Çarşamba , 25 Nisan 2018

Neoliberalizm – tüm sorunlarımızın kaynağındaki ideoloji – George Monbiot

Finansal çöküş, çevre felaketleri ve hatta Donald Trump’ın ortaya çıkışı – neoliberalizm hepsinde rol oynadı. Sol neden bir alternatif üretmekte başarısız oldu?

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 ‘Alternatif Yok’ … Ronald Reagan ve Margaret Thatcher Beyaz Saray’da.Fotoğraf: Rex Features

Sovyetler Birliğinde halkın komünizm sözcüğünü hiç duymadığını hayal edebilir misiniz? Hayatlarımıza egemen olan ideolojinin birçoğumuz için adı yok. Konuşma sırasında adını zikrettiğinizde hemen karşınızdakinin omuz silktiğini görürsünüz. Dinleyicileriniz sözcüğü daha önce duymuş olsa bile onun ne olduğunu tarif edebilmek için bayağı bir debelenecektir. Neoliberalizm: Ne olduğunu biliyor musunuz?

Onun bilinmezliği onun hem semptomu hem de kudretidir. Büyük krizlerin birçoğunda en önemli rolü oynamıştır:2007-8 finansal çöküş, Panama Belgelerine yalnızca kısa bir bakış atarak görebileceğimiz off-shore şirketler aracılığıyla iktidarların  zenginliği ülke dışına taşıması, kamusal sağlık ve eğitimin yavaş yavaş çöküşü, sefalet içinde yaşayan çocukların yeniden ortaya çıkışı, yalnızlık salgını, ekosistemin çöküşü, Donald Trump’ın yükselişi. Bu krizlerin hepsinin, şimdi bir adı olan ya da daha önceden adı konulmuş olan, kendi içinde tutarlı tek bir dünya görüşü tarafından hızlandırıldığının ya da körüklendiğinin farkında olmadığımız için biz bu krizlere birbirinden yalıtıkmış gibi karşılık veriyoruz. Başka hangi güç böyle isimsiz bir şekilde işleyebilir?

Neoliberalizm her yere o kadar çok nüfuz etmiş ki biz onun bir ideoloji olduğunu fark edemiyoruz bile. Bu düşsel, kıyametten önce bin yıllık barış ve selametin hüküm süreceği farzolunan inanışa benzer bir şekilde bunun tarafsız bir güç olduğu savına inanıyoruz; sanki Darwin’in evrim teorisi gibi bir biyoloji yasas. Halbuki, bu dünya görüşü insan hayatını yeniden şekillendirmek ve iktidarın yörüngesini değiştirmek için bilinçli bir teşebbüs olarak ortaya çıktı.

Neoliberalizm, rekabeti insan ilişkilerinin ayırdedici özelliği olarak görür. Yurttaşları; demokratik seçme haklarını en iyi şekilde, meziyeti ödüllendiren, başarısızlığı  cezalandıran bir işleyiş olan alma satma yoluyla kullanabilecekleri tüketiciler olarak yeniden tanımlar. “Piyasanın”, planlamanın asla sağlayamayacağı faydaları olduğunda ısrar eder.

 

Rekabeti sınırlamak için atılan adımlar, özgürlüğe düşman girişimler olarak nitelendirilir. Devlet kısıtlamaları ve vergiler en aza indirilmeli ve kamu hizmetleri özelleştirilmelidir.İşçi örgütleri ve sendikalar tarafından yürütülen toplu pazarlıklar; kazananlar ve kaybedenlerden oluşan doğal hiyerarşiyi sekteye uğratan, pazardaki sapmalar olarak resmedilir. Eşitsizlik erdem haline getirilir:Yararlılık gösteren ve damla damla akıtarak herkesi zenginleştirecek zenginliği yaratanlar için bir ödül. Daha eşit bir toplum yaratmak için verilen uğraşlar hem üretkenlik karşıtı hem de ahlaki açıdan yoz girişimlerdir. Pazar, herkesin hak ettiğini almasını garanti eder.

