Çarşamba , 19 Aralık 2018

Hegel’in “Paralel İde”si Olarak Değer[1] – Özcan Evrensel

Hegel’in “Paralel İde”si Olarak Değer[1]

Özcan Evrensel

Giriş

Hegel açısından felsefenin ilgi alanı dar anlamda tek yanlı ve gerçeklikten yoksun kavramlar değil İde’lerdir. Kendi kendisine edimsellik vererek, hakikate ulaşan biricik şey olmak bakımından hakiki kavramın, gerçekleşme suretiyle kendisine verdiği somut form İde olmaktadır. Saf kavram formunun bilgisinde örtük olan bu ruh, varoluşa geçerek bir bedende yaşam bulur; tıpkı ağacı kendi içinde taşıyan ve onun bütün gücünü kapsayan, ancak henüz ağacın kendisi de olmayan tohumların ağaca dönüşerek gerçek anlamda yaşam bulmasında olduğu gibi. İşte ruh ile bedenin ya da kavram ile onun varoluşunun birliği İde’dir. Dolayısıyla yaşamın ancak ruh ile bedenin birlikteliği olmasında olduğu gibi, İde’nin ne olduğuna anlamak için kavrama ve onun varoluşuna bakılmalıdır. Bu yüzdendir ki, hukuk felsefesinin konusu olan hukuk İde’sidir ve bu da özünde özgürlüktür (§ 1).

Hukuk Felsefesinin Anahatları’nda[2] konunun rasyonel çekirdeği olan Özgürlük İdesi’nin kavramdan hareketle kendisini geliştirmesi, eş deyişle, gerçekliğin kendisinin, kendi içkin açınımını göstermesi esas belirleyendir (§ 2). Tinsel dünyanın bir meselesi olan hukukun özü, ya da hareket noktası ise özgür irade olarak belirmektedir. Çünkü hukuk sistemi gerçekleşmiş özgürlük alanıdır ve özgürlüğün bu ülkesi tinin kendi içkin hareketinden ürettiği ikinci doğa olarak kurduğu yaşam dünyasıdır. Buradaki ikinci doğanın, ikincil oluşunun nedeni birincil olan bir doğanın olmasıdır ki bu zorunluluk alanı olan fiziksel doğadır. O halde irade’nin ilk isteyeceği şey, kendi varoluşunun zemini de olan bu zorunluluk alanını aşarak özgürlük alanına geçişi mümkün kılmaktır. Özgürlük perspektifi olmayan bir irade Hegel’e göre ağırlığı olmayan bir madde gibidir; yani iradenin temel belirlenimi özgürlük olmak zorundadır. Fakat bu belirlenim çift yönlüdür, nasıl ki özgürlüksüz bir irade boş ise, özgürlük de ancak irade olarak, eş deyişle, isteyen bir özne varsa edimseldir (§ 4).

Söz konusu perspektif üzerinden hareket eden Hegel, bu vurguyu yaptıktan sonra iradenin düşünce ile bağıntısı üzerinden, iradenin kendi kendisini açımlamasına geçmektedir. Her tasarımın bir evrenselleştirme olduğunu söyleyen Hegel, bir şeyi evrensel yapmanın, onu düşünmekten geçtiğini eklemektedir. Bunu Ben üzerinden anlatırken, “ben” demenin, tüm tikelliği bir yana bırakmak anlamına geldiğinin altını çizmektedir. Bu “ben” pratik bir “ben” olarak tüm yalınlığına rağmen etkinlik gösterip “dünyanın rengârenk tablosu”nu önüne alarak kendini içinde barındıracağı bir ev tesis etmektedir. Bu da anlama yetisi ile irade arasındaki ilişkiye yapılan göndermelere kapı aralamaktadır. Zira teorik, başka bir deyişle, salt düşünce olan, pratik olanı kendi içinde taşımaktadır. İradenin kendi içinde taşıdığı bu pratik, adım adım gerçekleşmeye başladığında; ilk adım, “ben”in istediği şeyi kendi önüne koyması ve onu kendi için bir nesne yapmaya başlamasıdır.

Biraz daha somutlaştırmak gerekirse, saf belirlenimsizlik olarak “ben”, her şeyden önce, saf kendi içine yansımış, her türlü içerikten yoksun bir biçimde mutlak bir soyutlama olarak evrenseldir ve sadece kendi kendisinin saf düşüncesidir (§ 5). İkinci adımda, saf ayrımsız belirlenimsizlikten farklılaşmaya, belirlenim kazanmaya ve bu belirlenimin bir içerik ya da nesne olarak somutlaşmasına geçmektedir. Mutlak sonsuzluktan, mutlak sonluluğu geçilen bu moment artık tikelleşme uğrağıdır. Bu hareketin varacağı gelişme noktası da bu iki momentin birliğidir: Kendi içine yansıyarak kendine dönen ve böylece evrenselliğe geri dönen tikellik olarak tekillik (§ 7). Sonuç olarak, asıl irade her iki momenti de kapsayarak aşmaktadır. Ben, sadece ben olmak bakımından, saf etkinliktir, kendinde olan evrenseldir. Öyle bir evrenseldir ki, kendine belirlenimler vermek suretiyle sadece kendinde olarak kalmamakta, aynı zamanda kendini bir başkası olarak kendi karşısına koyarak, evrensellikten tikelliğe geçiş yapmaktadır. Bunu yapsa bile kaçınamayacağı hareket ise şudur: Tikel olanda kendinde olmaya devam etmesi ya da kendine belirlenim verse bile kendinde kalabilmesi ve evrensellikten vazgeçmemesidir. Bu da özgürlüğün somut kavramıdır. İşte irade ancak bu özgürlük içinde olduğu zaman kendi evinde olacaktır. Kendini kendinden başka bir şey ile ilişkiye sokmaksızın, tüm bağımlılık ilişkilerinden kendini azat etmiş bir halde bulunduğunda hakiki iradedir ya da hakikat haline gelmiştir. Belirli bir varlık kazanmış olan irade bu yolla kendi kavramıyla bir ve aynı olmaktadır (§ 23).

Dikkat edilmesi gereken nokta yukarıdaki hareketin tarihsel bir hareket olmaktan ziyade mantıksal bir seyir alış olmasıdır. Hegel’in yönteminde kavram kendisini, kendisinden hareketle açımlamaktadır. Kavramın kendisine içkin kendi gelişmesinin temel ilkesi ise diyalektiktir.

“Kavramın yüksek diyalektiği, [belirlenimi] salt bir sınır olarak, bir zıtlık olarak meydana getirmek değildir, aynı zamanda, onun pozitif muhtevasını ve sonucunu çıkarmak ve kavramaktır, çünkü ancak bu suretledir ki, diyalektik, bir gelişme ve bir [içkin] ilerleme olur. Ayrıca, bu diyalektik, sübjektif bir [anlama yetisinin] dış faaliyeti değil, dallarını ve meyvelerini organik bir şekilde üreten bir düşünce muhtevasının öz ruhudur. İde’nin bu gelişmesi, onun akliliğinden [düşünülür olmasından] gelen kendi faaliyetidir. Düşünce ise, sübjektif niteliği dolayısıyla, İde’nin bu gelişmesine seyircilik etmekten başka bir şey yapamaz; ona kendinden hiçbir katkıda bulunamaz. Bir şeyi rasyonel olarak düşünmek, objeye dışarıdan bir akıl katmak ve böylece onu değişikliğe uğratmak demek değildir, objenin kendisinin aklî (rasyonel) olduğunu görmektir. Burada, özgürlüğü içindeki [tin], kendi kendisi hakkında bilinç sahibi olan aklın en yüce zirvesi, kendisine gerçeklik verir ve kendisini mevcut dünya olarak yaratır. Felsefe bilimine düşen görev, bizzat şeyin kendi aklının bu işleyişini bilinç alanına çıkarmaktır” (HFA, §32).[3]

Söz konusu olan İde’nin gelişmesi olduğundan, Hegel’in felsefesinin yaptığı İde’nin bu işleyişini bilinç alanına çıkarmak ve seyrini mümkün kılmaktan başka bir anlama gelmemektedir. Bundan ötürüdür ki, Hegel somut olanla, en yüksek olanla başlamaktan ziyade gerçek olanı bir sonuç olarak görmek isteyen tutumu nedeniyle soyut kavram ile başlamaktadır.[4] Somut olan, eş deyişle kavramın edimselleşmesi ancak sonuç olacaktır. Bu edimselleşme sürecinin ilkesi de soyut her biçimin hakikati vermekten henüz uzak olmalarından dolayı yitiyor oluşlarıdır (§ 32 Ek). Dolayısıyla irade İde’si soyut kavram olarak kendisini açmaya başlayarak kendini sürekli öte bir biçim-belirlenimi içerisinde gösterecektir. Ancak her biçim-belirliliği kapsayarak aşan niteliğinden dolayı olumsuz olarak konulan her uğraktaki olumluyu terk etmemekte ve sürekli zenginleşerek ilerlemektedir. HFA’daki İde’nin gelişim basamaklarına bakıldığında bu daha da somutlaşacağından, bu andan itibaren, bu incelemenin ilerleyebileceği bir güzergâh belirlemek için, iradenin hareketine bakmak yararlı olacaktır (§ 33).

