Salı , 23 Mayıs 2017

Batı, İkinci Dünya Savaşı tarihini neden tahrif ediyor? – Michael Jabara Carley

image001Tarihçiler geçmişte yaşanmış olayları yorumlar ve yeniden yorum getirirler. Tarihçilerin bu yöntemi normal bir süreçtir. Ancak, politikacıların tarihi olayları yeniden yorumlaması bu yöntemin dışından kalan bir bakış açısı. Politikacıların bu yakın merakı işin entelektüel boyutuyla ilgili olmayıp, tamamıyla siyasidir. Çünkü geçmişte yaşanmış ve artık tarihte kalmış olayları gündeme getirmek marifetiyle kendi politikalarına gerekçe ararlar.

İkinci Dünya Savaşının kökenleri ve bu savaşın sürdürülmesi konusu Batılı politikacıların, geçmişten bu güne, özel ilgi alanı oluşturmuştur. Bu durum tarihin erken döneminde bile geçerliydi. Britanya hükümeti 1939 yılı ilkbaharı ve yazında, Hitler Almanya’sına karşı bir ittifak cephesi oluşturmak üzere, İngiltere -Fransa-Sovyetler Birliği arasında yapılan görüşmelerle ilgili detaylı bir rapor (The White Paper) düzenleme kararı aldı. Britanya Dışişleri Ofisi yetkilileri büyük bir özenle, kendilerinin ve Fransız muhataplarının Alman karşıtı bir ittifak cephesi organize etmekte ciddi olduklarını ve ittifak görüşmelerinde başarısızlık yaşanması sebebinin aslında Sovyetler Birliği (SSCB) olduğunu gösteren yüzlerce belge topladılar. 1940 yılı Ocak ayın başlarında düzenlenmekte olan raporun artık kanıtlarının gösterilmesi aşamasına gelinmişti. İngiltere’de herkes raporun yayınlamış halini görmek için sabırsızlanıyordu. Eksik kalan ve ihtiyaç duydukları yegâne bir husus vardı; Fransız ve sürgündeki Polonya hükümetlerinin bu konuda onay vermesi. Bu arada Britanya Dışişleri Ofisi yetkililerini şaşkına döndüren bir gelişme oldu: Fransa yönetimi raporun yayınlanmasına onay vermedi ve sürgündeki Polonya hükümeti de karşı çıktı. Bu konu, aynı zamanda, bugünkü okuyucular için de şaşkınlık verici olabilir. İngiltere yetkililerinin, Sovyetler Birliği itibarını karalamak için, “iyi bir propaganda” aracı saydıkları söz konusu raporun yayınlanmasına Fransız ve Polonya yetkilileri neden karşı çıktıkları? sorusu gündeme geliyor.

Cevabını vermek üzere sözü Fransa’nın Londra’daki Büyükelçisine bırakalım: Büyükelçinin 12 Ocak 1940 günü yazdığı tezkeresinde, raporun okunmasında edinilen genel bir izlenim; “Sovyetler Birliği yönetiminin, anlaşma müzakereleri sürecinin başından sonuna kadar, maksimum düzeyde ısrarcı ve etkin olmaktan vaz geçmediği konusu ön plana çıkıyor.  Rapordan edinilen izlenimde gerçeklik olsun ya da olmasın, Sovyetler Birliği yönetiminin Alman saldırganlığına karşı olası bütün yolları etkili bir biçimde kapatması yönündeki kararlı tutumu, müzakereler sürecinde İngiltere–Fransa’nın isteksizliği ve hükümetlerinin gayet açık bir niyetle Sovyetlerin müdahale alanına sınırlama getirmesiyle karşı karşıya kalmıştır”.

