Perşembe , 23 Kasım 2017

“BAĞNAZ” İKTİDAR SEÇKİNLERİN YÜKSELİŞİ – Ellen Hinsey 

İngilterede yapılan Brexit oylaması ve ABD’de 2016 yapılan seçimlerden sonra, iktidar koltuğuna oturanların uzun zamandan beri bir türlü duymak istemedikleri kaygıları taşıyan, endişeleri spontane olarak yükselmeye başlayan toplum kesimlerinin Atlantik ötesine uzanan “iktidar seçkini tabakaya karşı popülist bir isyan dalgasına” (populist revolt against the elites) tanıklık ettiğimiz fikri dolaşıma girmeye başlandı.

Toplumsal yelpazenin her iki tarafından da kabul görmemiş gelir eşitsizliği ve mal varlığı konusu, uzun zamandan beri devam eden ekonomik sorunlarla karşı karşıya olduğumuz en acil konular arasında. ABD’deki bugünkü Başkanlık Yönetimi, Amerikan tarihinin en zengin kabinesinden birisi olma sıfatıyla, ülke yönetim faaliyetleri bağlamında ilk altı aylık icraatı ile ilgili olarak “popülist” bir yorumun geçerli olduğuna dair sorgulma yapıldığı gözlenmekte.  Bu teorinin başarısızlığı, yerine göre, ABD Başkanlık seçimleri sırasında yaşanan sosyal olayları kavramsallaştırma kabiliyetimizde de bir gedik olduğunu gün yüzüne çıkarır: Toplumun gözü önünde yaşanan gelişmeler ve bu duruma nasıl gelmiş olduğumuz konusu.

Daha detaylı bir tarihsel süreç analizi olmadan ve konunun daha geniş coğrafi kapsamı dikkate alınmadan yaşanan bu gelişmeleri anlamak mümkün olmayabilir. Dar kapsamlı bir analiz, doğası gereği kısıtlayıcı olurken, bazı perspektifleri edinmek amacıyla Berlin Duvarının yıkıldığı 1989’dan sonra yaşanan siyasal karışıklık olaylarına, Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinde meydana gelen gelişmelere ve elbette Rusya’nın durumuna bakmak gerekir.

Berlin Duvarının yıkılmasından sonra demokratik eğilimler

Berlin duvarının yıkılmasından (9 Kasım 1989) ve etki alanlarındaki ülkeler ile birlikte Batı ve Sovyet bloklarının hâkim olduğu iki kutuplu dünya düzeninin dağılmasından sonra, demokratik olmayan rejimlerin Ortadoğu’da, Çin’de ve diğer bazı ülkelerde hala da iktidarda olmasına rağmen, rekabetçi seçimlerin yapılmasıyla, güçler dengesinin olması ve hukukun üstünlüğü ilkesiyle karakterize edilen demokrasi, yaygın bir coğrafik alanda otokrasi karşısında zafer kazanmış gibi görünüyordu. 1989 sonrası sürecin demokrasi endekslerinde 2006’ya kadar olan dönem yönetişim faaliyetlerinde sürekli bir gelişme kaydedildiği görülüyordu.

Nitekim bu dönemde, Polonya, Macaristan, Çek Cumhuriyeti gibi eski Doğu bloku ülke yönetimleri ve elbette Rusya yönetimi kendi parlamentolarını oluşturdular ve piyasa ekonomisine geçtiler. Farklılık arz eden bu iki uygulama; bazı gözlemciler tarafından özelleştirme ve liberalizasyon icraatları sürecinde görülen denetim eksikliği konusunda uyarı yapılmış olmakla birilikte, bu ülkelerin kendi meclislerini kurmaları ve neo-liberal ekonomiye geçiş yapmaları demokratik özgürlük olgusu konfigürasyonunun bir parçası olarak görülüyordu.

