor: Suriye’nin parçalanması. Bu, jeopolitik ortamı Kürtler lehine değiştirebilir. Ama Kürtlerin bu değişimin gerçekleşmesi için gözlerini diktiği çevre Türkiye’de. Bunu düşünüyor olmaları bile, tarihi açıdan bakıldığında, komşuları arasında muhtemelen bir Kürt bağımsızlığından en ziyadesiyle kaybedecek olanın Türkiye olduğu ve Kürtleri geçmişte vahşice bastırdığı düşünülürse olağanüstü bir şey.’

David Hirst, bununla birlikte, 2008’den itibaren Türkiye’nin Tayyip Erdoğan hükümetinin bu yaklaşımı tepeden tırnağa değiştirecek adımlar atmaya başladığının altını çiziyor ve Irak Kürtleriyle yakınlaşma politikasının geldiği noktaya dikkat çekiyor. Ve Türkiye’nin Irak’ta bir ‘bağımsız Kürt devleti’ni kabulüne yanaşabileceği imasını yaparak yazısını şu son iki paragrafla noktalıyor:

‘Bir bağımsız Kürdistan’ın Türkiye’ye karşılığında sunabileceği cazip imkânların başında Türkiye’nin çok ihtiyaç duyduğu zengin ve güvenilir petrol arzı ve hasmane bir Irak ile İran karşısında bir tampon oluşturacak, istikrar içinde bir müttefik olması ve dahası PKK’yı sınırlayacak bir işbirlikçi olması geliyor. ‘Kurtarılmış’ Suriye Kürdistanı’nda güçlü bir şekilde konumlanarak PKK, şimdi bu alanı Türkiye’nin kendisinde isyanı canlandıracak bir platforma dönüştürmeyi tasarlıyor.

Erdoğan’ın Barzani’ye, bir Irak askeri saldırısı durumunda, öngördüğü devleti koruma sözü verdiği bile ileri sürülüyor. Bununla birlikte, bu söz, hiçbir zaman gerçekleşmeyebilir, zira B Planı’nı kabul etmesiyle Maliki rejimi, aslında, Kürtlerin istedikleri gibi ayrılmasına izin verecek sismik adımı düşünüyor.’

Eğer Maliki, David Hirst’ün yazısında ifade ettiği şekilde, Kürtlerle, Çekler ve Slovaklar örneğinde olduğu gibi ‘medeni bir boşanma’ düşünüyorsa bu, gerçekten ‘fantastik’ bir tarihi adım olur.

Ne var ki, bu pek öyle kolay gerçekleşebilecek gibi de gözükmüyor. Maliki’nin kafasında, bugünkü ‘Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin Irak’tan ayrılmasını kabullenmek olabilir. Ancak, Irak Kürtleri için Kürdistan, Bölgesel Yönetim’in hükmettiği Irak’ın eski Dohuk, Erbil ve Süleymaniye vilayetleri değil. Buna, Kerkük’ü ve merkezi Musul olan Ninova vilayetinin bazı topraklarını ve ayrıca Hanekin’i içeren Bağdat’ın kuzeydoğusundaki Diyala vilayetinin de bazı topraklarını dahil ediyorlar.

Irak’ta ‘ihtilaflı topraklar’ denilen ve mevcut Irak anayasasının 140. maddesine göre çözümlenmesi gereken ‘sorunlar’, söz konusu bu alanı ifade ediyor. Yani, Barzani, ya Maliki’nin yanaşabileceği ‘boşanma formülü’ olarak Dohuk, Erbil ve Süleymaniye vilayetlerinden oluşan ve bugünkü KBY’nin hükmettiği alanı ‘bağımsız Kürt devleti’ olarak kabul ile iktifa edecek veya Kürdistan olarak tanımladığı daha geniş coğrafyadan vazgeçmeyecek ise Irak anayasasının 140. maddesi uygulanmayacağı sürece, bu sorunun çözümü için ‘çatışma’dan başka yol görünmüyor demektir”[16] ki bu da Irak’ın gündemindedir!

PETROL/ ENERJİ PAYLAŞIMI/ KAPIŞMASI

Uluslararası Enerji Ajansı (IEA), Aralık 2012’de üç milyon varil olan Irak’ın günlük petrol üretiminin 2035’de 8.3 milyon varile çıkacağını öngörüyorken; Irak, 143.1 milyar varille dünyanın dördüncü büyük ham petrol rezervine sahip ülkesi olarak biliniyor.

Irak Kürdistanı’ndaki günlük ham petrol üretimi şimdilik 200 bin varil; bir iki yıl içinde de 250 bine çıkması beklenmekteyken; Amerika’nın petrol devleri, Basra’yı bırakıp günlük ham petrol üretimi 200 bin varil olan Irak Kürdistanı’na geldiler.

Bu hamle ile merkezi hükümet ile IKBY arasındaki petrol kavgası savaşa dönüşme potansiyeli taşırken; IKBY’nin, statüsü tartışmalı Kerkük şehrine 35 kilometre mesafedeki Kara İncir bölgesinde, Amerikan petrol devi Exxon Mobil’le petrol çıkarmak için anlaşma yapması, gerilime tavan yaptırdı. Merkezi hükümet, Amerikan devini güç kullanmakla tehdit etti. Maliki’ye yakın Iraklı milletvekillerinden Sami el Askeri, ‘The Washington Post’a demecinde, Exxon Mobil şirketinin tartışmalı bölgelerde faaliyet göstermesine izin vermeyeceklerini açıkladı.

Bununla birlikte IKBY, Bağdat’taki merkezi hükümetin ödeme yapmadığını gerekçe göstererek dışarıya petrol akışını durdurdu. IKBY Doğal Kaynaklar Bakanlığı müşaviri Ali Hüseyin Balo, Bağdat hükümetinin, Kürt bölgesinde çalışan şirketlere 848 milyon doların tamamını ödeme taahhüdünü yerine getirmediğini söyledi.

IKBY Aralık 2012’de Bağdat’la yaşadığı mali anlaşmazlık nedeniyle Bağdat’ın kontrolündeki boru hattı üzerinden petrol ihracatını askıya aldı. Bölgesel Yönetim, 2003’teki ABD işgalinden bu yana Exxon Mobil, Chevron ve Fransız Total gibi şirketlerle Bağdat hükümetinin yasa dışı olarak nitelendirdiği 50’ye yakın anlaşma imzaladı.

Söz konusu tavır karşısında merkezi yönetim, izinleri olmadan ihraç edilecek petrole el konulacağı, bu yönde faaliyet gösteren şirketlere de dava açılacağı uyarısında bulundu.

Bağdat yönetimi ABD’li petrol ve enerji şirketi Exxon Mobil’den Irak’ın güneyindeki petrol sahalarıyla Kuzey Irak arasında tercih yapmasını istedi. Irak Petrol Bakanı Abdülkerim Luabi, Exxon Mobil’in ülkenin hem kuzey hem de güneydeki petrol sahalarında aynı anda çalışamayacağını belirterek, “Exxon’a net bir şekilde, ya Güney Irak’ta ya da Kuzey Irak’taki sahalarından birinde çalışacaklarına dair bir yanıt istediğimizi söyledik,” dedi.

“Dünya siyasetinde köklü değişimlere yol açtığı için ‘jeopolitik dağ’ diye nitelenen petrol devi Exxon Mobil, Kürtlerle yaptığı anlaşmayla Irak’ın güç haritasını değiştirir”ken;[17] Ankara faktörü de devreye girdi…

‘The Economist’ dergisi 2 Kasım 2012 tarihli nüshasında Kuzey Irak’taki Kürt yönetiminin Ankara’ya bir petrol boru hattı bağlantısı önerisinde bulunduğunu bildirdi.

Dergiye göre özerk Kürt Yönetimi bölgenin zengin petrol kaynaklarına sahip çıktı ve yabancı dev petrol şirketlerinin katkısıyla üretimi günde 200 bin varil ihraç edebilecek seviyeye çıkardı.

Şimdi Kürt yöneticileri, merkezi Bağdat hükümetinin kontrolü dışında, tamamen kendilerine ait olacak bir boru hattı inşa etmek istiyorlar. Bu boru hattı Türkiye’ye bağlandığı takdirde, Irak Kürdistan’ı dış piyasalara açılacak ve Petrol Bakanı A. Havrami’ye göre ileride günde bir milyon varil petrol ihraç edebilecek.

‘The Economist’ bazı Türk yetkililerinin bu projeye, sağlayacağı ekonomik kazanımlar nedeniyle, sıcak baktığını yazdı.

CSIS Türkiye Projesi Direktörü Dr. Bülent Alirıza, Türkiye’nin ise Kuzey Irak’ın zengin kaynaklarına kayıtsız kalmayacağına kesin karar verdiği vurgusuyla, “Kuzey Irak’taki petrol şirketleri, yeni boru hattı için lobiyi kendileri yapmıyorlar, bunu Türkiye’nin hâlletmesini bekliyorlar,” derken; “Hedeflediği ekonomik büyüme rakamlarına ulaşmak için enerji üretim kapasitesini yılda yüzde 7 arttırmak zorunda olan Türkiye, kaynak arayışlarını sürdürürken, yüzünü bakir hidrokarbon kaynakları yeni yeni keşfedilen Kuzey Irak’taki Kürt bölgesine çevirdi.”[18]

Evet, evet Muhammed Er Rumeyhi’nin, “Bağdat’ın manevralarından uzak Kürt eğilimi var. Kuzeydeki Türk nüfuzu, Türkiye’deki Kürt meselesine rağmen Kürtler nezdinde olumlu karşılanıyor. Bu nüfuz arzulanan bağımsızlığı, Irak Kürtlerinin bazı müşterek Irak kentlerindeki taleplerini elde etmesini kolaylaştırabilir,”[19] diye telaffuz ettiği tabloda “Ankara, 2004’te Kıbrıs konusundaki kadar hızlı ve çarpıcı biçimde olmasa da Irak politikasında giderek daha çok gerginleşen bir değişikliğe yöneldi. Türkiye’nin izlediği politikadaki bu değişimin önemi Irak Başbakanı Maliki’nin gösterdiği tepki ve tehdit yüklü örneklerinden de belli oluyor. 2002 yılının sonuna kadar Bağdat’ı yanında, Erbil’i ise karşısında gören Türkiye 2012’de bunun tam tersi sayılabilecek bir pozisyon aldı,” notunu düşüyor Fikret Bila…

Bu önemli bir durum! Çünkü “Irak’taki protestolarda Şiîler Başbakan Erdoğan karşıtı gösteri düzenledi, Sünnîler ise Erdoğan posterleri taşıdı”[20] haberine yansıyan gerçekle birlikte Reuters’ın haberine göre de, IKBY Türkiye üzerinden bağımsız petrol ihracatına başladı. Kuzey Irak’tan gelen ilk ihraç petrolü karadan kamyonlarla Mersin Limanı’na taşındı. Gelişmeye tepki gösteren Iraklı petrol yetkilileri, Kuzey Irak’taki özerk Kürt yönetiminin merkezi hükümetin onayı olmadan petrol ihraç etmesinin yasadışı olduğunu söylediler.

IKBY’nin, Türkiye üzerinden karayoluyla yaptığı ham petrol ihracatı kaldığı yerden başladı. Sektör kaynakları, özerk IKBY sahalarında üretilen ham petrol ve kondensat ürününün sevkini, nakliye sisteminin ve denetiminin daha iyileştirilmesi için 2013’ün ocak ayı ortasında iki hafta süreyle durdurulduğunu, ancak yeniden başlayan sevkıyatın günde 30 bin varile yükseldiğini söyledi.

Elbette Irak merkezi yönetiminin bu duruma tepkisi gecikmedi: Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız, petrol ve gaz konferansına katılmak için gitmek istediği Erbil’den, Bağdat yönetiminden izin çıkmayınca dönmek zorunda kaldı. Bakan programını iptal etti.

Erbil’deki konferansa katılmak isteyen Yıldız’ın uçağına Bağdat yönetimince izin verilmemesi, Türkiye ile Irak arasında tırmanan krizin ulaştığı noktayı göstermesi açısından önem taşıyorken; Irak Başbakanı Maliki, Başbakan Erdoğan’ı “devletlerarası ilişkilere ters açıklamalar” yapmakla eleştirdi.

Erdoğan’ın Irak’ın da Suriye gibi olmasını istediğini belirten Maliki, bölgedeki pek çok ülkenin Erdoğan’ın politikaları nedeniyle rahatsız olduğunu savundu. Türkiye’nin Kuzey Irak’a müdahalesine kayıtsız kalmayacaklarını da ifade ederek, “Türk hükümeti, Iraklı Türkmenlerden Kerkük’ün bir Kürt kenti olduğuna prensipte itiraz etmemelerini istedi. Bu bir şeylerin varlığını ortaya koyuyor. Bunun takipçisiyiz ve sessiz kalmayacağız,” dedi.

“İç işlerimize karışmayın” diyen Irak yönetimine, “Bizim ne Suriye’de ne de Irak’ta herhangi bir etnik grubun yanında olmamız, asla söz konusu değildir… Sayın Maliki Irak’ta mezhep çatışması başlatırsa sessiz kalamayız” yönündeki tepkisinin ardından Başbakan Erdoğan ile Irak Başbakanı Maliki’nin açıklamalarda birbirlerine yönelik karşılıklı suçlamalar, Ankara ile Bağdat arasında tansiyonun daha da yükselmesine neden oldu.

Ayrıca Türkiye, eski Irak Cumhurbaşkanı Yardımcısı Tarık Haşimi’yi Irak’a iade etmediği için petrol sondaj anlaşmasından çıkarıldı. Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı’nın (TPAO) sondaj hakkı elinden alındı.

7 Kasım 2012’de Reuters’dan geçen bir haber ile Irak merkezi yönetiminin, Kuveyt Enerji’den, petrol sahasında ortağı olan TPAO’nun hisselerini almasını istediği duyuruldu. Kısacası Irak merkezi yönetimi, kendi ülkesinde Türk şirketine iş vermeme kararını duyurdu.

Ta da bu durumda ABD’nin Ankara Büyükelçisi Francis Ricciardone’nin, “Türkiye ile Irak arasına girmemize gerek yok. ABD de bu şekilde zorla dahil olmak istemez. Ama her iki tarafın dostu olarak destek sunabiliriz. Türkiye ve Irak, ilişkilerini en iyi hâle getiremezse daha da kötü sonuçlara yol açabilir. Daha şiddetli çatışmalar olabilir, başka güçler devreye girebilir.

Irak’ı bütün olarak görmek gerekir. Petrol ve gaz çıktılarını dünya piyasalarına eriştirebilmek önemli… Irak’ın tümünde geliştirilmeli. Biz Türkiye’nin, Irak’ın petrol ve gazının yüzde 20’siyle değil bütünüyle ilgilenmesini arzu ediyoruz. Türkiye’nin aynı zamanda Hürmüz Boğazı’na alternatif sunmasını istiyoruz. Türk ürünlerinin tüm Irak piyasasına ulaşmasını isteriz,” sözleriyle ABD uyarısı/ tavrı devreye girdi.

Konuya ilişkin olarak ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Victoria Nuland da, 12 Aralık 2012 tarihli açıklamasında, merkezi hükümetin onayı olmadan Irak’ın herhangi bir bölgesinden petrol ihraç edilmesine karşı olduklarını belirterek, “Komşu ülkelere, tansiyonu artıracak bir yorum veya eylemden kaçınmaları çağrısı yapıyoruz” dedi.

Merkezi Irak Hükümeti’nin Petrol Bakanı Abdülkerim Lixebi’nin, Bölgesel Kürt Yönetimi’nin Türkiye’ye petrol satmasını “petrol kaçakçılığı” olarak değerlendirmesine, bölgesel yönetimin Enerji Bakanı Aşti Hewrami’den sert yanıt geldi. “Petrol kaçakçısı değiliz” diyen Hewrami, bölgede çıkan petrolü açık ve Irak anayasasına uygun bir şekilde sattıklarını kaydetti.

