Pazartesi , 22 Ekim 2018

Yolun sonu? – Güngör Şenkal

Güngör Şenkal

Yolun sonu?

Marx, Louis Bonaparte’in18 Brumaire’i adlı eserinde çok bilinen şu sözleri yazar: Hegel, bir yerde, şöyle bir gözlemde bulunur: Bütün tarihsel büyük olaylar ve kişiler hemen hemen iki kez yinelenir. Hegel eklemeyi unutmuş: Birinci kez trajedi olarak, ikinci kez komedi olarak. Marx burada, trajedi ve komedi sözcüklerinin anlam içeriklerinden bağımsız olarak (ki bunlar antonimdir), tarihte olayların ve kişilerin –bütün benzerliklerine karşın- bire bir tekrarının söz konusu olamayacağı mesajını diyalektik bir dille vermektedir.

AKP açıklamalarını/uygulamalarını Nazi dönemiyle kıyaslama, kötü niyetli insanların tasarrufu değil, benzerliklerin/etkileşimlerin gün yüzüne çıkartma çabasıdır. Sadece, ama yol yaptı sözleri bile, Nazi dönemini anlatan filmlerde geçen sıradan bir replikten daha fazlasını anlatmaktadır.

1929 dünya ekonomik krizinde -kriz daha 1924’te İngiltere’de bir milyon işsiz yaratmıştı-İngiltere’nin yaptığı devalüasyonla krizin yükünü diğer ihracatçı ülkelere yıkması, Alman ekonomisini çok derinden etkilemişti. Almanya bu krizi yüzde ellilere varan bir işsizlikle yaşar olmuştu.

AKP iktisatçıları biliyor mu, bilemem. Yol yapımını (kamu yatırımları), 1931 tarihli ‘ulusal yatırımın işsizliğe bağıntısı’ başlıklı incelemesiyle işsizliğe karşı bir önlem olarak ortaya koyan iktisatçı Richard Ferdinand Kahn’dır. Cambridge Üniversitesi’nden Profesör Kahn, adı geçen incelemede, yol gibi kamu işleri yatırımlarında bir işçi daha fazla çalıştırmanın hem ücretleri hem de kârları artıracağını savunmuştu (yatırım çarpanı).

29 Buhranı’nın yıkıma uğrattığı Almanya’da Naziler, bu fikirlere dört elle sarıldı. Kamu yatırımlarına yönelerek işsizliği emme yoluna gitti. Almanya, J. M. Keynes ve Llayd George öğretileri doğrultusunda ekonomik önlemlere başvurarak yol yapımına (kamu yatırımlarını artırma); diğer bir deyişle, devlet siparişlerine yöneldi. Bu yöntem Almanya’da işsizliğin azaltılmasında önemli işlev gördü. Yazılanlara göre; işsizlik oranı %50’lerden sıfır düzeyine çekildi. Kısaca, İşsizleri savaş endüstrisine ve yol yapımına istihdam ederek işsizliğe çözüm bulundu.

Antrparantez: CHP’li İlhan Cihener, kendisiyle yapılan bir söyleşide evrensel sol değerlere atıfta bulunuyor. Ancak, Keynes’e ve 30’ların Kemalist devletçiliğine övgü düzmekten de geri durmuyor. Bu vesileyle, birincisi, evrensel sol değerlerden ne anladığını sergiliyor; ikincisi, yaptığı çıkışın aslında bir ölü doğum olduğunu ilan ediyor.  

Çünkü, Keynes’in önerilerini tarih doğrulamadı. Emek sömürüsünü olanaklı kılanın, üretim araçlarının özel mülkiyeti olduğunu görmeyen/göremeyen/gizleyen bir öğreti, sonuç itibariyle kapitalist sisteme payanda olmaktan başka bir işlev görmez.

Ayrıca, devlet yatırımlarını sosyalizm sananların, sosyalizmi nasıl kavradıklarına (ya da kavramadıklarına) ilişkin ip uçlarıdır bunlar. Zira kapitalist devlet yatırımları ya da kapitalist devletçilik, kapitalizmin iki ekonomik yöneliminden birine tekabül eder. Ekonominin gereklerine (tarihsel koşullar) göre kapitalistler, devletçi ya da liberal  ya da ikisinin belli oranlarda karması bir modeli uygular.