Bu durum belki de standart bir öyküleme olarak dikkate alınabilr. Ancak, yeterince tartışılamayan konu; yönetişim faaliyetleri ve refah düzeyinin bariz olarak dışa dönük olması yönünde açık belirtiler olurken, bazı ülkelerin Sovyetler sonrası dönemde kendi güçlü kurumlarını yaratmada başarısız olmalarının yanı sıra, bu ülkelerde anti-demokratik eğilimlerin artmasıyla birlikte devam eden endemik yolsuzlukla mücadele etme konusu hem Avrupa’nın ve hem de ABD’nin gözlemlemeyi istemediği gelişmelerdir. İstikrar bozucu etki yaratan 2008 finansal krizine kadar, Batı’da yükselişe geçen korporatokrasi sınıfı (şirketlerin devlet yönetiminde söz sahibi olduğu) ve bireysel zenginlik birikiminin baş döndürücü düzeye geldiği görüldüğünde bu gerçekler, küreselleşme ile birlikte, daha da belirgin hale geldi. Sadece kendi çıkarı konularla ilgilenen Batı, Avrupa Birliği (AB) üyesi bazı ülkelerde de görülen krılganlığın yanı sıra, Rusya ve Çin gibi anti demokratik oyuncu ülkelerin artan kırılganlığı konusuna pek değinmedi.

Rusya Federasyonu ve Demokratik Gerileme

1989-1991 sonrası geçiş dönemi zorluklarının yaşandığı ülkeler arasında en kritik örneği Rusya Federasyonu oldu. Neredeyse parlamentosu olmayan bir geleneğin mirasçısı olarak, 1990’larda son derece istikrarsız bir ekonomi ile meydan okuyan (challenge) Rusya, son on yıllık dönemde, bir dizi diğer kritik faktör ile birlikte, yönetim faaliyetlerinin icraası sırasında demokratik normlardan ve prestroyka döneminin ilk başlardaki beklentilerden giderek uzaklaşmış oldu.

Rusya, 2012’deki Başkanlık seçimleri sırasında, adeta otokratik bir yönetim tanımlanması için gerekli her türlü kriteri yerine getirdi: Yüksek mahkemelerin ve idari organların denetim altına alınması; basın kuruluşlarının yeniden devletleştirilmesi ve liberal medya yayınlarının kontrol altına alınması; idari kurumların/ kurulların ve hükümet dışı organizasyonların denetlenmesi; aralarında gazetecilerin de bulunduğu muhalif ve siyasi önemli figürlerin ortadan kaldırılması…

Tartışmalı bir oligarşi döneminden sonra ülke ekonomisi yönetimi Rusya devlet kurumlarının elinde yoğunlaştı veya devlet yönetim aygıtına sadıkat gösteren aktörlerin eline geçti. Batı’nın Rusya’da yaşanan bu gelişmeler karşısında sessiz kalması önemli etik sorunların yaşanmasıyla sonuçlandı. Rusya’da, 2012’de yapılan Başkanlık seçimlerinde birinci elden gözlemci ve daha sonra yaşanan gelişmelerin tanığı olarak, güçler dengesi, hukukun üstünlüğü ilkesi ve adayların demokratik kurallara göre rekabet halinde seçimlere katılması konuları dikkate alındığında Rusya’nın demokratik bir devlet olarak kabul edilemeyeceği konusuna vurgu yapılmasının önemli olduğuna inanıyorum.

Macaristan ve Batı’nın Geleceği

2004’ten beri Avrupa Birliği üyesi olan Macaristan’daki demokratik gelişmelerde yaşanan durgunluk dikkate alındığında, gerçekleşen uygulamalar Batı Avrupa ve Birleşik Devletlerde görülen “bağnaz”  (illiberal) yönetim icraatlarının tehlikelerine daha somut bir örnek olabilir. Berlin duvarının 1989’da yıkılmasından önce Macaristan’da nisbeten liberal, komünist bir devlet vardı. Macaristan, Berlin duvarının yıkılmasından sonra, demokratik yönetime dönüşümünü hızla başarıyla tamamladı. Seçimler, çok partili sisteme geçişle karakterize edilerek özgür ve adil olarak gelişti. Ancak, 2000’lerin ortasına gelindiğinde, Macaristan devleti ekonomik yanlış yönetim ve bu yanlış yönetimden kaynaklı bazı zorluklarla karşı karşıya kaldı.

