Cuma , 24 Kasım 2017

NATO’nun alacakaranlığı* / Thierry Meyssan

NATO’nun tarihi ve bugün yürüttüğü faaliyetleri, Batı’nın yalanlarını nasıl inşa ettiğini ve artık neden bunun esiri haline geldiğini anlamamızı sağlıyor. Makalenin içerdiği unsurlar çok çarpıcı olsa da, somut olguları inkar etmek mümkün değildir. Üstelik yalanlara sarılıp, bunu uzun süre sürdürmekte ısrar edilebilir mi?

 

13 Mayıs 2015’te İstanbul’da gerçekleştirilen toplantı sırasında, NATO yöneticileri bol içkili bir akşam yemeği yerler. Hep bir ağızdan « We are the world » şarkısını söyleyerek barış söylemlerine inanan sersemlerle dalga geçerler. Bu uygunsuz video görüntüsünde General Philip Breedlove, Jens Stoltenberg, Federica Mogherini ve birçok Savunma Bakanı göze çarpıyor.

 

NATO devlet ve hükümet başkanları zirvesi 7 ve 8 Temmuz 2016 tarihleri arasında Varşova’da toplandı. ABD’nin dünyanın geri kalanı üzerindeki zaferine tanıklık etmesi beklenen zirve, gerçekte İttifak içerisindeki çözülmenin başlangıcı oldu.

 

Atlantik İttifakının ne olduğunu hatırlatalım.

 

İttifak başlangıçta neydi

 

Avrupa’nın elitleri Komünist Partilerin iktidara gelme düşüncesiyle paniğe kapılmışken, İkinci Dünya Savaşının ertesinde, 1949 yılında, Amerika Birleşik Devletlerinin « şemsiyesi » altına sığınırlar. Her şeyden önce, Batılı komünistleri desteklemekten vazgeçirmek için Sovyetleri tehdit edebilecek durumda olmak söz konusuydu.

 

Batılı Devletler, özellikle 1955 yılında yeniden ordularını kurmalarına izin verilen Batı Almanyalıları bünyelerine alarak, ittifaklarını giderek daha da yaygınlaştırırlar. İttifakın kapasitesinden kaygı duyan SSCB, NATO’nun kuruluşundan altı yıl sonra buna Varşova Paktını kurarak cevap verir.

 

Bu arada, Soğuk Savaşla birlikte her iki ittifak da çarpıcı bir şekilde gelişti: bir tarafta ABD’nin ve kısmen de Birleşik Krallığın egemenliği altındaki NATO, diğer tarafta ise Sovyetler Birliğinin egemenliğindeki Varşova Paktı. Durum böyle olunca, bu yapıları terk etmek artık olanaksız hale geldi: NATO, askeri darbeler düzenlemek ve önleyici siyasi cinayetler işlemek için Gladio’yu kullanmaktan çekinmezken, Varşova Paktı, bağımsızlık hevesi içerisinde olan Macaristan ve Çekoslovakya’yı ayan beyan işgal ediyordu.

 

Berlin Duvarının çöküşünden önce, Sovyetler Birliği bu sisteme son verdi. Mihail Gorbaçov, alaycı bir şekilde « Sinatra Doktrini » olarak adlandırdığı teorisiyle, Varşova Paktı üyesi her bir ülkeyi yeniden bağımsız olmaları konusunda serbest bırakmıştı (« My Way »). SSCB çöktüğünde, müttefikleri dağıldı ve uzun yıllar süren istikrarsızlık dönemi sonrasında bugünkü Kollektif Güvenlik Anlaşması Örgütü (KGAÖ) oluşturuldu. Geçmişin hatalarından ders alan yeni örgüt, üye ülkelerin mutlak eşitliği üzerine kurulmuştur.

 

Bu arada, üye ülkeler askeri birliklerini ABD ya da Sovyet komutası altına sokmayı kabul ederek bağımsızlıklarını kaybettikleri için, Varşova Paktı ve NATO’nun, Birleşmiş Milletler Sözleşmesine aykırı örgütler olduğunu belirtmemizde yarar vardır.