Türkiye’de devletçilik, sermayenin kendi güçsüz/isteksiz olduğu alanlarda, yatırımı devlete yaptırmasıydı. Geçmiş on yılların popüler yap-işlet-devret modelinin prototipi Kemalist dönemin devletçiliğidir.

Devlet siparişleri yoluyla kamu yatırımlarını artırarak işsizliği önlemek mümkün mü? Bu politikanın sürdürülebilirliği nereye kadar?

Bu sorunun cevabı, kısa vade için evettir. Uzun vadeyle işi olmayan, kaptığım kârdır anlayışıyla günü kurtarma derdinde olan siyasetçiler için de evet. Üretici olmayan kamu yatırımları, işsizliğin azaltılması için, duruma  göre acil ve geçici bir çözümdür. Üretici olmamaları nedeniyle, uzun vade vaat etmezler. Alman kapitalistleri de yol yapımına geçici (palyatif) çözüm gözüyle bakmıştı. Asıl istedikleri ya da onlar için arzu edilir çözüm, yeni yatırım/sömürü alanlarının bulunması, ele geçirilmesiydi. Bunun anlamı ise savaştı ve öyle de oldu. Zaten genel çerçevede büyük sermaye için önemli olan dış piyasaların ele geçirilmesidir ki, burası aynı zamanda ‘kıyametin koptuğu’ alandır.

Antrparantez: Sosyalist ülkelerde de, çok yönlü maliyet hesaplarına gidilmeden, tek bir kalem üzerinden olumlanan ‘komünizmin büyük şantiyeleri’ adlı mega projelere kalkışılmıştı. Ancak halkın üzerine yıkılan büyük ekonomik sıkıntılara yol açmıştı. Sovyetlerin ilk dönemlerinde kalkışılan dev yatırımlar, bir gerçeği (yatırımın rantabilitesini) göstermiştir ki, bu tür projelerin maliyeti halka ağır ekonomik yükler getirmektedir.

Aynı yolu izleyen AKP Türkiyesi’nde işsizlikte bu oranda bir gerileme yaşanmadı. TÜİK 2017 Ekim ayı verilerine göre işsizlik oranı %10.3, istihdam oranı %47.6, genç nüfus işsizlik oranı ise %19.3’tür. Yıllık enflasyon  %10’un az üstünde görülmektedir.

AKP’nin kamu yatırımları/ihaleleri için kurduğu taşeron ağı, yönetsel açıdan holding benzeri bir hiyerarşi, siyaseten bir denetleme mekanizması oluşturdu. Holding sisteminde, nasıl eldeki belirli miktar hisseyle, dağılmış hisseler kontrol altında tutulabiliyorsa, ihaleleri alabilen azınlık/yandaş da –taşeronlaşma yoluyla- öyle ya da böyle nemalanan geniş bir taşeron ağını, onlar aracılığıyla da çalışanlarını elinde/denetiminde tutabiliyor.

Etiketleyerek karşı kampa oturtma, Türkiye tartışma kültürünün ayrılmaz bir parçasıdır. Bu kültürün bugünkü ‘resmi temsili’ olan AKP de elbette buna uygun davranıyor. ‘Vatansever’ etiketini kendilerine/yaptıklarına  uygun gördüklerinden, eleştiren herkesi vatan haini olarak karşı kampa yapıştırıyorlar. Bu bakış açısıyla; AKP’nin doğaya karşı verdiği beton savaşına (beton endüstrisi) karşı çıkmak bile, Türkiye’nin kalkınmasını istemeyen vatan hainliğiyle kolayca damgalanabiliyor.

Ayrıştırıcı olmaktan da öte, düşmanlaştırıcı bu tutum iç siyasette işlevsel kılınıyor. Bunu iç savaş yatırımı olarak da okuyabiliriz. Çünkü oy tabanında, vatan hainleriyle çevrilmiş bir AKP algısı yaratıyor.