1) İrade evrenseldir ve tüm tekillikler ortadan kaldırılmış olduğundan dolayımsız olarak soyut kavramdır. Ancak özgür irade soyut kalmamak için belirli varlık olmak zorundadır ve bu belirli-varlığın (Dasein) ilk duyusal gereci nesnelerdir yani dışsal şeylerdir. Özgürlüğün bu ilk momenti mülkiyet olarak tanınmaktadır. Ancak bu tanıma formel/biçimsel ve soyut bir hakka yöneliktir. Dolayım kazanan mülkiyet sözleşme dolayımıyla tanınırken; bozulmuş ve çiğnenmiş haldeki hak, suç ve ceza olarak belirmektedir (§ 33 Ek). Sahip olunan özgürlük kişi olarak belirlenen şeydir. Kendi iradesini dışsal şeylere yatıran bu kişi bu aşamada kendisini şeylerde temsil etmektedir. Bu aşamada kişi soyut ve formel haklara sahiptir. Salt kendinde özgür olan bu irade, doğal iradedir; dürtüler, istekler, eğilimler yoluyla irade olarak fiziksel doğaya gömülü durumdadır. Bu aşamada söz konusu her türlü içerik, “ben” için genelde “ben”e ait bir içeriktir ve bu içerik formdan ayrı olduğundan özsel olarak sonlu bir iradedir (§ 11).

2) İrade dışarda duran belirli varlıktan kendi içine yansımış bulunmaktadır. Evrensel olana karşıt biçimde öznel bireysellik olarak belirlenim kazanmıştır. Evrensel, bir yandan iyilik olarak içsel, diğer yandan bulunan bir dünya olarak dışsal belirlenmiştir. İkiye ayrılan İde böylece bir dolayım kazanarak öznel bir nitelik kazanarak iradenin öz-bilinç veçhesini teşkil etmektedir. Kendinde kavramdan farklılaşarak tikelleşmiş tekilliğe işaret eden bu öz-bilinç aşamasında iradenin öznelliği, tam da öz-bilincin kendisi ile mutlak birlik içerisindedir. “Ben = Ben” olarak kendi üzerine dayanan bu irade içsel ve soyuttur; saf kesinliktir. İradenin tikelliği keyfi bir erek taşıdığından olumsal bir içeriğe sahiptir ki bu tek yanlı bir forma denk düşmektedir. Dolayısıyla sadece öz-bilince ait bir içerik taşıdığından, yerine getirilmemiş bir erek taşımaktadır (§ 25). Kendi içinde yani öznel olanda özgülüğün tesis edilebildiği bu alanda her şeyin gelip dayandığı nokta içgörü (insight), niyet ve amaçtır. Ancak evrensel erek olarak İyi’nin yalnızca öznenin içinde kalmaması ve kendisini gerçekleştirmesi gerekmektedir (§ 33 Ek). O halde, öznel irade kendinde varolan İde’nin hukuku ile ilişki içinde olduğundan, ahlak aşamasını oluşturan bu alan aşılması; iradenin kendi ereğinin dışsallaşması ve “İyi”nin dışarda varlığa gelmesi gerekecektir.

3) Yukarıdaki iki soyut moment soyutlama olduklarından hakikate ermeleri ancak törellik (Sittlichkeit) momentinde mümkün olacaktır. Kendi kavramı içindeki kendinde iradenin ve bireyin kendi için iradesinin yani öznenin iradesinin birliğinin kurulduğu bu aşamada, sevgi ve duygu formu içinde belirli bir varlık kazanacak olan doğal şey aile olacaktır. Ailenin dağılması ile birlikte üyelerin birbirinin karşısına bağımsız olarak çıkan insanlar karşılıklı ihtiyaç bağları üzerinden birbirleri ile ilişki kurmaya başlamaktadırlar. Nitekim bireysel bağımsızlığın ve evrensel tözselliğin görkemli birleşmesi ancak bu yolla gerçekleşebilmektedir (§ 33 Ek).

O halde, spekülatif felsefenin, ilkin kavramına göre yani kendinde olarak koyulan iradenin kazandığı biçim-belirlenimleri ile kendi içkin hareketinden hareketle kendisini açımlandırdığı bu süreci HFA’daki bir başka İde’ye uygulamak mümkün görünmektedir. Bu İde neredeyse bire bir irade kavramının bölümlenişine uygun bir seyir izleyerek kendisini açımlamakta ve bir İde nasıl “davranması” gerekiyorsa öyle davranmaktadır. Soyut hak bölümünde dolaysız ve soyut değer olarak karşımıza çıkan değer kavramı; kendinde varoluşundan hareketle belirli varlıklar kazanarak önce öznel değer, daha sonra ise bu iki momentin kapsanıp aşılmış (aufhebung), zenginleşmiş uğrağı olan nesnel değer biçimde somutlaşarak kendisini edimselleştirecektir.

1. Soyut Değer

HFA’da değer kavramı ile ilk olarak § 63’te karşılaşılmaktadır. Kullanılmak üzere hazır bulunan bir şeyi nitelik ve nicelik üzerinden tartışmaya başlayan bu paragraf her şeyden önce belirli tekil bir şeyden bahsetmekte ve bunun özgül bir ihtiyacı giderdiğine vurgu yapmaktadır. Şey nitelikleri bakımından özgül bir yararlılığı gidermeye yarayan bir kullanım değerine sahiptir.[5] Nitelik üzerinden böylesi bir girişle başlayan paragraf daha sonra şeyin bu özgül niteliğinin niceliğini gündeme getirir. Nicel olarak belirli olan şeyin bu belirliliğinin şeye kazandırdığı yeni nitelik onun aynı yararlılığı ya da özgül bir ihtiyacı karşılayan başka bir şey ile karşılaştırılabilir olmasıdır.

Burada şeyin niteliğinden şeyin niceliğine geçişi mümkün kılan nokta, şeyin bu özgül bir ihtiyacı giderme özelliğinin aynı zamanda genel ya da evrensel bir ihtiyaç olmasıdır. Yani sadece şeyin sahibinin özgül bir ihtiyacını değil aynı zamanda diğer tüm şey sahiplerinin de ihtiyacına cevap olmaktadır. Böylece şeyin bu yararlılığı genel olarak ihtiyacı karşılayabildiğinden başka ihtiyaçlar ile karşılaştırılabilir hale gelmektedir. Ancak şeyin genel olarak ihtiyaç karşılama niteliği üzerinden kazandığı bu evrenselliğin koşulu şeyin tüm özgül niteliklerinden soyutlanmasıdır. Şeyin bu evrenselliği her ne kadar şeyin yalın tikel belirliliğinden doğmuş olsa da tüm özgül niteliklerinden soyutlanarak, tüm şeylerde ortak olan bir başka niteliğe soyutlanabilmesi gerekmektedir. İşte bu evrensellik şeyin değeridir. Şey hem özgül bir ihtiyacı gideren nitel bakımdan özgün bir kullanım değeri iken diğer yandan, her ne kadar bu nitelik temelinde söz konusu olabilse de, bu niteliklerden soyutlanarak sadece bir niceliğe indirgenerek değer olarak görünür olmaktadır.

Hegel’in buradaki en önemli hamlesi nitel olandan nicel olana geçmesidir (§ 63 Ek). Hem nitel özellik temelinde nicel özellik mümkün olabilmekte hem de nitelik niceliğe dönüştüğü andan itibaren nitel olan nicel olanda yitmektedir. Ancak bu yitiş mutlak bir kayboluş değildir. Çünkü şey her ne kadar nicel olarak ifade ediliyorsa da bir niteliğe sahip olduğunu hatırlatmak/hissettirmek zorundadır. Dolayısıyla özgül bir ihtiyacı karşılayan muazzam bir şeyler yığını söz konusu olduğunda bu nitel çeşitlilikte ortak olan, yani tüm özgül olan şeylerde aynı olan, üçüncü bir özelliğin olması gerekir ki bu, bu durumda, ihtiyaçtır. Sadece ihtiyaç değil genel olarak ihtiyaç ya da evrensel ihtiyaçtır. Çokluğu bire koyan bu soyutlama ile bir ölçü verilmiş olur. Bu andan itibaren her özgül şeyin karşısına gelerek kendisindeki yararlılığı ölçebildiği, eş deyişle kendisindeki niteliği bir nicelik yani bir değer üzerinden ifade ettiği bir zemin oluşmaktadır.[6] Şeylerin nitel belirlilikleri bir yana bırakıldığında ve sadece nicel olarak belirlendiğinde, artık tek bir belirlilik vardır; bu da o şeyin değeridir.

Daha önce de işaret ettiğimiz şeyi bir kez daha vurgulamak gerekirse, nitel olan nicel olana indirgense de, nitel olan mutlak bir yitime uğramamaktadır. Nitel olan hem o şeyin istenen bir şey olmasını sağlamakta hem de nicelik için niceyi vermektedir. Yani özgül bir şey bir başkasıyla karşı karşıya geldiğinde ne kadar ya da kaç tane değer içerdiğini ya da genel olarak ihtiyaca hangi oranda denk düştüğünün işaretlerini vermek zorundadır.