Büyükelçi bu kadar açıklama getirmekle kalmıyor. İngiltere ve Fransa izledikleri “tutarsız” politikadan dolayı SSCB yönetiminin Moskova’da olması gereken yükümlülük kararını üretmek üzere Nazi Almanya’sıyla anlaşma yoluna gitmek durumunda kaldığını düşünen eleştirmenler düzenlenen bu raporda lehlerine olabilecek “birtakım argümanları” bulabilirler diye tespitte bulunuyor. Raporda kullanılan dil, geleneksel ince diplomasi ifade tarzıyla, küçümseyici tondaydı. İngiltere Dışişleri Ofisinin yine de gerekli mesajı aldığı anlaşılıyor. Raporun (The White Paper) yazılması için seçilen dokümantasyon Fransa tarafının müttefiki İngiltere’den daha ziyade Moskova yönetimi ile anlaşma yoluna gitmeye istekli olduğunu göstermiyor. Raporun düzenlenmesi sırasında, bu anlamda o kadar ileri gidilmiş ki,  Galya duyarlılığında sinir bozucu etki yaratacak şekilde kaleme alınmış. Sovyetler Birliği yönetimi, İngilizlerin düzenledikleri raporuna cevaben,  kendilerinde bulunan dokümanları yayınlamış olsalardı acaba nelerin yaşanacakları konusunda Fransız tarafı merak ediyordur. Dünya kamuoyu kime inanırdı, acaba? Fransızlar bu soruya verilebilecek cevap konusunda pek emin değiller?

Sürgündeki Polonyalılara gelince, pek ısrarcı olamıyorlardı. Ancak, İngilizlerin hazırladıkları raporun (The White Paper) yayınlanmasını da pek tercih etmiyorlardı. Sürgün Polonyalılar, ilk başlarında, İkinci Dünya Savaşının kökenleri konusunda kendi paylarına düşen sorumluluğun ve Nazi Almanya’sı ordu güçleri (Wehrmacht) karşısında kısa sürede neden yenilgi yaşadıkları konusunun yayınlanmasından endişe duymadılar.

İngiltere, Fransa ve Polonya yönetimleri de 1939’daki tutumları için değil, ancak, 1933 Ocak ayında Adolf Hitler’in iktidara gelmesinden sonraki dönem için gizlemeyi tercih ettikleri çok şeyleri vardır. Sovyetler Birliği yönetimi, hiç zaman kaybetmeksizin, yaşanabilecek tehlikeler konusunda alarm çanları çalmaya başladı ve Nazi karşıtı savunma ittifakı oluşturulması için Fransa ve İngiltere’ye öneride bulundu. Moskova, aynı zamanda, Polonya’nın da önünü açtı. Sovyet Dışişleri Komiseri M.N. Litvinov Nazi karşıtı koalisyon cephesine faşist İtalya’yı da dâhil etmeyi umuyordu. Sovyetler Birliği yönetimi, Birinci Dünya Savaşı İtilaf Devletleri koalisyonuna benzer, Nazi Almanya’sı karşıtı daha geniş bir ittifak cephesine Romanya’yı da katmak üzere Bükreş’te yoğun temaslarda bulundu.