AKP ile Nazi dönemi arasında kapitalizmin/kapitalistlerin dünyasından kaynaklı onlarca benzerlik kurmak mümkündür. Hitler’in, kadının millet için doğurduğu her çocuk aracılığıyla milletin mücadelesinde, yani savaş meydanında yer aldığını söylemesi, kadını kadın değil de çocuk doğuran makina olarak görmesiyle alakalıydı. Nazilerde kadının toplumsal rolü; sadık, görevini yerine getiren ve kurban olmaya hazır olarak tanımlanmıştı. Onlara göre kadının kazanabileceği en yüce soyluluk, millete çocuk doğurmaktı. Bilindiği üzere, o çocuklar daha sonra acımasızca savaşa/ölüme sürüldü.

Erdoğan’ın, daha önce söylediği onlarca benzerine eklediği şu cümleler de Nazi doğrultusundadır: Kadın çocuk doğurduğu için cezalandırılmaz, tam aksine mükâfatlandırılır. Bizim inancımızda cennet babaların değil, annelerin ayakları altındadır. Çünkü ne Naziler ne de RTE için söz konusu olan kadın değil, çocuk doğuran kadındır. Bu yolla sermaye, ihtiyaç duyduğu ucuz emek gücünü ve kendi çıkarları için savaştırabileceği askeri temin etmiş olacaktır.

Almanya işsizliğin düşürülmesinde -kamu yatırımlarının yanı sıra- cinsiyetçi istihdam politikalarını da devreye sokmuştu. Kadınların işten çıkarılarak yerlerine erkeklerin alınması, işsizlik oranını görünüşte düşürdü. Çünkü işlerinden edilen kadınlar kayıtlarda işsiz olarak görülmüyordu.

Türkiye’de de kadınların işten çıkarılarak yerine erkeklerin alınması önerisi AKP çevrelerinde dile getirilmişti. 2009 yılında, dönemin Devlet Bakanı Mehmet Şimşek, işsizliğe çözüm olarak kadınların iş yaşamından çekilmesini öneriyordu.

Yetkileri fiili olarak zaten elinde toplamış olan Hitler, 19 Ağustos 1934’te referanduma giderek Şanşölyelik ile Cumhurbaşkanlığını birleştirdi (%10’a %90 gibi bir çoğunlukla). Bütün yetkilerin bir elde toplanması diktatörlüklerin, özellikle de faşist diktatörlüklerin özelliğidir. Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı seçiminden sonra 1935 Nürnberg Yasalarının benzerlerinin gündeme gelmesi muhtemeldir. 6-7 Eylül 1955 olaylarından/provakasyonlarından bildiğimiz üzere, -1938’deki gibi- bir Kristal Gece de beklenmelidir.

Çünkü, Erdoğan’ın Başkanlık sistemi için Hitler Almanyası’nı örnek göstermesi tamamen bilinçli bir seçimdi. Kaldı ki bildiği en iyi örnek de buydu; yoksa en azından takiye için başka benzetme yapabilirdi.

Önder ideolojisi (Führerideologie), bir Nazi/faşist propaganda yöntemidir. Führer, El Caodillo, Duce ya da Reis ile yaratılan/yaratılmak istenen algı aynıdır.

NSDAP ile AKP’nin seçmen profili (işsizler, gençler, alt orta sınıflar) arasındaki benzerlik ile büyük kapitalistlere tanınan ayrıcalıklar yoluyla onların desteğini almak yanında, Hitler’in 1933 seçim ittifakı da AKP-MHP işbirliğini çağrıştırıyor. Ve hatta o seçimler de Nazilerin, İmparatorluk Parlamentosu /Reichstag yangını provakasyonu neticesinde uygulamaya koyduğu bir tür OHAL koşullarında yapılmıştı.

İslam özü itibariyle Yahudi düşmanıdır. Aslında Nazilerle ortak nokta oluşturduğu halde, AKP’nin dış siyasetinde takiye ağır bastığından bu vurgulanmaz; seçmene oynamak için kullanılır. İki parti de katıksız emek düşmanıdır. Nazilerin, işçileri harekete katmak için işçi yanlısı (1 Mayıs kutlamaları vb.) görünme çabalarını,  AKP iktidarının sol gösterilmesine benzetebiliriz. İktidar siyasetinde yalan propagandanın varlığı ve yoğunluğu kandırıldık edebiyatı ile kendini sürekli açığa vurmaktadır.

