Pazar , 17 Aralık 2017

Faşizmin Ekonomi Politiği – Louis Proyect

 

 

 

 

ABD Başkanı Donald Trump tarafından ortaya atılan ABD’de faşist tehlikeyle ilgili milyonlarca kelime  yazılmış olsa da, hem ideoloji ve hem de devlet politikası bakımında faşist ekonominin gerçek bir analizi konusunda çok az şey yazıldı. Ancak,  Virginia Eyaletine bağlı Charlottesville kentinde, “kan ve toprak” nidalarıyla ilerleyerek (beyazların üstünlüğünü savunan) ve Nazi dönemi sloganları atan ırkçı göstericiler ile ırkçılık karşıtı gruplar arasında çıkan şiddet olayları ardından Başkan Donald Trump basit bir açıklama yapmakla yetindi. Trump ve Hazine Bakanı Steve Munichin gibi politikacıların ABD’ye faşist bir diktatörlük uygulayıp uygulamayacağını düşünmeden önce, 1920’lerde Rus sanatı üzerine güçlü bir etkisi olan 1909 Fütürist Manifesto (20 Ocak 1909’da Le Figaro Gazetesinde yayınlanan Sanat Bildirgesi) yazarı İtalyan şair Fillipo Tommaso Marinetti ve İşçi Sendikacısı Alceste De Ambris tarafından ortaklaşa kaleme alınan, Benito Mussolini tarafından 1919’da kurulan Faşist Partinin Manifestosunda bulunan talep maddelerinin bazılarına göz atmak yararlı olabilir:

 

  • Sekiz saatlik iş gününü öngören yasanın en kısa zamanda yürürlüğe konulması
  • Asgari ücret uygulaması
  • İşçi temsilcilerinin sanayi komisyonlarına katılımı
  • Endüstriyel yöneticilerine ve devlet memurlarına tanınan hakların (teknik ve moral açısından layık görülen)  işçi sendikalarına da tanınması
  • Sermaye üzerinden güçlü bir vergi alınması (büyük sermayenin “kısmen kamulaştırılması”)
  • Dini Cemaat mülklerinin kamulaştırılması, devlet imkanından faydalanarak yoksul halk kesimi sırtında ayrıcalıklara sahip piskoposlukların kaldırılması v.s……

 

ABD eski Başkanı Barack Obama’nın 2007 seçimlerinde vatandaşın oyunu almak üzere kullandığı sağ-kanat popülizm kampanyasının çılgın bir versiyonu olan Donald Trump’ın seçim kampanyası biryana, 1970’ten beri aslından birbirlerinin benzeri yönetimler olan Cumhuriyetçiler ile Demokratlar dönemi hegemonik neoliberlizmi ile  Benito Mussolini (Il Duce) diktatörlüğünü karıştırmamak lazım.

 

Mussolini’nin İtalya’nın Birinci Dünya Savaşına katılma siyasetini desteklemek üzere, mensubu olduğu Sosyalist Partiden ayrılan sosyalist bir kişilik olduğunu unutmamakta fayda var.  İtalyan solunda birçok siyasi figür gibi Mussolini de George Ciccariello-Maher’in, bugün soldaki sorunlara bir düzeltme olarak sunulan şiddettin sendikalist peygamberi George Sorel’in politik felsefesinden etkilenmişti. Mussolini, George Sorel gibi Alceste De Ambiris’in sendikalizm görüşüne katılıyordu. Ancak, Fransa’da Vichy Hükümetini (*) destekleyen ve aynı adı taşıyan faşist bir grubun etrafında toplandığı dergi olan Action Française’in (Kraliyetçi, milliyetçi bir düşünce ve siyasi hareket) önde gelen ideologlarından Fransız aşırı milliyetçisi Charles Maurras’ın etkisinde kalarak sağ kanada geçiş yaptı. Oysa George Ciccariello-Maher olsaydı böylesi bir gelişme göstermeyeceğine eminim.