Sovyetler Birliği diplomatları, kapalı kapılar ardında Nazi Almanya’sı ile görüşmelerden bulunurlarken, acaba bu çabaları Batı’yı aldatmak için bir hile miydi? Hiç te değil. Sovyetler Birliğinin arşivleri bu konuda kararlı oldukları görülüyor. Sovyet tarafının görüşleri gayet açık. Anacak, Sovyetlerle birlikte Nazi Almanya’sı karşıtı bir ittifakta hiçbir zaman yer almak istemeyen Polonya dışında, daha sonra tavır değiştiren sözüm ona müttefikleri bir birleri ardında ittifak için tereddütler geçirdiler. Komiser Litvinov Sovyetler Birliği ile olası bir ittifak kurmak üzere Nazi Almanya’sı ile görüşme yollarını arıyordu. Polonya yönetimi ısrarla Sovyetler Birliği politikasına engel oluyordu, Romanya ise Polonya ve Almanya baskısı altında, Moskova ile olabilecek daha iyi ilişkiler kurmaktan uzak duruyordu. Sovyetler Birliğinin bir Büyükelçisi, Sovyet yönetimi, özellikle Paris ve Londra’ya olmak üzere, Nazi Almanya’sıyla olası bir ittifak kurmak amacıyla Berlin ile bütün ilişkilerini kesmek istemediği mesajını veriyordu. 1930’larda Moskova’da görev yapan Fransa’nın dört Büyükelçisi Fransa yönetiminin SSCB ile olan ilişkilerine devam edeceklerine ve de Berlin ile anlaşmazlığa varma riskini göze alacaklarına dair tekraren bildiriyorlardı. Büyükelçilerin verdikleri raporları, nihai itibariyle, başkent Paris’te pek dikkate alınmadan, dosyalar halinde heba oldular. Kolektif güvenlik konseptine en büyük darbe, Çekoslovakya’yı dağıtmakla (Slovakya ve Çek Cumhuriyeti şeklinde) cezalandıran Fransa ve İngiltere yönetimlerinin 1938 yılı, Eylül ayında Çekoslovakya’nın dağılmasına imkân sağlayan Münih Anlaşmasını imzaladıkları sırada indirilmiş oldu. Anlaşma müzakerelerine ne Sovyetlerin, ne de Çekoslovakya diplomatları davet edilmişti. Polonya yönetimine gelince, Nazi Almanya’sı ile ittifak kurdu. Polonya diplomatları Münih Anlaşmasından önce “şayet Hitler Çekoslovakya topraklarını almak isterse, “bizde yayında yerimizi alırız” diye beyanat veriyorlardı.

Nazi karşıtı bir ittifak cephesi oluşturmak üzere, altı yıl boyunca, başarısızlıkla sonuçlanan girişimlerde bulan Sovyetler Birliğinin Fransa ve İngiltere yönetimlerine olan güvenini kaybetmiş olması ve savaşın dışında kalmak amacıyla, anlaşmaya varmak üzere, herkesin eli kulağında diye değerlendirdiği, Berlin ile görüşmelerde bulunma sürecini kesmesi dikkate değer bir husus değil mi? 23 Ağustos 1939’da imzalanan Nazi Almanya’sı – Sovyetler Birliği saldırmazlık anlaşması/paktı söz konusuydu. Polonya cephesine gelince, kibir ve geleceği görmelerini engelleyen körlükleri, savaşın ilk dönemlerine kadar Sovyetler ile ittifak kurmayı ciddiye almadılar.

Nazi Almanya’sı ve Sovyetler Birliği arasındaki saldırmazlık paktı/anlaşması, Batılı müttefik devletler ile Nazi karşıtı bir ittifak cephesi oluşturma çabasının başarısızlıkla sonuçlanması olup, başarısızlığın nedeni değildir. İngiltere’nin Moskova’daki Büyükelçisi Sovyet yönetimini “kötü niyetli” olmakla suçlayan bir açıklama yapmıştı, ancak, bu açıklaması, “tencere dibin kara, seninki benden kara” babında bir ifadeydi. Fransa ve İngiltere hükümetleri, sükûnetin sağlandığı son dönemlerde bile, savaşın dışında kalmanın yollarını arıyorlardı. İngiltere’nin bir Bakanı “bu koşullarda savaş ilan etmekten kaçınamamış olsak da,  olabilecek başkaca yolları denemeksizin, her zaman için savaş ilanı belgesini düzenleyebiliriz” diye beyanat vermişti. Polonya 01 Eylül 1939’da işgal edildiğinde, İngiltere ve Fransa yönetimleri Polonya’ya yardım etmek üzere beli belirsiz el kaldırdılar. Aslında kendi felaketini hazırlayan Polonya hükümeti savaşın ilk günlerinden sonra Varşova’yı terk etti ve hükümet üyeleri de sığınmak üzere Romanya’ya kaçtılar.

