Perşembe , 23 Kasım 2017

‘Devrim bizi çağırıyor’

“Başka Bir Uygarlık İçin Manifesto” adıyla yayımladığı son çalışmasında Fikret Başkaya, içine sürüklendiğimiz yıkım tablosundan çıkmanın muhtemel imkânlarını tartışıyor. “Manifesto bir iddia ve perspektiftir” şeklindeki belirlemesini “Neden böyle oldu ve Nasıl başka türlü olabilir?” sorularının yanıtlarıyla temellendiriyor. Başkaya’la kitabı üzerine söyleştik.

Erdoğan AYDIN 

Fikret Başkaya, hayallerimizi inatla yinelemeye, kapitalizmin yenileyip durduğu vitrinin gerisindeki gerçekliği belirginleştirmeye çalışan çınar ağaçlarımızdan biri. Sadece sayısal olarak değil niteliksel olarak da azaldığımız 1990 sonrası dönemde, iddialarını kaybetmemiş, aksine dik duruşu ve arayışlarıyla çoğaltmış, kendisiyle birlikte bizleri de çoğaltmaya ve kavrayışımızı arttırmaya çalışmış aydınlarımızdan biri. Kapitalizmi, “aslolan yorumlamak değil değiştirmektir” diyen Marksist geleneğe uygun olarak devrim için sorguluyor. Yalnızca dinsel gericilik örneklerine değil, burjuva aydınlanmacı tahakküm projelerine karşı da uzlaşmaz bir tutum geliştirir her seferinde. Bu duruşuyla pek çok benzerinden ayrılır ve bu ayrımını sekterlikle savunur. Bu yaptıklarıyla bizi de, onu izleme, öğrenme, sorgulama, tamamlama sorumluluğuna çağırıyor Başkaya hoca. Nitekim yeni çalışmasında da oturanlarımızı ayağa kalkmaya, ayaktakilerimizi daha bilinçli kılmaya, doğru anlayıp doğru yorumlama çabasına anlamlı katkılar sunuyor. Başka Bir Uygarlık İçin Manifesto’nun okunmasına giriş olsun diye Başkaya hocaya bazı sorular sordum.

13

– Gelinen aşamada kapitalizmin, verdikleriyle kendisi için ihtiyaç yaratan, sattıklarıyla satın alan, rıza ve çaresizlik üreten, çürüten niteliğine vurgu yapıyorsunuz. Manifesto’nuzun öne çıkan bu belirlemenizi tekrardan özetlemenizi istesem?