‘The Washington Post’, “Kürtlerle Türklerin petrol anlaşması yapacakları”nı öne sürerek ABD’nin, Irak’ın bütünlüğünü tehlikeye atacak bu gelişmeden çekindiğini iddia ederek, üst düzey bir yetkilinin “Bölgesel Kürt Yönetimi ile yapılacak her türlü iki taraflı enerji anlaşması Irak Başbakanı Maliki’nin İran’a yanaşmasına yol açacaktır” sözlerine yer verdi.

Özetle Patrick Seale’nin ‘The Agence Global’ sitesinde yayınlanan yazısındaki bilgilere göre ABD, IKBY’den Ankara ile geliştirdiği ilişkilerde “yavaşlamasını” istedi. Buna göre, Washington, Ankara-Erbil yakınlaşmasının Bağdat’ı Tahran’a “daha çok ittiğini” düşünüyor ve kaygı duyuyor. ABD’nin, IKBY’ne “Türkiye ile petrol anlaşmalarında yavaş git” derken; Kürtler, ABD’nin bu isteğini geri çevirdi.

 

SURİYE’DEKİ (BATI) KÜRDİSTAN (ROJAVA)

 

Cengiz Çandar’ın, “Bir tür ‘mezhebi iç savaş’ görüntülerinin ortaya çıkmasıyla; Ortadoğu dengelerinin altüst olduğuna”; Patrick Cockburn’un da, “ABD işgali sonrasındaki Irak gibi mezhepçi bir din savaşına sürüklendiği”ne dikkat çektiği Suriye’ye ilişkin olarak, “Çatışma çok tehlikeli bir dönemeçte” vurgusuyla ekliyor Stephen Lendman:

“Esad yönetimini tehdit eden güç bütün bölgeyi felakete sürüklüyor. Ne Washington ne de çatışmanın tarafı olan diğer ülkeler çatışmalar tırmanırsa olayları kontrol edebilir. Topyekûn savaş olasılığı çok yakın ve son derece kaygı verici.”[21]

SURİYE’DE OLAN(LAR)

Savaş nedeniyle 600 binden fazla kişinin terk ettiği belirtilen Suriye’de insani krizin boyutları derinleştiriyor. ‘Uluslararası Kurtarma Komitesi’nin raporuna göre ülkede tecavüz başta olmak üzere cinsel tacizler “korkunç” boyutta… ‘Suriye: Bir Bölgesel Kriz’ başlıklı raporda, ülkeden ayrılanların yanı sıra en az 2 milyon kişinin de evlerini terk ettiği kaydedilerek ülke dışına göçün asıl nedeninin tecavüz olayları olduğu belirtildi.

Mezhepsel ayrışmanın Sünnî muhalefet tarafından körüklendiği insan(lık) trajedileriyle betimlenen Suriye’de daha önce baş kesmekle, insanları binalardan atmakla gündeme gelen muhalifler, yakaladıkları bir kişiyi daha korkunç bir yöntemle öldürdü. İnternet paylaşım sitelerindeki yeni bir videoda muhalifler, aralarına aldıkları bir kişiye dakikalarca işkence yapıyor. İşkence sahnesi, işkence yapan silahlı muhaliflerin tavırları, gülmeleri insanın kanını donduracak türdendi.

Videoya yansıyan görüntülerde silahlı kişiler, dipçiklerle, sopayla, tuğlalarla yakaladıkları kişiyi evire çevire dövüyorlar. Önce ayaklarına, sırtına vuruyorlar. Bir süre sonra tuğlalarla ve sopayla kafasına vura vura kafasını eziyorlar. Ardından kurşunluyorlar. Zafer kazanmışçasına da “Tekbir” ardından “Allahü Ekber” diye bağırıyorlar.

Suriye’ye müdahale eden güçler tarafından aktif biçimde desteklenen/ beslenen muhalifler konusunda ‘Uluslararası Süryanî Haber Ajansı’ Suudi Arabistan’ın idam mahkûmlarını ‘cihat’ için Suriye’ye gönderdiğini açıkladı.

Suudi İçişleri Bakanlığı yetkilisi Abdullah bin Ali El Ramadan’ın imzasını taşıyan 17 Nisan 2012 tarihli belgede idam cezası almış 1239 mahkûmun Suriye’ye cihada gönderilme planından bahsediliyor. Doğru olup olmadığı teyit edilemeyen belgeye göre, askeri eğitim alıp Suriye’ye gitmeyi kabul ederlerse mahkûmlar affedilecek ve ailelerine aylık maaş bağlanacak. Ancak cihada katılacak mahkûmların aileleri Suudi Arabistan’dan ayrılamayacaktı.

Uyuşturucu ticareti, cinayet, tecavüz suçlarından hüküm giymiş bu kişilerin 110’u Yemenli, 21’i Filistinli, 212’si Suudi, 96’sı Sudanlı, 254’ü Suriyeli, 82’si Ürdünlü, 68’i Somalili, 32’si Afgan, 94’ü Mısırlı, 203’ü Pakistanlı, 23’ü Iraklı ve 44’ü Kuveytli.

Bunun yanında Mısır Dışişleri Bakanı Muhammed Kamil Amr, “Cihat anlayışını benimseyen grupların Suriye devrimine katılmalarının tehlike olarak değerlendirilmesini yersiz buluyoruz” açıklaması yaptı.

Halep ve kırsalında faaliyet gösteren Nusra Cephesi, Ahraruş Şam Tugayları, Tevhid Sancağı Tugayı, Fecrul İslâm ve Fatih Sultan Mehmet Tugayı’nın öncülüğünü yaptığı askeri gruplar, kontrol ettikleri bölgelerde “İslâm devleti” kuracaklarını iddia ediyor. Gruplardan bazılarının üyeleri sivillere yöneliyor, insanların başını kesiyor.

Cihat anlayışını benimseyen gruplardan, Ebu Muhammed el-Golani liderliğinde kurulan Nusra Cephesi, Şam ve Halep’te hükümet ve Muhaberat binaları gibi hedeflere canlı bomba eylemleri düzenleyerek adını duyurmuş, askeri konvoylara saldırılarla etkinliğini arttırmıştı. Örgüt, Suriye Muhalif ve Devrimci Güçler Ulusal Koalisyonu’nu (SMDK) tanımadığı ve Halep çevresinde “İslâm Devleti” kurduğunu açıklamıştı.

Özetle Suriye’nin bölge ülkeleri arasında bir “bölgesel muharebe alanı”na dönüştüğünü yazan ‘The Financial Times’ analizinde, “Her geçen ay Suriye’nin komşuları daha tedirgin ve ihtilafın bulaşması riski giderek artıyor” ifadelerini kullandı.

Ufukta Suriye’deki savaşın sonunun görünmediğini, bu nedenle krizin bölgeye sıçramasının önlenmesinin giderek daha imkânsız hâle geldiğini kaydeden gazete, “Suriye, İran ve körfezdeki rakibi Suudi Arabistan için bölgesel bir muharebe alanına dönüşüyor” diye yazdı. Analizde daha sonra “Suriye muhalefeti üzerinde nüfuz için başlıca finansman ve silah sağlayıcıları olan Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan arasında bir yarış var” denildi.

Evet Suriye’ye müdahâlenin başat aktörlerinden birisi de T.“C”dir.

“Suriyeli sığınmacılar için 600 milyon dolar harcadığı”nı[22] açıklayan T.“C”’nin ülkesiyle ilgili politikasını, “Kendini çok akıllı zannedenlerin hayalleri” şeklinde değerlendiren Suriye Devlet Başkanı Esad’ın, ‘Rossiya 24’e röportajında, ülkede artan “terör olaylarının” Türkiye ve diğer komşularını da etkileyeceğinin altını çizdiği düzlemde ‘Uluslararası Haber Ajansı’na 21 Ocak 2013’de verdiği röportajda Esad ülkesinde yaşanan huzursuzluğun derinleşmesinden dış müdahaleyi sorumlu tutarken, Türk hükümetinin teröristlere yardım ve yataklık ederek Suriye halkının öldürülmesinde doğrudan rol oynadığını söyledi.

Ayrıca ‘Suriye Ulusal Koalisyonu’ dışındaki muhaliflerin şemsiye örgütü ‘Demokratik Değişim İçin Ulusal Koordinasyon Komitesi’ de, Türkiye’yi topraklarından Suriye’ye Suudi militanlar sokmakla suçladı.

Komitenin sözcüsü Heytem Menna, “Bu militanlar Suriye’ye zarar veriyor. Ne yazık ki Türkiye gibi siyasi güçler, onların Suriye’ye sızmasına müsaade ediyor ve burada amaç sadece Suriye değil. Ülkemiz bu hedefin sadece bir halkasıdır,” dedi.

Ayrıca resmî haber ajansı SANA, “Ordu güçlerinin Türkiye’den sızmak isteyen terörist grupları engellediğini” duyurduğu 22 Ocak 2013 tarihli haberde, “Lazkiye yakınlarında Mücahitler Tugayı’na bağlı çok sayıda teröristin etkisiz hâle getirildiği, Duşka taramalı silahının monte edildiği 4 aracın imha edildiği” açıklandı.

Bu ve benzeri olgulardan hareketle Avusturya’nın eski Başbakan Yardımcısı Dr. Erhard Busek, “Ankara Suriye politikasını çok abarttı,” diyor.

Öte yandan ‘The Guardian’da da, “Türkiye’nin Suriye politikası değişti” vurgusuyla, Simon Tisdall’ın kaleme aldığı “Ankara, tampon bölge ve müdahale taleplerini reddeden Batı’nın kendisini yüzüstü bıraktığını düşünüyor,” denirken; ‘The Financial Times’dan Philip Stephens imzalı analizde ekleniyor: “Türkiye Şam yolunda tökezledi.”

Gerçekten de “Ahmet Davutoğlu patentli SUK, Washington tarafından geçersiz kılınmıştır, bitirilmiştir. SUK’a son noktayı ABD koyduğuna göre, AKP’nin Suriye politikasının Türkiye’ye yaşattığı acı fiyasko da ABD tarafından tescil edilmiş bulunuyor,” Kadri Gürsel’in işaret ettiği gibi…

ABD-RUSYA-İRAN ÜÇGENİ VE “BARIŞ” İMKÂNI

Almanya’nın Münih kentinde düzenlenen 49. Uluslararası Güvenlik Konferansı’nda konuşan ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden’in, Esad’ı “koltuğuna yapışık tiran” olarak niteleyip; ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’nin de, “Esad uzun süre Suriye Devlet Başkanı olarak kalamaz,” dediği; Avrupa’daki Amerikan kuvvetlerinin komutanı General Mark Hertling’in de, Suriye’deki gelişmelerle ilgili olarak Türkiye’ye yakın zamanda “az sayıda” asker gönderdiklerini açıkladığı bir “sır” değil; herkes tarafından biliniyor; ancak bu işin bir yanı.

Öteki ise şu: ‘The New York Times’da, Dışişleri Bakanlığı’nı Senatör John Kerry’ye devreden Hillary Clinton ile dönemin CIA Başkanı David Petraeus’un Suriye’deki isyancıların eğitilmesini ve silahlandırılmasını öngören bir plan hazırladıkları, ancak planın Beyaz Saray (Obama) tarafından kabul görmediği açıklandı.

Suriye konusunda Türkiye’nin de aralarında bulunduğu ülkeler tarafından eleştirilen Obama ‘New Republic’ Dergisinin verdiği röportajda, “Askeri müdahale sorunu çözer mi yoksa işler daha kötüye mi gider değerlendiriyorum” dedi. Bir Amerikan müdahalesinin sonuçlarından emin olamadıklarının altını çizip, Suriye’de yaşanan vahşetin benzerinin Demokratik Kongo Cumhuriyeti gibi dünyanın başka yerlerinde de yaşandığını hatırlatarak ekledi: “Suriye’de öldürülen on binlere karşı Kongo’da öldürülen on binleri nasıl tartarım.”

Bunlarla birlikte ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Victoria Nuland’ın, Suriye Muhalefeti ve Devrimci Güçler Ulusal Koalisyonu (SMDK) Başkanı Muaz el-Hatib’in “müzakere” girişimleriyle ilgili “Suriye rejimi, eğer barışa ilgi duyuyorsa Hatib’in önerisini kabul etmesi gerekir” derken; bir gazetecinin Başbakan Erdoğan ile Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun açıklamalarına ilişkin sorusuna “Türk liderlerden gelen tahrik edici yorumlar, bizi açıkçası çok rahatsız ediyor. Bu konudaki kaygılarımızı ABD’nin Ankara Büyükelçiliği kanalıyla üst düzey Türk yetkililerine aktardık,” yanıtını verdiğini de anımsatmadan geçmeyelim.

ABD’nin “Esad’sız bir Suriye” formülüne Rusya Başbakanı Dimitriy Medvedev’in, “Esad’ın devrilmesinde ısrar etmek ya da onu Kaddafi gibi idam etmek veya Mübarek gibi safdışı bırakmaya çalışmaktan vazgeçilmeli,” yanıtını verirken; İran dini lideri Ali Hamaney’in Başdanışmanı Ali Ekber Velayeti’nin, Suriye’ye yapılacak bir saldırının kendilerine yapılmış sayılacağını belirtip, “Esad’ın kalması için herşeyi yapacağız” diyerek, “Suriye’ye saldırı, İran’a yapılmış sayılır” vurgusuyla, Suriye’yi “kırmızı çizgileri olarak” tanımlaması başta T.“C” olmak üzere Suudi Arabistan ve Katar’ın da işini güçleştirmektedir…

Aslında hemen her şey Sami Kohen’in, “Suriye olayında komşu Arapların ve diğer Müslüman ülkelerin çoğu Esad’ın aleyhindeler. Ama onlar da Suriye’ye karşı askeri bir müdahaleye bulaşmak istemiyorlar,” saptaması doğruluyor; Mısır’ın başkenti Kahire’de yapılan ‘İslâm İşbirliği Teşkilâtı’ liderler zirvesinde, Suriye muhalefetiyle “zulme doğrudan katılmayan” hükümet yetkilileri arasında “ciddi diyalog” çağrısı yapılırken Ankara’nın istediği gibi Esad’ın çekilmesine yönelik bir ifadenin yer almayışı; Cumhurbaşkanı Gül’ün, “Şam rejimi çekilsin” talebini boşa düşürdü.

Patrick Cockburn’un, “Hükümet ile isyancıların askeri açıdan birbirini yenememe hâli, müzakere ederek uzlaşmayı kaçınılmaz kılıyor,” saptamasının hemen ardından, ‘Suriye Ulusal Koalisyonu’ Başkanı Muaz el Hatip, akan kanın durması için Esad’ın temsilcileriyle görüşmeye hazır olduğunu duyurdu.

David Ignatius’un, “Muhaliflerden ‘umut veren’ geçiş planı”[23] diye nitelediği Hatip’in önerisinin iki şartı vardı: Suriye hapishanelerindeki 160 bin tutuklu muhalifin serbest bırakılması ve diasporadaki Suriyeli muhaliflerin pasaportlarının yenilenmesi. Böylece ilk kez bir muhalefet lideri, Şam yönetimiyle görüşmek için Esad’ın istifası şartından geri adım attı.

Yine El Hatip, Esad rejiminin temsilcisi olarak Devlet Başkan Yardımcısı Faruk El Şara ile müzakerelere başlayabilecekleri mesajını verdi. Suriye liderinin El Şara’yı bu konuda yetkilendirmesini istedi.