Peki değer kavramı neyi nasıl kuşatmaktadır? Hegel şeyin değer olarak ifade edilmesiyle birlikte kendisi olmaktan çıktığını ve sadece nicel bir değer olarak görünür olduğunu ifade etmektedir. Bir senet kâğıdına gönderme yaparak verdiği örnekte (§ 63 Ek), bir senedin kâğıt olarak doğasını değil, bir evrenselin, genel olarak ihtiyaç olarak değerin bir simgesi olduğunu belirtir. Ancak bundan sonra değer üzerine ortaya koyduğu düşüncelerinde çok önemli bir gelişme görülür. Şeyin değerinden iki yönlü bahsedilir: bir şeyin değerini önce ihtiyaç ile ilişkili olarak değişik türlerde olabileceğini söylerken daha sonra değeri özgül yanından değil de soyut yanında anlatmak üzere, değerin para olduğunu söylemektedir. Dolayısıyla bir şeyin iki değeri varmış gibi bir anlam çıkarmanın önünü açmaktadır. Bir yandan özgül bir yararlılık olmaklık bakımından kullanım değeri iken daha sonra tüm bu niteliklerden soyutlanmışlık olarak değere yani mübadele değeri olarak paraya dönüşmektedir. Ancak para tüm şeyleri ifade etse de, ihtiyacın kendisini temsil etmemektedir. Ve para özgül bir değer tarafından denetlenebilmektedir. Dolayısıyla şeydeki özgül değer kendisini parada gösterir. Yani adeta şeydeki özgül değer bir paranın bedenine girerek onun kılığında kendisini görünür kılmaktadır.

Hegel paradan bu biçimde bahsettiği andan itibaren değeri belirleme noktasında gelip dayandığı sınırlar daha belirtik hale gelmektedir. Tüm şeylerin özgül bir ihtiyaca karşılık vermeleri üzerinden bunlarda ortak olan şeyin bir ihtiyacı karşılamak yani genel olarak ihtiyaç olması nedeniyle bunların karşılaştırılması mümkün olabilse de kaç tane ya da ne kadar genel olarak ihtiyaç ettiklerinin nasıl belirleneceği muğlak kalmaktadır.[7] Evrensel ihtiyaç her ne kadar değer olarak konulmuş olsa da bu evrensel ihtiyacın değerinin nasıl belirleneceği açıklığa kavuşturulmaya muhtaç görünmektedir. Eğer para ihtiyacın kendisini temsil etmiş olsaydı bunu sağlamak belki mümkün olabilirdi. Evrensel ihtiyacın ne kadar parayı temsil ettiği üzerinden özgül bir ihtiyacın ne kadar parayı temsil ettiği bulunur ve bunun üzerinden bir karşılaştırma yapılabilirdi. Sonuç olarak evrensel ihtiyaca değer denmiş olsa da değerin özünün ne olduğu eksik kalmıştır. Yine para değerin ölçüsü olmaktan çok sadece onun bir sembolü olarak değerlendirilmiştir. Oysa paranın da bir değeri olmak durumundadır.

Daha sonra mülkiyet söz konusu olduğunda şeyin değeri bir yandan özgül bir yararlılık iken diğer yandan evrensellik taşıyan bir ihtiyaç olarak değer taşımaktadır. Bu aşamada şey ile şeyin mülkiyetinin sahibi olan üzerinden dolaysız bir biçimde söz konusu olan şeyin değeri sözleşmeye geçildiğinde farklı belirlenimler kazanmaktadır. Gerçek sözleşmede şeylerin mülkiyetine sahip olan iki kişi karşı karşıya geldiklerinde ve şeylerin mülkiyetini mübadeleye konu ettiklerinde, her ikisinin de bu şeylerde aynı mülkiyeti saklı tutması gerekir. Kendinde varolan bu mülkiyet, sahiplerinin mübadele ettikleri kendilerine dışsal bu şeylerden ayırt edilebilir olmalıdır. Bu ayırt etme momenti değerdir ve tam da değer olduklarından dolayı sözleşmeye konu olan şeylerin nitel dış çeşitliliğine karşıt olarak birbirine özdeş olmak zorundadır (§77). Yani değer bakımından özdeş olan bu farklı şeyler ortak bir evrensel ihtiva etmekte ya da ortak bir evrensele işaret etmektedir.

Eğer kişilerin sahip oldukları şeylerde evrensel olarak kalan bir şey olmasaydı bu kişiler mülkiyet sahibi olmaya devam edemezlerdi. Çünkü mülkiyeti devretmek için öncesinde şeyin değerini tespit etmek gerekir. Şeyin değeri tespit edildiğinde ise şeyin niceliği niteliğinden sıyrılarak bağımsızlaşır ve şeyin özgüllüğü karşısında kendi başına bir varlık kazanır. Şeyin kullanımı başkasına geçtiğinde şeyin değeri mülkiyeti devredende kalmaya devam eder ki bu sayede, aynı zamanda bu mülkiyetin sahibi olmayı sürdürebilir. Zira, kişi ancak bir değere sahip olmak üzerinden aynı değere sahip bir başka şeyin özgül yararlılığını edinebilmektedir. Dolayısıyla sözleşmeye giren yanlardan birinin mülkiyetini devretme yoluyla mülkiyet sahibi kalmaya devam etmesi, eş deyişle, devrettiği mülkiyetin nicel eşdeğerinin sahibi olmaya devam etmesiyle mümkündür. Yani niteliğini devretse bile nicel eşdeğerinin sahibi olmaya devam ettiği için soyut bir evrensel olan bu niceliği her an başka bir şey ile mübadele ederek o şeyin sahipliğini kazanabilmektedir. Demek ki, devredilen şey niteliğini başkasının iradesine bıraksa da o şeyin nicel yanına yani değerine sahip olmaya devam ettiği için, bu değeri, her koşulda iradesini başka bir nitelik üzerinde tesis etmekte kullanabilmektedir.

Mübadele sözleşmesi bölümüne geldiğinde (§ 80)[8] Hegel’in, genel olarak bir şeyin mübadelesinden kastettiği, bir özgül şeyin bir başka özgül şey ile mübadelesidir. Burada aslında esas olan dolaysız mübadeledir. Yani herhangi bir evrensel olarak belirli bir şey kullanılmadan yapılan mübadeledir. Dolayısıyla bir şeyin özgün yararlılığından dolayı bir başka özgün şey ile doğrudan mübadelesi söz konusudur. Bir sonraki adımda, satın almanın ve satmanın olduğu mübadelelerde satılan şey önce özgül bir şey olduğundan, evrensel olarak belirli olan bir başka şey (yararlılık) ile, başka bir özgül belirlenim olmaksızın salt değer olarak geçerli olan bir başkası ile, mübadele edilir. Benzer biçimde burada da değer olarak geçerli olan bir başka şeyin nasıl tayin edildiği ya da nasıl belirlendiği açık değildir. Olup biten, bu mübadele sırasında satılan şeyin önce salt değer olarak ya da para cinsinden ifade edilmesi ve bundaki evrensel olarak belirli yanın tespit edilmesidir. Bu tespitten sonra şeyin niteliği ya da yararlılığı başkasına devredilir. Şeyin değeri para cinsinden yani ne kadar evrensel olarak belirli şeye[9] denk düştüğü belirlenmiş durumda olduğundan bir başka özgül ihtiyacı satın alabilmektedir.

Dolandırıcılık uğrağına gelindiğinde sözleşmedeki ihlallerin zemininden bahsedilmektedir. Sahip olunan şey iç değeri bakımından sahip olana aitken tekil doğası açısından başkasına geçmiştir ve bu başkasına geçiş ile birlikte başkasının mülkiyetine girmektedir. Ancak bu süreçte sahip olan aynı iç değere sahip bir başka şeyin tekil doğasını kazanmak durumundadır. Ancak bu ilişkide şeyin dolaysız tekilliğine göre hareket edilirse bu şeye aldatıcı bir görünüş yüklemek kaçınılmaz hale gelmektedir. Her iki yanın onayı olsa bile, bu tekil doğalar olarak şeylerin kendinde varolan evrensellik yanları eksik kaldığından, tam değerleri üzerinden bir eşdeğerlilik söz konusu olamamakta, bu da haksızlığa neden olabilmektedir (§ 88). Keyfi iradelerin belirleyici olduğu bu düzlemde salt bir görüş biçiminde ifade edilen iradelerin ortadan kaldırılmasının koşulu, nesnel bir zeminde, evrensele gönderme yapılarak tesis edilecek bir değer ilişkisi olmak zorundadır. Ki ancak hukuk bu şekilde tesis edilebilecektir (§ 89).

Benzer biçimde, zor uygulanarak suç tarifi içerisinde bir belirli-varlığın ya da sahipliğin çiğnenmesi yoluyla mülkiyete zarar verildiği durumlarda, mahkeme marifetiyle zararın tazmin edilerek görece bir doyumun sağlanmasının kriteri değer olmaktadır (§ 98). Ancak bu tazmin, şeyin nitel olarak özgül yapısının yerine getirilmesi şeklinde olabildiği gibi bu şeyin yok edildiği ya da genel olarak onarılmaz olduğu durumlarda, evrensellik üzerinden bir doyumun sağlanması için, zararın nicel yanını yani değerini belirlemek esas olmaktadır. Dolayısıyla şeyin özgül bir ihtiyaca karşılık gelen nitelikleri yok olabilir mahiyetteyken bu şeyin değeri yok olmayan genel bir niteliktir. Soyut olan bu evrensel normatiftir ve para üzerinden uzlaşımsal olarak geçerli kılınmaktadır.

Tazmin sürecinde suçun ortadan kaldırılması için belli bir düzeye dek karşılığını-verme ya da kısas uygulanmaktadır. Ve hangi suça karşılık olarak ne kadar şeyin kısas edileceğinin ölçüsü değer olmakta ve değer üzerinden suç ile kısas arasındaki ilişkide bir eşitlik sağlanabilmektedir. Burada en çok üzerinde durulan nokta suçun oluşumunun temel nedeni olan özgül eşitlik mefhumudur. Eşitliğin özgül niteliklere göre yapılması haksızlığın temel nedeni olarak suça götüren esas unsurdur (§ 101). Oysa şeylerin varoluşlarındaki özgül yanların soyutlanma yoluyla sadece şeylerin iç eşitlikleri olarak değerin bir belirlenim haline getirilmesi, dolaysız keyfi bir ilişkiden ziyade evrensel bir yapısal ilişkiye yükselmenin olanağını verecektir. Böylece dış özgül yan yitse de özsel yan olan değer üzerinden eşitliği korumak mümkün olabilmektedir. Eşitliğin koşulu ise evrensel özelliklerine yani değerlerine göre bu şeylerin karşılaştırılabilir olmalarıdır.