– Şimdilerde geçerli olan sistem, üretim ve yaşam tarzı XVIII. yüzyılın son iki on yılında peydahlandı, şekillendi ve olgunlaştı. En fazla 250 yıllık bir geçmişi var ama bu kadarcık zamanda bir sürdürülemezlik durumu veya aynı anlama gelmek üzere bir uygarlık krizi ortaya çıkarmış bulunuyor… Aslında uzun insanlık tarihi göz önüne alınırsa bu küçük bir parantez demek. O halde neden böyle oldu ve bu kadarcık zamanda neden bir uygarlık krizi ortaya çıktı? Zira kapitalizm insanlığın normal hali değil bir sapmaydı. Kapitalizm demek, öküzün arabanın arkasına koşulması demektir. Orada araç-amaç tersliği geçerlidir. Joseph Schumpeter, kapitalizm için yaratıcı yıkıcılık demişti. Fakat yakın zamana kadar görünür olan sistemin yaratıcı tarafıydı. İnsanlar hep yaratılana bakma, o tarafı görme eğilimindeydi. Belirli bir eşik aşılınca sistemin yıkıcı tarafı da görünür olmaya başladı. Kapitalizm sınırsız büyüme ve genişleme eğilimine ve dinamiğine sahip bir sistem. Her seferinde daha çok üretmeden yol alamaz. Velâkin bu dünyanın kaynakları da sınırlı… Şimdilerde artık yıkıcılık yaratıcılığın önüne geçiyor. Başka türlü söylersek sistem çözdüğünden daha çok sorun yaratmadan yol alamıyor. Birinci sorun bununla ilgili ve ikincisi, sistem sadece insanî-sosyal kötülükler-olumsuzluklar yaratmakla kalmıyor bir de ekolojik kriz veya aynı anlama gelmek üzere bir gezegen riski de ortaya çıkarıyor. İşte bu ikisinin diyalektiği durumu daha da kötüleştiriyor, sürdürülemez hale getiriyor. Bunak kapitalizm artı sadece açlık, yoksulluk, işsizlik, sefalet, üretmiyor, sosyal eşitsizliği derinleştirmiyor, insanî yabancılaşmayı azdırmıyor aynı zamanda canlı yaşamı da riske atıyor. Artık öyle bir tablo ortaya çıkmış durumda ki bu durumuna vakitlice müdahale edilmez, aracın direksiyonu sola çevrilemezse geriye kurtarılacak pek bir şey kalmayabilir. İşte manifestoda ısrarla vurgulamak istediğim bu. Bir de şu: Şeyler böyle oldu ama bu durum, bu sonuç bir takdir-î ilahinin eseri değil. Bizzat insanların neden olduğu, yarattığı bir şey. Eğer öyleyse başka türlü de olabilir demektir. O zaman düşünce tarzımızdan başlayarak her şeyin radikal bir değişime uğratılması gerekiyor. Aslında bu devrimi, radikal bir dönüşümü davet eden bir dururum ortaya çıkması demektir. Devrim bizi çağırıyor da diyebiliriz.

‘LAİKLİK OLMADAN MODERNİTEDEN SÖZ ETMEK ABES’

– Kapitalist moderniteye karşı kategorik bir duruş sergiliyorsunuz ama moderniteye karşı değilsiniz. Başta laiklik savunusu olmak üzere bir dizi ayrıntıda bunu görüyoruz. Buradaki ayrımı ve nasıl bir modernite öngördüğünüzü açıklar mısınız?

– Modernite başka şey, kapitalist modernite başka şey. “Modernite”, insanlar bireysel ve kollektif olarak tarihlerini yapar, Pre-modern dünyadan radikal bir kopuş demektir. Pre-modern dünyayı şekillendiren düşünce tarzından ve onu belirleyen temel ilkelerden ve kurumsal yapılardan radikal bir kopuş demektir. Bu niteliği itibariyle de son derecede önemlidir. Bu, insanlar kendi akılları ve iradeleriyle kendi yaşamlarını belirleyebilirler demektir. Fakat talihsiz bir tesadüf eseri olarak modernitenin tarih sahnesine çıktığı dönem, kapitalizmin de tarih sahnesine çıktığı döneme rastlamıştı. Aydınlanmanın gerçekten var olabilmesi, ete-kemiğe bürünebilmesi, özgürlük, eşitlik, kardeşlik [fraternité] sloganında ifadesini bulanın realize olmasına bağlıydı. Oysa tabir caizse modernite kapitalizm tarafından iğfal edildi. Modernitenin sloganı olan üçlüden, kardeşliğin [fraternité] yerini mülkiyet alınca, işler sarpa sardı. Kapitalizm dahilinde özgürlük de zaten teşebbüs özgürlüğüne indirgenmiş durumda. O zaman da tabii eşitliğin de bir kıymet-i harbiye kalmazdı ve maalesef kalmadı. Marx, radikal bir modernite eleştirisi yaparak denklemde mülkiyetin çıkarılıp kardeşliğin [fraternité] onun yerine almasını önermişti. Zira özel mülkiyetin olduğu yerde modernitenin iğdiş olması kaçınılmazdı ve maalesef öyle oldu. Kapitalist modernite söyledğim gibi özgürlük, eşitlik ve mülkiyet üzerinde yol almaya devam etti. Oysa özel mülkiyet geçerliyken özgürlüğün ve eşitliğin bir kıymet-i harbiyesi olmazdı. Elbette laiklik olmadan moderniteden söz etmek abestir.