Biz, neoliberalizmin amentülerini içselleştirir ve yeniden üretiriz. Zenginler; eğitim, kendilerine kalan miras ve sınıfsal konumları gibi, zenginliklerini sağlama almada katkıda bulunan avantajları  gözardı ederek, zenginliklerini hak ederek kazandıklarına kendilerini inandırırlar. Yoksullar ise, koşullarını değiştirme şansları olmadığı halde yoksulluklarından kendilerini sorumlu tutmaya başlarlar.

Yapısal işsizliği geç: eğer bir işin yoksa, bu senin yeteri kadar girişken olamamandan kaynaklanmaktadır. Ödenmesi imkansız konut masraflarını kafaya takma: Eğer kredi kartının limiti dolduysa, bu senin sorumsuz ve savurgan oluşundandır. Çocuklarının okulunda artık spor sahaları olmaması da dert edilecek bir şey değil: Eğer şişmanlıyorlarsa bu senin suçun. Bu yarışmacı dünyada, geride kalanlar; başkaları tarafından da, kendilerince de kaybedenler olarak tanımlanıyorlar.

Paul Verhaeghe’ın Ya Ben Kimim? Piyasa Toplumunda Kimlik Savaşı ( What About Me?The Struggle for Identity in a Market-Based Soceity) adlı kitabında belgeleri ile gösterdiği gibi neoliberalizmin ürettiği; kendini yaralama ve kendine zarar verme salgını, yeme bozuklukları, depresyon, yalnızlık,  performans kaygısı ve sosyal fobi gibi rahatsızlıklardır. Belki de, neoliberalizmin en sert şekilde uygulandığı ülke İngiltere’nin Avrupa’da yalnızlığın başkenti olması hiç de şaşırtıcı değildir. Şu an hepimiz neoliberaliz.

***

Neoliberalizm sözcüğü 1938’de Paris’te yapılan bir toplantıda icat edildi. Delegelerin arasında sözü edilen ideolojiyi tanımlamak için gelen iki adam vardı: Ludwig von Mises ve Friedrich Hayek. İkisi de Avusturya’dan sürgün bu adamlar, sosyal demokrasiyi Franklin Roosevelt’in Yeni Düzeni ile örneklenen bir sistem olarak ve İngiltere refah devletinin tedrici gelişimini de nazizm ve komünizm olarak aynı spektrumu işgal eden kollektivizmin manifestoları olarak gördüler.

Hayek, 1944’de basılan Serfliğe Giden Yol isimli kitabında, ekonomide devlet kontrolünün bireyciliği ezerek amansız bir şekilde totaliter bir kontrole yol açacağını iddia etti. Tıpkı Mises’in Bürokrasi kitabı gibi Serfliğe Giden Yol da çok okundu. Bu kitap; kendilerini, devlet müdahaleleri  ve vergi baskısından kurtaracak fikirleri gören çok zengin birtakım insanın oldukça dikkatini çekti. Hayek 1947’de, neoliberalizm doktrininin yayılmasını sağlayacak ilk örgütü – Mont Pelerin Cemiyeti–  kurduğunda milyonerler ve onların kuruluşları tarafından parasal olarak desteklendi.

Onların yardımıyla Hayek, Daniel Stedman’ın Evrenin Ustaları (  Masters of the Universe  ) kitabında tarif ettiği “uluslararası neoliberal takımı” oluşturmaya başladı: Atlantikötesi akademisyen, işadamı, gazeteci ve aktivistler ağı.Hareketin zengin destekçileri, ideolojiyi geliştiren ve onun tanıtımını yapan bir dizi düşünce kuruluşuna ( thinktank ) mali kaynak sağladı. Amerikan Girişimcilik Enstitüsü ( American Enterprise Institue ), Heritage Vakfı, Cato Enstitüsü, Ekonomik İşler Enstitüsü ( the Institue of Economic Affairs ), Politika Araştırmaları Merkezi ( the Centre for Policy Studies ) ve Adam Smith Enstitüsü, sözü edilen kuruluşlar arasında yer aldı. Bu destekçiler, aynı zamanda, özellikle  Chicago veVirginia üniversitelerinde akademik pozisyonları ve bölümleri de mali açıdan desteklediler.