Macaristan Başbakanı Viktor Orban, başında bulunduğu parti Fidesz (Fiatal Demokratatak Szövetsege /Macar Yurtaşlar Birliği), ekonomik istikrarsızlık döneminden sonra, 2010 yılında popülist bir programla iktidara geldi. Fidesz Hükümetinin ilk dört yıllık iktidar döneminde, Macaristan demokrasisinin gelişim seyrinde adım adım gerileme kaydedildi. ABD ve Avrupa Birliğinin (AB) Macaristandaki yönetim işlerine karışma ihtimaline karşı önlem niteliği taşıyan gelişmiş (sophisticated) yasama araçları kullanılarak ülke yüksek mahkamesi ve yargı erki özerkliği ortadan kaldırıldı, diğer devlet kurumlarının da bağımsızlığı etkisiz hale getirildi. Bu siyasi icraatlar ülkedeki basın özgürlüğüne darbe olurken, Rusya’dan destek işareti şeklinde dikkate alınarak, STK’lar için uluslararası fon sağlamaya imkân veren ve Macar dilinde “yabancı acenteler” kavramına karşılık gelip “dış kaynak” kullanımı olarak kabul edilen bir mevzuat meclisten geçti. Ülke ekonomik kaynakları Fidesz Hükümeti ve hükümet yandaşı kesimlerin elinde yoğunlaşmaya başladı. Avrupa Birliği ve Venedik Komisyonu gibi bağımsız danışma kurullarınca Macaristan Hükümeti icraatlarının yasal niteliği konusunda defalarca yayınlanan uyarılara rağmen bu icraatlar gerçekleşmiş oldu. Başbakan Viktor Orban, 2014 yılında, Rusya ve Çin gibi ülkelerin yönetimleri Fidesz Hükümetini desteklediğini, bu ülkelerdeki yönetim modelini Macaristan için geleceğe yönelik düşünülen model olarak görerek, başında bulunduğu hükümetinin  “aslında liberal olmayan” (illiberal) bir demokrasi kurma arzusunu dile getirdi.

O zamandan bu yana, 2015 seçimlerinden sonra, uzun zaman konsolide demokrasi ülkesi olarak kabul edilen Polonya, ülke fiili lideri eski Başbakan, Cumhurbaşkanı (2005-2010) Lech Kaczynski Budapeşte’yi Varşova’ya getirme vaadini yerine getiriyor. Polonya’da Adalet ve Hukuk partisi hükümetinin 18 aylık iktidarı döneminde, “Batılı tarzda” sivil özgürlükleri, hukukun üstünlüğü ilkesini ve basın özgürlüğünü tartışmaya açan milliyetçi bir retorik üzerine kurulu, popülist bir programa dayalı bir hükümet icraatı vaadinde bulundu.  Başbakanı Viktor Orban ve Polonya fiili lideri Cumhurbaşkanı Lech Kaczynski, Hukuk ve Adalet Partisi iktidar döneminin başından itibaren paylaşılan bir vizyonu kamuoyuna açıkladılar. Polonya’da bulunan bağımsız gözlemciler, Polonya Anayasa Mahkemesinin, kamu hizmetlerinin, basın kuruluşlarının iktidarın daha ilk yıldan itibaren parti denetimine alındığını ve iktidar partisinin aslında ülke yönetimi icraatlarına yönelik “bağnazca bir kontrol listesinin” (checklist approach to illiberlism) olduğu izlenimini edindiler. Dinamik bir sivil toplumun ve Rusya’ya karşı uzun zamandan beri düşmanlık duygusunun var olduğu Polonya’nın spesifik geçmişine rağmen, iktidardaki Adalet ve Hukuk Partisi Hükümeti, Batı karşıtı bir modele dayalı bir mevzuatı düzenleyen, işler haldeki mevcut mevzuatın “liberal olmayan” (illiberal) retoriğini kamuoyuna yansıtmayı tercih etti. Bu gelişmeler Batılı birçok gözlemcinin dikkatini çekerken, Rusya uzmanı Ukraynalı Lilia Shevstova gibi bazı kişiler, Rusya, Beyaz Rusya, Çin ve Macaristan yönetimleri arasında politik ve ekonomik bir ittifakın olmasını sağlayan, “yeni küresel otoriteryanizme” doğru evrilen bu değişim konusunda uzun süreden beri uyarıda bulundular.