En önemli benzerlik noktalarından biri ise, hareketin basitliğidir. AKP’nin doğrudan ve program dışı mesajı Müslümanların inancını serbestçe yaşayacağı idi. Bu basit mesaj, mensup olduğu inancı bilmeden onun kurallarına göre yaşaması gerektiğine inanmış/inandırılmış kesimleri etkisi altına almıştır. Bu basitlik, hareketin kofluğunu olduğu kadar derinliğini(!) de göstermektedir.

Basitlik meselesinde, Nasyonalsosyalist Wilhelm Stapel’in şu sözleri açıklayıcıdır: Ulusal-toplumculuk anlaşılması kolay, yalın bir hareket olduğundan, onu ‘kanıtlar’la durdurmak olanaksızdır. Kanıtlar ancak, hareket birtakım kanıtlar yardımıyla kendini kabul ettirmiş olsaydı işe yarardı.

AKP’ye karşı getirilen yolsuzluk, usulsüzlük, haksız kazanç vb. kanıtların, Reis’e verilen ‘imana dönüşmüş destek’ nedeniyle nasıl etkisiz kaldığı bilinmektedir. Stapel’in dediği gibi, kanıtla gelmeyene kanıt fayda etmemektedir. Hitler’e göre de kitlelere yakınlaşmanın yolu akıl değil, duygu ve inançtı.

AKP Programı geniş halk kesimleri için değil, küçük ve orta burjuva sınıfların okuyacağı düşünülerek kaleme alınmıştır. Büyük burjuvazi ile alt sınıflara (işçi-işsiz, emekçi, köylü gibi) ise vaatler şifahen iletilir ve bu sınıflarla açık ya da zımni mutabakat sağlanır. Toplumun ekonomik ve kültürel yönden görece geri kesimleri, kuruluşundan bu yana on yedi yıl geçmiş olmasına karşın, AKP Programını hâlâ bilmez. Bundan dolayı da Program ile pratik arasındaki taban tabana zıtlığı göremez. Okuyanlar ise programın takiye, asıl olanın kendilerine verilen söz olduğuna inanmıştır.

Burada atlanmadan belirtilmesi gereken önemli nokta, AKP’nin birçok yanıyla 30’ların CHP’sinden bu yana oluşan en yaygın Nazi dalgasını temsil ediyor oluşudur. Esasen, gerektiğinde/istediğinde o yıllardan yeterince malzeme de edinebilmektedir.

Otoriter rejimler, muhalefet edebilecek her kurumu ve kişiyi etkisiz hale getirir. (Savaş başladığında Almanya’da 200 bin politik tutuklu vardı.) Nazi Almanyası’nda bu, kurumları kapatma yoluyla sağlanıyordu. Almanya ve İtalya’da  parlamento, sendikalar, partiler kapatılıyordu. AKP Türkiyesi’nde ise bu –şimdilik- işlevsizleştirilerek yapılıyor. Sarı sendikacılığın bu kadar güçlü olduğu ve sendikacıların kamuflaj kıyafetleriyle savaşa tezahürat yaptığı yerde sendikaları; hiçbir ciddi muhalefetin yapılmadığı, zaten işlevsiz olan parlamentoyu kapatmaya gerek duyulmuyor.

SADAT, HÖH, Osmanlı Ocakları, Alperen Ocakları, Ülkü Ocakları gibi fasci örgütlerin asıl amacı, muhalefetin örgütlü ve güçlü kesimlerine karşı milis görevi yapmaktır. Büyük sermayenin, diğer bir ifadeyle, devletin yedek gücü olmaktır. Bu tür gruplar devlete resmi olarak bağlı olmadığından, bunlara yaptırılan pis işlerden de devlet sorumlu tutulamayacaktır!

Bugün çok aktif ama o yoğunlukta saldırgan olmamalarının en önemli nedeni, ezilmesi gereken güçlü bir muhalefetin yokluğudur. Ancak, güçlü bir muhalefetin her an alevlenmesi ihtimalini göz önünde bulunduran iktidar güçleri, deyim yerindeyse her an tetikte durmaktadır.

İç savaş için hazırlanan bu güçler, dış savaş durumunda da savaş istemeyen kesimlerin karşısında baskı (şiddet, yıldırma, yalan propaganda vb.) aracı olarak konumlanır.