Neoliberalizm geliştikçe sesi gürleşti. Hayek’in; hükümetler, tekelleşmeyi önlemek için rekabeti düzenlemeli şeklinde ifade ettiği düşüncesinin yerini – aralarında Milton Friedman gibi havarilerin olduğu – tekel verimliliğin ödülü olarak görülebilir düşüncesi aldı.

Bu geçiş esnasında başka bir şey oldu: Akım ismini kaybetti.1951’de Friedman kendini neoliberal olarak tarif etmekten hoşnuttu. Fakat bundan kısa bir süre sonra sözcük yok olmaya başladı. Daha da tuhaf olan, ideolojinin daha zinde hale gelmesine ve akımın da daha tutarlı bir hal almasına karşın, kaybolan ismin yerine bir isim geçmedi.

İlk başlarda onca para savrulmasına karşın neoliberalizm cılızdı. Savaş sonrası görüş birliği neredeyse evrensel düzeydeydi: John Maynard Keynes’in ekonomi reçeteleri çok yaygın bir şekilde uygulandı, tam istihdam ve refah ABD ve birçok Avrupa ülkesinde ortak hedefti, vergi oranları çok yüksekti ve hükümetler herhangi bir rahatsızlık duymadan kamu hizmetleri ve sosyal güvenlik ağlarını geliştirerek toplumsal getiri için uğraştılar.

Fakat 1970lerde Keynezyen politikalar etkisini yitirmeye başladığında ve kriz Atlantik’in her iki yakasını da vurduğunda, neoliberal düşünceler ana akımın içine yerleşmeye başladı. Friedman’in işaret ettiği gibi: “Birşeyleri değiştirmek zorunda olduğunuz zaman gelip çattığında … yeniden ortaya çıkacak olan alternatif oracıkta hazır bulunacaktır.” Duygudaş gazetecilerin ve politik danışmanların yardımıyla neoliberalizmin prensipleri, özellikle de para politikası için sunduğu reçeteler, ABD’de Jimmy Carter, İngiltere’de de Jim Callaghan yönetimleri tarafından benimsendi.

Margaret Thatcher ve Ronald Reagan iktidarı aldıktan sonra da paketin geri kalan kısmıyla yola devam edildi: Zenginler için vergilerin büyük oranda azaltılması, sendikaların ezilmesi, devlet kısıtlamalarının kaldırılması ( deregülasyon ), özelleştirme, dış kaynak kullanımı ve kamu hizmetlerinde rekabet. Neoliberal politikalar; IMF, Dünya Bankası, Maastricht Anlaşması ve Dünya Ticaret Örgütü aracılığıyla,  genellikle demokratik rıza da aranmaksızın dünyanın büyük çoğunluğuna dayatıldı.En ilginci de bunun sol partiler tarafından da benimsenmiş olmasıydı: Örneğin İşçi Partisi ve Demokrat Parti. Stedman Jones’un yazdığı gibi: “Tamamıyla hayata geçirilmiş başka bir ütopya düşünülemez.”

***

Bir başka saçmalık da seçme şansı ve özgürlük vaat eden bir doktrinin “alternatif yok” sloganıyla tanınmış olmasıdır.  Ne var ki, Hayek, programı en kapsamlı haliyle uygulayan ilk ülkelerden biri olan Pinochet’nin Şili’sini ziyaretinde; “kişisel olarak, liberalizmden yoksun demokratik bir hükümettense liberal diktatörlüğü tercih ederim”, demiştir.Neoliberalizmin sunduğu, genel terimlerle ifade edildiğinde kulağa hoş gelen özgürlük gerçekte büyük balıklar içindir, küçükler için değil.

