Çarşamba , 25 Nisan 2018

YERSİZ BÖBÜRLENME ya da SAYGISIZLIK – Çetin Veysal

Kapitalizmin her çeşidinde, toplumsallıklar ve tekil bireysellikler günlük yaşamla birlikte örselenmiştir. Kapitalizmin kendini iç dinamiği ile kuramadığı çarpık toplumsallıklar ve kültürlerde ise, insan ilişkileri ve zihinler öylesine hastalıklı haller içerisinde bulunmaktadır ki, hukuksuzluk içerisinde insanlar birbirlerine açıkça saldırmaktadırlar. Hem de aynı din, inanç, kültür ve etnisiteden olmalarına rağmen.

Böylesi toplumluluklarda, sözde spor, sanat, inanç, politika, hukuk, ekonomi ve kültür alanının tüm boyutlarıyla incelenmesi, ortaya anlaşılmaz bir garabet çıkarmaktadır. Bu garabetin kökünde bulunan, spordan inanca ve kültüre değin, tüm toplumsal yaşam alanlarında kazanç ve ticaret adı altında zenginlik, iktidar, para ve bireysel çıkarların sonuçları olarak ortaya çıkan vahşet ve zalimlik hoş görülmekte ve normalleştirilmektedir. Her yerde ve herkeste, neredeyse her ifade ve eylemde kendini açığa vuran bu paraya ve güce açlık ya da tapınma, bencil bireysellikler ve çıkarcı yaklaşım, çok değişik görünümlere sahiptir. Güç ilişkileri ve iktidar arzusu, insansal bir amaç olan doğa ve insan türünün barışı, kardeşliği, eşitliği ve özgürlüğünü, insanın sevinci ve mutluluğunu gözardı etmekte, her bir insanı amaç varlığı olarak görmeyi olumsuzlamaktadır. Bu yaklaşımda dindarlık ve milliyetçilik, yalnızca kitleleri kandırmanın bir aracıdır ve ibadet, hakka hizmet ve adanmışlık sözde kalır. Oysa hakiki bir müslüman, zenginliği, iktidarı, parayı, gücü ve her türden bencil faydayı reddeder, kardeşçe paylaşım ve adaleti ilkesi olarak görür.

Önemli olan, birşeyin söylenmesi değil, yapılmasıdır. Bu kavrayış, insan dünyasının tekilliklerinin kendini gerçekleştirmesi için önemlidir. Yani şimdi ve burada olup bitenler için belirleyicidir. Praksise hitap eder. Bir şeyin yapılması, söylenmesinden daha yaşamsaldır, çünkü tarihe yön verir, geleceğe yönelir, diyesi (yani), söz değil eylem şimdiyi değiştirir. Birşeyin söylenmesinin değil, yapılmasının anlamlı olması, güncele, olup bitene ait olduğuna göre, eylem söylemden önceliklidir. Daha önce de denildiği gibi, “varolan olmadan varlık olmaz”. Yani tek tek şeyler ve hayatın gerçeği olmadan, sözün ya da nefesin gerçekliği olamaz. Ancak, yapıp etmeler de, doğru düşünmenin kılavuzluğu olmaksızın insansala (antikapitalist ve komünalizm amacına) yönelemez.

Bu bağlamda, “övün, çalış, güven”, deyişinde olduğu gibi, övünmeyi öne almak, sonra ne yapılabiliyorsa yapmak yanlış görünmektedir. Önce çalışmak ve ortaya bir şeyler çıkarmak önemlidir. Önce övünme yaklaşımının Anadolu’ya mı, yoksa daha geniş topraklara mı, yoksa tüm insan topluluklarına ait bir kültür mü olduğunu tartışmayacağız. Ama şunu ileri sürmek olanaklı gibi; yalnızca boş ve temelsiz olan övünme, genellikle birşeyler başaramamanın, yapamamanın bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Boş övünme, genellikle yaratımsız ve desteksizdir, çünkü ortada birşey yoktur. Övünmenin esası, birşeyler başarmaya, yapmaya dayanır görünmektedir. Yapılmış veya ortaya koyulmuş şey, yapana övünme kaynağıdır. Bu nedenle denebilir ki, övünme, insanın kendine güveninin dışa vurumudur. Ama abartısızca. Yapılmış, başarılmış bir işin abartılı dışa vurumu da, sağlıksız bir ruh haline işaret eder. Ölçülü abartı ya da övünme de tinsel bir doyum vardır, belki de insanların başka insanlara görünür olmalarından sağladıkları doyum nedeniyle, belki de başkalarınca onaylanmanın sağladığı hazdan kaynaklandığındandır bu.