AKP’nin müteahhit/taşeron zihniyeti, doğanın solunum yollarına dökülen aşırı betonla (HES, karayolu -otoban, duble yol, yayla yolu-, havalimanı, liman, TOKİ vb.) kendini göstermiştir. Her şeyin paraya/kâra dönüştürülmesini hedefleyen doğa düşmanı bu kapitalist anlayışta, kârların maksimizasyonu tek amaçtır. Bu amaca ulaşabilmek için hiçbir kural/değer tanımaz. Bu nedenle, tıkanmış (kapitalizm doğası gereği tıkanır) sistem/ler ve onların yöneticileri, çocuklara mutlu bir gelecek değil, sadece ölüm vaat edebilir. AKP Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan’ın Maraş’ta yaptığı konuşmada (24 Şubat 2018) küçük kız çocuğuna yönelik şehitlik sözlerini ancak bu çerçevede yorumlayabiliriz.

Antrparantez: Ekonomik bunalımlarla halkın/işçilerin sosyalizme yönelmesi arasında bir otomasyon olmadığı; aksine, böyle dönemlerde çoğunluğun otoriter/totaliter rejimlere eğiliminin daha güçlü olduğu tarihsel örneklerle doğrulanmıştır.

Sona gelindi! Devlet siparişi ve aynı zamanda devlet garantörlüğünde yapılan büyük projelerin topluma yükü kaldırılamaz noktaya vardı. Nazi uygulamaları rehberliğinde ilerleyen AKP için de savaş, birkaç nedenle zorunlu hale geldi. Birincisi: Yaslandığı/uzlaştığı sermaye kesimleri için yeni yatırım/sömürü alanları açmak. İkincisi: Özenti duyduğu Osmanlı’nın yalnızca işgal/ilhak (ganimet/sömürü) üzerinden yaşadığı bilgisi. Üçüncüsü: Yedeğine alarak yıllardır semizleştirdiği ırkçı kesimlerin gazını almak/degas. Dördüncüsü: Son yıllarda yatırımlarını kaydırdığı silah endüstrisinin önünü/pazarını açmak. Beşincisi: Savaş ortamını, gerek muhalefeti bertaraf etmek, gerekse de oy tabanının ırkçı/işgalci duygularını politik avantaja çevirmek. Altıncısı: …

Belirleyici olan birincisi, yani ekonomik itkidir. AKP’nin, savaşı bir can simidi olarak gördüğü düşünülürse, savaş karşıtı açıklamaların neden can simidine çivi sokmak gibi algılandığı ve reaksiyonun şiddeti de anlaşılır. Bunun en çarpıcı örneği Türk Tabipleri Birliği’ne yapılan operasyondur.

Savaşa karşıyım diyenlerin takibata uğraması, kâr ve çıkar dışında bir şey düşünmeyen/düşünemeyen kapitalist şartlanmanın, insanın yarattığı evrensel değerlere nasıl saldırdığını/saldırabileceğini gösterir.

Çıkmazdan kurtuluşun savaşı diyebileceğimiz Suriye’nin iç işlerine müdahale, Afrin’le sınırlı kalacağa, yani bir cepheyle yetinileceğe benzemiyor. Irak’a müdahale de gündemde. Bu ve Yunanistan ile gerilimin artırılması, başka bir cephenin açılma hazırlığı olarak okunabilir. Bu cephelere uluslararası bir dur çekilirse, o durumda iç savaş riski daha da büyüyecektir.

Evet, yol yapıldı. Ancak yapılan bu yollar toplumu ahlaki çürümüşlüğe; diğer bir ifadeyle mezarına götürüyor!

Diktatörlerin savaş çıkartmadan gitmemesi, onlar açısından bir keyfiyet sorunu değildir. Mevkilerine dayanarak elde ettikleri ve/veya korudukları, ancak verili durumda sürdüremedikleri çıkarlarını son bir hamleyle, savaş aracılığıyla koruma/elde tutma umududur.

Bu saldırgan dönemi Goebbels şöyle özetler: Eğer gitmemiz gereken gün gelecek olursa, eğer günün birinde tarih sahnesinden çekilmek zorunda kalacak olursak, kapıyı ardımızdan öyle bir çekip kapayacağız ki, bu hızla yerküre sallanacak ve insanlık alemi şaşkınlıktan donakalacaktır.

Eğer o günü beklemiyorsak, neyi bekliyoruz?