Her ne kadar evrensele işaret ederek hukuk tesis edilmeye çalışılsa da değer kavramının iç belirliliği şeyin tekil doğasından ya da iç değerinden dolayı kendinde olmaktan çıkıp kendi için olan değer haline gelebilmektedir. Şeyin dolaysız tekilliğine göre hareket edildiğinde ortaya çıkan aldatıcı görünüşün nedeni de budur. Tikel doğalar olarak ele alındıklarında şeylerin kendinde varolan evrensellik yanları eksik kaldığından tam değerleri üzerinden bir eşdeğerlilik söz konusu olamamakta, bu da haksızlığa neden olabilmektedir (§ 88). Böylelikle kendini ilk olarak evrensel, kendinde olan değer ile; tikel, kendi için olan değer arasındaki karşıtlıkla yüz yüze gelinmektedir. Soyut değerde yalnızca nesneye yatırılan irade üzerinden dışsal bir şeyde varolan kişi bundan böyle kendisini nesnesi olarak karşısına alıp ondan yansıyacağı için, değerin kendi için sonsuz öznelliğine[10] başka bir deyişle, ahlaksal duruş noktasının ilkesine yükselecektir (§ 104). Çünkü eksiklikli biçimi içerisinde soyut değer olarak söz konusu olan değer dış bir şeye yatırılmış durumdadır.

Sözleşmede başka bir şey ve bu şeye iradesini yatırmış kişi üzerinden dolayım kazanan değer, ortak bir değer olarak bulunmaya başlasa bile soyut, kendinde ve dolayımsız değer olmaktan kurtulamamaktadır. Ahlaksal duruş noktasında bu soyut belirlenim öyle bir yolda yenilir ki, başat hale gelen olumsallığın kendisi kendi içine yansıyıp kendi ile özdeş hale geldiğinden, değer sonsuz, olumsal ve özneldir.  Kişinin, kendi için yani öznellik olarak, kendini kendi karşısına alarak özne haline geldiği bu momentte[11] bundan böyle geçerli olacak biçim-belirlenimi öznel değerdir.

2. Öznel Değer

Katı anlamda değer söz konusu olduğunda, yukarıda gösterilmeye çalışıldığı üzere, temel belirleyen genel olarak ihtiyaç karşılama niteliği üzerinden, tüm özgül niteliklerinden soyutlanarak bir evrenselliğin inşa edilmesi gerekiyordu. Tüm şeylerde aranan bu ortak evrensel ise değeri belirliyordu. İşte söz konusu tespit üzerinden hareket edildiğinde, öznel değer düzleminde belirleyici olan temel ilkenin ya da niyetin ne olduğudur. Öz-belirlenim ve güdüye ilişkin sorgulama kendisini görünür kılmaktadır. Dışsal belirlenimlerden geri çekilen özne içkin bir kanıya yaslanarak kendi öz-belirlenimine göre değer biçmektedir. Dolayısıyla öznenin değerinin ölçütü iç eylem olarak belirmeye başlamaktadır (§ 107).

Öznel değer belirleniminin en belirtik hale geldiği yer HFA’da §114’tür. Ahlaksal iradenin üç veçhesinin ele alındığı bu paragrafta değer açısından üç belirleyen söz konusudur. Eylemin içeriği bir bütün olarak “ben”in yani öznel iradenin amacıdır. Eylemin tikel yanını belirleyen ise iç içeriktir. İç içerikten kastedilen ise, “ben” için eylemin evrensel karakterini belirleyendir. Dolayısıyla iç içerik, eylemin değerini ve onu “ben” için gerçeklik olarak mümkün kılan şey; niyettir. İçerik, “ben”in tikel ereği olarak, tikel öznel belirli-varlığın ereği olarak refahtır. Bu haliyle tikel özellikte olan içerik bir sonraki adımda evrenselliğine, nesnelliğe yükseltilmiş içsellik olarak mutlak erek yani “İyi”dir.[12] Eylemi ahlaksal kılan ilk moment eylemin içsel amaç ile uyuşması iken ikinci momentte eylemin niyetine[13] ilişkin yani eylemin “ben” açısından göreli değeri başat hale gelmektedir. Ancak bu moment bu haliyle eksik kaldığından, bir sonraki momentte eylemin yalnızca göreli değeri değil evrensel değeri ya da “İyi” gündeme gelmektedir. Tasarımın söz konusu olduğu bu aşamada niyet edilen şeyde tekil edimlerin evrensel doğaları tanınmakta ve dikkate alınmaktadır. Çünkü niyete geçiş ile birlikte esas olan tekil şey değil, bütünlüktür. Bütünlük ise eylemin belirli tikel yanı ile değil evrensel doğası ile ilişkilenmeyi gerektirmektedir. O halde amaçtan niyete geçiş tekil eylemi değil, onunla bağlı halde duran evrenseli bilmeyi ve onu önceden tasarlamayı zorunlu kılmaktadır. Çünkü tasarlanan her niyetin hedefinde evrensel bulunmaktadır (§ 118 Ek). Dolayısıyla ihtiyaç ve genel olarak ihtiyaç ayrımında olduğu gibi burada da tikel olan ile evrensel olan arasındaki farklılık, nitel olarak özgünlük taşıyan amaçlar ile bu nitel olanların bir nicelik altında toplanıp bire konulması sonucu niyetin ortak nitelik haline getirilmesinde vücut bulmaktadır.[14]

“Eylemin evrensel niteliği genel olarak eylemin yalın evrensellik biçimine geri getirilmiş çok yanlı içeriğidir. Ama kendi içine yansımış ve böylelikle nesnel tikelliğe karşı tikel bir şey olarak özne ereğinde eyleminin belirleyici ruhu olan kendi tikel içeriğini taşır. Eylemde bulunanın bu tikellik [momentinin] eylemde kapsanması ve yerine getirilmesi daha somut belirlenimi içindeki öznel özgürlüğü, öznenin eylemde doyumunu bulma hakkını oluşturur” (HFA, § 121).

Tikelliğe yapılan bu vurgu önemlidir, zira “ben” için eyleme öznel değer ve bir çıkar kazandıran bu tikel yandır (§ 122). Öznel irade için “İyi” mutlak olarak özsel olduğundan içgörü ve niyetinde “İyi” ile uyumlu olduğu ölçüde anlam ve değer taşımaktadır (§ 131). Bu durumda, bir eylemin değeri, dışsal nesnelliğe çıkan erek olarak, nesnellikte taşıyacağı değere bağlı olarak belirlenecektir (§ 132).

Ancak böylesi bir belirleme, eyleme değerini veren şeyi iyi yürek, iyi niyet ve öznel kanıya atfetmesi tehlikesini de içinde barındırabilmektedir. Çünkü, kanı yoluyla yapıp etmelerin egemen olduğu böylesi bir durumda eylemi gerçekleştirenin iyi niyeti ve eylemin iyi olduğuna dair taşınan kanı onu iyi yapmakta yeterli olabilecektir. Eylemin değerini belirleyen bu durumda kişinin yalnızca niyeti, kanısı ve inancı olmaktadır. Kanı ilkesi öznel bir şey olarak işlediğinden, öznenin eylemlerinin değeri söz konusu olduğunda; değer, yalnızca öznenin konulmuş bu ilkeyi kendi kanısında ne düzeye dek kabul ettiğine bağlı hale gelecektir (§ 140 e).

Hal böyleyken, öznellik temelinde belirlenen değer, dış dünyadan yansıyarak kendi içine çekilmiş öznenin ölçütünü kendi koyduğu bir formda işlemektedir. Değerin dolaysız değer olarak belirli-varlığının dolayım kazanarak belirli-varlığını öz-bilincin refleksiyonunda iyiye belirleyen özne, öznel belirlenimlerden kurtulmak için yeniden dışarıya doğru hareket ederek kendisine nesnel bir zemin bulmak zorundadır. Çünkü hem “soyut iyi” hem de irade kendi karşıtlarından yoksun olduklarından eksikli bir biçim arzetmektedirler.

“Buraya dek irdelediğimiz her iki ilke, hem soyut “iyi” hem de [irade], karşıtlarından yoksun olma gibi bir eksiklik gösterirler: Soyut “iyi” ona dilediğim her türden içeriği verebileceğim bütünüyle güçsüz bir şeye buharlaşır; ve tinin öznelliği ise daha az içeriksiz değildir, çünkü nesnel anlam ondan uzaklaşmıştır. Buna göre salt hiçliğin ve olumsuzluğun işkencesinden kaçabilmek için [öznenin] kendini seve seve köleliğe ve tam bağımlılığa alçaltma isteğine izin veren bir nesnel düzen için duyulan bir özlem doğabilir. Yakınlarda birçok Protestan Katolik Kiliseye geçtiği zaman, bunu yapmalarının nedeni iç yaşamlarının içeriksiz bulmaları ve sağlam birşeye, bir desteğe, bir yetkeye sarılmaları idi, üstelik yakaladıkları şey hiçbir biçimde düşüncenin sağlamlığı olmasa bile” (§ 142 Ek).