Bu arada “Suriye krizinin çözümü için diplomasi kulislerinde “kontrollü tükeniş” formülünün konuşulmaya başlandığı; buna göre de her iki tarafın birbirini tüketeceği kontrollü bir geçiş sürecinin yaşanması, Esad yönetiminin gücünü yavaş yavaş yitirmesine paralel olarak muhaliflerin radikal unsurlarının da ülkede kaosu derinleştirecek güce ulaşmasının engellemesi”[24] öngörülürken; El Şara’nın, ‘El Akbar’ gazetesine, “Bu savaşı askeri olarak ne muhalefet ne de ordu kazanabilir. Tüm muhalefet birleşse de, askeri olarak bu savaşın sonucunu tayin edemez. Aynı zamanda ordu ve güvenlik güçleri de, nihai bir sonuca ulaşamaz”; Noam Chomsky’nin de, “Ne olursa olsun Esad’ın sonu ölüm,”[25] saptamaları öne çıkıyor.

ROJAVA

Bu tabloda “Suriye Kürtleri, Kürdistan coğrafyasında yeni bir aktör olarak belirginleşti” diyen Arzu Yılmaz ekliyor:

“Otonom ya da federal, nihayetinde Kürtler çoğunluğu oluşturdukları topraklar üzerinde söz sahibi olma yolunda hızla ilerliyor. Türkiye en başta Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun ağzından ‘Suriye’de Kürtlerin kendi kaderini tayin hakkına saygı duyuyoruz. Ancak PYD, PKK’den bağımsız olduğunu açıklasın’ demişti. Bugün geldiğimiz noktada ise, bu kez Başbakan Erdoğan’ın ağzından, ‘Suriye’de böyle bir senaryoya izin vermeyiz’ deniliyor.”

Evet, “Rojava’ya ‘ne olacaksa’ hem Kuzey, hem de Güney Kürdistan’a ‘o olacak’…”[26] saptaması güncel bir önem kazanırken; “Suriye’nin kuzeyinde bir Kürt realitesi olduğunu söyleyen Mesud Barzani, ‘Bölgedeki devletlerin bunu tanımamasını anlamıyoruz. Kürdistan’ın her parçasının belli özellikleri var, değişiyor. Şimdi artık Kürt realitesini görmek lazım’ diyor.”[27]

Kürtlerin Suriye’de -şöyle ya da böyle- kazandığı mevziler, Türk(iyeli) sosyalistleri doğrudan ilgilendiriyor ve onların enternasyonalist dayanışmasına muhtaçtır.

Tam da bu noktada “Solcuysan, hakkaniyeti ihlâl ederek iş yapamazsın. Çok açık. Suriye’de haklı olan taraf Baas’tır,”[28] saptamasından hareketle Rojava gerçeğine sırt dönmek ya da batı Kürtleri’nin hâlini yabancılaşmak, Seydi Fırat’ın deyişiyle “Suriye Kürdistanı’nda yeni bir Gazze yaratılmasına göz yummak” bizim tavrımız olamaz.

Çünkü karşımızda Rojava gerçeği durmaktadır…

Rojava gerçeğinin bir boyutunu, egemen şövenizmi sarsan meydan okuma olması oluşturur.

Arizona Üniversitesi ‘Ortadoğu Çalışmaları Merkezi’ Genel Başkan Yardımcısı ve 1990’larda yaklaşık yedi yıl Suriye’de yaşayan ve Kürtler üzerine çalışmalarıyla tanınan Christian Sinclair, “Suriye’deki Kürtlerin muhalefet eylemlerine katılmadığı yönündeki iddialar gerçekçi değil; aksine Suriyeli Kürtler yıllarca muhalefette yalnızdı” gerçeğinin altını çizerken; ‘Suriye Demokratik Laik Güçler Koalisyonu’ temsilcisi Muhammed Temmam el Berazi, Kürtlerin hakları konusunda bazı anlaşmazlıklar yaşandığını doğruladı ki, bu da Suriye muhalefeti denen şeyin, Baas kadar Kürt gerçeğinin uzağında olduğunun verisidir.

Bunun yanında Rojava gerçeğinin ikinci boyutunu da örgütlenme oluşturur.

Kürt Ulusal Konseyi bünyesinde oluşturulan Halk Savunma Birlikleri (YPG), milis ordusu şeklinde örgütleniyor. Ağır silahlarla donatılan kısa bir eğitimden sonra gruplar, Kürt bölgelerinde denetim yapıyor.

Demokratik Birlik Partisi’nin (PYD) de içinde yer aldığı 16 Kürt oluşumunu barındıran Kürt Ulusal Konseyi bünyesinde oluşturulan YPG, Afrin’den sonra Kürtlerin denetiminde bulunan Nusaybin’in karşısındaki Kamışlı kentinde ikinci milis tugayını oluşturdu.

Sadece askeri değil; aynı zamanda toplumsal bir örgütlenme ve ulusal inşa örneği olan Rojava’da demokratik özerklik ilanından sonra kendi kendilerini yöneten Kürtler önemli adımlar attı. Mesela Serêkaniyê Kent Meclisi, Baas rejimi döneminde belediye tarafından el konulan ve sadece ihale ile satılan 220 arsayı, barınma hakkı çerçevesinde ev sahibi olmayan yoksul ailelere dağıttı.

Söz konusu oluşum kısa sürede T.“C”nin tepkisiyle karşılaştı. PYD’yi, Şebbiha ile “kıyaslayan” Dışişleri Bakanı Davutoğlu, emrivakiye karşı olduklarını ve buna “Evet” demeyeceklerini belirtti.

Batı Kürdistan’da kentlerin Kürtlerin yönetimine geçmesi ve Kürt Yüksek Konseyi’nin (KYK) kurulmasının ardından Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu Hewler’e ani bir ziyaret gerçekleştirmiş, içinde Barzani yanlısı olan Suriye Kürtleri Ulusal Meclisi (ENKS) üyeleriyle görüşmeler yapmıştı. Bu görüşmede KYK’nin, PYD’nin de içinde bulunduğu Halk Meclisi üyeleri dışlanmıştı.

Hüseyin Ali’nin işaret ettiği üzere, “Türk devleti Bölge’de ve Rojava Kürdistan’da halkın özgürlük mücadelesini bastırmak isterken, Federe Kürdistan’la ise sıkı ilişki içindedir. Bu durum gerçekten izahı gerektiren çok ciddi bir paradokstur. Kendi Kürtlerinin hakkını tanımayan, mücadelesini bastırmak isteyen, Rojava’da Kürtlerin özgürlük çabalarına karşı düşmanlık yapan Türk devletinin Federe Kürdistan’a iyi niyetli ve samimi yaklaştığını kim söyleyebilir?”

Bu koordinatlarda PYD lideri Salih Muslim, “Suriye muhalefeti Davutoğlu’ndan emir almaz,” derken 2012’nin Ekim ayından beri Suriye’nin kozmopolit kentlerinden Halep ile özerklik ilan edilerek özgürleştirilen Kürt kenti Afrin’de Kürtlere yönelik provokasyonlar hız kazandı. Türkiye’nin İstanbul, Hatay, Dîlok (Antep) gibi kentlerde eğitim üsleri açtığı, silahlı destek verdiği, yaralılarını hastanelere taşıdığı ÖSO’ya bağlı gruplar; Türkiye’deki JİTEM’in Kürtlere yönelik saldırılarının benzerini gerçekleştiriyor. Halep’teki katliamın arkasında ÖSO içinde yer alan Kürt grupların da olduğu ortaya çıkarken, Afrin’de de Türkiye destekli Türkmenler kullanılıyor.

Özetle Suriye’deki içsavaş şiddetlenirken, PYD’nin silahlı uzantısı olan YPG, hem isyancılarla hem de hükümet güçleriyle savaşırken; ÖSO ile Kürt militanlar arasında çatışmalar artıyor.

ÖSO, PYD’nin kontrolü altındaki Halep’teki mahallelere Kürt kökenli Azadi örgütü ismiyle girmeye çalışınca çatışma yaşandı. PYD, Azadi Partisi ile bağlantılı ve Türkiye destekli olduğunu açıkladığı silahlı Selahaddin’i Eyyubi grubunun saldırısı sonrasında çatışmaların başladığını belirtti.

İç savaşı Kürt topraklarına taşıyan Türkiye destekli ÖSO, Serêkaniyê’ye saldırırken; Irak hükümeti de Federe Kürdistan’la savaşın eşiğine geldi. Türkiye ise bölgesel savaşa yol açacak gelişmelere çanak tutuyor. Kürt kazanımlarını bertaraf etmek için uğraşan Türkiye ise ÖSO’ya desteğini esirgemiyor.

Söz konusu tablo karşısında Murat Karayılan, 8 Kasım 2012’de Türkiye üzerinden yüzlerce silahlı kişinin Serêkaniyê (Rasul Ayn) kentine giriş yaptığını belirterek “Türkiye bu hamle için gruplara 2 milyon dolar para verdi. Açık ki her türlü desteği sunarak Kürt bölgesinde karışıklık yaratmaya çalışıyor” iddiasında bulundu. AKP hükümetinin Kobanê kentine yönelik müdahale koşullarını yaratmak istediğini kaydedip, “Kobanê Serêkaniyê’ye benzemez,” dedi.

AKP hükümetinin politikalarının tehlikeli olduğunu kaydeden Karayılan, Kobanê’ye dokunulması hâlinde savaşın bütün Kürdistan’da yaygınlaşacağını kaydedip; AKP’nin Suriye ve Ortadoğu politikasının çöktüğü vurgusuyla, Türk devletinin bu politikayla başarısızlığa mahkûm olduğunu kaydetti.

Cengiz Çandar’ın, “İmralı Süreci, Suriye Kürtlerine ilişkin gelişmelerden hiç etkilenmeden ve bunlardan ayrılarak ilerleyebilir mi?” sorusunu dillendirdiği denge(sizlik)de Rojava “Gazze gibi” kuşatılarak “ölüme mahkûm” edilmek istenmektedir.

ORTADOĞU’DA NEO-OSMANLI EĞİLİMLİ T.“C” AKTÖRÜ

Küreselleşme ile Soğuk Savaş sonrasının “Yeni Dünya Düzen(sizliğ)i”nde (“YDD”) Ortadoğu yeniden biçimlendirilirken Fas’tan Körfez’e koskoca Arap dünyası yeniden paylaşılmaktadır.

Sovyetler Birliği çöktükten sonra ortaya çıkan “YDD” ya da “Küreselleşme” denilen süreçte AKP iktidarının “Dünyaya öncülük eden(!)”, “Tarihin gerisinde veya içinde değil, önünde yer alan(!)” dış politikası, art arda yapılan yanlışlarla Türkiye’yi bu hassas dengelerin hemen hemen hepsinde “müdahaleci” ve “aşırı militan” bir taraf hâlini getirdi. “Komşularla sıfır sorun” hedefi, “Sorunumuz olmayan komşu kalmasın” ilkesi hâlini döndü neredeyse!

Muhammed Nureddin’in işaret ettiği gibi, “Türkiye’nin 2012’de sürdürdüğü dış politikanın temel dayanağı, soğuk savaş döneminde oluşan ve şimdi İslâmcı AKP’nin siyasetinde vücut bulan NATO stratejisi üzerine oturmaktadır…

Türkiye’nin temel amacı hâlâ, kendisinin bölgesel büyük zaferinin gerçekleştirmesinin önündeki engel olarak algıladığı Suriye iktidarının düşmesidir. Sonrasında atacağı adımlar Irak’a uzanmak, devamında İran’ı zayıflatmak ve ona karşı İsrail ve Amerikan darbesini yönetmek olacaktır. Ve bunun yanı sıra, Suriye iktidarının İran nüfusunun halkası olan Hizbullah’ın düşürülmesidir. Bu şekilde Rusya’nın engellenmesi, acele bir şekilde topraklarına girilmesidir. Bu ihtiraslar İsrail’e, NATO’ya ve Batıya hizmet etmektedir. Diğer yandan mezhepsel çatışmaları bölgede kışkırtmak bölgeyi, mezhepsel katliamların gerçekleştiği bir alana dönüştürecektir.”[29]

“Neo-Osmanlıcılık olarak da adlandırılan Ahmet Davutoğlu proaktif dış politika anlayışı, en temel özelliği Türkiye’nin Batı’ya çapa atarak, farklı uluslararası koalisyonlara girmesi ve Ortadoğu ve İslâm coğrafyasında Osmanlı bakiyesinin getirdiği tarihsel ve stratejik mirasıyla bu bölgede lider konuma yükselmesini amaçlıyordu. Bu politika çerçevesinde Türkiye, İslâm ve Batı dünyası arasındaki kopukluğu giderecek‚ başka bir deyişle Türkiye, İslâm ve Ortadoğu dünyasını Batı dünyasının paradigmasıyla uyuşturacak bir dinamo görevi görecekti. Bu politika AKP’nin ilk iki döneminde başarılı olsa da, Arap devrimleri ile başlayan süreçte, Türkiye ilk iki dönemde oynadığı daha bağımsız dış politika rolünü sürdüremedi. Türkiye, NATO veya daha açık şekilde ABD, Suudi Arabistan ve Katar’la, İran’ın Ortadoğu’da Şiî jeopolitiğini güçlendirme projesine karşı, Sünnî jeopolitiğini güçlendirme ve Batı’ya uyumlu İslâm oluşturma projesine katılarak, Ortadoğu’yu medenileştirme tasarımı içine girdi. Ankara’nın PKK mücadelesi Türk dış politikası açısından en temel amaç ise Ortadoğu’da Batıya uyumlu siyasal İslâmcı partiler aracılığıyla Türkiye’ye dost rejimler yaratarak, hem Kürt coğrafyasını Türkiye’nin himayesine almak hem de bölgenin yegâne lideri olmaktı.”[30]

Bu kapsamda bataklığı andıran kan revan içindeki Ortadoğu’da, neo-Osmanlı eğilimli T.“C” gerçeği temayüz ederken; Deniz Zeyrek’in ifadesiyle, “ABD yönetiminin artık Türkiye’yle fikir ayrılıklarını daha fazla gündeme getirmesi muhtemeldir.”

‘Barem Research’ün anketinde yüzde 70’in Türkiye’nin gelecekte Ortadoğu’nun lider ülkesi olacağını öngördüğü söylenceleriyle beslenen neo-Osmanlı eğiliminin devreye soktuğu “kimi açılımlar”, ABD’nin (ve AB’nin) Ortadoğu politikalarıyla bire bir örtüşmeyebiliyor.

Erdoğan’ın T.“C”si “bölgesel aktör”lüğe hevesleniyor. Ama “Ankara’ya ABD gibi davranmama” uyarısında bulunan ABD’li siyaset bilimci John Mearsheimer, “toplum mühendisliği” yapmaktan kaçınması gerektiğinin altını çiziyor.

Örneğin Mısırlı akademisyen Muhammed Vaked’in, emperyalist ABD’nin yanında yer alan “büyük bir kumarbaz” olarak değerlendirdiği AKP liderliği; “Irak Kürdistanı’ndaki petrole kafayı fena hâlde takmış durumda…

Merkez Bağdat ile dünyanın en büyük 6. petrol yataklarını işletmede uyum içinde olmayan ve emrivaki ile petrol faaliyetleri yürüten Erbil’e, yani Irak Kürt Bölgesi Yönetimi’ne her geçen gün biraz daha yaklaşan Türkiye burjuvazisi ve siyasi temsilcisi olarak AKP rejimi, ‘büyük hamleler’ peşinde olduğunu artık gizlemiyor. Aç tavuğun darı ambarı rüyasına benzer tarzda, Irak Kürdistanı’ndaki petrolün; bölgede arama ve üretim izni almış Exxon gibi dünya devleriyle birlikte; Bağdat’a rağmen üretilip Türkiye üzerinden dünya pazarlarına ihracı için şirketler bile kurulmuş, örtülü bir anlaşma bile yapılmış. ‘Büyük hamle’den murat, bir taşla iki kuş vurmak; hem Kürt petrolünden nasiplenmek hem de PKK meselesini, Irak Kürtlerini Türkiye’ye eklemleyerek ‘çözmek’…”[31]

Bu ve benzeri tartışma(lar) Ankara’nın bölgede, Batı ile yapısal angajmanlarını temelden etkilemiyor; Hirsch Goodman’ın, Bölgesel şartlara bakıldığında, artık Türklerin dahil olabileceği tek kamp var; o da İsrail’in de tümüyle aynı sebeplerden ötürü dahil olduğu Batı kampı,”[32] ifadesindeki gibi…

Kaldı ki İsveç Dışişleri Bakanı Carl Bildt’in, “Türkiye kendini yeniden Batı’da çapalamalı”; Murat Yetkin’in, “Tarihten ders alınıyorsa eğer, Türk yönetimlerinin istikametlerini batıdan doğuya her döndüklerinde büyük sorunlar yaşandığı görülmeli,” uyarısını dillendirdikleri denge(sizlik)ler karşısında Hasan Cemal dahi, “Çıkmazdayız. Sürekli yeni cepheler açtık, hiç durmadan hedef büyüttük. Böyle dış politika olur mu?” diye haykırmaktadır!