Devlet Çarkının Elegeçirilmesi

Macaristanlı yazar Peter Nadas’ın yazılarında dile getirildiği gibi, siyasi aktörlerin demokratik yapıları desteklediği, seçimlerde adil rekabet halinin yaşandığı parlamento faaliyetlerinin olduğu bir ülke yönetiminin aksine, bu tarz “bağnaz” siyasi iklimler (illiberal political climates), kısa bir süre sonra, devlet organizasyon birimlerini “bir av gibi gören” tek parti hükümeti yağmacı hırsının (single-party predatory ambitions) geçerli olduğu yönetim faaliyetine dönüşmesine neden olur.  Macaristan ve Rusya’da yalnızca yolsuzlukların olduğunu söylemek eksik bir tanımlama olur: Hukukun üstünlüğü ilkesinin olmayışı, kurumsal çıkar çatışma ikliminin yaşanması ve ülke ekonomik kaynakları üzerinde iktidar yandaşı güçlerin kontrol mekanizması (crony control) sistemin tanımlayıcı üzelikleri haline gelir. Hükümetin yönetim faaliyetleri başlangıç dönemi itibariyle, bu durum sivil toplumun hak talebi direnci konusunda tehlike arz edebilir. Yasal düzenlenmesi yapılmamış ve sosyal çevre açısından tehlikeli bazı ekonomik/ticari faaliyetlerin uygulamaya konulması piyasanın canlanmasına yol açacağı şeklinde bir değerlendirme yapılabilir. Bundan dolayı, kâr etme hırsı olan kesim bir avuç azınlık olsa bile,  sistemin hesap verebilirlik talebine cevap vermesi çok düşük düzeyde kalır.

Dahası, devleti yönetenlerin, devlete liyakat gösterip gösteremediklerine bakılmaksızın, kendi yakınlarını/yandaşlarını devlet kadrolarına yaygın olarak ataması (extensive cronyism)  veya devlet aygıtı yönetiminin belli bir kesimin eline geçmesi (state capture), devletin yasal prosedüründe iktidar sahipleri eliyle ihlal edilerek gedik açılması halinde, yapılan ihlalin devamını sağlamaksızın, devletin yönetim işlerinin olağan işleyiş seyri artık mümkün olmaz. Bu durum, iktidar seçkinlerinin, iktidarda kalmak,  devlet katında çıkar çatışmalarını gizlemek ve mensubu oldukları partinin uzun süre iktidirda kalmasını sağlamak üzere seçimleri manipüle etmek için çeşitli yol ve yöntemleri bulmaları gerektiği anlamına gelir. Ancak, 1990’larda Batılı tarz demokratik iyimserlik modeli olarak görülen Macaristan ve Polonya gibi ülkeler, (Avrupa’ya göre) “öteki” görüldükleri için değil, siyasi yapılanmaları liberlizm uygulamalarına dayanmadığı için bu gelişmeleri yaşadılar.

Bundan böyle, “Doğulu”  ya da “Batılı” diye bir tanımlamanın artık geçerli olmadığını, daha ziyade birbirlerine bağlı işleyen piyasalarda, daha fazla kâr elde etme hırsıyla çalışan “bağnaz” (illeberal) eğilimlerin etkin olarak paylaştıkları piyasa işleyişinin bir parçası haline geldiğimizi ve bu eğilimlerin hepimizi yutabilecek düzeyde olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. Fransa ve Almanya gibi devasa ekonomik güçler, özelleştirme sürecini yasalara uygun düzenlemek yerine 1989’dan sonra yaşananları anlatan Nadas’nın yazılarından yeniden alıntı yaparak, yeni pazar cazibe noktaları bulma hedefine kilitlendiler ve dönemin liberalist amantüsüne (liberlist credo of the day) uygun davranarak yaşanan süreçte herhangi bir düzenleme yapılmasına ihtiyaç olmadığı düşüncesini savundular. Soğuk Savaşın sona ermesiyle barışın yaşanacağı varsayılarak “barışın getirisi” üzerine kurulu geçen bu son otuz yıllık dönem, ulusal sınırları aşan muazzam bir kâr hırsıyla karekterize edilen,  çıkarlarını korumak üzere, gerektiğinde ulusal sınırları ihlal etmeye çoktan istekli bir dönemdir.