Nasıl ki soyut değerde henüz kavramın değil, ama yalnızca doğal ihtiyaçların tikelliği ve bunların bir evrensel altına getirilmesi başat durumdaysa; öznel değer durağında da öz-bilinç henüz tinsel bilinç değildir. Burada yani öznel değer uğrağında, her şeyin etrafında döndüğü merkez öznenin kendi içindeki değeri olduğundan, özne kendini kötü olana karşı iyi olan ile uyum içinde belirlerken tamamen keyfi irade temelinde hareket etmektedir.

Demek ki bu uğrakta da kalınmamalı ve bir üst momente geçilmelidir. Öznel iyi ile nesnel, kendinde ve kendi için varolan iyinin birliğine yükselecek olan değer en hakiki biçimine törellik alanında kavuşacaktır. Törellikteki değer öznel biçim ve öz-belirlenim olarak kalmayacak değerin kavramında içkin olan içeriği alarak edimselleşecektir. Soyut değer öznellikten bağımsız olarak yalnızca bir yararlı şeye yatırılan irade olarak belirli bir varlık kazanabildiği ve öznel değer de dış dünyadan kendi içine, en derinlere çekilerek yalnızca kendi başına bir öznellik içerdiğinden, bu her iki moment edimsellik bakımından eksiklik barındırmaktadır. Bu durumda edimselliğin yani kavramın gerçekleşeceği an, kendinde ve kendi için değerin hayat bulacağı törellik zemininde aranmalıdır.

3. Nesnel Değer

Törellik basamağında değer kavramının belirli bir varlık olarak belirmeye başladığı yer burjuva toplumunun ele alınmaya başladığı 182. paragraftır. Doğal zorunlulukların ve kendi isteklerinin toplamı olarak ihtiyaçları ve kendi için tikel erekleri bulunan somut kişinin merkezde yer aldığı burjuva toplumunda bu tikel kişi artık yalnız değildir. Başka tikel kişilere görünmeyen bağlarla bağlı bulunan her bir tekil, ihtiyaçlarını ve ereklerini başkaları yoluyla evrensellik formu altına getirilerek dolayımlı kılınmış bir tarzda gerçekleştirmektedir.

“[Burjuva] toplumunda her üye kendi ereğidir, onun için başka herkes hiçbirşeydir. Ama başkaları ile ilişki olmaksızın ereklerinin bütün bir erimine erişemez; dolayısıyla bu başkaları tikelin ereği için birer araçtır. Ama tikel erek başkaları ile ilişki yoluyla kendine evrensellik biçimini verir ve kendi doyumunu başkalarının gönencine [refahına] erişilmesi ile aynı zamanda kazanır. Tikellik evrensellik koşuluna bağlı olduğu için, alanın bütünü bir dolaylılık alanıdır ki orada tüm tekillikler, tüm yetenekler, tüm doğum ve talih olumsallıkları kendilerini özgür bırakır, tüm tutku dalgaları ortaya atılır, yalnızca aralarından ışıyan Us [Akıl] tarafından yönetilir. Evrensellik tarafından kısıtlanan tikellik her tikelliğin kendi gönencini [refahını] arttırmasını sağlayan biricik ölçüdür” (HFA, § 182 Ek).

Ölçüt bu biçimde konulduğunda, öznel ihtiyaçların evrenselliğe karşı duran tikellik tarafından belirlendiği dolayım alanına geçildiği andan itibaren, sadece tekilin mülkiyetinde olan şeylerle bütün bir ihtiyaçların giderilmesi mümkün olamadığından, başkalarının ürünü olarak onların mülkiyetinde bulunan dışsal şeylerin de edinilmesi gerekmektedir. Öznel ihtiyaç ile evrensel ihtiyacı dolayımlı kılmanın koşulu ise tikel ile evrenseli dolayım içine sokan faaliyet yani emektir. Özgün emeğin ereği öznel tikelliğin tatmini olsa da; evrensellik, kendini başkalarının ihtiyaçları ve özgür iradeleri ile bağıntı altına getirdiği için akılsal bir görünüş kazanacaktır (§ 189).

Hegel’in söz konusu ettiği modern dönemin bir bilimi olarak Ekonomi Politik, başlangıcını tam da burada bulmakta; bu akılsal görünüşten hareket ederek burjuva toplumun ilişki ve hareketlerinin nitel ve nicel belirlenimlerini, çelişkilerini çözmeye çalışmaktadır. Önünde duran tekillikler çokluğundan gerçeğin yalın ilkelerini ve onda etkin olan, onu yönetin anlama yetisini bulup çıkarmaya çalışan bu bilim; ihtiyaçlar sisteminin zemininde duran ve kendini her şeye yayan bu akılsallığı deşifre etmeye çalışmaktadır. Böylece, tikelliğin olumsallıklar kütlesi içerisinde kendisini katı bir zorunluluk olarak dayatan bu akılsallığı konu edinen ekonomi politikçiler; tekil olanın keyfiyetine bırakılmış gibi görünen burjuva toplumunun hiçte kuralsız bir hareket içerisinde olmadığını ve yasaları saptanabilen bir sistem olduğunu ortaya koyacaklardır.

Evrenselliğin, zeminde ve zorunlu bir biçimde durarak, her şey üzerinde zor uygulamak suretiyle kendisini tikelliğin son ereği olarak koyduğu bu aşamada; değer, tikellik olarak kendini tüm yanlarda geliştirip yayan dış görünüşün ardındaki iç zorunluluk olarak varolmaktadır (§ 184). Zaten Ekonomi Politiğin en büyük başarısı buna işaret etmiş olabilmesidir. Özgün emeklerin başka özgün emekler ile ilişki kurdukları bu burjuva toplumunda evrensel/genel/soyut bir emek üzerinden ilişkileri analiz etmek, bu bilimin nesnellik zeminidir. Nitekim özgün emeklerin ürünü olan dışsal şeylerin bir evrensel emek dolayımıyla değer kazandıkları bu düzlemde, değeri belirleyenin emek olduğunu fark etmek hiçte küçük bir buluş olmasa gerektir.

Ancak bu keşif toplumun ulaşmış olduğu maddi koşullardan bağımsız değildir. Soyut değer alanında iradesini yatırdığı dış nesne olarak kişi olan birey, öznel değer zeminde özne olarak belirdikten sonra, ailede bir üye olarak varolmaya başlamıştır. Daha sonra burjuva toplumunda burjuva birey olarak hala tikel bir belirlenim taşırken ihtiyaçlar sistemine gelindiğinde eşitlik, özgürlük ve mülkiyet temelinde hareket eden bir insan olarak evrensel bir belirlenim kazanmıştır (§ 190).[15] Dolayısıyla insanlar nitelikleri bakımından çokluk içerisinde bulunsalar da, bu andan itibaren, bu çokluğu bire koymak yani çokluktaki birliği tesis etmek mümkün olabilmiştir. İşte bu birlik, insanların eşit hale geldikleri; insanın salt insan olduğu için insan olarak geçerli (§ 209) olduğu bu koşullarda, insan emeklerinin eşitliği yani evrensel/soyut emek temeli üzerinde yükselecektir.

“Tekilleşmiş [ihtiyaçlara] uygun düşen ve eşit ölçüde tikelleşmiş olan araçların hazırlanışı ve kazanılışı Emek aracılığıyla olur; emek doğa tarafından dolaysızca sağlanan gereci bu çok çeşitli erekler için çok yanlı süreçler yoluyla özgülleştirir. Bu biçimlendirme şimdi araca değerini ve amaca-uygunluğunu verir, öyle ki insan tüketirken başlıca insan ürünleri ile ilişkidedir ve kullandığı şeyler böyle insan çabalarıdır. Neredeyse işlenmesi gerekmeyen dolaysız gereç yoktur: Giderek hava bile kazanılmalıdır, çünkü ısıtılması gerekir; belki de ancak suyu önümüzde bulunduğu gibi içebiliriz. İnsana [ihtiyaçlarını] doyurma aracını kazandıran şey insan teri ve insan emeğidir” (§ 196).

Demek ki, ihtiyaçların ve araçların başkaları için de ihtiyaç ve araç haline geldiği ve bunların başkalarının emekleri yoluyla edinildiği verili koşularda (§ 192) eyleyen insan; doğada hazır olarak yani işlenmemiş halde bulunan her şeyi bir ihtiyaç ve amaca göre biçimlendirmektedir. İnsan teri ve insan emeği, her türlü üretim ve geçim araçlarını kazandırmakla kalmamakta, aynı zamanda, tüm ihtiyaçların amaca uygunluğunu ve değerini belirleyen temel yasa[16] haline gelerek içsel bir zorunluluğa dönüşmektedir.[17]

Belirli bir beceriye denk düşen amaca uygun etkinlik öznel etkinliğinde her şeyi olması gerektiği gibi üretmeye işaret ederken (§ 197 Ek); evrensel ve nesnellik zemini olan işbölümü içerisinde gerçekleşen emek ise değer soyutlaması olarak belirmektedir. Soyutlama gerçekleştiğinde, bireyin özgül emeği işbölümü sürecinde tüm somut yanlarını, niteliklerini ve belirlenimlerini yitirerek yalın hale gelmekte ve bu yolla soyut emek olarak değeri belirleyen bir niceliğe[18] dönüşmektedir. Hatta o denli soyut emek haline gelmektedir ki beceri ve araçlara niteliğini veren bu soyutluk, ihtiyaçların elde edilmesinde insanlar arasındaki bağımlılığı ve karşılıklı bağıntıyı bütünsel bir zorunluluk altına getirmektedir. Dolayısıyla üretimin soyutluk niteliği geliştikçe, emek tüm özgün, somut, tikel yanlarından kurtularak o denli mekanikleşir ki, insanın emek sürecinden çekilmesi ve giderek insan yerine makinenin ikame edilmesi olanaklı hale gelebilmektedir (§ 198).