Gerçekten de Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüd Vakfı’nın ‘Ortadoğu’da Türkiye Algısı 2012’ başlıklı araştırması, Türkiye’de “mezhebe dayalı siyaset” uygulandığını ortaya koyarken; Fehim Taştekin’in, “AKP Dış politikada mezhepçi bir dil kullanılıyor,” saptamasına Peter Galbraith de ekliyor:

“Türkiye eskiden milliyetçi Kemalist bir rejim olarak kendini tanımlıyordu, artık Sünnî bir kimliğe sahip. Eğer bölgeye bu kimlik tanımları üzerinden bakarsanız, Türkiye’nin Maliki’ye ve İran’ın domine ettiği Irak’taki Şiî nüfusuna karşı düşmanca tavır almasını daha iyi anlarsınız. Elbette tersi de Maliki için geçerli. Maliki, Suriye’de Sünnîlerin öncülüğünde yürüyen muhalif harekete destek çıkan, kendi ülkesinde sorun yarattığını düşündüğü Erbil’le arasını iyi tutan bir Türkiye görüyor.”

Numan Kurtulmuş’un, “Türkiye kendi varlık alanına dönüyor,” diye tanımladığı bu durum için ‘The Wall Street Journal’ın şu saptamaları oldukça uyarıcıdır:

“Türkiye’nin istikrarlı, laik, Batı yanlısı geçmişinin son izleri kayboluyor. Erdoğan’ın, sık sık Osmanlı İmparatorluğu’nun gücü ve itibarını yeniden kazanma hayaline bağlanan aşırı hırsı, Türk nüfuzunun sınırlarını ortaya koyabilir.”

Çünkü Mersin Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi Dr. Funda Hülagü’nün, “Araplar ‘yeni Osmanlıcılığa’ direnir,” saptamasıyla dillendirdiği gerçek uyarınca “Adına ister ‘yeni Osmanlı’, ister ‘stratejik derinlik’, ne derseniz deyin, Türkiye’nin son dönemde Suriye’ye odaklanan bölge politikası iflas etmiştir.”[33] Çünkü “Osmanlı nostaljisi bugünün sorunlarını çözemez”![34]

Nasıl olursa olsun, AKP’nin neo-Osmanlı eğilimli T.“C”sine Ortadoğu’da düşebilecek konum alt-emperyalizmden öte bir şey olamaz, olmayacaktır da…

AKP’ce “Kürecik’in NATO (Amerikan) toprağı” ilan edilip, “Kalkanlar… Füzeler… Patriyot’lar…” ile donatıldığı coğrafyamızda Başbakan Erdoğan, “Burası bir NATO radar üssüdür ve biz NATO’nun bir üyesiyiz. Ve burası bölge ve dünya için kurulmuştur. Burayı kaldırma hakkına yaptığımız protokolle sahibiz,” derken; Suriye’nin Kürt bölgelerinde etkili PYD’nin eşbaşkanı Salih Müslim, “Türkiye’ye yerleştirilecek Patriotlar İran ile olası bir savaşa hazırlık mahiyetindedir,” notunu düşüyor.

Aynı konuda Rusya Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Andrey Denisov de, Patriot füzelerinin Türkiye’nin Suriye sınırına konuşlandırması kararının “sorun çözmek yerine daha çok sorun” yaratacağı”nın altını çizerek, “Patriot füzelerini Türkiye sınırına yerleştirme fikri hoşumuza gitmiyor. Bu fikirde gizli tehdit görüyoruz” dedi.

Özetle T.“C”nin Suriye sınırına Patriot füzeleri yerleştirmesine ilişkin endişelerini belirten Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Alexander Lukaşeviç, bu tür adımların bölgeye istikrar getirmeyeceğini vurgularken; Rusya Hava Kuvvetleri Eski Komutanı Anatoli Kornukov, “Füzeler Suriye’den yönelecek muhtemel bir saldırıdan daha çok, Bağımsız Devletler Topluluğu ve Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü üyesi ülkeleri ve Rusya’yı hedef alıyor,” diye ekledi.

T.“C” İLE SURİYE

Cengiz Çandar, “Türkiye’nin Suriye politikasına eğilirken ‘ya hep, ya hiç’ veya ‘siyah-beyaz’ durumunda değiliz,” diye uyarsa da T.“C”, Suriye’de Esad rejiminin yıkılmasına taraftır; bu konuda aktif ve abartılı denilebilecek kadar da faaldir.

Bu konuda İran Şûra Meclisi Başkan Yardımcısı Hüseyin Şeyhülİslâm, Türkiye hükümetinin Suriye’de akıtılan kanlar ve meydana gelen yıkımın büyük bir kısmından sorumlu olduğunu belirtirken; eski Washington Büyükelçisi ve eski Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Nüzhet Kandemir, Suriye’deki El Kaide ve selefilere ilişkin olarak “Türkiye, başından beri radikal unsurların bir tür hamisi pozisyonunda kendini gösterdi,” notunu düşmeden edemiyor.

Kaldı ki ABD’nin Suriye’deki havalimanları ve askeri üslere karşı gerçekleştirilecek saldırılar için Ürdün ve Türkiye’de militan yetiştirdiğini iddiası eşliğinde, ‘The Independent’dan Robert Fisk’in, ABD’nin Afganistan’da Sovyetler’e karşı mücahitleri desteklediğinde Pakistan’ı silah akıtmak için kullandığını, şimdi de Türkiye’nin, Suriyeli muhaliflere silah aktarmak amacıyla Pakistan’ın rolünü üstlendiği vurgusuyla, “ABD’nin on yıllar boyunca Arap diktatörlüklerini destekleyip silahlandırdığını ancak beslediği akreplerin şimdi kendisini soktuğunu” söylerken hiç de haksız değildir.

Ayrıca Cengiz Çandar’ın, “Şayet ‘Kürt politikası’nı doğru biçimde kurgulamamışsanız Suriye politikasında hata yapmanız ve ‘yanlış sinyal’ almanız mümkündür,” diyerek Rojava’daki gelişmelere önemine gönderme yaptığı konuda M. K. Badrakuma da, “Türk ordusu ve istihbaratı Kürt bölgeleriyle fazlasıyla meşgul durumda,”[35] diyor.

Bu çerçevede Suriye’de Esad rejiminin yıkılmasına aktif taraf olan T.“C”, konumu itibariyle barışın karşısındadır.

Örneğin ‘The Guardian’ gazetesi, Suriye Ulusal Koalisyonu Başkanı Muaz el Hatib’in, Suriye Devlet Başkan Yardımcısı Faruk el Şara ile görüşme önerisini, ABD ve Batılı ülkelerin ihtiyatlı ama olumlu karşıladıklarını, öneriye sadece Türkiye’nin açıkça karşı çıktığını yazarken; Suriye Muhalif ve Devrimci Güçler Ulusal Koalisyonu (SMDK) Başkanı Muaz el-Hatib’in, Suriye rejimi temsilcileriyle bazı şartlar dahilinde müzakereye hazır olduğunu açıklamasıyla Ankara’nın, “Esad, geçiş döneminde yer almasın ve bir an önce gitsin” şeklinde özetlenen politikasını çökertti.

IRAK’A T.“C” MÜDAHALESİ

Murat Yetkin’in, “Hükümetin bir Kürt ve bir petrol siyaseti var mı?” sorusunu yüksek sesle dillendirdiği koşullarda neo-Osmanlı eğilimli T.“C”nin “yeni” müdahale alanı Irak’tır…

BOTAŞ eski Genel Müdürü Mete Göknel’in, dünya petrolünün yüzde 27’sinin, doğal gazının ise yüzde 57’sinin Ortadoğu’da bulunmasının bugün Irak ve Suriye üzerinden yaşanan krizin temel nedenlerinden biri olduğunu belirttiği tabloda; enerji kaynakları kadar enerji koridorları da büyük bir çatışma alanı hâline geldi.

Göknel, “Erbil ve Bağdat arasında petrol antlaşması yok, bunun anayasası da belirlenmedi. Bu nedenle petrolün dışarı hangi yoldan çıkacağı bir çatışma nedeni hâline geldiği”nin altını çizerek ekliyor:

“Irak beş yılda Arabistan’ı geçecek petrol birikime sahipken; Irak-Türkiye boru hattının önemi de buradan ileri gelmektedir. Eğer Türkiye seçeneği olmazsa tek çıkış yolu Suriye’dir ve Kuzey Suriye önem kazanmıştır. Libya’ya müdahale ve İran-Irak savaşı da aynı nedenle cereyan etti. Akdeniz’e açılmak için Kuzey Suriye ve Kürtler önem kazandı.”

Bunun yanında petrolde yüzde 92, doğalgazda yüzde 98 oranında dışa bağımlı olan Türkiye’nin, yeni ve ucuz kaynak arayışı da tüm yakıcılığıyla gündemdeyken; Türkiye Rusya’dan aldığı her bin metreküp doğalgaz için 406 dolar ödüyor. Aynı miktar için Azerbaycan’a yaklaşık 300, İran’a ise 500 doları aşkın para ödeniyor. 2012 yılında 48 milyar metreküp civarında doğalgaz tüketildiği düşünülünce, ortaya oldukça kabarık bir enerji faturası çıkıyor.

Enerji faturasını düşürmek isteyen Türkiye’nin, petrol ve doğalgaz konusunda yeni kaynak arayışları sürerken, en önemli adres ise Irak olarak gösteriliyor. Bilhassa Kuzey Irak’taki IKBY ile yeni bir “Irak” paketi üzerinde çalışılıyor.

‘The Financial Times’da 12 Aralık 2012’de yayımlanan makalede de “Türkiye ve IKBY, Türkiye’nin Kürt petrol ve doğalgaz endüstrisine yapacağı ve bölgeyi dönüştürebilecek dev yatırım müzakerelerinde sona yaklaştı” denilmiş, anlaşmanın arama ve üretimden, ihracata kadar, yeni bir enerji koridoru yaratabileceği kaydedilmişti. Yazıda ayrıca Türkiye’ye günlük 3 milyon metreküp petrol, 10 milyar metreküp doğalgaz ihraç edilebileceği belirtilmişti.

Öte yandan, Irak Milli Haber Ajansı NINA’nın 2 Şubat 2013’de geçtiği haberde, IKBY sözcülerinden Saven Dazia’nın, bölgenin Türkiye’ye petrol ihracına olanak tanıyacak boru hattını uygulama konusunda kararlı olduğu vurgusuyla, “Türkiye ile konuşmalar ve müzakereler devam ediyor ve ileri evrelere gelindi,” sözlerine yer verildi.

Ankara ile Bağdat arasında, Başbakan Erdoğan ile Irak Başbakanı Maliki arasında uzun süredir yükselen gerilim, yaşanan sorunun ana kaynağı olarak algılanıyor. Aslında Kuzey Irak petrolünün mevcut Kerkük-Yumurtalık hattı üzerinden dünyaya satışının devamı konusunda 2012 yılında Irak hükümeti, Türkiye ve IKBY arasında uzlaşma sağlanmış ve ticaret başlamıştı. Ancak 2012 sonunda Maliki, satıştan Kürtlerin payına düşen oranı ödemeyerek anlaşmayı bozdu. Maliki’nin kararında Suriye’de yaşananlar ve üzerindeki İran etkisi kadar, Türkiye’nin kendi aleyhinde planlar yaptığı şeklinde bir algının etkili olduğu düşünülüyor.

Ankara ve Erbil’deki bölgesel yönetimin lideri Mesud Barzani arasında, Bağdat’ın onayı dışında ayrı bir boru hattı kurulması yönündeki temaslar Maliki’nin bu tavrından sonra hız kazandı. Bu yönde bir taslağın ortaya çıktığı ve Ankara’da bazı bakanların önünde olduğu çok yoğun biçimde konuşuluyor.

Aslında bunda şaşırtıcı olan bir şey de yok. Çünkü Murat Yetkin’in, “Yeni Kürt stratejisinin uygulanmasında Irak Kürtleri ve Barzani ile koordinasyonun kilit rol oynayacağı da anlaşılıyor,” notunu düştüğü “Erdoğan’ın Erbil ziyareti, ‘yakınlaşma’yı da aşacak ‘entegrasyon’un ipuçlarını verdi,” demişti çok önceleri Cengiz Çandar…

Aynı konuda Fethullah’çı bir beyaz Kürt, Bejan Matur da şunların altını çiziyordu:

“Başbakan Erdoğan’ın Kürdistan ziyareti uzun zamandır bekleniyordu. Gezinin zamanlamasının özellikle Başbakan açısından isabetli olduğu görülüyor. Bir yanda çözülmekte olan Arap coğrafyasının lider arayışı, diğer yanda uzun zamandır süren ittifakların artık ifşa edilmesi gereği dururken Başbakan’ın artık riskleri sıfıra inmiş Erbil ziyaretini gerçekleştirmesi sürpriz değil. Siyasi kariyerinde hep şanslı olagelen Başbakan Erdoğan’ın bir kez daha doğru adım atmış olması sadece kendisinin değil, Türkiye’nin de artı hanesine yazılacak bir jest niteliğinde…

Başbakan Erdoğan kadar Barzani’nin de kendi ajandası ve gelecek hedefiyle davrandığı bir buluşmadan söz ediyoruz. Ve bu hedeflerin, gizli açık ajandaların içinde total doğrular ve total yanlışlar aramak her şeyden önce işlevsel değil. Alerjilerine ısrarla sığınanlar farkında olamayabilir ama çıkarların buluştuğu ve ayrıştığı alanlar eski ölçülere göre belirlenmiyor artık. Sadece dünya değil, Ortadoğu da hızla değişiyor.”[36]

Fethullah’çı beyaz Kürt Matur’un saptamaları malumun ilamıdır; ‘Yeni Şafak’çı Veysel Ayhan’ın satırlarında itiraf ettiği gibi:

“Irak Kürdistan Yönetimi 12 milyar dolarlık bir ticaret ilişkisiyle Türkiye ekonomisine ciddi bir katkı sağlamaktadır. Bunların dışında siyasal olarak Irak’ın bir bütün olarak İran’ın etki alanı altına girmesi önünde de en önemli engeli oluşturmaktadır. Özellikle Körfez’deki Arap ülkeleri açısından Kürtler, İran ve Irak’ın ortak bir Şiî politikası oluşturması önündeki en büyük engeli oluşturmaktadır. Diğer yandan yüzbinlerce Türkiye vatandaşı Kürt bölgesinde ticari nedenlerden dolayı yerleşmiş bulunmaktadır.