Sendikalardan ve toplu pazarlıktan kurtulmak* demek ücretleri baskı altında tutma özgürlüğü demektir.Devlet kısıtlaması karşısında özgürlük, dereleri zehirleme, işçileri tehlikeli işlerde çalıştırma, insafsız faiz oranları belirleme ve acayip finans araçları tasarlama özgürlüğü anlamına gelir. Vergiden kurtulma da halkı yoksulluktan kurtaracak olan zenginliğin adil dağıtımından kurtulmak demektir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Naomi Klein, neoliberallerin, rağbet görmeyen politikaları dayatabilmek için insanların dikkatini dağıtacak krizlerin kullanılması gerektiğini savunduklarını bize gösteriyor. Fotoğraf: Anya Chibis, the Guardian

Naomi Klein’ın Şok Doktrini ( The Shock Doctrine ) isimli kitabında söylediği gibi, neoliberal teorisyenler, halk tarafından rağbet görmeyen politikaları dayatmak için, insanların dikkatinin yaşanılan krizlere çekilerek bu krizlerden faydalanılması gerektiğini savundular: Örneğin, Pinochet’nin yaptığı darbe sonrası süreç, Irak savaşı ve Friedman’in New Orleans’da “eğitim sisteminde en radikal reformları yapmak için en iyi fırsat” diye tarif ettiği Katrina Kasırgasının olduğu zaman.

Neoliberal politikaların ülke içinde kabul ettirilemediği yerlerde de “yatırımcı-devlet anlaşmazlıklarında çözümü ( ISDS )” de içeren uluslararası ticari anlaşmalar aracılığıyla uluslararası bir şekilde bu politikalar dayatılır:  Toplumu ve çevreyi korumak için yapılması gerekenlerden kurtulmak için şirketlerin baskı yapabildiği uluslararası tahkim kurulu. Ne zaman parlamentolar sigara satışlarını azaltma, su kaynaklarını maden şirketlerinden koruma, enerji faturalarını dondurma ya da ilaç firmalarının devleti kazıklamasının önüne geçilmesi yönünde oy kullansa, şirketler hemen tahkime dava için başvurur ve genelde de kazanırlar. Böylelikle demokrasi bir tiyatroya indirgenmiş olur.

Neoliberalizmin bir diğer çelişkisi de evrensel rekabetin evrensel sayım ve kıyaslamaya dayanmasıdır. Bu da, kazananı belirleyip kaybedeni cezalandırmak için tasarlanmış, bir yığın teferruatla uğraşılan boğucu bir değerlendirme ve izleme sistemine tabi bir yığın işçi, iş arayan insan ve her türden kamu hizmeti yaratmıştır. Böylelikle, Von Mises’in önerdiği, bizi bürokratik kâbustan kurtaracak doktrin, yepyeni bir bürokrasi yaratmış oluyor.

Neoliberalizm, kendi hesabına çalışan bir düzenbazlık sistemi olarak tasarlanmamıştı ama hızla ona dönüştü. Neoliberal çağda ( İngiltere ve Amerika’da 1980’den bu yana ), ekonomik büyüme ilk yıllarına oranla önemli ölçüde yavaşladı ama çok zenginler için bu geçerli değil. Altmış yıllık düşüşten sonra, sendikaların ezilmesi, vergi indirimleri, artan rant, özelleştirmeler ve devlet kısıtlamalarının kaldırılmasıyla ( deregülasyon )  gelir ve zenginliğin bölüşümündeki eşitsizlik bu çağda hızla büyüdü.

Enerji, su, ulaşım, sağlık, eğitim, yol ve hatta cezaevi gibi kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi ve piyasalaştırılması şirketlere, en değerli varlıkların önüne hemen bir gişe koyup, ister yurttaşların isterse de devletin kullanımı için olsun, paralı hale getirmeleri için olanak sağladı. Rant, haksız kazancın diğer adıdır. Fiyatı şişirilmiş bir tren bileti aldığınızda, fiyatın yalnızca bir kısmı, harcanan yakıtı, çalışanlara verilen maaşları, vagonları ve diğer masrafları kaşılar. Geri kalanı tamamen onların insiyatifindedir. Yapacak bir şey yoktur.