Emeğin somuttan soyuta yükselerek evrensel bir belirlenim kazanması bir biçimde kol emeğinden kafa emeğine doğru bir geçişi de ifade etmektedir. Hatta Hegel’in yapmış olduğu sınıf tasnifinde bu ayrımın belirleyici olduğunu sezmek mümkün görünmektedir. Kavrama göre sınıfları tözsel/dolaysız sınıf,[19] düşünen ya da biçimsel sınıf ve en son evrensel sınıf[20] olarak belirleyen Hegel; ilk iki sınıfı kol emeği ve doğanın biçimlendirilmesi üzerinden tanımlarken evrensel sınıfı ise doğrudan emekten uzak tutarak, evrensel uğruna emek dediği, zihinsel emek üzerinden tariflemektedir.

Burjuva toplumunda başat bir konuma sahip olan sanayi sınıfı doğanın sunduğu emek nesnelerini biçimlendirirken emeğe, düşünceye ve anlama yetisine dayanmaktadır. Sanayi sınıfı kendi aralarındaki işbölümüne bağlı olarak ayrımlaşmakta ve ilk olarak daha somut biçimde tekil ihtiyaçlar ve bireysel talepler için gereken emeği üstenen zanaatçılar sınıfını teşkil etmektedir. Tekil olmakla birlikte daha evrensel bir talebe konu olan ihtiyaçları ise toplumsal soyut emeği üstlenen fabrikatörler sınıfı üretirken, bu üretilmiş olan metaların birbirleri ile evrensel mübadelesini ise dolaşım alanında tüccarlar sınıfı gerçekleştirmektedir. Soyut emeği üstlenen sınıf düzeyinde metaların değeri söz konusu iken bu metaların dolaşımı söz konusu olmaya başladığında bu metalardaki soyut değeri edimselleştiren/gerçekleştiren/realize eden para yoluyla mübadele görünür olmaya başlamaktadır (§ 204). Böylece emek sürecindeki biçimlendirmeye bağlı olarak kendisini bir metada değer biçiminde nesnelleştiren emek, adeta nesnenin bedenindeki ruh gibi dışsallaşarak para biçimine girmekte ve bağımsızlaşarak evrensel değer haline gelmektedir. Evrensel bir eşdeğer olarak para karşısına çıktığı her metanın değerini belirlemekte ve ona bir etiket yapıştırmak suretiyle herkese seslenmektedir. Değerin para biçiminde ifade edildiği bu seslenişte çağrı birey olarak bireye değil, bir bütün olarak evrensel birey olarak bireyedir (§ 236).

Gündelik ihtiyaçların belirsiz çoğalış ve karmaşasında paranın ortaya çıkışı kendisini bir zorunluluk olarak dayatmaktadır. İhtiyaçların tatmin edilmesini sağlayan üretim ve geçim araçlarının üretim ve dolaşımının güvenli ve kesintisiz bir biçimde sürmesinin olmazsa olmazı, bu araçlardaki değerin, her an bağımsızlaşabilmesi ve bağımsız değer olarak başka bir metanın bedenine girerek onu elde edebilmesidir. Evrensel değer ve evrensel soyut emek olarak para, bu haliyle, tek bir bireyin emeğini harcarken sadece kendi özgün sınırları içerisinde değil, herkesin emeğine eşdeğer bir biçimde harcamasını zorunlu kılmaktadır. Tikel emeğin evrenselleşerek ortak çıkar uğruna ortak kullanımı sağladığı bu düzeyde yapılan her çalışma/iş evrensel olmak durumundadır[21] (§ 235). Ayrıca, para bağımsız bir ruh olarak dolaşırken sadece ırmaklar gibi değil, denizler hatta okyanuslar misali insanları birbirine bağlamaktadır. İnsanların birbirine bağlanmasının ölçeği, varılan noktada, üretim ve dolaşımın dünya-tarihsel imlemini kazandığı dünya pazarıdır (§ 247).[22]

Paranın ortaya çıkıp üretim ve dolaşım ilişkilerinde bu denli derinlik ve genişlik kazanmasıyla birlikte, en üst noktada, devletin düzenleyici bir unsuru haline gelmektedir. Devlet bireylerden istediği yükümlülükleri belirlerken temel kriter para olmaktadır. Metaların ve hizmetlerin yasal olarak tanınmaları ancak ve ancak evrensel değere indirgenmeleri ile mümkün hale gelmektedir. Çünkü bu koşul sağlanmadığında yerine getirilmesi gereken özel işlerin ve hizmetlerin bireyin özgür iradesi temelinde sağlanması mümkün olamamaktadır (§ 299).

“Devlette, ilk olarak, pekala olabilir ki, bireylerin birçok beceri, [sahiplik], etkinlik, yetenek ve bunlarda kapsanan ve duygusal tutum ile bağlı olan [zenginliklerinin] sonsuz türlülüğü arasında Devlet bunlardan hiçbiri açısından doğrudan hizmet isteminde bulunmayabilir ve yalnızca tek bir [zenginlik], para olarak görünen [zenginlik] ile ilgili istemlerde bulunabilir. (…) Gerçekte para geri kalanlar arasında tikel bir [zenginlik] türü değildir; tersine, bunlar üretim sürecinde belirli-varlığın dışsallığını kazandıkları ve böylece birer Şey olarak ayrımsanabildikleri ölçüde, para onların evrenselidir. Ancak bu dışsallığın doruğunda hizmetin nicel belirliliği ve böylelikle eşitlik ve doğruluk temelinde hesaplanması olanaklıdır” (HFA, § 299 Ek).

Demek ki, yurttaşın devlete karşı yükümlülükleri söz konusu olduğunda, tüm bu sorumluluklar paraya indirgenmiş bir durumdadır. Para adaletin sağlanmasının da zemini olmaktadır. Somut yetenek durumunda, becerikli ya da beceriksiz olanların vergilendirilmesinde eşitsizlik doğabileceğinden, yurttaşın sorumluluklarının evrensel değer biçiminde yerine getirilmesinin sağlanmasıyla, aslında hizmetin yerine para geçirilmiş olmaktadır.

Sonuç Yerine

Burjuva toplumundaki toplumsal değerin para biçimine girmesiyle birlikte para her şeye damgasını vurmakta ve tüm ilişkilerin dolayımı haline gelmektedir. Böylesine evrensel bir belirlenim kazanmak beraberinde her şeyi belirleyen esas unsurun para olduğu şeklindeki bir düşünceyi de yaygınlaştırmaktadır. Dolayısıyla Hegel’in, değer kavramının kendi içsel hareketiyle kendisini adım adım gerçekleştirmesini serimlemesi, böylesi bir yanılsamayı gidermek bakımından önemli bir işlev üstlenmektedir.

Hegel değer kavramının çıkarsanmasını, mantıksal olarak en belirlenimsiz/dolayımsız biçiminden en belirlenimli/dolayımlı biçimine kadar ilerletmiş ve ulaştığı yerde kendinde değer ile kendi için değeri bir birliğe kavuşturmuştur. Bunu nesnellik temelinde, kavramın nasıl bir biçimde, taşıdığı hakikati belirtik kıldığını göstermektedir. Hegel, bu bakımdan, burjuva toplumunun işleyişini anlamak bakımından ekonomi politikçilerin anlama çabalarına önemli bir katkı koymuş bulunmaktadır.

Hegel’in bir sistem filozofu olarak kendisinden önceki tüm mirası kuşandığı varsayıldığında, kavramın bu mantıksal açınımını, aynı zamanda tarihsel bir hareket olarak okumakta mümkün olacaktır. Bu durumda soyut değer uğrağının Aristoteles ile nasıl ilişkilendirilebileceği önemli bir soru olarak belirmektedir. Zira, Aristoteles’in Nikomakhos’a Etik’in V. kitabında adalet türleri bağlamında yaptığı analizin, Hegel’in soyut değer momentinde çizmiş olduğu çerçeve ile benzer bir karakter taşıdığını gerekçelendirmek, değer kavramının tarihsel yürüyüşünü görmek bakımından anlamlı olacaktır. Yine öznel değer momentine karakterini veren unsurun, kendi içine çekilip iç dünyasına gömülen öznenin kendi amaçları ve niyetleri üzerinden değer belirlemesi olduğu göz önüne alındığında, bu süreci Hristiyanlık ve skolastik dünyada yaşayan özne ve Kant’ın felsefesi ile ilişkilendirmek aynı düzeyde katkı sağlayacaktır. Nesnel değer uğrağında Hegel’in zaten Adam Smith, David Ricardo ve J. B. Say’ı anarak Ekonomi Politiğe yaptığı vurgu üzerinden emek-değer teorisine yapılan gönderme dikkate alındığında, emeğin burjuva toplumunun temel ilkesi haline gelmesi hiçte şaşırtıcı olmasa gerektir. Ancak yaklaşık elli yıl sonra Marx’ın yalnızca burjuva toplumunu ve devleti değil aynı zamanda bunların anatomisini, dolayısıyla hücre biçimlerini inceleyerek keşfettiği emeğin iki yönlü niteliği, artık değer ve değer yasası düşünüldüğünde emek ve değerin yeni belirlenimler kazandığı görülmektedir. Öyleyse Marx ile Hegel’in diyaloğu üzerinden değer kavramının bu en gelişmiş biçimine yeniden eğilmek, değer kavramının bundan sonraki hareketini öngörmek bakımından yararlı olacaktır.

