Pazartesi , 23 Ekim 2017

NATO zirvesine Avrupa ile Amerika arasındaki anlaşmazlık yön verdi – Johannes Stern

 

ABD Başkanı Donald Trump’ın ilk Avrupa gezisi, NATO ittifakı içindeki derin çatlağı gözler önüne serdi.

Dünkü [25 Mayıs] NATO zirvesinde, tüm üyelerin savunma harcamalarını gayri safi yurtiçi hasılanın yüzde 2’sine çıkarmaları ve ittifakın ABD önderliğindeki IŞİD karşıtı koalisyona katılması konularında resmen anlaşmaya varıldı. Bununla birlikte, emperyalist güçler arasındaki, özellikle de ABD ile Almanya arasındaki anlaşmazlıklar artık o kadar keskin ki, onları gizlemek giderek zorlaşıyor.

Trump, akşamki “çalışma yemeği” öncesinde, gözle görülür biçimde kaygılı olan Avrupalı liderleri azarladı. ABD Başkanı, “28 üye ülkenin 23’ü, yapmaları gereken ödemeleri hala yapmıyor.” diye gürledi. Bu, “ABD halkına ve vergi mükelleflerine” haksızlıktı. Trump, ardından, birçok üye devletin ittifaka önceki yıllardan “büyük miktarlarda para” borçlu olduğu iddiasını yineledi.

Trump, ayrıca, NATO devletlerine, terörizme karşı ortak mücadelelerini yoğunlaştırma çağrısı yaptı. Terörizmin tüm insanlığı tehdit ettiğini belirten Trump, “Katı olmalıyız, sert olmalıyız, uyanık olmalıyız” dedi ve ekledi: “Geleceğin NATO’su, hem terörizm ve göç hem de Rusya’dan gelen ve NATO’nun doğu ve güney sınırlarındaki tehditler üzerine odaklanmalıdır.”

Trump’ın uyarısından hemen önce, Almanya Başbakanı Angela Merkel, Almanya’nın askeri harcamalarda planlamış olduğu artışın yeterli olduğunu söyledi. Merkel, NATO’nun yalnızca savunma harcamalarını arttırmaya yönelik 2014 anlaşmasını onaylayacağını ama daha ileri gitmeyeceğini ekledi ve “Hepsi bu” dedi.

Trump’ın açıklamalarının özellikle Berlin’i hedef aldığından kuşku duyulamaz. Alman haber dergisi Der Spiegel’e göre, Trump, Avrupa Komisyonu Başkanı Jean-Claude Juncker ve AB Konseyi Başkanı Donald Tusk ile görüşmesi sırasında, “Almanlar kötü, çok kötü.” demiş ve eklemiş: “ABD’de sattıkları milyonlarca arabaya bakın. Korkunç. Biz bunu durduracağız.”

Trump, Merkel’in Mart ayındaki Washington ziyaretinin hemen ardından, Twitter’da şöyle yazmıştı: “Almanya NATO’ya büyük miktarda para borçlu ve ABD’nin, Almanya’ya sağladığı güçlü ve çok pahalı savunma için daha fazla ödemesi gerekiyor!”

O zamandan beri, Washington ile Berlin arasındaki ekonomik ve jeostratejik anlaşmazlıklar yoğunlaşmış durumda. Trump’ın geçtiğimiz hafta sonu Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da yaptığı ve İran’ı “terörizmin en önemli destekçisi” diye tanımladığı konuşması, Avrupa’da sert eleştiriyle karşılandı. Berlin İran ile savaş peşinde koşmuyor; tersine, Alman yeni enerji kaynakları ve Alman ihracatına pazarlar elde etmek için, bu ülkenin dışa açılmasını istiyor.

Berlin, ABD’nin Obama yönetimi altında zaten hızlandırılmış olan, ama Trump yönetiminde saldırgan bir şekilde yoğunlaştırılan Çin ile cepheleşme politikasına da karşı. Çin, Alman otomotiv sanayisi için büyük bir kar kaynağı ve Berlin, Pekin’in Avrupa ile ticari bağları geliştirmek için Basra Körfezi ile Rusya’yı bütünleştirmeyi amaçlayan yeni “ipek yolu” projesiyle de yakından ilgileniyor.

Almanya Dışişleri Bakanı Sigmar Gabriel, anlamlı bir şekilde, NATO toplantısına, Çin’e yaptığı ziyareti kısa keserek katıldı. Gabriel, Trump’ın göreve başlamasından sadece bir hafta sonra Almanya dışişleri bakanlığına atanmasının hemen ardından, “Amerika tarafından boşaltılmış alanlardan yararlanma”ya yönelik bir Asya stratejisi oluşturulacağını ilan etmişti.

Gabriel, Brüksel toplantısı öncesinde, Sosyal Demokrat Parti’nin (SPD) başbakan adayı Martin Schulz ile birlikte, ABD dış politikasına karşı eşgüdümlü bir saldırı başlatmıştı. Onlar ABD’nin, Almanya’nın savunma harcamalarını 2024’e kadar GSYİH’nin yüzde 2’sine çıkarması talebini eleştirdi. Gabriel, yaptığı bir röportajda, “Almanya’da askeri harcamaları ikiye katlamak kesinlikle mümkün değil” demiş ve “parayı neye harcayacağımız hakkında hiçbir fikrim yok” diye eklemişti.

