Cumartesi , 21 Temmuz 2018

Faşizmin baharı mı? – Ian Buruma

Faşizmin doğan yeni bir şafağın arifesinde miyiz, acaba? Birçok insan böyledüşünmeye başladı. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve Avrupa siyaset yelpazesinde çeşitle meşrepte faaliyet gösteren demagog ve sağ-kanat çalçene palavracı siyasilerin bir zamanlardaki durumunda olduğu gibi ABD 2016 Başkanlık seçimlerinde Cumhuriyetçi Parti adayı Donald Trump dabu günlerde faşist bir siyasetçi kişilikle mukayese edilmeye başlandı. Yüksek perdeden kabadayılık taslayan otoriter gelgit dalgaları, seçimle iş başına gelen Devlet Başkanı RodrigoDuterte’nin (“ThePunisher-Cezalandırıcı” lakabıyla bilinen) şüphe duyulan suçluları Manila Bay adasına (Güney Çin Denizi) gönderme sözünü veren Filipinler Cumhuriyeti sahillerine kadar uzanmaya başlandı.

“Faşizm” veya “Nazi” gibi kavramlarla yaşanan sorun, bu kavramlarhakkında yeterli bilgi sahibi olmayan birçok insan kurduğu cümlelerde bu ifadeleri, pek çok durumda o kadar sık kullanıyor ki, “faşizm” veya “Nazi” kavramları uzun zamandan beri gerçek anlamlarını kaybetmeye başladı. Az sayıda insanfaşizmin aslında ne anlama geldiğinin birinci elden bilgi sahibi.Kamuoyunun pek tercih etmediği siyasetçi figür ve fikirler için faşizm kavramı her şeyin içine konulduğu bir torba ifade haline geldi.

Sınırları pek belli olmayan esnek bir retorik sadece siyasi tartışmalar düzeyinde değil, aynı zamanda, toplumların tarihsel hafızasında da kayıpların olmasına yol açtı. ABD’de Cumhuriyetçi bir politikacı, Senato’ya adaylardan birisinin 2014’te yaptığı gibi, Birleşik Devletlerde tahakkuk edilen emlak vergisini Holokost olgusuyla mukayese ederse, Yahudilerin kitlesel olarak uğradıkları katliam olayı anlamsız şekilde önemsiz bir olay haline gelir. Cumhuriyetçi Partiden Başkanlık adayı Donald Trump kişisel olarak Hitler veya Musolini ile karşılaştırılınca kabaca aynı durum söz konusu oluyor.

Sonuç itibariyle, günümüz siyaset sahnesinde çokça tanık olduğumuz modern dönem demagojilerinin bize dayattıkları gerçek tehlikeleri çok çabuk unutuyoruz. Her şeye rağmen, Amerika’da Donald Trump, Hollanda da GeertWilders, Rusya’da Vladimir Putin ve Filipinlerde RodrigoDuterte gibi siyasilerin faşist veya Nazi olma yönünde getirilen suçlamalarını tekzip etmeleri o kadar da kolay olmayacak. Bu siyasiler bir kesim kamuoyu nezdinde iğrenç kişilikler olabilirler, ancak, üniformalı fırtına komanda birlikleri organize eden, toplama kampları inşa eden veya kurumsal devlet kurma çağrısında bulunan liderler değiller. Putin bazı durumlarda bu tanımlamalara yakın bir figür olma görüntüsünü vermiş olsa da hiçbir zaman Hitler’in yaptığı icraatları gerçekleştiren bir siyasetçi olmadı.

Toplumların geçmişlerini hatırlamama veya yaşanılan geçmiş/tarih hakkında cahil olma derecesinde bilgi sahibi olmama durumları elbette aynı kapıya çıkar. Yeni bir popülist dalga karşısında sempatiyle karşılanan Hollandalı genç bir yazar, ortalama bir insan düzeyinde ortak bir noktada kabul gören erdemli güzellik yerine, “atonal müzik” önerisinde bulunursa veyaçirkinliğin diğer formalarını teşvik etmek üzere ülkesinde rağbet gören “elit kültüre” karşı antipati duygusunu dile getirirse, bu yazarın söz konusu “dejenere” sanatı icra etme performansında Nazilerin saldırıları konusunda ne kadar bilgiye sahip olduğunu merak ediyorum. Atonal müzik tarzıgünümüz müzik dünyasında da avangart (öncü) bir müzik tarzı olmasa da, Hitler’in buyruğuna göre hareket eden toplumsal kesimin pek hoşlanmadığı bir müzik tarzı olup, daha sonraki süreçte zatenyasaklanmıştı.

Birkaç on yıl öncesine kadar, herhangi bir politikacının halka hitap ederken fayda sağlamak üzere ihtiyat payı olarak kullanabildiği, etkileyicibir söylem olması için gösterişli bir dil kullanımıtercih edildiğiçağdaş siyaset faaliyetlerinin icrasında insanlığın karanlık tarihinin başka yankıları da var. Azınlıkların nefretini biriktirmek, basın-yayın kuruluşlarına karşı baskıyı körüklemek, dışa dünyadaki gelişmeleri takip eden birden fazla yabancı dil bilen aydınlara, sosyal gelişmelerin finansör kişilerine karşı kalabalıkları tahrik etmek ana akım siyasetin bir parçası olmasa gerek. Her bir toplumda yeterli oranda  insanbu tarz bir politik söylemin arz ettiği tehlikelerin farkındadır artık.