Bu perspektif üzerinden yeniden Hegel’e dönmek gerekirse, Hegel değer kavramını, nesnel değer biçimine kadar getirdiği noktada, serimlemesinin en son sınırına dayanmıştır.  Ve burada sınır, aslında burjuva toplumun sınırları olduğundan, Hegel’in düşüncesi de bu sınırlara hapsolmaktan kurtulamamaktadır. Klasik ekonomi politikçilerin benimsediği bir tarzda kapitalist üretim tarzını mümkün dünyaların en mümkünü olarak görmek onu mutlaklaştırmayı kaçınılmaz kıldığından; Hegel’in değer kavramı kendisini nesnel değer momentinde bir bütün olarak açımlasa bile vardığı yerde mutlak bir biçim kazanmaktadır. Oysa Hegel’in diyalektiği hep olumsuz içindeki olumluyu bularak ve bu olumsuzu kapsayarak bir sonraki uğrağa geçtiğinden, her seferinde daha da gelişmeyi ve zenginleşmeyi koşullamaktadır. Demek ki Hegel bu diyalektiği, burjuva toplumunun nesnel değerine uygulamayarak bu biçimi bir mutlaklaştırmaya tabi tutmuştur.

Hegel her ne kadar kavramın hareketini sonlandırsa da, nesnel değer biçimi yarattığı olumsuzluğa rağmen hala olumlu bir çekirdek taşımaktadır; bu da emektir. Zira, ihtiyaçlarını hazır olarak bulmayıp doğayı biçimlendirmek suretiyle elde eden insanın en önemli dolayımı emektir. Doğa ile emeğin dolayımlı birliğinin şekillendirdiği üretim süreci zorunlu olarak bu özü taşımak zorundadır. Nesnel değer momentinde hem soyut değer olarak ihtiyaçları karşılayan nesnede cisimleşmek bakımından hem de öznel değer uğrağında amaçlı faaliyet olarak bir birliğe kavuşan emek; bundan böyle evrensel bir amaç ihtiva eden bir çaba olarak, evrensel ihtiyaçlarda nesnelleşerek kullanım değerleri bakımından toplumun zenginliğini yaratacaktır. Hegel’in belirlemesiyle emek sadece töz değil aynı zamanda öznedir.

O halde Hegel’in değer İde’si sadece kavram ve gerçekleşmesini değil aynı zamanda aşılmasını da önüne koymak zorundadır. Hegel’de değer kavramı her bir uğrakta eksik kaldığı durumda, olumsuzun içindeki olumluyu kapsayarak aşıp yeni bir momente geçmek suretiyle kendisini gerçekleştirse bile vardığı yerde durduğundan aşma edimi dışlanmıştır. Halbuki nesnel değer momenti yeni belirlenimler kazanarak kendisini aşmak durumundadır. Çünkü değer sadece biçimdir ve dışsal bir zorunluluk olarak görünen bu değerin taşıdığı içsel zorunluluk, öz-devindirici hareket ve canlı öz olarak emek, tüm potansiyeli ile orta yerde durmaktadır. Dolayısıyla, olumsuz bir biçim ve eksik bir uğrak olarak değeri aşmak, bu özü başka bir biçim olarak edimselleştirecek/görünür kılacak hareketi kavramakla mümkün olacaktır.

 

Yararlanılan Kaynaklar:

  1. W. F. Hegel, Anahatlarda Tüze Felsefesi ya da Doğal Hak ve Politik Bilim, Çev. Aziz Yardımlı, 2. Baskı, İstanbul: İdea Yayınevi, 2013.
  2. W. F. Hegel, Hukuk Felsefesinin Prensipleri, Çev. Cenap Karakaya, İstanbul: Sümer Yayıncılık, 2015.
  3. W. F. Hegel, Outlines of the Philosophy of Riht, Çev. T. M. Knox, Oxford: Oxford University Press, 2008.

 

[1] Özgür Üniversite’nin bilimsel üretimle ilgili temel yaklaşımı “parayla bilim olmaz” şeklinde olduğundan, Özgür Üniversite bünyesinde sürdürülen bilimsel üretimin bir ürünü olan bu çalışma; Özgür Üniversite Kolektifi’nin gönüllülük esasına dayanan toplam emeğinin nesnelleşmesi olan değişmez değerine, bu kolektif emeğin yarattığı kişisel motivasyonla bir miktar emek yani değer ekleyebilirse kendisini amaca uygun bir etkinlik olarak görebilecektir. (Bkz. Özgür Üniversite Kuruluş Bildirgesi Madde 9)

[2] Bundan sonra HFA olarak anılacaktır. Türkçe edisyon olarak genel olarak Aziz Yardımlı çevirisi olan “Anahatlarda Tüze Felsefesi ya da Doğal Hak ve Politik Bilim” adlı eserden yararlanılacaktır.

[3] Bu pasaj tamamen Cenap Karakaya’nın çevirmiş olduğu Hukuk Felsefesinin Prensipleri’nden alınmıştır.

[4] Böylesi bir başlangıcın, Marx’a da gönderme yaparak, “araştırma yöntemi” ile mi yoksa “sunuş yöntemi” ile ilgili olduğunu incelemek ilginç olacaktır.

[5] Hegel her ne kadar kullanım değeri demese de özgül bir ihtiyaç ile işaret edilen nitelik, bir şeyin yararlılığına yani kullanım değerine işaret etmektedir.

[6] Örnek vermek gerekirse geometrik şekiller söz konusu olduğunda bu zemin üçgen olabilmektedir. Tüm dörtgenleri ya da çokgenleri üçgenlere bölmek suretiyle kaç üçgen ettiğini tespit etmek suretiyle iki çokgen arasındaki ilişki kaç üçgen ettiği üzerinden kurulabilmektedir. Yani çokgenlerin niteliğinden çıkan nicel belirlilik üçgendir. İşte benzer bir hareket şeyler içinde geçerlidir.

[7] Örneğin bir kitap özgül bir ihtiyacı karşılamak üzerine üretilen bir şey olmak bakımından herkes için bir ihtiyaç giderici olması nedeniyle evrensel bir yararlılığa sahiptir. Ancak bir kitabın kaç tane kalem ile karşılaştırılabileceği noktasında hem kitapta hem de kalemde ortak olan şeyin evrensel bir ihtiyaç olması bize bunların değerini vermeyecektir. Bir kitabın ne kadar evrensel ihtiyaç içerdiğini tespit etmek nasıl mümkün olabilecektir? Demek ki yararlılığı yani evrensel bir ihtiyaç olmayı ölçmek mümkün görünmemektedir.

[8] § 80’in en çarpıcı yanlarından biri artı-değer kavramının kullanılıyor olmasıdır. Hegel’in Almanca Mehrwerte olarak kullandığı bu kavram, İngilizce çeviride excess value olarak karşılanmışken Türkçe çeviriler ise şu şekildedir: “Rehin, ancak kiraya verdiğim veya bana teslimi gereken mülk nispetinde benim mülkiyetimde olan, kalitatif hassasları ve artı-değeri bakımından ise, onu koyanın mülkiyetinde bulunan maddi realitedir“ (Cenap Karakaya, s.107). “Rehin özgül bir şeydir, ama ancak başkasının iyeliğine bıraktığım mülkiyetin ya da bana düşen mülkiyetimin değerine göre benim mülkiyetimdir; ama özgül yapısına ve değer-fazlasına göre rehin verenin mülkiyeti olarak kalır” (Aziz Yardımlı, s.116).

[9] Hegel HFA’nda kiralamaya dair olarak şu tespitleri yapmaktadır: “Kiralama (locatio conductio), – kira karşılığında bir mülkiyetin geçici kullanımının devredilmesi: a) özgül bir şeyin Kiralanması, asıl Kiralama, ya da b) evrensel bir şeyin Kiralanması, öyle ki kiraya veren yalnızca bu evrenselin, ya da, yine aynı şey, değerin mülkiyeti iyesi kalır…” (§ 80; vurgular orijinalinde). Burada da özellikle özgül bir şeyin kiralanması ile evrensel bir şeyin kiralanması arasında yapılan ayrım üzerinden şeyin özgül kullanımına ve şeyin evrensel yanına yani değerine vurgu yapılmaktadır. Ve kiralama sırasında şey özgül bir şey olarak kiralanıyorsa değerin mülkiyeti sahibinde kalmaktadır. Ancak eğer sahibi şeyin değerini borç olarak veriyorsa genel olarak bu değerin sahibi olarak kalır, ancak bunun hem değerini hem de özgül yanını borç alan kişi kullanabilmektedir. Bu momentte değer ile ilgili bir başka önemli belirleme ise, bazı sözleşmelerde yerine getirilen hizmetlerin dış bir değere karşı eşölçümsüzlüğünün ortaya çıktığına dairdir. Yani onurun esas alındığı bu tür durumlarda karakter ve güven ya da daha yüksek yetenekler üzerinden hareket edildiğinden şeyin evrensel bir ihtiyaç üzerinden değerinin belirlenmesi mümkün olamamaktadır.