 

Benito Mussolini’nin ekonomik politikaları, karşılıklı yarar sağlayan milliyetçi amaçlar doğrultusunda, emekçi ve sermaye sınıfların birlikte çalışmasını savunan korporatizm ideolojisi olarak tanımlanabilir. Başkan Trump’ın kendisini madenciler ve inşaat işçilerinin kurtarıcısı olarak göstermeye çalışmasına rağmen, ekonomik danışmanları tarafından sunulan politikalar, Ronald Reagan dönemi Amerika’da ve Margaret Tahatcher dönemi İngiltere’de yapılan özelleştirmeler, kurallara aykırı mevzuat düzenlemeleri, vergi indirim uygulamalarından (ve diğer uygulamalar) ayırt edilemez politikalardır. Başkan Trump’ın Ekonomik Başdanışmanı ve Ulusal Ekonomik Konseyi Başkanı Gary Cohn ve ABD Hazine Müsteşarı Steve Munichin gibi Goldman-Sachs bankerleri, (mitin gücü ve şiddet üzerine kurulu devrimci sendikalizm kuramını geliştiren) George Sorel gibi sendikalistlerin görüşlerine göre değil, Milton Frierdman’ın (serbest piyasa) liberlizmi tapınağında ibadet ederek politika geliştiriyorlar.

 

Wikipedia Internet Ansiklopedisinde İtalyan faşist ekonomi politikasıyla ilgili sunulan makalede oldukça yararlı bilgiler yer alıyor. Mussolini’nin Keynesçiliği “faşist ekonomiye faydalı bir giriş” olarak gördüğüne dikkat çekiliyor. Konunun böyle sunulmasıyla Mussolini döneminde delice harcamalar yapıldığı söylenmiş oluyor. Mussolini 1922’de iktidara geldiğinde İtalya milli borcu 93 milyon Liret idi. 1943’e geldiğinde ise borcu 405 milyarın üzerine çıkmıştı.

 

Amerika’da Cumhuriyetçilerin, zaman zaman, çok harcama yaptığına inanan var mı? İnananlar, Bill Clinton Kabinesinde Çalışma Bakanı ve Siyaset Bilimi yorumcusu Profesör Robert Reich’i mi, yoksa Amerikan Vergi Reformu Mimarı ve Başkanı Grover Norquis’i mi dinliyorlar?

 

Biyografi yazarı Christopher Hibberet’e göre Benito Mussolini “modern Avrupa’da rakipsiz bir kamu yatırımları programı başlattı. Köprüler, kanallar ve yollar yapıldı; hastaneler, okullar, tren istasyonları ve yetimhaneler inşa edildi; bataklıklar kurutuldu ve atıl durumdaki araziler ıslah edildi. Ormanlar dikildi ve üniversiteler kuruldu”. “İtalyan Faşizmi ve Kalkınmacı Diktatörlük (Italian Fascism and Developmental Dictatorship) kitabının yazarı A, J. Gregor faşist İtalya’nın sosyal refah programlarına yaptığı harcamalarını “daha gelişmiş Avrupa ülkeleri” yatırımları ile mukayese edildiğinde, Kalkınmacı Diktatörlük yatırım programlarının bazı bakımlardan daha ilerici” olduklarını yazar. New York şehir politikacısı Grover Aloysius Whalen 1939’da İtalyan Faşizminin ardındaki mantığı Mussolini’ye sorduğunda, cevabı; “Amerika’nın New Deal programı” gibi şeklinde olmuştu.