Fransa ve İngiltere yönetimleri, Polonyalılara, çaresiz kaldıkları dönemde, yardım etmemiş olsalardı, Joseph Stalin de  Fransa ve İngiltere’nin Sovyetler Birliğine daha fazla yardımda bulunabilecekleri şeklinde makul bir hesabı yapabilir ve de 1939 yılı Eylül ayında savaşa girebilir miydi? Bu sorunun cevabı; açıkça hayırdır. Sovyetler Birliği kendi savunmasını yapmanın yollarına bulmaya bakardı. Dolaysıyla, Fransa ve sürgündeki Polonya yönetimleri, İkinci Dünya Savaşının kökenleri ve Nazi karşıtı ittifak cephesine katılmadaki başarısızlıkları hakkında (kötülükleri dışarı saçan) Pandora’nın Kutusunu açabilecek raporun (The White Paper) yayınlanmasına karşı çıkmalarına kimse şaşırmamalı. En iyisi; yol üzerinde yatan köpekleri uyandırmamak ve diğer devletlerin arşivlerinin daha uzun süre açılmaması temennisinde bulunmak.

İngiliz Raporu etrafında ortaya çıkan fiyasko, savaştan sonra, uzun zaman hatırlanmadı. Ancak, yol üzerinde yatıp, uyuyan köpekler artık uyandılar ve havlamaya başladılar. Batı’da,  Hitler’e “müttefik” olduğuna dair Stalin’e suçlama kampanyası başlandı. ABD Dışişleri Bakanlığı 1948’de  “1939-1941 dönemi Nazi Almanya’sı – Sovyetler Birliği ilişkileri” başlıklı bir doküman koleksiyonu yayınladı. Sovyetler Birliği de ABD’nin yayınladığı bu koleksiyona  “Tarih üzerinde tahrifat yapma” şeklinde cevap verdi. Özellikle Amerikan propagandası olmak üzere, Batıda yürütülen propaganda savaşı İkinci Dünya Savaşını çıkarma sorumluluğunu Sovyetler Birliğine olduğu kadar Nazi Almanya’sına yükleme amacını taşıyor.

Avrupa ülkelerinin arşivlerinden de görülebileceği üzere, 1930’larda yaşanmış tarihsel olaylar göz önünde alındığında Amerikan propagandası akıl almaz bir çaba oluyor. ABD’nin Sovyetler Birliğine getirdiği savaşın kökenleri konusundaki suçlama ve Kızıl Ordunun Nazi Almanya’sına karşı kazanılan ortak zafere katkısını gölgelemekten daha büyük bir nankörlük olabilir mi? Günümüz Batı kamuoyunda Sovyet halklarının Nazizm’in yıkılmasındaki rolü pek bilinmiyor. Kızıl Ordunun üç yıl boyunca Alman Ordusuna (Wehrmacht) karşı hemen hemen tek başına savaştığını ve Anglo -Amerikan müttefiklerinden Fransa’da ikinci bir cephe açılması talebinde bulunduğu konusunda çok sınırlı sayıda kişinin bilgisi var. Yine çok az sayıda kişi Kızıl Ordunun Alman Silahlı Kuvvetleri ve müttefiklerine % 80’den fazla zarar verdiğini ve Sovyet halklarının kayıpları, genellikle bilinenlerden çok daha fazla olup, 26 veya 27 milyon asker ve sivil olduğu tahmin ediliyor. Sovyet halklarının kayıplarına karşılık Anglo –Amerikan kayıpları önemsiz seviyede kalıyor.