 Meksika’da hemen hemen tüm telefon hizmetleri kendisine bağışlanınca Carlos Slim dünyanın en zengin adamı oldu. Fotoğraf: Henry Romero/Reuters

İngiltere’nin tamamen ya da yarı yarıya özelleştirilmiş hizmetlerine sahip olup işletenler çok az bir yatırım  yapıp çok yüksek fiyatlandırmayla muazzam servetler kazandılar.Rusya ve Hindistan’da devlete ait varlıklar oligarklara  zararına satıldı. Meksika’da sabit hatlı telefon ve cep telefonu hizmetlerinin neredeyse tamamı kendisine bağışlanan Carlos Slim çok kısa bir sürede dünyanın en zengin adamı oldu.

Andrew Sayer’in Why We Can’t Afford the Rich isimli kitabında söz ettiği gibi finansallaşmanın da benzer bir etkisi oldu. “Tıpkı rant gibi, faiz de herhangi bir emek sarf etmeden biriktirilen haksız kazançtır” , diyor Andrew Sayer. Yoksullar daha yoksul, zenginler daha zengin oldukça; zenginler, bir başka  hayati önemdeki varlık olan para üzerindeki kontrollerini artırıyorlar. Faiz ödemeleri, karşı konulmaz bir şekilde yoksuldan zengine para aktarımı demek oluyor.Emlak fiyatlarının artışı ve devlet desteğinin çekilmesi halkın sırtına borç olarak yüklenirken ( öğrencilere ödenen bursun banka kredisine dönüştüğünü düşünün ), bankalar ve yöneticileri  de bu yükten büyük miktarlarda para kazanıyorlar.

Sayer, geride bıraktığımız kırk yılın, yalnızca yoksuldan zengine değil aynı zamanda zanginliğin hiyerarşik basamakları arasında da gerçekleşen para transferi olarak nitelenebileceğini savunuyor: Mal ve hizmet üreterek para kazananlardan, mevcut varlıkları kontrol ederek ve rant, faiz ya da sermaye kazançlarına yatırım yaparak para kazananlara.

Neoliberal politikalar, piyasanın verdiği arızalarla her yerde sıkışmış vaziyettedir. Yalnızca çökemeyecek kadar büyük olan bankalar değil kamu hizmeti sunmakla mükellef şirketler de çuvallamaktadır. Tony Judt’un Ill Fares the Land kitabında işaret ettiği gibi; Hayek, yaşamsal önemdeki kamu hizmetlerinin çökmeye terk edilemeyeceğini, bunun da bu kulvarda rekabetin sökmeyeceği anlamına geldiğini unutmuştur. Şirketler kârları alır, devlet ise riskleri.

Arıza arttıkça ideolojinin şiddeti de artıyor. Hükümetler, neoliberal krizleri, vergileri kesmek, kamu hizmeti olarak geri kalan ne varsa satmak, sosyal güvenlik ağlarında gedikler açmak, şirketlerin üzerindeki devlet kısıtlamalarını kaldırırken yurttaşları daha fazla devletin kıstlamalarına tabi kılmak  için  hem bahane hem de fırsat olarak kullanıyorlar. Bugün, yalnızca kendinden nefret eden devlet, kamu sektörüne girmek için can atar.

Neoliberalizmin en tehlikeli sonucu belki de ekonomik kriz değil siyasi krizdir. Devletin nüfuz alanı daraldıkça bizim de oy kullanarak yaşamlarımızı değiştirme olanağımız azalıyor. Liberal teori, insanların seçme haklarını, oy kullanmak yerine para harcayarak kullanabileceklerini ileri sürer. Gelgelelim, bazılarının harcayacak parası diğerlerininkinden daha fazladır: Büyük tüketicilerin ve hissedarların demokrasisinde oylar eşit dağılmaz. Sonuç yoksulların ve orta sınıfların yetkilerinin ellerinden alınmasıdır. Sağ partiler ve eskinin sol partileri benzer neoliberal politikaları uyguladıkça, yetkisizlik artık haklardan da  mahrum olmaya dönüşür. Çok sayıda insan politikadan dışlanmış vaziyettedir.