 

Naziler de aynı duyguları taşıyorlardı. Yazar Wolfgan Schivelbusch “Üç Yeni Program: Roosevelt’in Amerika’sı, Mussoli’nin İtalya’sı ve Hitlerin Almanya’sı Üzerine Görüşler,1933-1939  (Three New Deals: Reflections on Roosevelt’s America, Mussolini’s Italy, and Hitler’s Germany, 1933-1939”)  başlıklı yazısında Nazi Partisi (Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi) gazetesi Völkischer Beobachter, ABD Başkanı Franklin D. Roosevelt’in liderliğini överek, Almanya’nın Başkan “Roosevelt’in Ulusal Sosyalist düşünce gelişimini benimsediğini, Roosevelt’in uyguladığı  “ekonomik ve sosyal politikaların Hitler diktatörlüğü ilkelerine (Führerprenzip)  uyumlu gördüğü belirtiyordu.

 

1991’de Kolombiya Üniversitesinde çalışmaya başladıktan ve Internet adı verilen bir ağ sistemi olduğunu gördükten sonra, yan odada çalışan kişiye bu Internet ağ sisteminin ne işe yaradığını sordum. İlgimi çekebilecek posta listeleri (mailing list) olduğunu ve Kolombiya IBM ana verici sisteminde tutulan bir dosyayı incelememi önerdi. Söz konusu dosyalardan birisi benim de katılımcı olduğum Progressive Economists Network (PEN-L) ile ilgiliydi. Paul Sweezey tarafında kurulan amiral gemisi Marksist Monthly Review dergisine abone Lynn Turgeon adında bir kişi vardı. Turgeon, “Bastard Keynesyancılık: İkinci Dünya Savaşından itibaren Ekonomik Düşünce ve Politikamızın Evrimi” (Bastard Keynesianism: The Evolution of Economic Thinking and Policymaking Since WWII) başlıklı kitabında Nazi dönemi Ekonomi Politikaları ile Amerikan New Deal programları arasında benzerlikleri dile getirdiği için diğer PEN-L aboneleri tarafından tartışmalı bir kişilik olarak kabul edildi:

 

Bazıları da mizahi bir şekilde ekonomist Turgeon’u “uygulamada geçerli bir konuyu görüp daha sonra teorisini yapmaya çalışan” biri olarak tanımlamışlardı.  Oysa bu durum bazı açılardan;  Hitlerin iktidara geldiği 1933-1936 dönemde işsizlik oranını % 30’dan % 1’e indirdiği ekonomik mucizesinin farkında olan Keynes teorisine uygulanmış olabilir. 1936 yılı aynı zamanda Keynes’in Genel Teori kitabının yayınlandığı yıldır. Keynes, Almanca baskısına yazdığı Özel Giriş kısmında aynı zamanda “Nasyonal Sosyalizm” için de geçerli olabilecek teori olan  “Genel Teoriye” Almanların nasıl da susamış olduklarını gördüğünü belirtir.

 

Adolf Hitler, iktidarı döneminde, Benito Mussolini ve Franklin D. Roosevelt gibi, özellikle altyapı projelerine büyük harcama yaparak ülkesinin ekonomik sağlığını iyileştirmeye çalıştı. Otoban çalışmalarına 1913’te başlatılmış olsa da, Hitler, otoban çalışmalarının yaygınlık kazanması için büyük miktarda deutschmark yatırım finansmanı garantisini sağladı ve yeniden istihdam edilen işçilerle birlikte üstü-başı kirli iş elbiseleriyle görüntü vererek propaganda amaçlı yatırım projelerinden fayda sağlama yoluna gitti.

 

ABD Başkanı Franklin D. Roosevelt döneminde 1935’te New Deal Agency çerçevesinde Amerika’da başlatılan WPA istihdam projelerinde (Works Progress Administration) olduğu gibi Almanya Kamu Hizmetleri programları, Führer’in liderlik itibarının cilalanmasına yarasa da, işsizlik sorunun gidermesi açısında çok az katkı sağladı. Nihai analizde, hem Amerika’da ve hem de Almanya’da gerektiği gibi işleyen askeri Keynesçilik oldu.