Abartı ve övünme arasında ilginç bir yakınlık vardır. Bu yakınlık, abartı yapılırken birşeylerin gerçeğe uygunsuzca büyük ya da küçük gösterilmesi aracılığıyla insanın kendini göstermesinde ya da ortaya koyulan eylem veya yaratımın doğrudan uzakta görünen dile getirmelerinde açıkça ortaya çıkar. Abartıda gerçek dışılık, övünmede ise başka insanlar tarafından onaylanma, beğenilme ve kabulün varlığı söz konusu edilebilir.

Felsefenin ısrarla, insanların kendilerine dönmelerini, kendilerini soruşturmalarını ve değerlendirmelerini dilemesi sıkça karşılaşılan bir durumdur. Filozofların, “kendimi araştırdım”, “hiçbir şey bilmediğimi biliyorum”, “sorgulanmamış hayat yaşamaya değmez”, “bütün yanlıştır”, “yanlış bütünde doğru yaşanamaz” gibi kavrayışları, insanları durup düşünmeye, herkesi kendi olmaya, kendini gerçekleştirmeye çağırmaktadır.

Oysa abartı ve övünmede, özgürlüğe, bilmeye, araştırmaya, kendini sorgulamaya ve eleştirmeye, düşünmeye ve sağduyuya yer yoktur. Çünkü boş, temelsiz, yaratımsız ve abartılı övünmede, bir normaldışılık vardır. Ölçü kaçırılırsa, akıl sağlığının tartışılabileceği noktalara gidilebilir. Böylesi bir eğilim, tekillikler bazında olduğu gibi, toplumu kapsayacak ölçekte de olabilir. Burada yazılanlar ve söylenenlerin geçerli ölçü olup olamayacağı, insanlığın kısa geçmiş tarihinde yaşananlara bakılarak değerlendirilebilir.

Güç ya da iktidar, para ya da mülk, statü ya da ün gibi benzer tutkularla hareket edenlerin amaçlarını gerçekleştirebilmek amacıyla herkesi ve herşeyi araçlaştırabilecekleri, her tarihsel süreçte farklılıklarla beraber tekrar tekrar görünüşe gelmektedir. Büyük ülke, Büyük millet, Büyük ümmet, Büyük din diyerek meydanlarda, medyada iktidar için siyaset yaparak nara atanların bir tanesinin bile, seslendiği o Büyük milleti ya da ümmeti düşünmediği açıktır. Bu açıklığı bir örnekle seçik hale getirmek istersek, politik gücü ele geçirenlerin, milletin ve ümmetin özgürleşmesini, ortak kudreti ve zenginlikleri halka yaymasından değil, her dönemde isimleri değişse de, kendilerini zenginleştirdikleri görülmektedir. İktidarda bulunanların, ortak kudreti ve ortak zenginlikleri kendi çıkarlarına ve yararlarına kullandığı ortadadır. Çünkü yöneticiler hiçbir zaman sıradanlığa sahip değildir. Yurttaşlardan ayrıcalıklı ve halkın kullanamadığı güçleri kullanma yetkisine sahiptirler. Devleti yöneten, politika yapan yöneticiler, yoksul, dar gelirli ya da orta gelirli değildir.

Devleti yöneten, politika yapan yöneticiler, politika yaparken vatanı, milleti ve ümmeti düşündüğünü söyleyenler neden mal varlıklarını halka değil de çocuklarına bırakırlar? Hani millet ve ümmet için kefen giyilmiş ve ölüm göze alınmıştı? O zaman ölmeye değer bu vatana neden zenginliklerini hibe etmiyorlar da, herşeyi ele geçirip, toplumun ortak zenginliklerini kendi aileleri ve çevreleriyle sahipleniyorlar? Devleti yöneten, politika yapan yöneticiler, hemen hepsi, şimdi işlerini bıraksalar, bundan sonraki hayatlarını rahatlık ve bolluk içerisinde yaşayabilecek gelir kaynaklarına ve aileleriyle birlikte kendilerini ihya edecek mülklere sahipler. Varlıklarıyla bile, sıradan, halktan birinin ortalama olanı ile karşılaştırıldığında çok zengin görünürler.