 

Rusya’nın aksine, ABD bir imparatorluk olarak var olmaya devam etmiştir ve halen müttefiklerini parmağında oynatabilmek için NATO’yu kullanmayı sürdürmektedir. Başlangıçta iktidara ele geçirmeleri için Batılı komünistleri desteklememeleri yolunda Sovyetler üzerinde baskı uygulamak hedefinin varlık nedeni ortadan kalkmıştır. Dolayısıyla şimdi artık geriye sadece ABD vesayeti kalmıştır.

 

1998 yılında, NATO, kendisini hiçbir zaman tehdit etmemiş olan küçücük bir ülkeye (bugünkü Sırbistan) karşı ilk savaşını yürüttü. ABD, Türkiye’deki İncirlik askeri üssünde Kosovalı mafyayı eğitip, Sırbistan’da bir terör kampanyası örgütleyerek, ardından da Sırp hükümetini isyanı orantısız bir şekilde bastırmakla suçlayarak, ağır ağır çatışma koşullarını oluşturdu. Bir pire için yorgan yakılınca, İttifakın karar alma sürecinin ağır işlediği ve çok etkin olmadığı anlaşıldı. Dolayısıyla da daha derin reformlara girişildi.

 

11 Eylül 2001’den sonra İttifak

 

SSCB’nin ortadan kalkmasıyla birlikte, dünyada ABD ve özellikle de NATO ile askeri alanda rekabet edebilecek hiçbir Devlet kalmamıştı. Normal şartlarda NATO’nun dağılması gerekirdi, ama hiç de öyle olmadı.

 

Önce yeni bir düşman ortaya çıktı: terörizm. Ardından, İttifaka üye çeşitli ülkelerin başkentleri vurularak, üye ülkeler birbirini desteklemek zorunda bırakıldı.

 

Tabii ki Varşova Paktıyla, Afganistan’da çukurda gizlenen bir sakallı çetesi arasında hiçbir karşılaştırma yapılamaz. Oysa NATO üyesi tüm ülkeler buna inanıyormuş gibi yapıyorlar, çünkü başka seçenekleri yok: halkını koruyabilmenin tek yöntemi NATO’nun bildirilerinin altına imzasını atmak ve dayatılan biricik zorunlu söylemi desteklemektir.

 

Çok bereketli tarihsel yazına karşın, Batılılar NATO’nun egemen sınıfları tarafından kendilerine karşı olarak kurulduğunu ve bugün de ABD tarafından ülkelerindeki elitlere karşı kullanıldığını hala anlamadılar. İttifaka yakın zamanda dahil olan ve henüz birinci yani elitlerin Komünistlerden korkma aşamasında olan Baltık Devletleri ve Polonya için durum biraz daha farklıdır.

 

İttifakın hemen hemen sınırsız olan coğrafi bölgesi

 

Eğer NATO bir savunma ittifakıysa, kendini üye Devletlerini savunmakla sınırlandırırdı. Ama bunu yapmak yerine, coğrafi müdahale bölgesini daha da genişletti. Varşova zirvesinin kapanış bildirisini okuduğumuzda, İttifakın, ABD’nin hala barış anlaşması imzalamadığı Kore’den, Pentagon’un hala AfriCom’u yerleştirmek ümidinde olduğu Afrika’ya kadar, her yere burnunu soktuğunu anlayabiliyoruz. İttifakın elini uzatamadığı tek dünya bölgesi, özel olarak Washington’a ayrılmış bölge olan (« Monroe Doktrini ») Latin Amerika’dır. Diğer her yerde, Pentagon’un kölelerine, efendilerinin çıkarlarını savunmak için askeri birliklerini gönderme ricasında bulunulmaktadır.

 

NATO bugün her savaşın içindedir. AfriCom’un Komutanı General Carter Ham’ın Muammer Kaddafi’nin devrilmesi için El Kaide’nin kullanılmasına itiraz etmesine karşın, 2011 yılında Libya’nın devrilmesini koordine eden yine aynı İttifaktır. Yine Türkiye’nin İzmir kentinde 2012 yılında Allied Land Command’ın oluşturulması sonrasında Suriye’ye karşı yürütülen savaşı koordine eden yine aynı örgüttür.