 “Bağnaz” İktidar Seçkinlerinin Yükselişi

Geçen son beş yıllık dönemde tanık olduğumuz iktidar uygulamaları hem bilindik siyasi işler ve hem de tamamen yeni icraatlar. Bir yandan Avrupa’da ve diğer yandan ABD’de klasik sağ-kanattan gelen aktörlerin seçimlerde istedikleri başarıyı elde etmek amacıyla propaganda söylemlerinde ülkenin gerçek ekeonomik sorunlarını araçsallaştırdıklarını görüyoruz. Bu sağ-kanat siyasi hareketler, iktidar/güç sahibi olduktan sonra, otoritaryanizm, kleptokrasi (cleptocracy) ve kronizm (cronism) uygulamalarıyla karakterize edilen, güçler ayrılığı ilkesini kabul etmeyen ve sivil özgürlüklerin yaygınlaşmasını sağlamak yerine özgürlükleri baskı altına alan, bu tarz aşırı siyasi icraatlarına tanık ettiğimiz gibi, devlet aygıtının tamamıyla ele geçirilmesiyle sonuçlanan farklı meşrepten “bağnaz” (illiberal) hareketlere dönüşürler. (Başta Batı Avrupa, Doğu Avrupa ve İkinci Dünya Savaşı konuları olmak üzere,  Avrupa Tarihi konusunda uzman akademisyen, yazar, tarihçi) Timothy Synder gibi kalem erbababı bazı yazarlar 1930’larda yaşanan siyasi uygulamalarla bugün tanık olduğumuz politik icraatlar arasında benzer önemli paralelikler kurdular. Bununla birlikte, bu iki dönemi ayıran şey; iki dünya savaşı arasında her bir ülkenin ön plana çıkan kendine has siyasi yelpazesinde yaşanan ideolojik kavgaların olmasıdır.

Küreselleşmenin olduğu 2017 yılında, Berlin Duvarının yıkılmasından önceki döneme nazaren, soğuk savaş döneminde olan ideolojilerden yoksun bir dönemi yaşıyoruz. Daha ziyade, Vladimir Putin’in iktidarda olduğu Rusyada, Viktor Orban’ın iktidarda olduğu Macaristanda, seçimlerde başarılı olduğu kabul etmemiz gereken Marine Le Pen’in meclise girdiği Fransa’da yaşanan siyasal gelişmelerden bazılarını anacak olursak, yeni ve kasvetli bir bağnazlığın (illiberalsm)  iktidarı ele geçirmesinin amaçlandığı, iddialı politik güçlerin ön planda aktör olduğu yeni bir çağın eşiğinde olduğumuz anlaşılıyor:  Büyük ölçüde toplumsal değerleri küçümseyen (highly cynical), tamamıyla finansman motivasyonuyla hareket eden, teknolojik olarak tasarlanmış bir otokrasi (autocracy)……

On yıllarca süren gelişme dönemine karşın, günümüz politik eğilimleri, bölgesel kültürel ve tarihsel varyasyonlarla birlikte, kısa bir süre önce kamusallaştırıldılar ve daha homojen bir görünüm kazandılar. Bundan dolayı, bir siyasi hareket olarak mevcut “siyasi bağnazlık” akımı (illiberlism), vatandaşın sosyal yaşantısını kolaylaştıcı bir akım (convenience) olmaktan daha ziyade, devlet hizmeti faaliyetlerinde kapalı kapılar ardında yapılan gizli anlaşmalarla (conspiracy) daha ilgili olduğunu söyleyebiliriz.  Şöyle ki; son iki yılda, son derece sofistike teknolojik araçlarla seçimlerde vatandaşın oylarını manipüle etmek, farklı toplumsal katmanlar arasında ayırım yapıcı duyguları saçmak/uyandırmak, ekonomik ve politik saiklerle anti-demokratik davranışları teşvik etmek gibi siyasi faaliyetlerin mümkün olduğunu kavramış, ekonomik ve siyasi kazanaç elde eden ve bu tarzda bir itifakın kurulmasıyla daha çok kazanacak şeylerin olduğuna inanları bir araya getiren/fonlayan, aynı zihniyete sahip siyasi aktörler (like-minded political actors) arasında açık bir sempatinin kurulmakta olduğuna tanık oluyoruz.