Hâli hazırda milyarlarca dolarlık bir ihaleleri yüklendikleri gözle görülüyor. Enerji alanında da işbirliği için oldukça önemli adımlar atılmış durumdadır. Kürt yönetimi 2015’de günde 1 milyar varil petrolü Türkiye üzerinden ve Türk şirketlerinin ortaklığıyla uluslararası pazara aktarmayı öngörüyor. Bu vesile ile Türkiye’nin hem güvenli enerji kaynaklarına erişim sorununu çözeceği hem de Kürt bölgesiyle bir entegrasyona gidebileceği ifade edilmektedir.[37]

Evet, evet Kuzey Irak’la ekonomik işbirliğinin “Amerika’nın dahline rağmen” geliştiğini anlatan Başbakan Erdoğan’ın, Irak hükümetini ülkeyi iç savaşa doğru sürüklemekle suçlamasıyla, “Burada iç savaşa doğru rejim bu işi götürmek istiyor, taşımak istiyor. Allah göstermesin bunu bir mezhep savaşına taşıyabilirler endişesini hep taşıdık. Şu anda bu korkulanlar yavaş yavaş olmaya başladı. Bu bizi endişeye sevk ediyor. Bu aynı zamanda, şunu da söyleyeyim bir petrol kavgası da olabilir,” dediği koordinatlarda Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan, Mesud Barzani’yi Erbil de ziyaret etti. Ziyaretin ardından konuşan Çağlayan şu açıklamayı yaptı:

“Irak’la ilgili son gelişmeyi paylaşmak istiyorum sizinle. 17 Ocak 2013’de Irak Elektrik Bakanlığı, ENKA’nın 235 milyon dolarlık elektrik santralı ihalesini onayladı. Sağlık Bakanlığı da başka bir firmanın 125 milyon dolarlık hastane yapım ihalesini onayladı. Yani 1 günde yaklaşık 400 milyon dolarlık yatırım onaylanmış oldu.”

GÜNEY KÜRDİSTAN’IN EKONOMİK İSTİLASI

“Kuzey Irak petrolü, Mehmet Emin Karamehmet’i en zengin Türk yaptı”[38] haberleri eşliğinde güney Kürdistan’ın T.“C” tarafından ekonomik istila girişimi söz konusudur.

Kamu bankaları Kuzey Irak’ta şube açınca harekete geçen Bank Asya ve Albaraka da Erbil’de bankacılık yapmak için izin aldı. Bir yandan yer bakan katılım bankaları bir yandan da personeli ayarlıyor. Türk bankalarının Kuzey Irak’a şube açma yarışına katılım bankaları da iştirak etti. Ziraat Bankası, Vakıfbank ve İş Bankası’nın ardından Bank Asya ve Albaraka Türk de Erbil’e şube açmak için Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun kapısını çaldı.

Erbil’deki şubesinin resmi açılışını gerçekleştiren Bank Asya, bölgede yatırım yapan beş Türk bankasından biri oldu. Erbil Şubesi’nin resmi açılış töreni IKBY’nin önde gelen isimlerinin katılımı ile yapıldı. Bölge için uzun vadeli hedeflerle hareket eden Bank Asya, bölgede yatırım yapan 5 Türk bankasından biri oldu.

Kuzey Irak’ta Divan Oteli’ni açan Koç Holding’in Erbil’de elektrik santralı ve petrol sahaları için yatırım planları olduğunu açıkladı.

IKBY, Irak hükümeti ve Bölgesel Doğal Kaynaklar Bakanlığı’nın desteği ile düzenlenen “Kuzey Irak Petrol ve Gaz Konferansı”, Türkiye’nin petrol ihtiyacı açısından ilginç gelişmelere sahne oldu. Konferansın altın sponsoru Genel Energy International’in üst yöneticisi Mehmet Sepil, ürettikleri petrolü Yumurtalık boru hattıyla buluşturacak 450 milyon dolarlık yeni bir boru hattı projesini planladıklarını açıkladı.

Vb’leri, vd’leri…

Tam da bu noktada “Şöyle yazıyor Hasan Cemal: ‘Irak’ın neredeyse Suudi Arabistan kadar petrol zenginliği var. Bu açıdan Musul ve Kerkük’ün yanı sıra Kuzey Irak’taki ham petrol rezervlerinin de olağanüstü zengin olduğu ortaya çıktı. Devletin zirvelerinde bunun Türkiye açısından ne anlama geldiğinin çok iyi farkında olanlar var. Hiç kuşkusuz Irak Kürtleri de üstünde oturdukları bu zenginliğin kendileri için bir refah ve gelecek garantisi olduğunu iyi biliyorlar. Kısacası: Türkiye de Irak Kürt yönetimi de karşılıklı iyi ilişkilerin her iki tarafın da çıkarına olduğunun bilincindeler. Bu nedenle, devletin zirvelerinde esintiler öyle ki, Kuzey Irak’taki petrol zenginliği konusunda Türkiye -Amerika dahil- kimseye meydanı boş bırakmak niyetinde değil.’

Örneğin, Turkcell’in sahibi Karamehmetlerin Genel Enerji ile, Tüpraş’ın sahibi Koç Grubu’nun, İngiliz ve Amerikalılarla Kuzey Irak’ta petrol yatırımlarını ve/veya niyetlerini hatırlayarak meydanın kimseye bırakılmak istenmediği açık. Ama petrol bu… Meydanı boş bırakmamak kolay mı? Tereyağındaki kıl değil ki, çekip alasın… Evdeki hesaplar çarşıya uyar mı? Türkiye’deki devletin zirvesinde, petrol uğruna ‘Kürtlerle hemhâl olma’ niyetlerinin Bağdat pekala farkında ve Şiî liderliği Türkiye’nin petrole sulanmasını, ‘ahlâksız teklif’ olarak görüyor.”[39]

Şu hâlde, “Hükümetin, Kürt sorununun çözümü için oluşturduğu yeni plan içinde, ekonomik ayağa büyük önem verdiği anlaşılıyor. Enerji Bakanlığı ile Kuzey Irak yönetimi arasında imzalanan enerji anlaşmasının, kamuoyuna yansıdığından çok daha kapsamlı olduğu gelen iddialar arasında.

Kuzey Irak yönetimi ile gidilecek kapsamlı işbirliğinin iki ülkeyi birbirine bağımlı kılmasının amaçlandığı, buradan yola çıkılarak, özellikle Kuzey Irak yönetiminin desteği ile Kürt sorununun çözümü için önemli yol alınmasının planlandığı kaydediliyor.

Uzmanlar, Türkiye ile Kuzey Irak yönetimi arasındaki asıl yakınlaşmanın ABD’li petrol devi Exxon’un, Irak merkezi yönetimiyle çatışma pahasına, 2011 yılında Kuzey Irak’ta faaliyet gösterme kararı ile başladığının altını çizerek ABD’nin müttefiki Türkiye’nin faaliyetlerini arttırmasının kaçınılmaz hâle geldiğini söylüyorlar. 2012 yılının başından itibaren Türkiye ile Kuzey Irak yönetimi arasında işbirliği çabaları arttı ve 2012 Mayıs ayında kapsamlı bir anlaşma imzalandı.”[40]

İstanbul’da 5 Haziran 2012’de başlayan Dünya Ekonomik Forumu’nun ilk paneli ‘Yeni Enerji Koridorları’ndan önemli bir mesaj çıktı.

“Nabucco out, Irak in” diye özetleyebileceğim mesaj yeni enerji boru hatlarının, yeni işbirliklerinin de ipuçlarını verdi.

Enerji Bakanı Taner Yıldız’ın da katıldığı panelde “Nabucco out, Irak in” mesajını şu iki kişi verdi: Kuzey Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi Doğal Kaynaklar Bakanı Aşti Havrami ile Azerbaycan Enerji Bakanı Natık Aliyev.

Kuzey Irak’a 4 yılda yaklaşık 50 ülkeden şirketlerin geldiğini belirten Havrami özellikle enerji alanında faaliyetlerin giderek arttığına dikkat çekiyor.

“Ciddi petrol ve doğal gaz rezervlerimiz var. Birkaç yıl önce günde bin varil petrolle başladık. 2015 yılında günde 1 milyona, 2019 yılında ise 2 milyon varile ulaşacağız” diye devam ediyor.

IKBY’nin ihracat kapasitesi günde 300 ila 350 bin varilken; Irak Kürdistanı’nda hâlen günlük 200 bin varil petrol üretiliyor. Türkiye’nin üretimi ise 70 bin. Irak Kürdistanı ile Türkiye arasındaki 300 kilometrelik boru hattının 70 kilometresi bitmiş durumda. Merkezi hükümet ise buna misilleme olarak TPAO’nun lisansını iptal etti. İki ülke arasındaki ticaret 12 milyar dolar.

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ile IKBY Lideri Mesud Barzani, Irak Başbakanı Nuri El Maliki’nin yürüttüğü politikaya ortak tepki gösterdi.

Davutoğlu ve Barzani, Maliki’nin politikalarından duyulan rahatsızlığı, “Irak bölünmemeli. Bu hem Irak’ın geleceği açısından, hem de bölge açısından büyük tehlikelerin ortaya çıkmasına neden olur” görüşünde mutabakata vardı. Dünya Ekonomik Forumu’na katılmak üzere Davos’a giden Davutoğlu ve Barzani 23 Ocak 2013 akşamı bir araya geldi. Görüşmede terörle mücadelede işbirliği konusunun yanı sıra Irak ve Suriye’de yaşanan gelişmeler ele alındı.

Türkiye ile Kuzey Irak’taki Bölgesel Kürt Yönetimi arasındaki ilişkiler giderek sıkılaşırken Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’la karşılıklı ilişkilerin geliştirilmesini görüşen, ardından Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Nihat Ergün’ü ziyaret eden ve görüşmeleri “Türkçe” yapan IKBY Sanayi ve Ticaret Bakanı Sinan Çelebi, “Biz de her konuda Türkiye’yi örnek alıyoruz… Bölgede bizi 1 numaralı dost kabul edin” dedi.

İki taraf arasındaki ilişkilerin geliştirilmesi için daha önce merkezi hükümet ile mutabakata varılan Ovaköy ve Şinova’da iki ayrı gümrük kapısı açılması ve Habur’a 3. köprü inşası konusunda Bağdat bir türlü onay vermiyor. Buna karşılık merkezi yönetim yeni dengeler arıyorken; Reuters’da yer alan bir habere göre Exxon Mobil CEO’su Rex Tillerson, ülkenin güneyindeki Batı Kurna 1 sahasında “daha önce durdurulan faaliyetlerine devam etmek için” 23 Ocak 2013 günü Irak Başbakanı Nuri el Maliki ile görüştü.

Nihayet tüm bunlarla bağıntılı olarak Irak Kürt Bölgesel Yönetimi Başbakanı Neçirvan Barzani’nin 17 Mayıs 2012 tarihinde Ankara’da yaptığı temaslarda, PKK’nın Kuzey Irak’taki varlığına karşı etkin işbirliği konusu ile Türk şirketlerinin Kuzey Irak’taki yatırımları ele alındı.

Tablo buyken tepkisini dile getiren Irak Başbakanı Maliki, Türkiye’nin Irak, Suriye, Mısır ve bazı diğer ülkeleri kontrol etmeye çalıştığını belirtti. ‘El Şark el Avsat’a konuşan El Maliki, “Türkiye, Irak’ın içişlerine karışırken mezhepsel unsurlara ve mali desteğe güveniyor. Muhalifler ve radikaller devamlı Ankara’da toplanıyor” diye konuştu.

NEO-OSMANLI(NIN) EMELLER(İ)!

BİLGESAM’a bağlı ‘Dış Politika ve Savunma Araştırmaları Grubu’nun, Türkiye-Irak ilişkileri konusunda “Türkiye’nin Irak’ın parçalanması riskine karşı Kürtleri ve Bağdat yönetimini uyarması”; hükümetin de “Bağdat yönetimi ile anlaşmazlık noktalarını bir an önce çözmesi” uyarılarını dillendirdiği; Enerji uzmanı Necdet Pamir’in, Irak’taki petrol ve gazın Irak hükümetinin onayı olmadan Kuzey Irak’taki yapı ve iktidara yakın şirketler aracılığıyla Türkiye üzerinden uluslararası piyasaya çıkarılmasına dikkat çekip, “Birtakım kâr hevesleri uğruna Türkiye’yi son derece tehlikeli bir maceranın içine itiyorlar,” dediği tabloda “IKBY’nin Bağdat ile artan çatışması ve AKP rejiminin ‘petrol odaklı’ alt-emperyalist niyetleri, hem Irak ve Suriye’de, hem de Türkiye’de Kürtlerin durumunu gündeme taşımış bulunuyor.

31 milyon nüfuslu Irak, ham petrol rezervlerini elinde tutan petrol zengini ülkelerin 6’ncısı. Doğalgaz rezervlerinde de 13’üncü büyük ülke. Ama Irak bu kaynaklardan daha iyi yararlanmak için iç istikrarını tesis edebilmiş değil. Nüfusun yüzde 75-80’i Arap, yüzde 15’i Kürt. Üçte ikisi Şiî… Yani İran’a yakın Şiî Arap hâkimiyeti var Irak’ta. Rusya ve Çin’e yanaştığı da gözleniyor. ABD sayesinde varlık bulan Sünnî Kürt bölgesi yönetiminin, Arap Şiî yönetimi ile çatışması bekleniyordu. Ülke bütünlüğüne hassas Kürt lider Talabani’nin cumhurbaşkanlığı da önleyemedi bu karşı karşıya gelişi. Bağdat, Kürt yönetiminin adeta bağımsız devlet gibi davranmasından şikâyetçi…

Petrol, bölgenin ana kaynağı. 112 milyar dolarlık milli gelirin yüzde 85’i petrolden sağlanıyor ve devlet bütçesine giriyor. Irak’ta kişi başına gelir, Türkiye’dekinin yüzde 40’ı kadar ama gidilecek çok yol var. Petrol ihraç edip her şeyi neredeyse ithal ediyorlar. Türkiye, Irak ithalatında (44 milyar dolar) dörtte bir paya sahip. Kürt yönetimi, Bağdat’a sormadan anlaşmalar yapmaya ve petrolden gelir almaya yeltenince, Bağdat’ın şimşeklerini üstüne çekti ve bir dizi ikazdan sonra Başbakan Maliki, Dicle Operasyonlar Komutanlığı’nı kurarak Kürtleri ‘terbiye’ etmeye girişti.

AKP rejimi, Ortadoğu’daki Şiî eksene karşı tutumunu Irak’ta da koruyor ve Irak Kürtlerine hamiliğe soyundu. Irak petrolü, özellikle Türkiye burjuvazisinin ağzını sulandırıyor. Şimdiden Kürt yönetiminden alınmış izinler var ama Bağdat, bunları tanımama eğiliminde. Cari açığı enerji ithalatı büyüklüğünde olan Türkiye’de, AKP rejimi petrolün peşinde…

Irak Kürtlerini Irak bütünlüğünden kopartmak, dahası Suriye Kürtlerini de Barzani KDP’si üstünden ayartarak ‘federe unsur’ olarak Türkiye’ye eklemlemek ve petrolün tadını çıkarmak, ana senaryo. Bu, bir fantezi olmaktan çıkarılıp gerçekliğe dönüştürülmek isteniyor. Hem de ABD’nin uyarılarına rağmen…”[41]

Kolay mı? “İran’a yakın duran Bağdat’taki Maliki yönetimi ile gerilimi büyüten AKP rejimi, Erbil’deki Kürt yönetimini, Bağdat’a karşı kışkırtıcı bir tutum içinde. Bu arada bölge için yeni harita çizimleri de konuşuluyor. Eski MİT Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş’in 20 Ocak 2013 tarihli ‘Yeni Şafak’ta yer alan ifadesini anımsayın: ‘Türkiye’nin Kürt sorununu çözmesi bölgede sınır ve harita değişikliğini gündeme getirebilir…’

Saddam’ı devirmekle beraber Irak’ta istediği düzeni gönlünce kuramayan ABD’nin, PKK sorununun hâlline itirazı yoktur ama ya harita meselesi? Bu konuda Ankara Büyükelçisi Ricciardone, 6 Şubat 2013’de medyaya açık konuştu: ‘Türkiye ve Irak, ilişkilerini en iyi hâle getiremezse daha da kötü sonuçlara yol açabilir. Daha şiddetli çatışmalar olabilir, başka güçler devreye girebilir. Irak’ı bütün olarak görmek gerekir’…

Bölgenin, Bağdat’a yakın İran’ın daha fazla nüfuzu altına girmesinden endişesi olan ABD’nin, şimdilik yekpare Irak’tan yana olduğu açık. Bu durumda Türkiye burjuvazisinin ve AKP rejiminin Kuzey Irak yönetimini ayartması nasıl mümkün olacak? ABD’ye rağmen mi? AKP rejiminin tehlikeli oyunu burada başlıyor. Bir oldubittiye getirip ‘Kürtler, Bağdat ile olmak istemiyorlar, kim zorlayabilir?’ gerekçesi ABD’nin önüne konabilir. Gidiş, o yönde… Kaldı ki, Bağdat’ın petrol iplerini kendi elinde tutmak istemesi ve daha ‘ulusalcı’ duruş niyetleri, ABD kökenli çokuluslu petrol şirketlerinin sabrını zorluyor, onları Türkiye ile birlikte davranmaya doğru itiyor.