Slogan, sembol ve duygu… Donald Trump. Fotoğraf: Aaron Josefczyk/Reuters

Chris Hedges, “faşist hareketler tabanını, genelde politik olarak aktif değil tersine pasif, çoğunlukla doğru olmak üzere kendini ‘kaybeden’ olarak tanımlayan, sesi fazla çıkmayan , politik sistem içinde herhangi bir rolü olamayan silik kitlelerden oluşturur”, diyor. Politik tartışmalar artık bize bir şey anlatmamaya başladığında, halk da onların yerine slogan, sembol ve duygulara teveccüh göstermeye başlar. Örneğin Trump hayranlarına baktığımızda olgularla iddiaların birbiriyle alakasız olduğunu görürüz.

Judt, eğer halkla devlet arasındaki bağ yalnızca otorite ve itaate indirgenirse, bizi bir arada tutacak tek kuvvetin devletin erki olacağını ifade etmişti.Hayek’in korktuğu totalitarizmin, kamu hizmetlerini sunmaktan kaynaklanan manevi otoritesini yitirmiş hükümetlerin işlevi  “tatlı sözcüklerle halkı kandırmaya, tehdit etmeye ve en sonunda da kendine zorla itaat ettirmeye” indirgendiğinde ortaya çıkması daha muhtemeldir.

***

Komünizm gibi neoliberalizm de sınıfta kalmış bir Tanrıdır.Fakat bu zombi sendelemeye devam etmektedir ve bunun sebeblerinden biri onun bilinmezliğidir. Hatta bilinmezlikler kümesidir.

Görünmez elin görünmez doktrini, görünmez destekçiler tarafından desteklenmektedir. Yavaş ama çok yavaş da olsa biz onların bazılarının adını keşfetmeye başladık. Tütün sanayiine yönelik düzenlemelere medyada şiddetle karşı çıkan Ekonomik İşler Enstitüsü’ne ( the Institue of Economic Affairs ), 1963’den beri British American Tobacco tarafından gizli gizli parasal destek sağlandığı öğreniyoruz. Dünyanın en zengin adamlarından Charles ve David Koch’un Çay Partisi Hareketini kuran bir enstitü kurduğunu keşfettik. Öğrendik ki; Charles Koch kendi düşünce kuruluşlarından ( thinktank ) birini kurarken şöyle bir not düşmüş: “Nahoş eleştirilerden uzak durabilmemiz için örgütün nasıl denetlendiği ve yönetildiği sağda solda ifşa edilmemelidir”.

Neoliberalizm tarafından kullanılan sözcükler genelde, ortaya çıkarılmasından ziyade gizlenir. “Piyasa” terimi, tıpkı yerçekimi ve hava basıncı gibi hepimizi eşit derecede etkileyen doğal bir sistemmiş gibi ifade edilir. Halbuki içinde birçok iktidar ilişkisi barındırır. “Piyasa bunu istiyor”, şirketler ve patronları bunu istiyor demektir. “Yatırım”, Sayer’in ifade ettiği gibi birbirinden çok farklı iki anlama gelir. Birincisi üretken ve toplumsal açıdan faydalı işlere para yatırma, diğeri ise mevcut varlıkları alıp satmak suretiyle onlardan rant, faiz, kâr payı ve sermaye kazancı devşirme anlamına gelir. Farklı işler için aynı sözcüğü kullanmak; bizim, zenginliği yaratma ile yaratılan zenginliği çıkarıp almayı birbirine karıştırmamıza sebep olarak “zenginliğin kaynağını kamufle etmeye” yarar.

Bundan yüzyıl önce, sonradan görme zenginler, serveti kendisine miras kalmış olanlar tarafından hor görülürdü. Girişimciler topluma kendilerini kabul ettirebilmek için rantiyeymiş gibi davranırlardı. Bugün bu ilişki tersine döndü: Şimdi rantiyeler ve mirasyediler kendilerini girişimci gibi gösteriyor. Elde ettikleri haksız kazancı hak ettiklerini iddia ediyorlar.