 

Diğer faşist rejimlere gelince, aynı mantıkla işleyen korporatist politikalar uygulandı. Daha ziyade, dinsel gelenekçiliğe dayanan Portekiz ve İspanya’daki faşizm versiyonları, halktan uzak bir yerlerde, Beyaz Saray sakini Başkan Trump ile ilişkilendirilen faaliyetlerden çok farklı politikalardır.

 

Portekiz de; Antonio Salazar, diğer diktatörlük rejimlerinden farklı olarak,  faşist bir hareketin başındayken iktidara gelmedi. Salazar, 1926’da yapılan bir askeri darbeden sonra yönetimi ele geçiren askeri rejimde Maliye Bakanı olarak atanmasın neden olan Politik Ekonomi Profesörü olarak kariyerine başladı. Maliye Bakanlığı görevinden kısa bir süre sonra Başbakanlığa yükseldi. Başlıca ilgi alanı; İkinci Dünya Savaşından sonraki dönemde, diğer Avrupa devletleri ekonomilerinde olduğu gibi, hiper-enflasyonla sarsılmış Portekiz finansmanını istikrara kavuşturmaktı.

 

Sanayileşme sürecini daha tamamlamamış Portekiz, Almanya ve İtalyada olduğu gibi, emekçi sınıfına dayatılan zorunlu çalışma rejimi ile ekonomik gelişme kaydetme politikasına önem vermedi. Salazar’ın korporatizm rejimi birçok bakımından Portekiz ticaret kapitalizmi geçmişinin bir mirası olarak uzun süre devam eden Portekiz devleti ve devlet şirketlerinin faşist bir uyarlamasıydı.

 

Portekiz burjuvazisi İngiliz burjuvazisinin belli bir serbestîyet içinde faaliyet göstermelerinden hiçbir zaman memnun değildi. Çünkü sözleşme yapmada ve imtiyaz elde etmede Portekiz devletine güveniyordu. 18.yüzyıl ekonomik ilişkilerinde daralma yaşayan Salazar rejimi, İtalyan devletinin yozlaşmış fütürizminin tam aksine Katolisizm, faşizm ve derin ekonomik muhafazakârlık karşımı bir politika uyguladı. Başkan Trump yönetimine bağlı çalışan herhangi birinin Salazar’ın Yeni Devlet (Estado Novo) şeklindeki faşizminden ilham alacağına hiç kimse ihtimal vermiyor.

 

Portekiz ile İtalya arasında ideolojik ve sosyal açıdan orta yol olarak General Francisco Franco (El Caudillo-lider)  diktatörlüğü İspanyası var. İspanya devleti milliyetçi gündemini geliştirmek üzere farklı sosyal sınıflar arasında tarafsız bir hakem olduğunu söylerken, sendikalist bir söylem geliştirmesine rağmen General Franco işverenlerin yanında yer aldı.

 

Diktatör Franco’nun ideolojik hareketi Falanjizm diye tanımlanıyordu. Başlangıçta anti-kapitalist bir karaktere sahip Franco hareketi,  Hitler Partisinin, 1934 yılında, 30 Haziran’ı-01 Temmuza bağlayan, siyasi cinayetler işleyerek sol kanat rakiplerini tasfiye ettiği gece olan Uzun Bıçaklar Gecesi Operasyonuyla (Night of long Knives/Nacht der langen Messer) yaptığı gibi,  iktidarı ele geçirdikten sonra anti-kapitalist karakterinden vazgeçti. Falangist ortodoksluğa verilen yegâne imkân, Franco faşist rejiminin Kuzey İspanya da, Bask Bölgesinde bulunan Mondragon Kasabasında faaliyete geçen Mondragon İşçi Üretim İşletmeleri ve diğer kooperatif işletmelerini desteklemesiydi. Çünkü bu işletmeler İspanya’da sınıf ayırımı yapılmadığı iddiasının kanıtı oluyordu.