Irak’ın petrol ve doğalgaz rezervleri tahminlerden de büyük. Türkiye’nin rant avcısı burjuvazisi, halkları birbirine düşürmek pahasına, hem bunların üretilmesinden ortaya çıkacak zenginlikten pay peşinde hem de boru hatları ile taşınması konusunda inisiyatif almak istiyor.

Irak’ın en önemli petrol ihracat limanı Basra’da, Mina El-Bakr. Güney Irak sahalarının boru hattı ile bağlandığı bu terminal günde 3 milyon varil yükleme kapasitesinde. Türkiye’den geçen ITP- Kerkük Ceyhan Ham Petrol Boru Hattı da Irak’ın en büyük ihracat hatlarından bir diğeri. Karayolu taşımacılığı çıkış yolu da İskenderun Limanı. Ancak, ITP hattının her iki merkez kontrolünde olması bu hattın rasyonel kullanımını olumsuz etkiliyor. Doğalgazın sevki için ise henüz bir boru hattı yok. İhracat için Kuzey Suriye topraklarının kullanılması da bir seçenek. Bu da Sünnî Kürt nüfusun yoğun olduğu Kuzey Suriye topraklarının kolay kontrol edilebilir hâle getirilmesini gerektiriyor.

AKP rejimi ve arkasındaki fırsatçı Türkiye sermayesi, Irak’taki Kürt-Arap (hatta Türkmen) gerilimini kışkırtıp nüfuz alanını genişletme ve o ölçüde bölge kaynaklarının talanından pay alma derdinde. Kürt sorununa çözüm adı altındaki elma şekeri servisi, sadece bu talanın yol temizliği için.”[42]

ABD Ulusal Güvenlik Konseyi’nin eski Türkiye Direktörü Jeff Collins, “Obama Türkiye’yle yakın ilişkiye inandı,” dese de; ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Victoria Nuland’ın “Türk liderlerin kışkırtıcı ifadeleri endişe verici” dediği tabloda; neo-Osmanlı emellere itirazı olan ABD şahsında Cengiz Çandar, “Ankara’nın Ortadoğu’da işi, Washington’la da zor; Washington’sız da…” saptamasını dillendiriyor!

T.“C”NİN KÜRT SORUNU!?

T.“C”nin Kürt sorunu, aslında parçalanmış bir sömürge Kürdistan meselesidir.

Hasan Cemal’in, “Kürt Sorunu sahneye nasıl çıktı?” fantezilerini bir kenara bırakırsak; konu sadece Türkiye’den ibaret olmayıp; Kürtlerin bölgede dört ayrı ülkeye bölünmüş olduklarını; meselenin tüm bölgeyi ve başta ABD olmak üzere, AB’yi ve Rusya ile Çin’i ilgilendirdiği; uluslar arası olduğunu bir an dahi unutmamak gerek.

O hâlde “misak-ı millici” önerilere kayd-ı ihtiyatla yaklaşılmalıdır.

Mesela Sosyal Siyasal Araştırmalar Merkezi’nin, Diyarbakır’da “Bir referandum olsa Kürtler ne ister?” sorusuna ankete katılanların yüzde 49.2’si “demokratik özerklik”; yüzde 19.2’si “bağımsızlık”; yüzde 5.4’ü “federasyon”, yüzde 7.1’i “merkezi yönetim” yanıtını[43] verirken; Muhammed Nureddin’in, “Türkiye’nin Kuzey Irak Kürtlerine olan yaklaşımıyla Türkiye Kürtlerine karşı tutumu arasındaki farklılıklar dikkat çekiyor,”[44] saptaması “es” geçilmemelidir!

Bugün nelerin tartışıldığından çok daha dün Kürt meselesine ilişkin olarak Demokratik Toplum Kongresi (DTK) Genel Başkanı Ahmet Türk’ün, “Umudumu Kaybettim!”[45] dediğini unutmayın!

Diyarbakır’da DTK tarafından düzenlenen Kürdistan İslâm Kongresi’nde konuşan Türk’ün, Kürt halkının esir durumda yaşadığını söylerken; Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir’in de, “Kürt halkının özgürleşmesi gerekir. Bir gün mutlak Kürt ve Kürdistan özgür olacaktır,” dediğini de[46] anımsayın!

Yine BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, hükümetin Mesud Barzani’yi öne çıkarmaya çalıştığını belirterek, “Barzanili çözümün Türkiye Kürtlerinde bir karşılığı yok,” saptamasını![47]

Geçenlerde yitirdiğimiz KADEP Genel Başkanı Şerafettin Elçi’nin, “En uygun çözüm federasyondur.”[48] “Devletin şunu bilmesi lazım: Bir Kürt’e yapılan haksızlık, en azından yüzlerce insanda devlet nefreti yaratır,”[49] uyarısını!

Nihayet ‘El-Şarkiye’ televizyonuna açıklamasında, yıllardır Kürtlere karşı büyük bir zalimlik yapıldığını, ancak Kürtlerin de bir gün birleşerek müjde vereceğini kaydeden Mesud Barzani’nin, “Bu gerçek gözardı edilemez. Biz de bir ulusuz, diğerleri gibi. Fars, Arap, Türk ulusundan bir eksiğimiz yok. Arap ulusu kaç ülkede bölünmüş. Kürdistan kaç ülke arasında bölünmüş ve hiçbir zaman Kürt devleti olmasına izin verilmedi” diyerek; hiçbir bölünme ve birliğin zorla olamayacağını, bunun örneklerinin Çekoslovakya ve Almanya’da görüldüğünü vurgulamasını[50] görmezden gelmeyin!

Evet, evet bugün nelerin tartışıldığından çok daha dün Başbakan Erdoğan’ın, Kürt sorunu diye bir şey tanımadığı vurgusuyla, “Tutturmuşlar Kürt sorunu. Kürtçülüğü reddediyorum. Ben kardeşlerime eşit mesafedeyim” dediğini; AKP Hükümeti sözcüsü Hüseyin Çelik’in, İmralı görüşmelerine ilişkin olarak, “Tek amaç terör örgütünde silah bıraktırmaktır,” vurgusunu küçümseyemezsiniz!

AKP Genel Başkan Yardımcısı Numan Kurtulmuş’un, “Kürt meselesini demokrasi, insan hakları ve eşit yurttaşlık seviyesinde çözmek mecburiyetindeyiz,” sözleri Kürt sorununu çözüyoruz diye Kürtleri çözme taktiğinin bir parçasından başka bir şey değildir!

Söz konusu girişime Hillary Clinton’ın ağzından “Doğru yoldasınız,” desteğini esirgemeyen ABD tavrı da bu likidasyonun mütemmim cüz’lerindedir!

Buna bir de Mesud Barzani faktörünü eklemek gerek.

Belkemiksiz liberallerden Şahin Alpay’ın, “Barzani’nin (ve başka Kürtlerin) zorlamayı, şiddeti ve ırkçılığı dışlayan, liberal-özgürlükçü nitelikteki milliyetçiliğine saygı duyuyorum,” notunu düştüğü IKBY Başkanı, Kürtlerin haklarını elde etme zamanı geldiğini belirtip, “Kürtlerin yolu diyalog ve siyasettir” diyor.

“İşte bu hakları birilerine saldırarak, şiddetle istememeliyiz. Kürtlerin yolu ancak diyalog ve siyasettir,” diyen ve Kürtlerin kendi kaderlerini tayin ederken, “siyasi ve diyalog yolunu” tutması gerektiğini vurgulayan Barzani ekliyor: “Mücadele ettik ve ediyoruz; ama şiddetle değil silahla değil”![51]

Ortadoğu’nun tümü gibi kendisi de silahlanan Barzani PKK’yi silahsızlanmaya çağırıyor!

Sedat Yurtdaş’ın, “Türkiye’nin Barzani’yle yakınlaşmasında hem zorunlu bir kabul var, hem de ekonomik ve mezhepsel sebepler var. Bu yakınlaşma nihayetinde Mesud Barzani’nin AKP’nin kongresinde konuşma yapmasına dek uzandı… Barzani’nin bütün Kürtler üzerinde olumlu bir etkisi var. Ben hükümet ve Barzani arasındaki iyi ilişkilerin zaman zaman PKK ve BDP açısından olumsuz yansımaları olmuşsa da bugün ve gelecek açısından çok olumlu katkıları olacağı kanaatindeyim. İmralı sürecinin yeniden başlamasında Barzani’nin önemli bir katkısı olduğunu düşünüyorum,” saptamasıyla değerlendirdiği T.“C”-Barzani ilişkisine Arzu Yılmaz da şu haklı notu düşüyor:

“IKBY Başkanı Mesud Barzani’nin AKP Kongresi’nde söylediklerine, konuşmasının detaylarına bakıldığında, AKP’liler Barzani ile ne kadar ‘gurur’ duysa yeridir diye düşünmeden edemiyor insan. Çünkü Kürt sorunu konusunda Barzani, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün bile yapmadığı ölçüde, açık ve net bir destek sunuyor AKP’ye.

Ne diyor Barzani: ‘AKP iktidara geldiği günden beri Türkiye adım adım aydınlık bir geleceğe yükselirken, hem bölgesel hem uluslararası alanda öne çıkıyor… Kürt ya da Türk, kan dökülmesi talihsizliktir. AKP’nin ve liderinin sorunun çözümü için benimsediği politikaları doğru buluyorum. Önce Diyarbakır, sonra Erbil’de Kürtlerin inkâr edildiği günlerin sona erdiğini ve Kürt sorununun çözülmesi gerektiğini söylediği için cesaretinden dolayı Erdoğan’a teşekkür ediyorum. Ben bütün Kürtlerin bu politikayı desteklemesini ve şiddetle aralarına mesafe koymalarını bir zorunluluk olarak görüyorum. Biz şiddetin durması ve bu sorunun bir an önce çözülmesi için Erdoğan’a her türlü desteği vermeye hazırız’…”[52]

Dikkat “Mesut Barzani ‘Erdoğan’a destek’ sözünü telaffuz etmekten geri durmuyorken; ‘Mesut Barzani’nin Türkiye nezdinde ‘bölgedeki en güvenilir, en yakın dost ve müttefik’ hâline geldiği şu dönem, onu ‘Kürt bağımsızlığı’ ve ‘Irak’tan ayrılmak’tan en çok söz ettiği dönem,” vurgusuyla açıklıyor verili hâli Cengiz Çandar da!

“SON” GÖRÜŞMELER: “HUDEYBİYE OLAYI” MI?

“Son” görüşmeler böyle bir arka planla devreye sokuldu.

Kaldı ki “Türkiye demokratikleştikçe Kürtler Türkiyelileşiyor”[53] tezine yaslanan ve Başbakan Erdoğan’ın “Sürüyor” dediği “son” İmralı görüşmeleri MGK’nın bilgisi dahilindeydi.[54]

Murat Yetkin’in, “Başbakan’ın 15 Ocak 2013’de ilk kez ‘barış süreci’ ifadesini kullanması kendi başına Kürt sorununda bir dönüm noktası sayılabilir”; ya da AKP’nin Kürt açılımı mimarlarından Grup Başkanvekili Mahir Ünal’ın, “Kürt sorununun iki yıl içinde çözülecek,” söylenceleri eşliğinde AKP’nin 8 Şubat 2013’deki MYK toplantısına Erdoğan’ın “Anayasa’nın referanduma götürülmesi konusunda BDP ile işbirliği yapabiliriz,” sözleri kimi çevreleri bir hayli “heyecan”landırdı!

Bunlardan birisi de “Öcalan’ın yol haritasında ortaya koyduğu ‘demokratik ulus’ ilkesine karşılık, Erdoğan’ın ‘Sebep Asabiyet’ ilkesini koyması, AKP hükümetinin bir yol haritası hazırlığı olduğunu gösteriyor,”[55] diyen BDP Hakkâri Milletvekili Adil Kurt’du; İmralı sürecinde hükümetin samimiyetinin sorgulanmaması gerektiğini belirterek, “Eğer Başbakan ve hükümet bir adım atmışsa bize düşen bu adıma karşılık vermektir,” diyen Kurt, “Bu son süreç fırsat mıdır?” sorusuna, “Elbette. Türkiye için çok büyük fırsattır. Kürt sorununun çözülmesi Türkiye’yi hem bölgede hem de Avrupa’da çağ atlatır,” yanıtını verip ekledi:

“Ortak vatan ortak bayrak ortak değerimiz. Bu topraklar onların vatanları ve yüzyıllardır da Türklerle birlikte yaşıyorlar. Bakın son süreç 1071 Malazgirt Savaşı’ndan sonra Türklerle Kürtlerin ikinci büyük ortaklık projesidir. Ve demokratik zeminde başarıya ulaşırsa tüm Türkiye bu süreçten kazançlı çıkar. Parçalanarak, bölünerek kimse büyüyemez. Bakın Türkiye’nin büyümesinden korkan bir yapı var. Kürt sorununun bunca yıldır çözülmemesinden onların katkısı azımsanmaz. Ve bunu da yıllardır vatan/millet edebiyatı ile topluma yutturdular.”[56]

Sadece Adil Kurt mu? Değil!

MİT Eski Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş de, “Türkiye Kürt sorununu çözdüğü zaman bölgede büyük bir sıçrama yapabilir. Türkiye’nin Kürt sorununu çözmesi bölgede sınır ve harita değişikliğini gündeme getirebilir. Ya da, bölgenin yeniden şekillendirilmesi arayışlarını, doğrudan/dolaylı etkileme şartlarının oluşum içerisinde önem kazanır,”[57] saptamalarıyla paralel kanıda…

Sadece Cevat Öneş mi? Değil!

‘Yeni Şafak’ yazarı Yusuf Kaplan da, “Türkiye, Türkiye’nin sınırlarını aşan ve bölgesel boyutlar kazanan Kürt meselesini hem bütün Kürt halklarını, hem de uzun vadede bölgedeki bütün halkları ortak bir gökkubbe altında nasıl toplayabileceği meselesi üzerinde derinlemesine kafa yormak zorundadır,”[58] diyerek aynı şeyleri söylüyor…

Sadece Yusuf Kaplan mı? Değil!

“Kürt yurttaşlarının kimliğine saygıyı yerleştiren, yalnız kendi Kürtlerinin değil, bütün bölge Kürtlerinin saygı ve güvenini kazanan Türkiye ise, gerçekten lider ülke olabilir,” diyen Şahin Alpay ile “Türkiye’nin Kürt sorununun üstesinden gelmesi, tüm bölgede ‘zincirleme reaksiyon’ hâlinde Kürt sorununun çözümünü tetikleyecek,” vurgusuyla ekleyen Cengiz Çandar da…

Sadece liberal Şahin Alpay ile Cengiz Çandar mı? Değil!