‘DEVRİMİN NE ZAMAN PATLAYACAĞI BELİRSİZDİR’

– Kapitalist modernitenin bize vereceği hiçbir şey olmadığı vurgusu ve bunun gerek olgusal gerekse de perspektif olarak gerekçelendirilmesi kitabın belirleyeni olarak büyük önem taşıyor. Bu anlamda ciddi bir ihtiyaç karşıladığını düşünüyorum. Ama ben bir tahlil kitabını aşmak anlamında bir manifesto okumaya oturduğumdan, “Nasıl başka türlü olabilir?” sorusunun yanıtında eksik kalındığı izlenimi edindim. Günümüzde sosyalizmin en temel sorununun, uygulanabilir bir rejim olarak kendini nasıl kuracağı konusunda ikna edici argüman eksikliği olduğu düşünülürse kapitalizmi aşan bir adalet toplumunun hem anlamına uygun hem de mevcut küresel kuşatma altında kendini nasıl üretip çoğaltacağı sorunu açısından neler söylersiniz?

– Manifesto, nelerin neden olmayacağından ve olmaması gerektiğinden hareket eder, oradan itibaren de bir perspektif sunar. Fakat nelerin olmayacağı, belirli oranda nelerin olabileceği sorusunun cevabını kısmen de olsa içerir. Bu durumdan nasıl çıkılabilir sorusu, aracın direksiyonunu ne tarafa kırmak gerektiği hakkında da bir fikir verir ama nihai tahlilde manifesto başı-sonu belli dört dörtlük bir program demek değildir. Zira program doğası geri politik bir mahiyet arz eder ve politik öznenin veya öznelerin eseri olabilir. Elbette öyle bir programın bu günden hazır edilmesi hayatî önem taşıyor. Zira insanlığın ve uygarlığın içinde bulunduğu durum söz konusuyken artık devrim her zaman mümkündür ama ne zaman patlayacağı da belirsizdir, öngörülebilir değildir. Zaten tanımı gereği devrim de öyle bir şey. Dolayısıyla vakitlice bir “acil program” hazırlanıp kamuoyunun bilgisine sunulmalı. Tabii öyle bir şey yapmaya girişirken “XX. yüzyıl devrimleri neden başarısız oldu?” sorusu mutlaka sorulmalı ve gerekli dersler çıkarılmalıdır. Zira, sadece mülksüzleştirenleri mülksüzleştirmekle sorun çözülmüş olmuyor. Ezilen ve sömürülen sınıfların üretim ve yaşam araçlarına yabancılaşmışlık durumu sona ermiyor. Bir de tabii demokrasi ve özyönetim gibi kavramlar çok önemli. Onun için örgüt sorununa bu günkünden farklı bir yaklaşım gerekiyor. Geride kalan dönemde sol örgütler burjuva örgütlenme modelinden özde farklı değildi.

‘DEMOKRASİNİN ‘NE OLDUĞU’ KONUSUNDA BİR NETLİK BULUNMALI’

– Temsili demokrasiyi deşifre eden haklı gerekçelendirme ve uyarılara karşın doğrudan demokrasi seçeneğine vurgu yapmışsınız. Burada iki sorum var: Birincisi, doğrudan demokrasiyi kazanmak ve sosyalizm için güç biriktirmekte temsili demokrasinin imkânlarından yararlanma gereği konusunda ne düşünüyorsunuz? İkincisi, temsili demokrasi ve onun kurumları olarak kuvvetler ayrımının, otokratik bir keyfilik adına hızla tasfiye edildiği günümüz Türkiye gerçekliğinde nasıl bir tutum takınmamız gerektiği sorunu…