 

[10] § 68’de değer kavramı üzerinden iradenin öznelliğine vurgu yapılmaktadır. Eğer öznel olan irade yani iradenin bir şeydeki temsiliyeti yiterse şey değerini yitirebilmektedir. Entelektüel üretimde tam da söz konusu olan şey bu öznelliktir. Yazınsal yapıtlar üreten biri kendini anlatma yöntemi üzerinden dış bir şeyde görünür kılmakla o şeyin değerini oluşturur. Eğer bir başkası bu iletilen fikirleri ya da teknik keşfi elde ederse o şeyin değerini edinmiş olmaktadır (§ 68). Böyle bir ürünü edinen biri tekil bir şey olarak elindeki eşlemde onun tam kullanım ve değerine iye olduğu için, tekil bir şey olarak o eşlemin tam ve özgür iyesidir, üstelik yazının yazarı ya da uygulayımsal aygıtın bulucusu bu tür ürünleri çoğaltmanın evrensel tür ve tarzlarının iyesi olarak kalsa bile. Onları evrensel tür ve tarzlar olarak dolaysızca devretmiş değildir, tersine kendine özgü anlatım araçları olarak kendine saklayabilir (§ 69).

[11] Ahlaksal duruş noktası salt kendinde değil ama kendi için sonsuz olduğu düzeye dek [iradenin] duruş noktasıdır. Kendinde-varlığa ve dolaysızlığa ve kendini onda geliştiren belirliliklere karşı [iradenin] bu kendi içine yansıması ve kendi için varolan özdeşliği Kişiyi Özneye belirler (HFA, § 105).

[12] Bu “iyi” refleksiyon alanında bulunduğundan hem kötülük hem de vicdan olan öznel evrenselliğin karşıtlığı içerisinde bulunmaktadır. Ve “iyi” iradenin kavramına yükselmiş niyettir.

[13] Niyetin ayırt edici yanı evrensel içerik olmasıdır. Yani amaç daha çok tekil içerik iken niyetin evrensellik altına getirilmiş amaç olduğu söylenebilir.

[14] “Amaç, düşünen bir varlıktan doğmakla, salt tekilliği değil ama özsel olarak o evrensel yanı, niyeti kapsar. Niyet (Absicht) kökenbilimsel olarak soyutlama kapsar ve buna göre bir yandan evrensellik biçimini, öte yandan somut şeyden tikel bir yanın çıkarılmasını anlatır. Niyet yoluyla aklama çabası eylemin öznel özü olarak ileri sürülen herhangi bir tekil yanın yalıtılmasıdır.”(HFA, § 147)

[15] “Birey ancak genel olarak belirli-varlığa, böylelikle belirli tikelliğe adım attığı zaman, ve bununla dışlayıcı olarak kendini tikel bir [ihtiyaçlar] alanına sınırladığı zaman kendine edimsellik verir. Bu dizgede törel duygusal yatkınlık buna göre dürüstlük ve sınıf onurudur, kendini hiç kuşkusuz kendi belirleniminden kendi etkinliği, çalışması ve becerisi yoluyla [Burjuva] Toplumunun bir [momentinin] üyesi yapmak ve böyle olarak saklamak ve salt evrensel ile bu dolaylılık yoluyla geçimini sağlamak ve böylelikle kendi düşüncesinde ve başkalarının düşüncesinde tanınmaktır” (HFA, § 207).

[16] Buradaki yasa ifadesi abartılı gelebileceğinden Hegel’in şu pasajındaki vurguya dikkat edilmesi önerilecektir. “Yoksulluğa düşen kitleleri her zamanki yaşam düzeylerinde tutmanın doğrudan yükü varsıl sınıfların üzerine düştüğü ya da doğrudan geçim araçları onlar için başka kamu mülkleri (…) yoluyla sağlandığı zaman, [ihtiyaç] içinde olanların geçimi emeklerinin aracılığı olmaksızın sağlanır, ki bu durum [burjuva] toplumunun ilkesini ve ona ait bireylerin bağımsızlık ve onur duygularını çiğner” (HFA, § 245). Görüldüğü üzere Hegel geçimin emek aracılığı ile sağlanmasını burjuva toplumun ilkesi olarak koyduğu bir durumda değerin emekçe belirlendiğini yasa olarak saptamak mümkün görünmektedir.

[17] İnsanın üretici faaliyetinde değeri belirleyen iki unsuru, doğa ve emek olarak belirlemek aslında her türlü ihtiyacın kaynağı olarak doğanın hazır olarak sunduğu emek nesnelere ve bu nesneleri biçimlendiren emeğe işaret etmek olacağından Hegel’in şu tespitindeki kaynağı emek olarak okumak mümkün olacaktır. “Emeğin ve [ihtiyaçların] doyumunun bu bağımlılık ve karşılılığında öznel bencillik tüm başkalarının [ihtiyaçlarının] doyumuna katkıya, eş deyişle, [diyalektik hareket] olarak tikelin evrensel yoluyla dolaylı kılınmasına dönüşür, öyle ki herkes kendi için kazanır; üretir ve yararlanırken, tam bu yolla tüm başkalarının yararlanımı için üretir ve kazanır. Herkesin bağımlılığının tüm yanlarda içiçe geçmesinde yatan bu zorunluk bundan böyle herkes için evrensel, kalıcı kaynaktır (resource)” (HFA, § 199).

[18] “Nitel birşeyin nitel başka birşey ile değiş-tokuşu [mübadele] durumunda değerin belirlenimi olarak nicel” ifadesi söz konusu belirlemeyi çok iyi bir biçimde yansıtmaktadır (HFA, § 214).

[19] Toprağı işleyerek nesnel bir biçimlendirme üzerinden ihtiyaçlarını karşılayan tözsel sınıf doğaya bağımlı bir biçimde geçimini tarımsal bir faaliyet üzerinden gerçekleştirdiğinden düşünce ve irade ile dolayımı çok azdır. Ataerkil bir yaşamın egemen olduğu bu uğrakta dolaysız duygu içerisinde bulduğu ile yetinmektedir (§ 203).

[20]Evrensel Sınıf toplumun evrensel çıkarlarını işi olarak üstelenir; buna göre [ihtiyaçları] için doğrudan emekten ya özel varsıllık yoluyla ya da ondan hizmet isteminde bulunan devletin yaptığı ödeme yoluyla uzak tutulmalıdır; böylece özel çıkarı doyumunu evrensel uğruna emeğinde bulur” (HFA, § 205).

[21] “[Burjuva] toplumunda kendi geçimi uğruna çalışmakta olan birey o denli de başkaları uğruna çalışmaktadır” (HFA, § 255 Ek).

[22] Nüfus ve üretim bakımından büyümenin mümkün olduğu bu pazarda burjuva toplumu kendini engellenemeyen bir etkinlik içerisinde bulacaktır. Bu da, bir yandan insanlar arası ilişkilerin ihtiyaçların üretimi ve dolaşımı üzerinden evrenselleştirilmesini sağlayıp zenginlik birikimini olanaklı kılarken, diğer yandan emeğe bağlı sınıfın bağımlılığı ve yoksulluğu ile sonuçlanır (§ 243). Belirli bir geçim sınırının altında yaşamaya mahkûm olan bu insanlar emeği yoluyla geçinmeye bağlı onur duygusundan yoksun bir biçimde ayaktakımı teşkil ederler. Bir tarafta ayaktakımı şeklinde yoksulluk birikirken buna karşıt olarak zenginlik birkaç elde yoğunlaşacaktır. Ki bu çelişki modern toplumun başat sorunu olarak Hegel’i meşgul edecektir. “Ayaktakımında geçimini emeği yoluyla kazanma onurunun bulunmaması ve gene de geçim bulmayı hakkı olarak ileri sürme gibi bir kötülük bu yolla ortaya çıkar. Hiçbir insan doğaya karşı bir hak ileri süremez, ama toplum durumunda yoksulluk hemen şu ya da bu Sınıfa yapılan bir haksızlık biçimini kazanır. Yoksulluğa bir çarenin nasıl bulunacağı biçimindeki önemli soru modern toplumu etkileyen ve rahatsız eden başlıca sorunlardan biridir” (HFA, § 244 Ek).  Gelgelelim yoksulların geçiminin emeklerinin aracılığı olmaksızın doğrudan karşılanmasının burjuva toplumunun ilkesine ters düşmesi ve bireylerin bağımsızlık ve onur duygularına zarar vereceğinden Hegel bunu çözüm olarak getirmeyecektir. İkinci bir olasılığı düşünmeye başlayan Hegel bu kez, ayaktakımına emek için fırsat verilmesini önerecektir. Ancak bunun üretimin düzeyini yükselteceği ve aşırı üretim nedeniyle üreticiler ile tüketicilerin arasında efektif talep ve arz dengesinde bozulmalara neden olacağından bu çözümünde kötülüğü büyütmekten başka bir sonuç üretmeyeceğine karar vermektedir. Dolayısıyla aşırı zenginlik durumunda bile burjuva toplumumun aslında gerçek anlamda zengin olmadığına karar veren Hegel burjuva toplumunun aşarı yoksulluğa ve ayaktakımının yaratılmasına gerçek anlamda çare bulamayacağı sonucuna varmaktadır (§ 245). Hal böyle olunca da, Hegel, burjuva toplumunda, üretimin tüketicilerin [ihtiyaçlarının] üzerine çıkınca, neden ihtiyaçlarının tatmininin emeği yoluyla karşılamayan bir sınıfın doğduğuna (§ 248 Ek) cevap üretemeden çözümü başka yerde, devlette aramaya başlayacaktır. Zira üretim toplumdaki herkesin ihtiyacından daha fazlasını sağlıyorken nasıl oluyor da bazı insanların ihtiyaçlarını karşılayamadığı çok önemli bir çelişki olarak durmaktadır.