Ama nasıl olur da bu yöneticiler bu toplumu keyfiyetle yönetebilmektedir. Yanıt basittir; vatan, bayrak, millet ve ümmet denilerek toplumsal sorunlar insanlara unutturulmuştur. Toplum yalanlarla ağır ağır zehirlenmiş ve artık yatağa düşürülmüştür. Ekonomik, politik, hukuki ve kültürel, yani tüm yaşam alanlarında zehirlenmiştir. Bu zehir yıllardır topluma sağlık ve tedavi adı altında zerkedilmektedir. Zehrin adı, bencilliktir. Bencilliğin binbir çeşidi, karmaşık ve değişik oranlarda topluma verilirken, bu felç edici ilaca bencillik zehri, dincilik, dogma inançsal önyargılar, milliyetçilik düşmanlık, öfke ve kin katılmıştır. Daha da ileri gidilerek bu hastalığı yayan zehir, ileri demokrasi, yani adalet, eşitlik, özgürlük ve inancın korunduğu geliştirildiği yer olarak adlandırılmış, yalan ve yanılsamalarla büyütülmüş ve halk da bu yanılsamaya inandırılmıştır.

Ancak iktidar sahibi olanların, yani bu vatanın her türlü zenginlik ve gücünü elinde bulunduranların unuttukları önemli bir nokta vardır; bu nokta, sözde kalkınma, sözde ekonomik ve sosyal gelişme, sözde herkese adalet sağlama ve toplumsal eşitlik, raydan çıkmış bu haliyle sürdürülürse, hasta, yani toplum,ortaklaştığı birliğini kaybedecektir. Hem de kendi eliyle kendi varlığına, yani kendi toplum olma birliğine kıyacaktır. Gerçi toplum olma birliğine, kendine kıymaya da çoktan başlamıştır ama henüz bütün bedenin ölümü tamamlanmamıştır.

İçinde bulunduğumuz kapitalist toplumsal ilişkiler, özel mülkiyetçi=bencil çıkarları temel alsa da, toplumdışı toplumsallık olsa da, yine de toplum olma üzerinde kurulmuştur. Bu nokta önemlidir, unutulmamalıdır. İşte bu toplumsal temele ve insan özelliklerine dayanan insan ilişkileri ya da toplumsal düzen, herhangi birinin keyfiyetine bırakılamayacağına da vurgu yapmaktadır. Hem de yüzyıllardır Avrupa toplumlarının yakın tarihte kendi aralarında sürdürdükleri savaşların, içsavaşların, çatışmaların ve gerilimlerin temelinde, toplum olarak birlikte, barış içerisinde yaşayabilmenin olanaklarının ne olduğu sorununu çözüme bağlamaya çabalama vardır. Bu sorun, günümüzde eşitsizlik üzerinde yükselse de, kapitalizm içerisinde de olsa çözülmüştür.

Burjuvaca da olsa, birlikte yaşamak için demokrasi, yani her türden insanın toplumsal haklarının korunması, azınlıkta da olsa, farklılıkların toplum olmanın çeşitlilik içerisinde birliğe ulaşmak anlamına geldiği, her kesimce onaylanmış ve hukuk tarafından güvencelenmiştir. Toplumun her üyesinin temel haklarının ve özgürlüklerinin korunması, adalet ve demokrasi için kaçınılmazdır. Bu tarihsel gelişme ve temellere bakarak anlaşılmaktadır ki, kapitalist toplumsal ilişkilerin dengeli ve toplumun ortak çıkarlarının asgari ölçüde korunabilmesi için, Avrupalılar çoktan demokratik kurum ve kuruluşları uzlaşmayla kurmuşlar ve yaşamaktadırlar.

Savaşlar, içsavaşlar ve çatışmalardan kendini hala kurtaramayan Müslüman ülkelerden ve çatışmaların olduğu her yerden kaçan insanların yönünü çevirdikleri, orada yaşam tehlikesi olmadan varlıklarını sürdürebileceklerini düşündükleri yerin Avrupa olduğu hatırlanmalıdır. Müslüman ülkelerin göçmenleri, denizlerde boğulmak pahasına, hem de Müslüman ülkeler onlara daha yakınken, Müslüman ülkelere değil de, neden Avrupa’ya yönelmektedirler? Çünkü Avrupa, insanlara iş, aş ve güvenli bir yaşamın garantisi olarak görünmektedir.