Aslı Aydıntaşbaş’ın aktardığı üzere: “PKK’nın Avrupa sorumlusu ve Oslo sürecinin kilit isimlerinden Zübeyir Aydar’ın da… çizdiği ‘Türkiye’ tasavvurunun, AKP’deki bazı isimlerin vizyonuyla örtüşmesi… Söz ettiğim Ortadoğu’ya açılan, bölgesel liderliğe oynayan bir Türkiye…”[59]

Bu noktada sözü (ve örnekleri) daha da fazla uzatmadan Dursun Ali Küçük’ün, “Türkiye büyümek istiyorsa büyüsün, nasıl büyüyeceklerini bize mi soruyorlar. Türkiye’yi bu kadar düşünmenin sevdalıları nereden çıkıyor? Bunu Türkiye’ye öğretmek bize mi düşer?”[60] haklı sorusunu anımsamak bile yeter de artar…

T.“C” açısından “son” görüşmelerin amacı, Kürt Sorununu Ortadoğu’daki verili denge(sizlik)leri hesaba katıp, dizayn etmektir. Bu bağlamda “Yeni süreç başladığından beri tartışıldığı üzere, gelişmelerin yalnızca Türkiye bağlamında ele alınması, ortaya çıkan tablonun anlaşılmasına yardımcı olmuyor. Çünkü, asıl hedef, Ortadoğu’da hızla değişen bölgesel denkleme Türk-Kürt işbirliğini tesis ederek, daha güçlü bir şekilde dahil olabilmek. Bu hâliyle, Türkiye’nin Kürt sorununda çözümü ise süresiz bir çatışmasızlık ortamının yaratılması ve Kürtlerin talep ettiği kolektif hakların Başkanlık sistemi şartına bağlandığı bir Anayasa değişikliğinin yapılmasından ibaret. Müzakerelerin bu boyutunun nihayetinde bir Kürt-Türk barışına evrilip evrilmeyeceği meçhul. Ancak, asıl hedef ‘işbirliği’ boyutunda işler daha hızlı ilerliyor. Nitekim, Atalay ve Erdoğan da bu yüzden umutvar açıklamalar yapıyor.”[61]

Bu süreci de “Hudeybiye olayı”na benzetiyorlar.

Önce Fethullah Gülen, ardından da Başbakan Tayyip Erdoğan’ın danışmanı ve AKP Ankara Milletvekili Yalçın Akdoğan, Öcalan’la başlayan görüşmeleri, Hz. Muhammet’in Müslümanların muhalefetine karşın düşmanlarına önce taviz verir gibi bir anlaşma yapıp, daha sonra tamamını kendisine biat ettirdiği “Hudeybiye olayı”na benzettiği herekesin malumudur.

Görüşmeler için Hudeybiye benzetmesini önce İmralı sürecine destek veren açıklamasında Gülen yapıp, “Bize ters gelen bazı şeyler olabilir; ‘Keşke şu görüşme olmasa.. şu anlaşma olmasa.. şu uzlaşma olmasa.. biz Türk milleti.. şöyle onurumuz var, böyle gururumuz var; boyun eğmesek.. bazı şeylere evet demesek’ denilebilir. Muhtemel o türlü şeylerle bazı problemler çözülecekse, işte o Hudeybiye sulhu mülahazasıyla, Hudeybiye sulhundaki mantık ve muhakemeyle, yapılması gereken şey neyse onu yapmak lazım” ifadeleriyle dile getirdi.

Yalçın Akdoğan da 11 Ocak 2013 tarihli yazısında Gülen’in Hudeybiye örneğine destek verip, örneğinin çok anlamlı olduğunun altını çizerek, “Elbette İslâm tarihinde yaşanan her olay veya peygamber efendimizin yaşadığı her hadise bugünkü olaylarla birebir tutularak yorumlanamaz. Ama peygamberlerin hayatı, inananları için aynı zamanda bir örnek oluşturabilir” sözleriyle İmralı görüşmeleri için Hudeybiye örneğini benimsediğini ifade etti.

Bakın bu konuda ‘Yeni Şafak’ yazarı Hilal Kaplan neler diyor:

“Eğer ‘İmralı süreci’ başarıya ulaşırsa, bu Türkiye tarihi için bir dönüm noktası olacak. Hatta mevzu ‘PKK sorununun hâlledilmesi’nden daha geniş bir bakış açısıyla ele alınır ve Kürt meselesinin nihai çözümü bağlamında başarıya ulaşırsa, en az yüz yıllık kaderimizi etkileyecek bir durumdan bahsettiğimizi söylemek gerekir. Abarttığımı düşünenler Kürt meselesinin çözülmemesinin en az yüz yıldır bu toprakları nasıl etkilediğine bakabilir.

Fethullah Gülen Hocaefendi de mevzuya ilişkin vaazında bu öneme dikkat çekmektedir. Hocaefendi, sürecin ‘heyet-i İslâmiye’nin huzurunun temini’ni yakından ilgilendirdiğini vurguladıktan sonra şöyle demektedir:

‘Ülkenin parçalanmasına meydan vermemek lazım… Devletimizin bir devlet-i aliyye olması istikametinde yoluna devam etmesini sağlamak lazım. Devletler muvazenesinde muvazene unsuru olmasını sağlamak lazım. Bu kadar vâridâtı, getirisi olan bir şey karşısında bazen kafamıza uymayan şeylere de katlanabiliriz.’

Tarihî açıdan zaten uluslararası bir konu olan Kürt meselesinin bu boyutunun Irak ve Suriye’deki gelişmelerle beraber giderek belirginleştiği bir süreçte, kendi meselesini çözememiş bir Türkiye’nin uluslararası denklemde ‘oyun kurucu’ güce sahip olması imkânsızdır.”[62]

“BARIŞ” VE İSMAİL BEŞİKÇİ’NİN UYARILARI

Özellikle İshak Alaton’un, “Eğitim dili Türkçe kalmalıdır. Bunun yanında diğer dillerin kültür ve edebiyatlarıyla birlikte öğretildiği kapsamlı bir biçimde anadilini öğrenme imkânı tanınmalıdır,” diyen TÜSİAD eski Başkanı Ümit Boyner’in, barış amaçlı müzakarelerin başarıya ulaşması durumunda Türkiye’nin ekonomik anlamda “uçacağını” söyleyen Güler Sabancı’nın yanında yayınladıkları bildirgede, “Türkiye-Irak-Suriye üçgenindeki bölgesel dinamik, Türkiye’deki Kürt sorununun çözümünü acil kılmaktadır,”[63] diyen ‘Abant Platformu’ katılımcılarının destek verdiği “son” sürece ilişkin olarak; “Herkes bir anda barışsever kesildi! Öcalan, BDP heyeti ile görüşmesinde, “Barış için kaybedilecek bir dakika zamanımız yok” dedi; basınıyla, sanatçısıyla, yazarıyla, ana muhalefet partisiyle bir anda merkezden düğmeye basılmış misali herkes “barış dili”ni kullanmaya başladı. Cemaat adına Fettullah Gülen de gecikmeden süreci onaylayan fetvasını kamuoyu ile paylaştı! Kalemi Kürtlere, Kürt siyaset damarına dönük kan ve küfür yüklü olan yazarlar bile “barış dili”ni kullanmaya özen gösteriyorlar! Amiyane tabirle dönemin ruhuna uygun hareket edip devlet projesinin sağ salim “başarıya ulaşması” için çabalıyorlar!”[64] diyen S. Çiftyürek’in uyarıları dikkate alınmalıdır.

Çünkü Yalçın Yusufoğlu’nun ifadesiyle, “Siyasette bir sözcük çok tekrarlanırsa içi boşalır, anlamı muğlâklaşır. Son zamanlarda ‘Barış’ da böyle oldu. Çünkü herkes ‘barış’tan kendi istediğini anlıyor”ken; verili belirsizlikte Kürt hareketinin silahsızlanmasını istemek, Kürdistan topraklarının bütünlüğü içinde ve Ortadoğu bağlamında düşünüldüğünde olumsuz bir yöneliştir. Çünkü bu silahsızlanma Kürdistan’ın bütünü düşünüldüğünde Barzani’yi tek silahlı güç olarak bırakmak demektir. Bu Kürt hareketinin sadece askeri değil aynı zamanda siyasi tasfiyesinin de önünü açacaktır.

Ortadoğu tam anlamıyla bir hesaplaşma arenası hâline gelmiştir. Ortadoğu’da herkes silahlanıyor. Özgür Suriye Ordusu’na bağlı olsun olmasın Suriye’de emperyalizm yanlısı veya Selefî odakların askeri gücü bunun sadece çarpıcı bir örneğidir.

Kürdistan Ortadoğu’da dört önemli devletin kesişme noktasında bir merkezdir. Dolayısıyla ABD emperyalizmine bütünüyle tâbi bir siyasi konumda olan Barzani’nin karşısında, emperyalizmin karşısına almış olduğu Kürt hareketinin silahsız kalmasını istemek, hem Kürdistan’da, hem de Ortadoğu çapında emperyalizmin oyununu oynamak, güç dengelerinin onun lehine dönmesini savunmak demektir ki, bu noktada da “İmralı mutabakatı barış için yetmez,” diyen İsmail Beşikçi’nin, Oslo sürecinin ardından İmralı’da yapılan görüşmelerin, Öcalan’a Kandil ve BDP ile irtibat sağlama şansı verilmezse tıkanacağı öngörüsünü[65] anımsamak gerekir.

Bu noktada öncelikle Öcalan ile görüşmelerin yeni olmadığını, devlet adına birileri -şimdi olduğu gibi- gerekli görülen zamanda Öcalan görüştüklerini ve bu görüşmelerde tarafların eşit olmadığının altını çizip; Akif Beki’nin, “Bugüne dek duyduğumuz, bildiğimiz bütün PKK analizleri yetersiz kalıyor. Yerleşik çözümlemelerin iflas ettiği yerdeyiz,” saptamasını da ekleyerek sözü ‘Sabah’ yazarı Mahmut Övür’e bırakalım:

“Ankara, şu sıralarda düşük yoğunluklu bir siyaset izliyor. Yüksek sesle konuşmadan İmralı sürecini inşa ediyor. Bu nedenle AKP çevresinde ve devlet katında eskisiyle kıyaslanmayacak bir ‘umut’ var. ‘Öcalan PKK’yı değiştiriyor’…”[66]

“Değişen ne” mi?

Abdullah Öcalan, ‘Kürdistan-Devrim Manifestosu’ başlıklı kitabında şunları diyor:

“Benim için İmralı Cezaevi, Kürt olgusunu ve sorununu algılamak ve çözüm olanaklarını kurgulamak açısından tam bir hakikât savaşı alanına dönüştü. Pozitivist bir dogmatik olduğumun derinliğine farkına varmam tecritle oldukça ilişkilidir. Farklı modernite kavramlarını, ulus inşalarının çok çeşitli modellerinin olabileceğini, genelde toplumsal yapılanmaların insan eliyle yaratılmış kurgusal yapılar olduğunu ve esnek bir doğaları bulunduğunu tecrit koşullarında idrak ettim. Özellikle ulus devletçiliği aşmak benim için çok önemliydi. Bu kavram benim için uzun süre Marksist-Leninist-Stalinist bir ilkeydi; asla değiştirilmemesi gereken bir dogma niteliğindeydi…

Reel sosyalizm ulus devlet kavramını aşamadığı ve temel modernite gerçeği olarak kavradığı için, başka tür bir ulusçuluğun, örneğin demokratik ulusçuluğun olabileceğini düşünmemiştik. Ulus dediğin illa devleti olması gereken bir şeydi! Kürtler bir ulus ise mutlaka bir devletlerinin de olması gerekirdi! Hâlbuki toplumsal olgular üzerinde yoğunlaştıkça, ulusun kendisinin son birkaç yüzyılın en boş gerçeği olduğunu, kapitalizmin güçlü etkisi altında şekillendiğini ve özellikle ulus devlet modelinin toplumlar için demirden bir kafes olduğunu kavradıkça, hem özgürlük hem de toplumsallık kavramının daha değerli olduğunu fark etmiştim. Ulus devletçilik uğruna savaşmanın kapitalizm için savaşmak olduğunu fark ettikçe siyaset felsefemde büyük dönüşümler söz konusu oldu. Kendimin bir bakıma kapitalist modernitenin kurbanı olduğunu fark ettim…

Şiddetle iktidar ve ulus olmanın tercihimiz olmayacağı açıktı. Zorunlu özsavunma gerekleri söz konusu olmadıkça şiddetle toplumsal avantajlar elde etmenin sosyalizmle alâkâsı yoktu. Özsavunma dışında tüm şiddet biçimleri ancak iktidar ve sömürü tekelleri için geçerli olabilirdi. Bu yöndeki kavramsal gelişim, barış sorununa daha ilkeli ve anlam yüklü olarak yaklaşmaya büyük önem atfediyordu. Dolayısıyla Kürtlere, hatta baskı ve sömürü altındaki tüm kesimlere baskı uygulayan iktidar ve devlet elitlerinin ‘ayrılıkçı’ ve ‘terörist’ yaftalamalarını boşa çıkaracak epey kuramsal birikime ulaşmıştım. Bu kavramsal ve kuramsal birikim temelinde devlet yetkilileriyle geliştirdiğimiz diyaloglar daha verimli oluyor ve pratik çözüm yolları için yaratıcılık sağlıyordu.”

Tam da bu noktada herkes İsmail Beşikçi (Sarı) Hocamızın şu uyarısına kulak vermelidir:

“Egemen ulusa mensup bir bireyin ’ulus devleti aştım, aşmaya çalışıyorum’ demesi anlamlıdır. Bu sözüyle, bu çabasıyla, mensubu olduğu egemen ulusun, kendi devletinin baskı altında tuttuğu halkların milli haklarını savunduğu, bu haklar için mücadele ettiği anlaşılır. Örneğin bir Fransız’ın, bu tutumuyla, Fransa’nın yani kendi devletinin Cezayir’i, Cezayirlileri, yönetme haklarına karşı olduğunu anlatmaktadır.

Ama bütün milli hakları, demokratik hakları gasbedilmiş ulusa mensup bir kişinin, ‘ulus devleti aştım’ demesi sorunlu bir açıklamadır. Çünkü bu birey henüz, egemen ulus tarafında, devlet tarafından tanınan bir hakka sahip değildir. Dili yasaktır, ülkesi, baskı, işgal altındadır. Çok yoğun bir asimilasyon politikasın hedef olmuştur. Asimilasyon devam etmektedir. Kendisi olmak için yürüttüğü mücadeleler yoğun engellerle karşılaşmaktadır. Böyle bir ortamda, herhangi bir kişinin, ‘ulus devleti aştım’ demesi, bunların önemli olmadığını vurguladığı anlamına gelir. Veya bu haklar için mücadeleden kaçtığı anlamına gelir…

Türk solu, milliyetçi bir soldur. Önemli bir kesimiyle de ırkçıdır. Bu milliyetçi, ırkçı solun önemli bir başarısı, kendi dilini bile konuşamaya, kendi ülkesinin adını söyleyemeyen Kürdlere, ‘milliyetçi değilim’, ‘biz asla milliyetçi değiliz’ dedirtmesi, bu şekilde Kürdlerin bir kısmını kendi özlerine yabancılaştırmış olmasıdır.