Amerika Birleşik Devletleri ve “Bağnazlık”   

Başkan Donald Trump ve seçim kampanyasında ona bağlı çalışan ekipten birçok kişi ve kuruluşun, bu yeni “siyasi bağnazlık” (illiberalism) ruhuna sempatiyle baktıkları açıkça görülüyor. Başkan Trump’ın seçim kampanyası sırasında, Putin başkanlığındaki Rusya’ya ve diğer otokratik rejimlere sempatisini ittiraf etmesi, demokratik bir devletin başkanlağına aday birisinin yanlış bir yöntem izlediği gibi görünsede, başkanlık koltuğuna oturmasından bu yana geçen beş aylık görev döneminde Amerikalı ve uluslararası gözlemciler için son derece rahatsız edici bir durum olduğu anlaşılıyor. Başkan Trump’ın, “bağnaz” eğlilimlerle uyumlu olarak ve demokratik normları açıkça ihmal eden bir tutumla ABD Yargı Sistemi bütünlüğüne, erklerin ayrı olması ilkesine ve yakınlarına/yandaşlarına şaşırtıcı derecede ayrıcalık tanıma (nepotism) icraatlarıyla ve iddia edildiğinin tam aksine, bağımsız bir ABD kurumundan (independent U.S. agency) Başkanlık Makamına bağlılık talebinde bulunma kisvesi altında, Başkanlık Makamının tarafların çıkar çatışmalarında araçsallaştırılmaması hususuna saygı duymadığı görülüyor.

ABD’deki bu sosyal durum; basın kuruluşlarına karşı görülmemiş bir antagonizm (kin, düşmanlık) ve Başkanın Amerikan kamuoyuna açıklamasında yansıtılan bu gerçekliğin varlığına ve dolayısıyla hesap verebilirlik ilkesine olan inancın reddinin teyidi olduğu anlaşılıyor. ABD Anayasasında Yolsuzlukla Mücadele hükümlerini ihlal ettiği iddia eden Maryland ve Washington Genel Savcıları tarafından Başkan Trump aleyhine açılan davalar söz konusu “bağnaz siyasi eğilimin” (illiberal trends) niteliğini daha iyi yansıtıyor. Başkan Trump’ın alyhine açılan davalar gibi gelişmeler kendi bağlamında nadiren dikkate alınıyor ve ABD hakkında gözlemlerde bulunan uzmanların bu konuda daha kapsayıcı bir tasvir yapmalarını zorlaştırıyor. Başkan Trump cephesinde görülen devlet işleyişi, Avrupa’daki mevcut “bağnazlığın” (illiberalism) Amerikan şirketlerinin ülke yönetiminde söz sahibi olduğu yönetim modeli ile (corporatocracy) beklenmedik bir şekilde kaynaşması hali olduğuna, Amerikan şirketlerinin aslında yağmacı bir saldırganlıkla Başkanlık Makamına tecavüzü olduğuna tanıklık ediyoruz.

Rusya’nın ABD Başkanlık seçimlerine müdahale konusuna gelince, Trump cephesinde “dışa dönük” bazı sempati işaretlerinin Amerikan’ın doğrudan Rusya seçimlerine karışma konusunda bir araştırma kadar endişe verici olduğunu vurgulamak önemli. Başkan Trump veya ekibi Rusya ile bağlantıları konusunda açık delil bulunmadığı durumda da, iki taraf arasında bir ilişki bağının olmadığı ya da Rusya’nın bu faaliyetinde amaçladığı hedeflerine ulaşmamış olduğu anlamına gelmez