 

İşçi Üretim İşletmeleri ve Kooperatiflerin aslında faşist rejimler için lanetlenesi (anathema) oluşumlar olmadığı da görülüyordu. Nitekim Mondragon Efsanesi (The Myth of Mondragon) adlı kitabının yazarı Sharryn Kasmir, Diktatör Franco döneminde siyasi partiler ve sendikal örgütler yasal olsalardı, “bu tür oluşumların siyasi enerjileri asla işbirlikçilik gibi bir projeye doğru yönlendirilmeyeceğini” savunuyor.

 

Bu durum sadece İspanya’ya özgü değildi. İtalyan faşistleri başlangıçta emekçi ve sermaye sınıfları arasında işbirliğine karşı olurlarken, sosyalistler ve komünistler tasfiye edildikten sonra Mussolini emekçi ve sermaye/işveren sınıfları arasında işbirliğine gidilmesine yeşil ışık yaktı. 1927’de İtalya’da 7131 kooperatif işletmesi varken, 1942’ye gelindiğinde kooperatif sayısı 14.576’ya çıkmıştı. İtalyan faşist rejimi, dönemin şartları gereği, her biri birer “alternatif” üretim biçimi olan İşçi Kooperatif İşletmelerini ekonomik sistemine tehdit görmeyip, kaygı duymuyordu.

 

Diktatör Mussolini, Kooperatif İşletmelerini, kendi kurucu ideolojisi idealine uygun örnek işletmeler olarak gösteriyordu. Yazar Kasmir incelemesinde, Mussolini dönemindeki bu aykırı işleyişi (anomaly); emekçi sınıfının katılımı, emekçi ve işveren-yönetim arasında sakınca görülmeyen işbirliği ilişkilerinin nasıl şekillendirildiğini” ve rejimin “sınıf tanımlamasının sönümlenmesini” nasıl da başardığını açıklıyor.

 

Başkan Donald Trump yönetiminin gelecekte, ABD’deki rejime herhangi bir tehdit görmeksizin, emekçi işletmelerine olumlu bakabileceğini düşünen birisi var mı, acaba? Ben düşünemiyorum. Geriye dönüp baktığımızda, Faşizm hareketi; 1900’ların başında uluslararası düzeyde sosyalist büyük harekete karşı ve 1917’den sonra SSCB örneğinde çokça tanımlaması yapılan politik ve ekonomik bir sistem olarak ortaya çıkmıştı. Burjuvazinin o dönemde, emekçi sınıfını dize getirmek amacıyla, Adolf Hitler (der Führer-Lider) ve Benito Mussolini (Il Duce-Lider) gibi en alt tabakadan devletin zirvesine çıkmış siyasi figürler tarafından idare ediliyor olsa da, egemenliğini devam ettirebilecek diktatörlükleri bağrına basmaktan başka çaresi yoktu.

 

Amerikan egemen sınıfının politika tercihlerini anlamak için; beyazların üstünlüğünü savunan Düşünce Kuruluşu The National Policy Institue Başkanı Richard Spencher ya da Siyaset Bilimci, siyaset yorumcu ve ultra-conservative yazar Milo Yiannopoulus gibi marjinal figürler üzerine odaklanmak yerine, ABD’nin yakın tarihini incelemek daha uygun olur. ABD egemen ideolojisi; The Heritage Foundation, The Cato Institute ve The American Entreprise Institute gibi düşünce kuruluşları tarafından örneklendirilen serbest piyasa liberalizmidir. ABD’de İdeolojiyi belirleyen bu düşünce kuruluşların/vakıfların çekirdek yapısında 20.yüzyılın devlet faşizmine benzeyen bir düşünce gelişimi değil, Şikago İktisat Okulu (The Chicago School)  düşüncesi var.

 

Faşizm ideolojisi; işçi sınıfı devrimci hareketlerine karşı bir tepki hareketi ideolojisi olarak ortaya çıktı. 1920’lerdeki Avrupa Burjuva sınıfı Sorel ve Maurras’ın siyasi fikirlerine çok az ilgi duyardı. Ancak işçi sınıfı hareketini disipline edebildiği sürece, burjuvaziye dayanan gansgster rejimlerini de onaylıyordu.  Üretimde emekçi ve işveren kesimlerinin birlikteliği kapitalist sistemin aleyhine bir sosyal gelişme olsa da, faşist rejimler için istikrarlı toplumsal bir taban sağmaya yarayan bir düşünce barındırıyordu.