– Bir kere, demokrasinin “ne olduğu” konusunda bir netlik bulunmalı. Zira, geride kalan yaklaşık iki yüz yılda geçerli olanın demokrasiyle uzaktan-yakından bir ilgisi yoktu. Oligarşik rejimlere demokrasi dendi ve insanlar o yalana inandırıldı. Aslında orada ilginç bir ideolojik manipülasyonla karşılaşmıştık; tanım, mefhum-u muhalifinden giderek yapılmıştı: Monarşi değilse demokrasidir, aristokrasi değilse demokrasidir. Oysa monarşi, aristokrasi değil, oligarşi denmesi gerekiyordu. Netice itibariyle geçerli demokrasi retoriğini teşhir ederek işe başlamak gerekiyor. Kaldı ki zaten bu dünyada temsil diye bir şey mümkün değil. İrade devredilebilir bir şey değil? Şimdilerde demokrasi denilip yere-göğe konmayan insanlarla alay etmek demek ve mesele daha az kötüye razı olmak olmamalı. Bu kokuşmuş ve çürümüş rejim dâhilinde çözüm aramak beyhude. Fakat bir şey var: Sahip olduğunu, elindekini koruyamayanların yeni şeyler kazanması zorlaşır. İçinde bulunduğumuz durum vakitlice zihinsel-entellektüel ve etik bir yenilenmeyi gerektiriyor. Eleştirel düşünce hiç bir zaman bu kadar önemli olmadı. Fakat asıl eksik olan yaratıcı ütopya. İnsanları cezbeden, harekete geçiren ütopya. Yaratıcı ütopya zaafının aşılması da pratik ve teorik eleştirinin gücüne, etkinliğine ve yetkinliğine bağlı. Aslında elimizin armut toplamadığını dosta düşmana göstermemek için hiç bir neden yok! Güce meydan okumak bizim irademizi aşan bir şey değil.

Başka Bir Uygarlık İçin Manifesto/ Fikret Başkaya/ Yordam Kitap/ 256 s.

Fikret Başkaya’nın diğer kitapları şöyle:

Paradigmanın İflası / Fikret Başkaya / Öteki Yayınevi

Çığrından Çıkmış Bir Dünya/ Fikret Başkaya/ Öteki Yayınevi/ 358 s.

Azgelişmişliğin Sürekliliği/ Fikret Başkaya/ Öteki Yayınevi/ 192 s.

Yalan/ Fikret Başkaya/ Öteki Yayınevi/ 350 s.

Yeni Paradigmayı Oluşturmak/ Fikret Başkaya/ Öteki Yayınevi/ 332 s.

Seçilmiş Yazılar/ Fikret Başkaya/ Öteki Yayınevi/ 172 s.

Devletçilikten 24 Ocak Kararlarına/ Fikret Başkaya/ Öteki Yayınevi/ 320 s.

Borç Krizi Üzerine Bir Deneme/ Fikret Başkaya/ Öteki Yayınevi/ 136 s.

Avrupa Merkezcilik, Resmi İdeoloji Bilim ve Sosyalizm/ Fikret Başkaya/ Öteki Yayınevi/ 176 s.

Küreselleşmenin Karanlık Bilançosu/ Fikret Başkaya/ Öteki Yayınevi/ 214 s.

Sosyalizmin Geleceği/ Fikret Başkaya/ Öteki Yayınevi/ 184 s.

Kalkınma İktisadının Yükselişi ve Düşüşü/ Fikret Başkaya/ Öteki Yayınevi/ 230 s.

Sömürgecilik, Emperyalizm, Küreselleşme/ Fikret Başkaya/ Öteki Yayınevi/ 278 s.

Akıntıya Karşı Yazılar/ Fikret Başkaya/ Öteki Yayınevi/ 212 s.

Şeylerin Gerçeğini Söyleyebilmek! Seçilmiş Yazılar 2/ Fikret Başkaya/ Öteki Yayınevi/ 350 s.

Bir Devlet Geleneğinin Anatomisi/ Fikret Başkaya/ Öteki Yayınevi/ 364 s.

Yenilgi Tuzağı/ Fikret Başkaya/ Öteki Yayınevi/ 236 s.