Hamburg’da yapılan G 20 Zirvesi sırasında görüldüğü gibi, bir yandan demokrasisini zayıflatmaya çalışan otokratik bir ülke ile “ilişkilerinde gelişme kaydeden” ABD Başkanını, diğer yandan da,  2015’te Polonya’da yapılan seçimlerdeki önceki dönemde olduğu gibi, Polonya’daki Rusya karşıtı düşmanlık duygusuna rağmen, Moskova’nın Avrupa Birliği karşıtı bir ülke olan Polonya’da Hukuk ve Adalet Partisi iktidarını desteklemeyi tercih etmesi konusu düşünüldüğünde, Rusya yönetiminin Trump başkanlığında zayıflamış ve kendi içersinde birliktelik sağlamayarak bölünmüş bir Amerika hedefine ulaşmış olduğunu görüyoruz. Sadece beş aylık bir süre sonra Amerika’nın dış dünyada görüntüsü; siyasi belirsizliklerin, ahlaktan yoksun ve salt ekonomik kazanç peşinden koşan bir ülke olduğu ve bundan dolayı da, aralarında Rusya’nın da bulunduğu bazı “bağnaz rejimlere” (illiberal regimes) karşı durmada isteksiz davrandığı şeklindedir.

Bu arada demokrasisinin bu tür güçlerden korunması gerektiğine inanan ABD,  hem iç siyasi çekişmeleri ve hem de kurumsal kökenleri olan, dış akımlar tarafından teşvik edilebilen bu “ani siyasi bağnazlığı” kavramakta zorluk çekiyor. Bu durum, herşeyden önce, Amerikan yoksul kesimlerin sırtından kazandıkça, en çok kaybetme riskini göze alanlar ve çoğu zaman, sağ-kanat popülist hareketleri seferber etmeyi hedefleyen kesimler için yıkıcı oldu. 2017 yılı başında 21.yüzyıl yönetişim formolü kristalize olmuş gibiydi: Milliyetçilik retorik düzeyde; kâr etme hırsı ana motif; ABD sağ-kanat popülzmi ve teknoloji araç oluyor ve nihai itibariyle “politik bağnazlık” (illiberalism) sonuç oluyordu.

Amerikan Devleti bağlamında konuyu dikkate alacak olursak; bu durum kontrol edilmez ve devam etmesi engellenemez ise, birçok hata yapılmış olmasına rağmen işleyen demokrasinin olduğu ABD’nin bir zamanlar dünya üzerinde kurduğu otoritesini yeniden tesis etmesi daha on yıllar sürebilir. 21.yüzyılın “bağnazlık tehlikesi” (illiberal danger) geleceğimizden daha ziyade günümüzü tehdit ediyor.

Unutmamamız gereken husus; Berlin duvarının yıkılmasından sonra (1989) yaşanan bu “politik bağnazlığın” (illiberalism) hikâyesi – Batıda veya Doğuda olsun – her bir vatandaşın hayatını derinden etkilediği: Yirmi yıldan daha fazla bir süredir kısa vadeli ekonomik çıkarların uzun vadeli yönetişim faaliyeti vizyonunun önüne koyulduğuna ve ne pahasına olursa olsun,”politik bağnazlığa” (illiberlism) karşı durmaktan, demokratik bir ülke yönetimi için mücadele vermekten imtina edildiğine tanıklık ediyoruz.

Çek eski Cumhurbaşkanı ve bir dönem muhalifi Vaclav Havel’in dile getirdiği gibi, gelgit dalgasını atlatacak olursak, değişmek üzere, işe kendimizden başlamak zorundayız: Belirli bir refah düzeyine çıkma uğruna verilen çabada “manevi ve ahlaki bütünlüğümüzden” fedekarlık yapma eğiliminden vaz geçmek veya toplumsal temel değrlerimizi ihlal eden ülkeler ile ticaret yapmamak. Kendimizden başlayarak değişmek; özgürlüğün olmadığı bir toplumda yaşamak istemiyorsak, kurumlarımıza olan inancımızı yenilemek ve gelir eşitsizliğinin kritik sorunlarına adil ekonomik çözüm yolları bulmak zorunda olduğumuz anlamına gelir. Ancak, bazı fedekarlıkları yapmak durumunda kalacağımız gayet açık. Aynı zamanda çok açık olan diğer bir konu; özgür bir toplumda yaşamak uğruna mücadele vermeye istekli değilsek, gelecekte özgür toplumun yok olmasıyla karşı karşıya kalacağımız anlamına gelir.