 

Şimdilerde karşı karşıya olduğumuz durum, faşizm tehdidi değil, 1970’lerde Salvador Allende’nin askeri bir darbe ile devrilmesiyle birlikte başlayan neoliberalizmin uzun mesafe yürüyüşüdür. Şili ülkesi, daha sonra, Ronald Reagan döneminde ABD’de ve Margaret Thatcher döneminde İngiltere’de kutsanır derecede değer atfedilen Milton Friedman’ın ekonomik liberalizminin test alanı haline getirilmişti. Reagan ve Thatcher dönemlerinden sonra Amerika’da Bill Clinton ve İngiltere’de Tony Blair iktidarlarında ekonomik liberalizm düşüncesi siyaset yelkenine rüzgâr oldu. Neoliberal ekonomi politikasının esas amacı; 20.yüzyılda, sosyal demokrat ya da liberal hükümetler döneminde, yaygın halk katmanlarına yönelik sosyal güvenlik ya da işsizlik sigortası gibi sosyal kazanımları ortadan kaldırmaktı. Donald Trump yönetimi dönemi Amerika’da karşı devrim hareketi omuzlarından sağlam bir destek aldı. Bundan dolayıdır ki, hoyrat ve istikrarsız davranışlarına rağmen, Cumhuriyetçi Parti, Donald Trump’ın partisi haline geldi. Yaygın halk katmanları olarak bu şartlar altında görevimiz, Trump’ın temsil ettiği, ırkçı, yerli beyaz ırkı savunan ve çevre karşıtı politikalarına karşı durabilecek bir hareket geliştirmek olmalıdır. Başarmak yolunda karşımızda duran canavarın da ne olduğunun da farkında olmalıyız. Başkan Trump’ın izlediği politika, Ronald Reagan döneminde derinlere kök salmış neoliberal düşüncenin yeni bir tezahürüdür. ABD’deki bu yeni tezahür, liberal politikanın (bilinen) faşizm ile ilgisi yok (**). Amerika’daki bu gelişmeyi anlayıncaya kadar faşizme karşı bir mücadele macerasından diğer bir maceraya beyhude yere sürüklenmiş oluruz.

 

(*) II. Dünya Savaşı sırasında Almanya’nın Fransa’yı işgali sırasında Fransa’nın Vichy kenti çevresinde kurulan ve     1940 -1944 arası hüküm süren Almanya kuklası bir hükümet….

(**) ABD’de Siyasal Sistemin bir değişim içinde olduğu ve liberal demokrasiden “neofaşist” bir yönetime yöneldiğine, Amerika’da bir neofaşizmin türediğine, Beyaz Saray’da şekillenen yeni yönetim tarzının aslında “neofaşizm” olduğuna dair yorumlar var: Yeni muhafazakârların önde gelen kalemlerinden, Brookings Institution yöneticilerinden Robert Kagan Washington Post’a çıkan bir yazısında Trump’ı faşist olarak tanımladı. Yine Washington Post’un köşe yazarlarından Micheal Kinsley “Donald Trump bir faşist” diye yazdı. Liberter bir figür olan Jeffry A.Tucker “Donald Trump bir ideolojiye sahip ise, en iyi biçimde faşizm olarak tanımlanabilir” diye söyledi. Ross Douthot New York Times’ta çıkan yazısında Trump’ın sergilediği davranışları faşizm/neofaşizm diye nitelendirmek için yeterli görüyor…

Kaynak : https://www.counterpunch.org/2017/10/27/the-political-economy-of-fascism/

 

Çeviren: Nizamettin Karabenk