Schulz ise, Der Spiegel’de yayınlanan “Silahlara değil, barışa yatırım” başlıklı bir yazısında, “NATO’nun iddia edilen yüzde 2 hedefi hakkındaki tartışma”nın “tehlikeli bir eğilim”i su yüzüne çıkardığı uyarısında bulundu. Bu, “Almanya’nın yıllık savunma bütçesini neredeyse ikiye katlayarak 70 milyar avroya çıkarması anlamına gelir.” Schulz, ardından, ikiyüzlü bir şekilde şu soruyu soruyordu: “1949’da, [NATO’nun] kurucuların önünde, birleşmiş, Avrupa’da sıkı bir şekilde bütünleşmiş, dostlar ve ortaklar ile çevrelenmiş ama tepeden tırnağa silahlanmış bir Almanya görünümü mü vardı?”

Gerçekte, Schulz’un yorumunun barışçılık ile hiçbir ilgisi yoktur. O, askeri harcamaların azaltılmasıyla değil; Almanya’nın Washington’dan bağımsızlığının sağlanmasıyla ilgilenmektedir. Schulz, Beyaz Saray tarafından dikte edilen askeri politikayı istememekte; bunun yerine, Alman ve Avrupa ordularının, ABD’den bağımsız –ve ona karşı– bir şekilde davranabilecekleri noktaya kadar güçlendirmeyi tasarlamaktadır.

Schulz, Spiegel Online’daki bir yorumunda, Alman ordusunun büyük çaplı bir askeri takviyesi ve daha fazla askeri müdahaleler çağrısında bulunmuş ve şöyle yazmıştı: “Ordu, ileride, uluslararası hukuka uygun müdahalelerde yer alacak. Bunun için, askerlerimizin, olabilecek en iyi donanıma gereksinimi var.”

Schulz, aynı zamanda, Avrupa’nın savunma politikasının genişletilmesini ve Almanya’nın egemen olduğu bir Avrupa ordusunun oluşturulmasını talep ediyordu. O, Avrupa’nın, “en sonunda, AB’nin ortak güvenlik ve savunma politikasında ilerleme kaydetmek zorunda” olduğunu belirtiyor ve “Aynı amaca sahip AB ortaklarımız ile birlikte, bir Avrupa savunma birliğinin kurulması konusunda anlaşmak istiyoruz.” diyordu. Schulz’a göre, “Bu alanda ilerlemeyi her zaman engellemiş olan Britanya’nın AB’den çıkması,” bu bağlamda “yeni fırsatlar” sağlamaktadır.

Schulz’un, dünya çapında Washington’dan bağımsız ve ona karşı emperyalist çıkarlar peşinde koşan bir Alman ve Avrupa büyük güç politikası çağrısı yanlış anlaşılmaya açık değildir.

O, AB’nin “kenarda beklemeyi bırakması ve barış için uluslararası politika sahnesinde aktif bir rol üstlenmesi” gerektiğini savunuyor. Schulz’a göre, bu, “rahatsız edici” ve kesinlikle çeşitli tartışmalara yol açacak” ama “Avrupa için, daha aktif bir rol” [oynamanın] dışında “hiçbir akla uygun alternatif” bulunmuyor. “Çünkü müttefiklerimiz dahil, diğer küresel siyasi aktörlerin çoğunun, barış için bu tür yeni bir politikada ya hiçbir çıkarı yok ya da sadece sınırlı çıkarı var.”

Alman Sosyal Demokratlarının Avrupa emperyalizmini ABD militarizmine barışçıl bir alternatif olarak pazarlama girişimi bir sahtekarlıktır. Avrupalı devletler, geçtiğimiz çeyrek yüzyıl boyunca, ABD emperyalizminin başlattığı gayrimeşru saldırganlık savaşlarına katıldılar ve şimdi, tamamen ABD devletinin başındaki multi-milyarderin sürdürdüklerine benzer politikalar izliyorlar. Onlar, Avrupa genelinde sosyal harcamaları kesiyor, ordularını geliştiriyor ve devlet aygıtını güçlendiriyorlar. Aynı zamanda, Amerikalı “müttefik”lerine karşı harekete geçmeye hazırlanıyorlar.

Bu tehlikeli gelişmenin nedeni, üretimin uluslararası karakteri ile ulus-devlet sistemi arasındaki çelişkinin üstesinden gelemeyen kapitalizmin çözümsüz krizinde yatmaktadır. Birinci ve İkinci Dünya Savaşları öncesinde olduğu gibi, emperyalist güçlerin hammadde, pazar ve nüfuz alanı uğruna kapışması, işçi sınıfının kendi bağımsız sosyalist programıyla müdahale etmemesi durumunda kaçınılmaz olarak büyük bir savaşla sonuçlanacak olan şiddetli çatışmaları kışkırtıyor.

 

wsws.org’dan alınmıştır