Avrupalıların demokrasilerinin temeli, dayanağı ve varlığı, dindar, vicdanlı ya da ahlaklı insanlar olmalarından kaynaklanmamaktadır. Demokrasilerinin temeli, herkese eşit mesafede, ekonomik, politik, sosyal haklar vermesi, bağımsız, adaletli bir hukuk sisteminin işletilebilmesindedir. Batı demokrasilerinin bir ayağı herkese eşit mesafede, bağımsız hukuksa, diğer ayağı sekülerlik ya da laiklik, yani azınlık kesimlerin özgürlüklerinin güvencelenmesidir. Avrupalının, dünyada olanaklı, en yaşanabilir mutlu hayatı kurması ve yaşayabilmesinin temeli ve dayanağı, kapitalist toplumsal düzenin yaşamasının ilke ve koşullarını, zorunlukla (burjuva çerçeveler içerisinde) toplumun her kesimine, azami adalet ve demokrasi ile insan ilişkilerinde hayata geçirmesindedir.

Eğer başka toplumlar da gerçekten, eşitlik, adalet, özgürlük ve demokrasi kurmanın peşindelerse, kapitalizmin kurucusu toplumların demokrasilerini izlemek ve onları geçmek (istiyorlarsa), ileri demokrasi kurmak istiyorlarsa, kapitalizmi inşa ve keşfedenlerin büyük bedeller ödeyerek buldukları eşitlik, adalet ve demokrasi uygulamalarının dayandığı yoldan, ama isterlerse daha yeni yöntem ve araçlarla girmelidirler. Ama Avrupa demokrasisinin geçtiği yolun tersinden demokrasi kurulamaz. Amerika’yı yeniden keşfetmeye gerek yoktur. Tıpkı, yeni bir motorlu araç yapacaksanız, daha önce yapılmış olanlara bakarak onu aşmanız gerektiğini bilmek gibi bir orta zekalılık durumudur bu. Modern kapitalist toplumsal yaşamın ilkeleri bellidir. Modernite ve kapitalist toplumsal ilişkilerin demokratik gücü; ırksal, dinsel ve kişisel üstünlüklere değil, toplumsallığın birliğine hizmet eden tarihsel ve rasyonel yasalara dayanmasıdır. Toplumdışı bir toplumsallığa rağmen Avrupa kapitalist düzeni her türden ayrımı bir bütün içerisinde tutmanın burjuvaca yollarını bulmuştur. Bu yol burjuvaziyi besleyip büyüten biçimleriyle de olsa demokrasidir.

Demokrasinin herkese eşit mesafede, bağımsız hukuk ve yargı ile laik bir toplum yaşamının sürdürülmesinin liyakatla da ilgisi olduğu açıktır. Bu gelişmeleri gören ortak aklı(sağ duyu ya da sağ aklı) olan toplumlar, insanlık tarihinin nereden gelip nereye gittiğini dikkatlice değerlendirir ve toplumsal barış için her kesimin haklarının güvencelendiği adımlar atarlar. Sıradan ve ortalama bir akıl yürütmeyle bu sonuca varmak olanaklıdır.

Ancak yukarıda da vurgulandığı gibi, toplum da liderler gibi hastadır. Ateşlenmiş ve yatağa düşmüştür, insanlar ve toplumlar hastadır, sanrılar görmektedir. Sanrıları da büyüktür. Büyük ülke, Büyük millet, Büyük din, Büyük lider ve Büyük Ben. İşte bunlar, yalnızca sanrılardan bazılarıdır. Nerede bu BÜYÜK şeylerden söz ediliyorsa, orada bir aşağılık duygusundan kaynaklı abartı, boş böbürlenme ve şişkin ama iğrendirici bencil egolar söz konusudur. Hastalığa yol açan şey, tarihten ders almamak, herşeyi kendiyle başlatmak, aşağılık kompleksinden doğan övünme ve böbürlenmeye karşılık bir gerçekliğin ortaya koyulamadığı yaratımsızlıktan doğan hırçınlıktır.

Artık herşeyi açıkça görmek, anlamak ve sorundan kurtulmak için harekete geçmek gerekir. Sorun, kendimizi olduğumuz gibi görememektir. Kendini olduğu gibi görememek, kendini dünya lideri saymaktır. Dünya lideri olmak demek, dünyanın bütün toplumlarınca izlenilip gıptayla bakılması demektir. Dünya lideri olmak; hemen her bilim alanında ortaya koyulan tarihsel buluş, keşif, üretim ile yaratımları dünya toplumlarına taşımak, akılcılıkla toplumun tüm kesimlerini farklılık ve çeşitlilikler içerisinde uyumlu hale getirerek barıştırıp mutlu edecek projeleri hayata geçirmek demektir.