 

Gün geçtikçe, Avrupalı olmayan ülkeler de, farklı üyelik statüleri çerçevesinde NATO’ya dahil edilmişlerdir. Bunların en sonuncuları, 4 Mayıs’tan beri İttifak merkezinde temsilcilik açan Bahreyn, İsrail, Ürdün, Katar ve Kuveyt’tir.

 

.

İttifakın bugünkü durumu

 

Gelecekteki savaşlara katılabilmesi için her bir üye Devletten silahlanması ve her ne kadar gerçekte hesaptan henüz uzak olunsa da, bu savaşa GSYİH’sının %2’sini ayırması ricasında bulunulmaktadır. Alınan silahların NATO standartlarına uygun olması gerektiğinden, bunların Washington’dan satın alınması rica edilmektedir.

 

Gerçi hala milli silah üretimleri söz konusudur ama bu da çok uzun sürmeyecektir. Son yirmi yıl içerisinde, NATO sistematik olarak, ABD hariç üye Devletleri uçak fabrikalarını kapatmaya itmektedir. Pentagon, daha önce benzeri görülmemiş bir fiyatı olan çok amaçlı bir savaş uçağının, F-35 Joint Strike Fighter’in üretiminin yapılacağını duyurdu. Tüm üye Devletler bu uçaktan sipariş etti ve kendi fabrikalarını kapattılar. Yirmi yıl sonra, Pentagon bu çok yetenekli uçaklardan tek bir adedini dahi üretmeyi başaramadı ve silah fuarlarında sağı solu kurcalanmış F-22 uçaklarını sunmak zorunda kaldı. Muhtemelen F-35 hiçbir zaman gün yüzünü göremeyeceği için, Kongre eski savaş uçaklarının üretimine yeniden başlanması olasılığı üzerine eğilirken, araştırmaların finansmanı için sürekli olarak müşterilere başvurulmaktadır.

 

Dolayısıyla NATO bir şantaj şirketi gibi işliyor: ödemede bulunmayanlar terörist saldırılarla karşı karşıya kalacaktır.

 

Müttefiklerinin kendi askeri sanayilerine bağımlı kalmaya iten Amerika Birleşik Devletleri, bu sanayiyi geliştirme çabalarına son verdi. Bu arada Rusya silah endüstrisini yeniden yapılandırdı ve Çin de yakında bunu başarmak üzere. Artık Rus Ordusu konvansiyonel alanda Pentagon’u geçmiş durumdadır. Suriye’nin Batısında, Karadeniz’de ve Kaliningrad’ta tesis etmeyi başardığı sistem, onu bu bölgelerde gözetlemekten vazgeçmek zorunda kalan NATO’nun komuta kabiliyetini kısıtlama imkanı verdi. Ve savaş uçakları alanında, daha şimdiden İttifak pilotlarının yüzünü solduran çok amaçlı uçakların üretimini gerçekleştiriyor bile. Çin’e gelince, iki yıl içerisinde konvansiyonel anlamda, onun da NATO’yu geçmesi bekleniyor.

 

Dolayısıyla Müttefikler, Birleşik Krallık dışında İttifakla birlikte aynı zamanda kendi tükenişlerinin de son evresine tanık olmaktadırlar.

 

IŞİD sorunu

 

2000’li yıllardaki El Kaide histerisinden sonra, yeni bir düşmanın tehdidiyle karşı karşıyayız: Irak’ta ve Şam’da İslam Emirliği –ya da Devleti, ç.n.- « IŞİD ». Bütün üye Devletlerden « küresel koalisyona » katılma ve onu yenme ricasında bulunulmuştur. İttifak Varşova zirvesinde, Irak’ta ve hatta « Müttefiklerin güvenliği için ek risk ve tehdit kaynağı » oluşturan « Rusya’nın askeri müdahalesine, geniş çaplı askeri varlığına, rejime verdiği desteğe rağmen» Suriye’de kazandığı zaferler nedeniyle kendini kutladı [1].