Fransa ve İngilterede yapılan seçimlerde çıkan sonuçlar, vatandaşların aslında bazı kesimlerin düşündüğü gibi, o kadar da kolay manipüle edilemeyeceğine dair işaret olsa bile,  söz konusu tehlikenin o kadar korkunç olmadığı anlamına gelmez. ABD yönetimi, Birleşik Devletler halkına, çağımızın çetin ekonomik ve ahlaki sorunlarından bir nebze kurtulması anlamında, ekonomik dürtülerden doğan kuruntuların hukukun üstünlüğü ilkesi ve sivil özgürlüklerin tanınması karşılığında Faustiyen bir anlaşma (Faustian Pact) teklifinde bulunuyor. Bu durum,  seçimlerde demokratlar, cumhuriyetçiler ve bağımsız adayların yanısıra, yaklaşan seçimlerde birçok Avrupalının da karşı karşıya kalacağı bir sorun. Bu konu bugünkü kuşağın önünde duran ciddi bir sorundur. Ama aynı zamanda üstesinden gelinebilecek bir meydan okumadır (challenge). Çünkü yirminci yüzyıl totaliteryanizmi karşısında halk katmanlarının kazancı denilebilecek akli bir durum varsa; özgürlüğün alternatifinin olmadığının öğrendiğimizdir.

 

Kleptokrasi: Ülkenin her türlü ulusal kaynağını ve hazinesini kendi çıkarları doğrultusunda kullanan diktatörlükleri tanımlamak üzere geliştirilen kavram.

Nepotizm/Kronizm (kayırmacılık): Devleti yöneten hükümet erkânının eşine-dostuna ve yandaşlarına iş yaratma, kazanç kanal açma, devlet hazinesini akıtma marifetiyle onları zenginleştirme ve sermayenin haksız bir şekilde aynı çevrelerin elinde toplaması durumu.

Faustian Pact: Gelecekte halka maliyeti ne olacağı düşünülmeden, günün çıkarları için iktidar sahipleriyle yapılan anlaşma. İktidar, güç kazanmak ve varlık edinmek üzere şeytana ruhunu satma. Kısa vadeye yönelik bir kazanım eldilmiş olmasına rağmen, şeytan, daha sonra gelip bütün kazanımları alıp götürüyor.

Bu kavram; Alman ozan ve oyun yazarı Goethe’nin Faust adlı oyununda anlatılan; büyülü güçler elde etmek ve bilinmeyenleri öğrenmek için ruhunu Mephistoples adında bir şeytana satan gezgin bir hokkabazın öyküsünden literatüre geçmiştir.

İlliberalism (illiberalizm/illiberal demokrasi) : Liberal  (veya demokratik) kurumları olmayan, sadece serbest seçimlere dayalı bir yönetim sistemi. Kuvvetler ayrılığı, insan hakları, hukukun üstünlüğü, şeffaflık, hesap verilebilirliğin olmadığı bir demokrasi; belli başlı liberal kurumlar oluşturulmadan tiranlık ve hatta savaş getirme potansiyeline sahip…  “Kısmi, düşük yoğunluklu” demokrasi….   (bazı metinlerde “boş demokrai” bazen de “hibrid bir rejime” dayalı demokrasi)………

Çeviri metinde; iktidar hırsı bağlamında bir tutum olarak “bağnaz, bağnazlık” kavramı kullanılmıştır.

Otokrasi: Monarşinin bir çeşidi. Yönetim erkini elinde bulunduran, bütün siyasi yetkileri tek başına kullanır. Sadece yönetim miras yoluyla devam etmemiş oluyor.

 

Kaynak: http://www.telospress.com/the-rise-of-the-illiberal-elites/

 

 

Çeviren:  Nizamettin Karabenk