Tek insan olmak. Kötü bir şey değildir. Bilimsel buluşlarda, edebi yaratımlarda herkesin Einstein ya da Shakespeare olması engellenemez elbette. Ama millete kendini zorla tek insan kabul ettirmek de akıllıca değildir. Toplumu oluşturan insanların takdirilerine şayan bir beğeni yaratan, tüm insanlığa ve doğaya yarar söz konusuysa, tek insan olmak iyidir. Biricik insan olmak iyidir, ama biricik insan, toplumun her tekinin her acısını paylaşıyor ve onların yardımlarına koşuyorsa iyidir. Biricik insan, hangi eve koşsa, hane halkını birbirine kırdıran, zahire ambarını yarmaktan imtina etmeyen, milleti aç bırakan olursa vay halimize! Bu bağlamda korkulan, kapitalist toplumun özel mülkiyetçi, bencil ve iktidar düşkünü toplumlarının içinde yetişen üyelerinin biriciklik arzularının kamusal ve ortak zenginliklere hizmet etmeyeceği kaygısıdır.

Şunu da unutmamak gerekir ki, kendisinden olmayana saldırmanın, uygar bir toplumu, düzeni ve barışı, sağlıklı bir toplumu değil, karşı saldırıları, şiddeti, düşmanlığı ve nihayetinde de içsavaşı getirdiği tarihte birçok örneğiyle yaşanmıştır. Bu yolu seçenlerin kendilerini kurtaramadığı gibi, kendi çocuk ve ailesinin geleceğini de ateşe atmaktan başka bir iş yapmadıkları çok kez görülmüştür. Şovenist, ırkçı bir ayrımcılık ve aşağılamayla, tüm muhalefeti Arap, Ermeni, Rum, Alevi, Kürt ve düşman saymakla barış değil, çatışma ve gerilim çıkarılabilir. Çünkü aynı toplumda yaşadığı halde (hatta insanlığı oluşturan toplumların bir parçasına bile bu ayrım yapılsa, bu tutum kötücüldür) ayrımcılığa tabi tutulanlar ve aşağılananlar, iktidarın kendi toplumunun parçaları, kendi bedeni kendi insanıdır. İnsana, kendi yurttaşına ayrımcılık yapan, kendi bedenine saldırmakta, kendini yaralamakta, kendi kendini yemeye (otofaji’ye) çalışmaktadır. İnsanlık ya da bir toplum ya da ülke bir gemiyse, ya sükunet içerisinde birlikte yolculuk yapılacak ya da birlikte batılacaktır. Çünkü dünya veya bir toplum, insanlığı kuran parçalardır. Sükunet içerisinde yolculuğun ilkesi adalet, eşitlik, kardeşlikse; topluca imhanın ilkesi, ayrımcılık, düşmanlık, tekçilik ve baskıcı bir yönetim biçimidir.

Demek ki hukuksuzluk, ayrımcılık, düşmanlık, tekçilik ve baskıcı bir yönetim biçimi, politik açıdan diktatörlüğe, ekonomik açıdan tekelciliğe, ahlaki olarak adaletsizliğe, psikolojik olarak da en azından bencil istek ve hazların tatminine yönelmeye, kendini büyük görmeye, şişkin bir egonun keyfiyetine ya da acımasız bir sadistin istek ve tatminine dek uzanan, bu nedenle de başkayı gözetmekten yoksun, böylelikle de acımasız, zalimane, kıyıcı ve yok edici eylemleri yasallaştırmak anlamına gelir. Böylesi örnekler tarihte bolca vardır.

İşte örnekler; öldüğünde neredeyse kimsenin cenazesine gitmek istemediği ve mezarına bile ailesinden başka kimselerin gitmediği, ölüm yıl dönümleri hatırlanmayan faşist diktatör Hitler, Pinochet ve Kenan Evren.

Ailesi, çocukları ve torunlarının geleceğini düşünen insanların yürüyebileceği yol değildir insana, insanlığa kötücüllük yapmak, kendi halkına ayrımcılık, düşmanlık ve zalimlik uygulamak. Çocuklarının üzüleceği bir yarını hazırlamaktan kaçınmak, torunlarının dede ve babasının adını, kendi geçmişini ve soyadını söylemekten kaçınma utancı içerisinde bırakmamak hala herkesin elinde!

Yazılarımızda sıkça bu düşünceleri dile getirdik. Bunları söylemeye devam edeceğiz. Başka sözümüz olmadığından değil. Toplumun genelinde güncel doğrular ve yanlışlar henüz yer değişikliği göstermediğinden.