 

Hepimiz İslam Emirliği’nin 2006 yılında bizzat Amerika Birleşik Devletleri tarafından kurulduğunu gayet iyi anlamışken, El Kaide için de kafamıza vura vura yapıldığı gibi bize örgütün bugün kendilerini hedef almaya yöneldiği masalı anlatılmaktadır. Oysa 8 Temmuz’da, Suriye Arap Ordusu, aralarında IŞİD’in de bulunduğu çeşitli gruplarla Humus’un Doğusunda çarpışırken, ABD Hava Kuvvetleri onlara dört saat boyunca hava desteği verdi. IŞİD bu süreyi Suriye’yi Irak’a ve İran’a bağlayan boru hattını kapsamlı bir şekilde yok etmek için kullandı. Ya da yine Suudi Arabistan’daki 4 Temmuz saldırıları sırasında (özellikle de ABD’nin Cidde Konsolosluğu karşısında, yolun diğer tarafında) IŞİD, bugün sadece Pentagon’un elinde bulunan high tech askeri patlayıcılar kullandı. Dolayısıyla da Pentagon’un bir eliyle bazı bölgelerde İslam Emirliğiyle mücadele ederken, diğer eliyle ona başka bölgelerde silah ve lojistik destek sağladığını anlamak hiç de zor değil.

 

Ukrayna örneği

 

ABD’nin diğer hayali yaratığı ise Rusya’dır. « NATO çevresindeki kışkırtıcı askeri faaliyetleri ve tehdit ve güç kullanımı yoluyla siyasi hedeflere ulaşma yolunda kendini gösteren iradesi de dahil (…), saldırgan eylemleri, (…) İttifak için temel bir tehdit anlamına gelirken, bölge için istikrarsızlık kaynağı oluşturmaktadır ».

 

İttifak Rusya’yı Kırım’ı ilhak etmekle suçluyor -ki bu doğrudur- ama bu ilhakın bağlamını yadsıyor: CİA tarafından Kiev’de örgütlenen darbe ve Nazilerin de yer aldığı bir hükümetin kurulması. Kısacası Rusya, İttifak ile imzaladığı tüm anlaşmaları ihlal ederken, NATO üyeleri her türlü hakka sahiptirler.

 

Varşova zirvesi

 

Zirve, Washington’a İttifak bünyesindeki gedikleri kapatma imkanı vermedi. Avrupa Birliğinden çıkarak « özel ilişkisine » son veren Birleşik Krallık, AB bünyesinde sonlandırdığı çabayı telafi etmek için İttifak’a verdiği katkıyı arttırmayı reddetti. Londra, soruları bertaraf etmek için yakın zamanda gerçekleşecek hükümet değişikliğinin ardına sığındı.

 

Her şeye rağmen zirvede iki karar alınabildi: Rusya sınırına daimi askeri üsler yerleştirilmesi ve füze kalkanının geliştirilmesi. Birinci karar NATO’nun taahhütleriyle çelişmektedir. Kalıcı askeri birlikler olmaması ama askerlerin her zaman mevcut olmalarını sağlamak üzere nöbetleşe olarak değişecek birlikler yerleştirilecektir. İkinci karar ise ABD askerlerinin ve bir silah sisteminin konuşlandırılması için Müttefik topraklarının kullanımını içeriyor. İşgal edecekleri halkları incitmemek için ABD, füze kalkanını kendisinin değil ama NATO’nun komutası altına vermeyi kabul etti. Bu da sadece kağıt üzerinde bir değişiklik anlamına geliyor, çünkü halen İttifakın Yüksek Komutanı olan General Curtis Scaparotti, zorunlu olarak sadece ABD Başkanı tarafından atanan bir ABD subayıdır.

 

Thierry Meyssan

 

Çeviri : Osman Soysal

 

* Voltairenet.org’dan alınmışdır