Abdullah Öcalan, üç-dört sene öncesine kadar, ’Marx’ı aştım’, ‘Hegel’i aştım’, ‘Gandi’yi aştım’ gibi açıklamalar yapardı. Bunu, entelektüel bir çaba olarak değerlendirmek gerekir. Ama, ‘aşma’ların bugünkü Kürd mücadelesine bir katkısı da yoktur. Bugünkü mücadele dikkate alındığında aşılması gereken en önemli kişi, Mustafa Kemal Atatürk’tür. Bu da, PKK’ye, BDP’ye, Kürdlere, Kemalizm aşılanarak yapılamaz.[67]

BİR “HATIRLATMA”

“Son” görüşmeler sırasında Paris’te 9 Ocak 2013’de üç PKK’lı kadının suikast sonucu katledildiğini…

Sakine Cansız için Dersim’de 18 Ocak 2013’de yapılan cenaze töreni hakkında soruşturma başlatıldığını…

Oğlu Mirhat epilepsi, kızı Solin lösemi hastası olduğu için mahkeme kararıyla 11 Şubat 2013’de akşam saatlerinde serbest bırakılan eski Cizre Belediye Başkan Yardımcısı Hanım Onur’un evi gece polis tarafından basıldı ve evinde “silah sakladığı” gerekçesiyle arama yapılıp; Hanım Onur’un da, polislerin binadan ateş edildiğini ileri sürerek geldiklerini, ama binada arama yapmadıklarını, sadece kendi oturduğu evde arama yaptıklarını; polisler gelince çocukları Solin ve Mirhat’ı sakladığını söylediğini…

PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın yakalanışının yıl dönümünde Diyarbakır”daki eyleme katılan 19 yaşındaki Şahin Öner’in panzer tarafından ezildiğini… unutmadan; “Kürt sorununda çözüm değil tasfiye hedefleniyor” diyen gazeteci Cevdet Aşkın’ın, “AKP, İmralı süreci ile çözümü değil, silah bıraktırmayı istişare ediyor ve AKP’nin entegre stratejisi, Kürt hareketinin tasfiyesini hedefliyor,” saptamasına[68] kafa yorulmalıdır…

Çünkü Ortadoğu’da Kürtler, eski(meyen) statükonun biçimsel “düzenlemeler”le sürdürülmesi ya da yıkılarak aşılması eşiğinde dolaşmaktadırlar.

Soru(n)larını ya çözülmeden çözecekler ya da bir kez daha çözüleceklerdir.

Osmanlı’da olduğu gibi emperyalizm ve bölgesel gericilikte de oyunları asla tükenmeyeceğini bir an dahi unutmaması gereken Kürtler, “olmak ya da olmamak” tarihsel eşiğindedirler…

Bir kez daha tarih, Kürtleri kritik bir seçimin eşiğine getirdi. AKP’nin Kürtleri Ortadoğu’da açmaya heves ettiği “Neo-Osmanlı”cı serüvene eklemlemek istediği ortada.

Kürtler ya “reel politika” adına bölgeye daha fazla kan, daha fazla göz yaşından başka hiçbir vaadi olmayan bu projeye yedeklenmeyi kabul edecek. Ya da onuru seçeceklerdir.

Yeri geldi bir kere daha hatırlatalım: “Kürt sorunu”, toplumsal bir sorun olarak çözülmeden, “toplumsal barışa” yol açacak biçimde çözülebilecek bir sorun değildir…

Gerçekten de Ergin Yıldızoğlu’nun işaret ettiği gibi, “BDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş AKP’ye yakın olduklarını açıkladıktan sonra, ‘Biz AKP ya da BDP’nin değil, bütün Türkiye’nin anayasasını yapmak için böyle bir uzlaşma arayışı içine gireriz. Sonuçta yeni anayasa bir toplumsal barış anayasası olmalıdır. Ben PKK ve devlet arasındaki barıştan söz etmiyorum’ demiş. Umarım bu sözlerin içeriğinin tam olarak ayırdındadır. Yoksa kendimizi, anayasada Kürtler için ufak bir iki makyaj karşılığında ekmek, özgürlük ve toplumsal adalet taleplerinin daha da bastırılacağı, her türlü yasal denetimden kurtulmuş totaliter bir başkanlık rejiminde bulacağız.

‘Kürt sorunu’ denen olgunun temelinde ekmek, özgürlük ve toplumsal adalet talebi yatmıyor mu? Kürt burjuvazisinin, seçkinlerinin kimlik talebine cevap olacak bir ‘sonuç’, Kürt yoksullarının, işçilerinin, işsizlerinin, topraksız köylülerinin, töre baskısı altında ezilen kadınlarının sorunlarını nasıl çözecektir? ‘Kürt sorunu’ aslında bunların sorunu, demokratikleşme de bunların sesinin duyulur hale gelmesi demek değil midir? İşe ‘en alttakilerin’ ekmek, özgürlük, toplumsal adalet gereksinimlerine cevap arayarak başlamayan bir ‘çözüm’ toplumsal barış getirebilir mi?”

Elbette “Hayır”!

O hâlde şimdi BDP Muş Milletvekili Sırrı Sakık’ın, barış sürecinin ete kemiğe bürünmesi için çaba sarf ettiklerini ve dua ettikleri vurgusuyla, “PKK bu barış görüşmelerinde engelse PKK’nın yakasına yapışırız,” türündeki spekülasyonlarına aldırmadan; hatırlanması gereken Nikolay Gogol’ün, “Korku, vebadan daha bulaşıcı olup, göz temasıyla bile kapılır”…

Mevlana’nın, “Kötü bir döneme girdiğinde ve her şey sana karşı gibi göründüğünde, bir dakika bile dayanamayacakmışsın gibi geldiğinde bile, sakın pes etme. Çünkü işte orası gidişatın değişeceği yer ve zamandır”…

Mark Twain’in, “O işin başarılmasının imkânsız olduğunu bilmedikleri için başardılar”…

  1. Disney’in, “Peşinden gidebilecek kadar cesaretiniz varsa, bütün rüyalarınız gerçek olabilir”
  2. Goethe’nin“Cesaretini kaybeden her şeyini kaybetmiştir,” sözleridir…

 

19 Şubat 2013 16:11:50, Ankara.

 

N O T L A R

[1] 24 Şubat 2013 tarihinde ÖSP’nin Ankara’da düzenlediği “Değişim Statüko Kıskacında Ortadoğu ve Kürdistan” başlıklı panelde yapılan konuşma… Newroz, Şubat 2016…

[2] Francis Bacon.

[3] Hakan Albayrak, Bu Devrimler Bizim, Profil Yay., 2012.

[4] Fehim Taştekin, “Kardeşler Gücün Şehvetine Kapıldı”, Birgün, 7 Ocak 2013, s.6.

[5] “Chomsky: ABD, Ortadoğu’da Demokrasi İstemiyor”, 31 Ocak 2013, http://gelawej.net/index.php/component/content/article/135-politika/8482-chomsky-qabd-ortadouda-demokrasi-istemiyorq.html

[6] “Fehmi Hüveydi: Arap Baharı Suriye’de Kalmaz”, Yeni Şafak, 14 Ocak 2013, 11.

[7] Ercüment Akdeniz, “Mustafa Sönmez: Enerji Savaşları, İktidar Dalaşmaları”, Evrensel, 4 Şubat 2013, s.7.

[8] Mete Çubukçu, “Ortadoğu’da 2013”, Radikal İki, 30 Aralık 2012, s.9.

[9] İlyas Harfuş, “Irak’ta Katil Maktul Yer Değiştirdi”, El Hayat, 26 Ekim 2010.

[10] “Irak’a Ülke Demeye Bin Şahit İster”, The Daily Star, 20 Aralık 2010.

[11] Şemlan Yusuf İsa, “Irak’ta Hükümet Sancısı Dinmiyor”, İttihat, 26 Aralık 2010.

[12] Muhammed Er Rumeyhi, “ABD Çekildi, Sırada Ne Var?”, Rey, 18 Aralık 2011.

[13] Tarık Masarva, “Irak Bulmacası; Gel ve de Gelme!”, Evrensel, 14 Ocak 2013, s.11.

[14] Fehim Taştekin, “… ‘İmkânsız Görev’ Yeni Sahibini Arıyor”, Radikal, 24 Aralık 2012, s.27.

[15] Murat Yetkin, “Talabani’den Sonra Irak?”, Radikal, 20 Aralık 2012, s.12.

[16] Cengiz Çandar, “Ya Bağdat ‘Bağımsız Kürt Devleti’ Derse?”, Radikal, 26 Aralık 2012, s.21.

[17] “Exxon Mobil’e Bağdat Resti”, Yeni Şafak, 31 Ocak 2013, s.10.

[18] Deniz Zeyrek, “Ankara’dan Erbil’e Psikolojik Destek”, Radikal, 4 Aralık 2012, s.14-15.

[19] Muhammed Er Rumeyhi, “ABD Çekildi, Sırada Ne Var?”, Rey, 18 Aralık 2011.

[20] “Şiî-Sünnî Geriliminde Erdoğan Bölünmesi”, Milliyet, 29 Aralık 2012, s.15.

[21] Stephen Lendman, “Siyasal İslâmcı-Faşist Katiller Suriye’yi Tehdit Ediyor”, Sendika.Org, 3 Ocak 2013.

[22] “Suriyeliler İçin 600 Milyon Dolar Harcadık”, Hürriyet, 26 Aralık 2012, s.24.

[23] David Ignatius, “Muhaliflerden ‘Umut Veren’ Geçiş Planı”, The Daily Star, 12 Ocak 2013.

[24] Bahadır Selim Dilek, “Suriye İçin ‘Kontrollü Tükeniş’ Formülü”, Cumhuriyet, 20 Ocak 2013, s.13.

[25] “Noam Chomsky: Ne olursa Olsun Esad’ın Sonu Ölüm”, Alternatif Siyaset, 8 Şubat 2013… http://alternatifsiyaset.net/2013/02/08/noam-chomsky-ne-olursa-olsun-esadin-sonu-olum/

[26] Veysi Sarısözen, “Devrimci Rojava Bölge’nin Kalbi”, Gündem, 6 Şubat 2013, s.9.

[27] Hasan Cemal, “Suriye Kürdistan’ı Realitedir!”, Milliyet, 15 Kasım 2012, s.21.

[28] Aydemir Güler, “Suriye, Solcular”, Sol, 25 Ocak 2013, s.5.

[29] Muhammed Nureddin, “Türkiye’nin Dış Politikasının Bir Yılı: Darlıklar ve İhtiraslar”, Evrensel, 7 Ocak 2013, s.11.

[30] Rasim Özgür Dönmez, “Türk Dış Politikası ve PKK”, Radikal İki, 17 Şubat 2013, s.5.

[31] Mustafa Sönmez, “Aç Tavuğun Kürt Petrolü Rüyası (1)”, Cumhuriyet, 6 Şubat 2013, s.10.

[32] Hirsch Goodman, “Türkiye-İsrail İlişkilerini Düzeltme Vakti Gelmedi mi?”, The Jerusalem Post, 24 Mayıs 2012.

[33] Metin Çulhaoğlu, “… ‘Pax Ottomanica’ Yattı, Ya Sonrası?”, Birgün, 27 Temmuz 2012, s.9.

[34] Ergin Yıldızoğlu, “Bir İmaj Sorunu”, Cumhuriyet, 10 Eylül 2012, s.11.

[35] M. K. Badrakuma, “Kürt Piyonları Türk Kalesini Sıkıştırıyor”, Asia Times, 23 Ağustos 2011.

[36] Bejan Matur, “Barzani Alerjisi”, Zaman, 1 Nisan 2011, s.25.

[37] Veysel Ayhan, “Talabani’siz Irak’ta İstikrar Mümkün mü?”, Yeni Şafak, 23 Aralık 2012, s.15.

[38] “Kuzey Irak Petrolü, Karamehmet’i En Zengin Türk Yaptı”, Zaman, 1 Mart 2011, s.6.

[39] Mustafa Sönmez, “Petrol Odaklı ‘Kürt Federalizmi’…”, Cumhuriyet, 10 Ağustos 2012, s.11.

[40] Erdal Sağlam, “Yeni Açılımın Kaynağı Enerji”, Radikal, 16 Haziran 2012, s.19.

[41] Mustafa Sönmez, “Paris’teki Kan, Irak’taki Petrol… (2)”, Cumhuriyet, 19 Ocak 2013, s.12.

[42] Mustafa Sönmez, “Aç Tavuğun Kürt Petrolü Rüyası (2)”, Cumhuriyet, 8 Şubat 2013, s.11.

[43] Mahmut Oral, “Halkın Yarısı Özerklik İstedi”, Cumhuriyet, 20 Mart 2012, s.7.

[44] Muhammed Nureddin, “Erbil’le Diyarbakır Arasında Türkiye’de Kürt Meselesi”, Şark, 2 Nisan 2011.

[45] Ramazan Yavuz, “Umudumu Kaybettim!”, Milliyet, 27 Şubat 2011, s.23.

[46] “Bir Gün Mutlaka Kürdistan…”, Taraf, 9 Eylül 2012, s.13.

[47] Deniz Zeyrek, “Barzani ile Çözülmez”, Radikal, 18 Nisan 2012, s.12-13.

[48] Aslı Aydıntaşbaş, “Şerafettin Elçi: ‘En Uygun Çözüm Federasyondur’…”, Milliyet, 14 Nisan 2011, s.21.

[49] Ezgi Başaran, “Çözüm İçin Kürtleri Tatmin, Türkleri de İkna Etmek Lazım”, Radikal, 6 Şubat 2012, s.8-9.

[50] “Barzani’den Çarpıcı Açıklama”, Demokrat Haber, 28 Mart 2012.

[51] “Barzani: Kürtlerin Yolu Şiddet Değil”, Sabah, 20 Şubat 2012, s.19.

[52] Arzu Yılmaz, “Kürt Sorununda Yeni Arabulucu”, Radikal İki, 14 Ekim 2012, s.6.

[53] Eyüp Can, “Türkiye Demokratikleştikçe Kürtler Türkiyelileşiyor”, Radikal, 31 Ocak 2013, s.3.

[54] Rifat Başaran, “BDP İmralı İçin Hazırlık Yapıyor”, Radikal, 30 Aralık 2012, s.12.

[55] Adil Kurt, “Kürtlerin Kolektif Kimliksel Hakları”, Radikal İki, 10 Şubat 2013, s.4.

[56] Murat Aksoy, “BDP Hakkari Milletvekili Adil Kurt: Başbakan Adım Atmışsa Bize Düşen Desteklemek”, Yeni Şafak, 4 Şubat 2013, s.18.

[57] Murat Aksoy, “Cevat Öneş: Çözüm Harita Bile Değiştirir”, Yeni Şafak, 21 Ocak 2013, s.16.

[58] Yusuf Kaplan, “Kürt Sorununun Bölgeselleşmesi ve Ortak Bir Gökkubbe İnşası”, Yeni Şafak, 31 Aralık 2012, s.10.

[59] Aslı Aydıntaşbaş, “Türkiye Kürtlerle Büyür”, Milliyet, 27 Kasım 2012, s.15.

[60] Dursun Ali Küçük, “Türkiye Kürtlerle Büyür Hikâyesi”, http://www.pwdnerin.com/Mod_Writers.php?rup=show_article&article_id=459

[61] Arzu Yılmaz, “Buyrun Kürdistan’a…”, Radikal İki, 10 Şubat 2013, s.5.

[62] Hilal Kaplan, “Fethullah Hoca’dan Yalçın Akdoğan’a”, Yeni Şafak, 14 Ocak 2013, s.17.

[63] “Abant Platformu Katılımcıları: Yurttaşlıkta Eşitlik Şart”, Radikal, 11 Şubat 2013, s.14-15.

[64] S. Çiftyürek, “Müzakereye Evet, Ama Nasıl?”, Newroz Gazetesi, Yıl:6, No: 228, 18 Ocak 2013, s.1-2.

[65] Samet Atken, “İmralı Mutabakatı Barış İçin Yetmez”, Milliyet, 14 Ocak 2013, s.14.

[66] Mahmut Övür, “Öcalan PKK’yı Değiştiriyor”, Sabah, 27 Ocak 2013, s.18.

[67] İsmail Beşikçi, “Ulus – Devleti Aşmak”, 28 Ocak 2013… http://www.ilkehaber.com/yazi/ulus-devleti-asmak-6645.htm

[68] Serpil İlgün, “Cevdet Aşkın: Paris Cinayeti Çözülmeyecek”, Evrensel, 4 Şubat 2013, s.14.