Günümüz siyasetçilerinin alaycı bir tavırla baktıkları “siyasi doğruluk” denilen şeyden pek hoşlanmadıkları bir sır değil. Modern dönem dünyası siyasetçilerininİkinci Dünya Savaşı sonrası kuşaklarının aramakta oldukları (sosyal sorunlara çözüm getiren hayallerindeki) dev adamı bulma yönünde umutlarının tükendiği konusunda yeterince tarihsel duygulara sahip olup olmadıkları pek belli değil. Ancak, geçmişte yaşanan tarihsel olaylardan bihaber toplum kesimin üstüne örtülü ölü topraktan kurtulup, yeniden uyanmak üzere harekete geçireceği uyuyan dev bir sosyal sınıfın olduğuna dair artık net bilgimiz var.

Bu durumda popülist politikacıların ifade ettikleri her şeyin doğru olmadığı anlamına gelmesin. Hitler bile dönemin Almanya’sında kitlesel işsizlik durumunun Almanya’da önemli bir sorunu teşkil ettiğinin farkına varıp, meydanlarda ifade etmesinde gayet haklıydı. Ajitatör siyasetçi figürlerin birçoğunun yersiz kaygısı aslında eleştirilmeyi hak ediyor: Şöyle ki; Avrupa Birliğinin uyguladığı politikada şeffaf olmayışı, Wall Street bankacılık kuruluşlarının riyakârlığı ve aç gözlülüğü, kitlesel göç olaylarının neden olduğu sorunlara bir çözüm yolu bulunmasında tanık olunan isteksizlik, ekonomik küreselleşmeden dolayı yaşanılan kayıplar karşısında önlem almak üzere endişe duyulmada görülen eksiklik….

Ana akım siyasi partiler bütün bu sorunlar yelpazesine çözüm yolu bulmada isteksiz davrandılar veya uygun bir çözüm yolu bulmada yetersiz kaldılar. Ancak, halk dalkavukluğu yapan bugünün siyasetçileri, toplumların yaşamakta oldukları zorluklar karşısında iktidar sahibi “elit tabaka” mensuplarını suçlamaya başladıkları zaman,sempatiyle bakılan bir etnik katman veya dinsel bir azınlık kesim kaynaklı bir sorun,1930’lardaki liberal demokrasi düşmanlarının itirazlarına yakın tepkilerle karşılaşıyorlar.

Liberal olmayan demagog siyasetçilerin belirgin ortak özelliğigeliştirdikleri söylemlerinde her zaman “ihanet” konusuna vurgu yapmalarıdır: [Kozmopolit seçkinler tabakası “bizleri” sırtımızdan bıçakladılar; uçurumun kenarına gelmiş vaziyetteyiz; toplumsal kültürümüz sanki uzaylılar tarafından yok ediliyor; ihanet içinde bulunanlar bertaraf edilirse ulusumuz yeniden hak ettiği gelişmeyi sağlayacak. Medya sektöründe yükselen sesleri kısılması lazım, sağlıklı ulusal organizmamızı yeniden canlandırmak üzere “sesiz çoğunluk” cephesinde birlik oluşturalım]. Bu tarz bir siyasi söylem geliştiren siyasetçiler ve onların destekçileri herhalde faşist olamazlar; ancak, faşistler gibi konuştukları gayet açık olarak görülüyor.

1930’ların faşistleri ve Nazileri başka gezegenlerden gelmediler, yine aramızdan çıktılar. Fikirleri o günkü dünya koşullarına göre gayet orijinal bulunmuş olabilir. Aydınlar, aktivistler, gazeteciler ve önde gelen din adamları uzun yıllar boyunca Mussolini, Hitler ve başka ülkelerde onları taklit eden siyasetçilere karşı nefret zemini hazırlayan fikirleri ileri sürdüler. Bazıları sekülarizme ve vatandaşa bireysel haklar tanınması karşısında nefret duyguları besleyen Katolik gericilerdi (reactionaries). Bazıları sözde Yahudi küresel hâkimiyeti takıntısı olan kesimlerdi. Bazıları da önemli saydıkları kendi ırksal ya da ulusal ruhu arama romantikliğini yaşıyorlardı.

Modern dünya demagoglarının birçoğu, şayet önceki dönemlerde siyaset yapan politik figürlerin hepsi hakkında bilgi sahibiyseler, önceki dönemlerde emsal teşkil eden politikacıların belli belirsiz de olsa farkında olmaları gerekiyor. Günümüz demagogları muhtemelen, Macaristan gibi Orta Avrupa ülkeleri veya daha ziyade Fransa gibi bir ülkede geçerli siyasi toplumsal bağlarının neler olduğunun gayet farkında olmalılar ve aynı zamanda günümüz bazı aşırı sağ kanat siyasetçilerinin açıkça anti-Semitik olmaktan pek utanç duymadıkları anlaşılıyor. Batı Avrupa ülkelerinin birçoğunda bu tarzda politika yapan ajitatör siyasetçiler İsrail’e olan sözüm ona hayranlık duygularını gerekçe olarak kullanıyor ve ırkçılık siyasetini doğrudan Müslümanlara yöneltiyorlar.

Her türlü ifade ve fikrinher toplumda bir karşılığı olur. Günümüzde popülist politika yürüten liderlerin yakın geçmişte ölüm saçan diktatörlerle mukayese edilmemeleri gerekiyor. Ancak, günümüz siyaset arenasına çıkan popülist liderler halka hitap ederlerken,yine aynı duyguları sömürmek marifetiyle, ana akım siyaset sahnesine bir kez daha politik şiddeti getirmek suretiyle var olan siyaset iklimini zehirlemeye katkı sağlıyorlar.

 

Kaynak:https://www.project-syndicate.org/commentary/are-demagogues-fascists-by-ian-buruma-2016-06

 

Çeviren: Nizamettin Karabenk