Sovyetler Birliğinin 1991’de dağılmasından sonra, tarihi olaylar üzerinde tahrifat yapmak suretiyle, Rusya karşıtı kampanya düzenlenmesinde yoğunlaşma oldu. Baltık ülkeleri ve Polonya kampanyanın başını çekiyorlar.  Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Örgütü (OSCE), Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi (PACE) ve Strasburg’da görev yapan Avrupa Birliği Parlamentosu gibi organizasyonlar bu ülkeleri, adeta sahibin istediği hareketi yapmak üzere kuyruksallayan köpek gibi, İkinci Dünya Savaşı kökenleri hakkındaki gülünç kampanyaya dâhil etmek üzere sürüklediler. Bu durum İkinci Dünya Savaşının çıkması hakkında pek bilgisi olmayan ya da çok az bir bilgiye sahip azınlığın pek duymayacağı hesabını yapan politikacıların cahilane zaferi oldu. Her şeyden önce, Sovyetler Birliğinin 1930’larda Nazi karşıtı ittifak cephesini oluşturma çabası hakkında ayrıntılı bir şekilde düzenlenen Avrupa ülkelerindeki diplomatik belgeleri kaç kişi okuyabilmiştir? Nazi Almanya’sına karşı Avrupa ortak savunma cephesinin üstünü karalayan Londra, Paris ve Varşova’nın sorumlulukları hakkında kaç kişinin bilgisi var? “Az sayıda”. Avrupa ülkelerinin iradesi bu yönde olabilir. Asıl gelişmelerin farkında olan az sayıda tarihçi veya bilgi sahibi insan yüksek sesle gerçeği haykırabilir, propaganda kampanyasını marjinalize edebilir ve önem vermeyebilir.

Suç ortaklığı yapanlar Hitler ve Stalin olarak gösteriliyor; işbirlikçi iki ahbap ve iki “totaliter” kişilik. Yani, Sovyetler Birliği ve Nazi Almanya’sı müttefik idiler ve İkinci Dünya Savaşının çıkması tamamen onların hatası sonucunda oldu. Fransa, Britanya ve Polonya tamamen masum olup, totalitarizmin kurbanı durumunda gösteriliyorlar. OSCA ve PACE gibi organizasyonlar, 2009 yılında bu amaç doğrultusunda kararname yayınladılar ve 23 Ağustos gününü, sanki diğer tarafların hiçbir kusuru yokmuş ve de hiçbir şey yaşanmamış gibi, söz konusu bu tarihsel olayların totaliter musibetten başka hiçbir bağlamı yokmuş gibi, Nazi – Sovyet “ittifakı” kurbanlarını anma günü olarak ilan ettiler.

ABD ve AB ülkeleri yönetimlerince desteklenip, 2014’te Kiev’de yapılan askeri darbeden sonra faşist bir cunta Ukrayna’da iktidara geldi. Tam da bu aşamadan sonra tarih üzerinde tahrifat yapmak marifetiyle Rusya karşıtı bir kampanyada yoğunlaşma başlandı. Nazi işbirlikçisi Stephan Bandera ulusal bir kahraman haline getirildi. Alman Ordusu (Wehrmacht) ve Alman SS güçleriyle aynı cephede savaşan Ukrayna Milliyetçileri ve Ukrayna İsyan Ordusu (OUN/UPA) gibi paramiliter güçler de, aynı şekilde, Ukrayna Kurtuluş Ordusu güçlerine dönüştürüldüler.

Bu süreçte Baltık ülkeleri ve Polonya, parçası oldukları Rusya karşıtı çirkin kampanya karşılığında, yeni müttefikler kazanmış oldukları anlaşılıyor. Baltık ülkelerinde SS (Schutzstaffel) gazileri geçit töreni düzenlediler, Polonyalı holiganlar da Kızıl Orduya ait mezarları yakıp yıktılar, Varşova yönetimi de Polonya özgürlük Sovyet anıtlarını buldozerle yerle bir etti.