Bu bilinmezlikler ve kafa karışıklıkları, modern kapitalizmin isimsizliği ve mekansızlığı ile bağdaşıyor: İşçinin kimin için ter döktüğünü bilmemesini garanti eden bayilik ( franchise ) sistemi; karmaşıklığından dolayı polisin bile malikinin kim olduğunu anlayamadığı offshore gizlilik rejimiyle sisteme kayıtlı şirketler; hükümetleri kazıklayan vergi düzenlemeleri; kimsenin anlayamadığı finansal ürünler.

Neoliberalizmin bilinmezliği çok sıkı korunan bir özelliğidir.Hayek, Mises ve Friedman’dan etkilenenler, bugün yalnızca aşağılayıcı anlamda kullanmayı – haklı olarak – sürdürerek, sözcüğü reddetme eğilimindeler. Fakat yerine bir sözcük önermiyorlar. Bir kısmı kendisini klasik liberal ya da liberter olarak tarif ediyor ama bu tanımların her ikisi de yanıltıcı ve Serfliğe Giden Yol, Bürokrasi ya da Friedman’in klasik çalışması Kapitalizm ve Özgürlük’e dair yeni, orijinal bir şey olmadığını öne sürdükleri gibi, tuhaf bir şekilde dikkat çekmemek için kullandıkları ifadelerdir.

***

Bütün bunlara rağmen yine de en azından başlarda neoliberalizmin hayran olunacak bir tarafı  var. Çok net eylem planlarıyla aktivistler ve düşünürlerden oluşan uyumlu bir şebeke tarafından geliştirilen özgün ve yenilikçi bir düşünceydi. Sabırlı ve inatçıydı. Serliğe Giden Yol iktidara giden yol oldu.

 

Neoliberalizmin zaferi aynı zamanda solun başarısızlığını da gösteriyor. Bırakınız yapsınlar        ( laissez-faire )  ekonomisi 1929’da felakete yol açtığında, Keynes onun yerini alacak kapsamlı bir iktisat teorisi geliştirdi. Keynesçi talep yönetimi 70lerde duvara toslayınca, alternatif hazırdı. Fakat, 2008’de neoliberalizm arıza verdiğinde yerine konacak birşey yoktu. Zombi işte bu yüzden sendeleyerek de olsa yürüyor. Sol ve merkez, seksen yıldır ekonomik düşünce için yeni bir çerçeve ortaya koyamadı.

Lord Keynes’e her yakarış bir başarısızlık itirafıdır. 21. yüzyılın krizlerine Keynesçi çözümler önermek üç tane apaçık sorunu görmezden gelmektir. İnsanları eski fikirlerle harekete geçirmek zordur; 70lerde sergilenen hatalar henüz ortadan kalkmış değil; ve en önemlisi de karşı karşıya olduğumuz en büyük bela için söyleyebilecekleri bir şey yok: Çevre krizi. Keynesçilik, ekonomik büyümeyi artırmak için tüketici talebini teşvik ederek işleyen bir sistem. Ne var ki tüketici talebi ve ekonomik büyüme çevreyi yok eden araçlar.

Keynesçilik ve neoliberalizmin tarihinin bize gösterdiği bozuk düzene karşı olmak yetmez, aynı zamanda tutarlı bir alternatif de önerilmek zorundadır.İşçi Partisi, Demokrat Parti ve daha geniş anlamda solun temel görevi, 21. yüzyılın ihtiyaçlarına uygun yeni bir ekonomik Apollo projesi geliştirmek ve yeni bir sistem tasarlamak için bilinçli girişimlerde bulunmak olmalıdır.

Formun Üstü

Formun Altı

Çeviri: Özgür GİRİŞEN

 

*İngilizce’de ‘freedom’ sözcüğü hem bir şeyden kurtulma hem de özgrlük anlamına gelir. Burada yazar neoliberalizmin, sözcükleri göz boyamak amacıyla nasıl kullandığını gösteriyor. ( ç.n. )