Varşova hükümeti, geçtiğimiz bu Sonbahar ’da Gdansk’ta (Alm. eski adı: Danzig) açılan İkinci Dünya Savaşı müzesinin tematik düzenlemesini Polonya propagandasına uygun bir şekilde kontrol etmeye çalıştı. İktidarda bulunan Hukuk ve Adalet Partisi (PIS) Polonya’yı soylu bir mağdur haline göstermek ve İkinci Dünya Savaşının ana hikâyesini yazmak niyetinde. Polonya’nın soylu denilebilecek herhangi bir rolü olmamakla birlikte,1930’lar dünyasında İkinci Dünya Savaşı ana hikâyesinin bir parçası olup,  Avrupa kolektif güvenlik konseptinin fren kanadını teşkil ediyordu.

Polonya ve Ukrayna Yasama Meclisleri Ekim ayında İkinci Dünya Savaşı sorumluluğunu Sovyetler Birliği ve Nazi Almanya’sına yükleyen yasaları onayladılar. Polonya’nın Nazi Almanya’sıyla işbirliği yoluna gitmesi ve Sovyetler Birliğinin 1930’larda Nazi karşıtı bir ittifak cephesi kurma çabasını karalamasındaki rolü dikkate alındığında Polonya Meclisinin onaylamış olduğu bu yasası sürrel bir durum oluyor. İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazilerle işbirliği kutlamaları düzenleyen Ukrayna Meclisinin onayladığı yasa da ayı şekilde gerçek üstü bir durumdur.

Polonya’da iktidar partisi; Hukuk ve Adalet Partisi de, ironik olarak, faşist Ukrayna ile “ittifak” halinde olmasından ötürü kendi içerisinde sorun yaşıyor. Bir dönem Nazi güçleriyle savaşan ve Sovyetler vatandaşlarına vahşet yaşatan Ukraynalı işbirlikçiler, Savaşın son döneminde, Polonya’da da kitlesel katliamlar yaptılar. Polonya yönetimi tarih üzerinde ne kadar tahrifat yapmaya çalışsa çalışsın,  kısa bir süre önce sinema izleyicisine sunulmak üzere piyasaya çıkan hit bir film “Volhynia” da (vahşi) görüldüğü şekliyle bile hatırlanacağı üzere Ukraynalı Nazilerin Polonyalılara karşı uyguladıkları vahşetin üstünü örtmeleri artık mümkün olmayacak. Rusya’ya karşı ortak düşmanlık duygusu etrafında birleşmek amacıyla Ukrayna faşizmi ve Nazi işbirliği tarihini toprağa gömmesi gereken, hırsızlar arasında kalmış, bir romantik gibi. Güney Polonya’da yaşayan çok sayıda Ukraynalılar, Ukraynalı Nazilerin işbirliğini hatırlatan bu anıtların gayri meşru bir şekilde kaldırılmasına bir son verebilseler. Zavallı Polonyalılar adeta bir kayalık ile aşılmaz bir duvar arasında kalmış gibiler. Kızıl Ordunun Polonya’yı Nazi işgalinden kurtardığı ve de Ukraynalı Nazi işbirlikçilerin vahşetine son verdiği konusunun da hatırlanması aynı şekilde hoşnutsuzluk verici olsa gerek.

Rusya ve Polonya, nihai olarak, kendi aralarında Ukrayna yeni faşist dalgasından kurtulmak üzere savaş baltalarını gömebilecekler mi?  Bu sıralar, pek mümkün görünmüyor. Polonya yönetimi 1930’lar dünyasında Nazi Almanya’sı ile Sovyetler Birliği arasında seçim yapmakla karşı karşıya kalmıştı. Nazi Almanya’sı ile ittifak yapmayı seçti ve Sovyetler Birliği ile Nazi karşıtı ittifakta yer almayı reddetti. Bundan dolayı da Tarih üzerinde tahrifat yapılmasında şaşılacak bir durum görülmüyor. Batılı ülkelerin yönetimleri ve Polonya’nın gün yüzüne çıkmasını istemedikleri çok şeyleri vardır…….

 

Kaynak: http://www.strategic-culture.org/news/2016/11/29/why-the-west-falsifies-the-history-of-world-war-ii.html

 

Çeviren: Nizamettin Karabenk