Salı , 19 Haziran 2018

Türkiye’de tohumun metalaşma süreci – Özcan Evrensel

TÜRKİYE’DE TOHUMUN METALAŞMA SÜRECİ

 

Giriş[1]

2016’nın en önemli gelişmesinin tarımsal üretim alanında “Frankestein’ın canavarı” olarak anılan Monsanto’nun Alman kimya ve ilaç tekeli Bayer tarafından satın alınması olduğu açıktır. Dolayısıyla son birkaç yıl içerisindeki gelişmelere bakıldığında, tohum üretimi ve dolaşımı alanındaki gelişmelerin adeta tohum savaşları şeklinde cereyan ettiği görülmektedir. Her ne kadar tohum üreticileri ile gerek sermaye gerekse hükümetler arasında süren çatışmalar söz konusu savaşın esas bileşeni olsa da, sermayeler arası rekabet savaşı son zamanlarda daha çok gürültü koparmaktadır. Nitekim Syngenta ve Bayer’den sonra dünya pestisit üretiminde üçüncü sırada olan BASF, Dupont’a teklifte bulunarak Dupont ile Dow arasında gerçekleşecek olan birleşmeyi engellemeye çalışmış ama başarılı olamamıştır. Sermayenin yoğunlaşması ve merkezileşmesi ile tohum üretiminin adeta birkaç sermaye grubu tarafından yapılıyor olması bariz bir biçimde görünür hale gelmiş durumdadır. Gerek Çinli ChemChina’nın İsviçreli tohum ve tarım ilacı sermaye grubu Syngenta’yı 43 milyar dolara satın alması gerekse Dow-Chemicals ve DuPont tekil sermayelerinin ve Kanadalı gübre devleri Agrium ve Potash Corporation’un birleşmesi (Donat, 2016) tohumun metalaşmasının ne düzeyde gerçekleştiğine/gerçekleşeceğine dair önemli ipuçları vermektedir.

Genel planda tohum savaşları şeklinde cereyan eden sermaye grupları arasındaki rekabet ve bunun belirlediği tohumun metalaşması süreci tüm dünyaya yayılırken Türkiye’de bundan muaf kalamamıştır. 2006 yılında tohumculuk alanında yapılan düzenlemeler ile başlayan metalaşma süreci, bugün Milli Tarım Projesi adı altında genişletilmeye ve derinleştirilmeye çalışılmaktadır.  Hatırlanacağı üzere, geçmişte, Tohumculuk Kanunu ile sertifikasız tohumların ticari amaçla satışı yasaklanmış ve yalnızca çiftçiler arasındaki tohum takaslarına izin verilmiştir. 2016 Ekim ayında duyurulan Milli Tarım Projesi dâhilinde yapılacak en çarpıcı değişikliğin ise, 2018 itibariyle sertifikalı tohum kullanmayan çiftçilerin destek alamayacağı olduğu görülmektedir. Çünkü üreticilere verilmesi planlanan desteklerle ilgili şartlardan en önemlisinin sertifikalı tohum kullanma zorunluğu olduğu kısa sürede deklare edilmiştir. Buna göre tohumluk üretiminde sertifikasız tohum kullananlar “vaat edilen destekleri” almaya hak kazanamayacaktır. Ve bu haktan mahrum bırakılmak demek, sermayenin ürettiği meta formuna sokulmuş tohumları satın almaya mahkûm edilmekten başka bir anlama gelmeyecektir. Dolayısıyla devletin Milli Tarım Projesi üzerinden tohum üretimine ve bunu düzenleyen yasal düzenlemelere ya da kurumsal düzenlemelere yeniden biçim vermesi sermayeye eklemlenme sürecinin kilometre taşları olarak okunmalıdır. Başka bir deyişle, “Milli bir tohum sektörü” yaratmak; tohum üretim sürecini, sermayenin üretim sürecinin boyunduruğu altına sokmaktan başka bir anlam taşımayacaktır.

Her ne kadar bugün itibariyle tohumun metalaştırılması üzerinden tohumum üretim ve dolaşım alanının sermaye için bir değerlenme alanı haline getirilmesi yeni bir boyut kazanmış olsa da; devlet her zaman, sermaye ile işbirliği halinde, tohum üretim alanını düzenleme çabası içerisinde olmuştur. Çünkü Türkiye’nin üzerinde bulunduğu coğrafya hem tarımın ilk yapıldığı yerlerden biri olması hem de iklim özellikleri ve coğrafi konumu nedeniyle biyolojik çeşitlilik bakımından zengin bir tohum üretimi ve birikimi alanı olagelmiştir. Özellikle devletleşme sürecinin ardından daha sistematik hale gelen tohum üretim süreci; araştırma enstitüleri, üretme çiftlikleri ve tarımsal işletmeler ile geliştirilmiştir. Böylece istenen özellikte tohumların ıslah edilmesi ve bunun tarımsal üretim yapan üreticilere dağıtılması mümkün kılınabilmiştir. Ancak “Yeşil Devrim”[2] ile birlikte devletin tarıma müdahalesi ve tarımsal politikalar üzerindeki belirleyiciliği yavaş yavaş aşınmaya başlamıştır. Bu süreç her ne kadar başlarda devlet ile işbirliği içerisinde sürdürülmüş olsa da son kertede sermayenin ürünü olan tohumların üretimi ve dolaşımı egemen biçim haline gelmiştir.

1950 yılından sonra devreye konulan Marshall planı tam da söz konusu olan sürecin başlaması için katalizör görevi görmüştür. Traktörlerin yaygın olarak kullanılması ile başlayan tarımdaki makineleşme aynı zamanda tarım teknolojilerine geçişi de koşullamıştır. Bunun ilk sonuçlarından biri o yıllarda ekili alan oranının % 18,7’den % 29,9’a çıkması olmuştur. Ancak özellikle meraların da tarımsal alan haline getirilmesi ile tarım yapılabilecek topraklar doğal sınırlarına ulaşmıştır (Köymen, 2012: 139). Dolayısıyla tarımda verimliliği arttırmanın koşulu tarım teknolojilerinden (tohum, gübre, ilaç) yararlanma ve sulama yapma olarak belirlenmiştir.

Özellikle 1983 yılında tohumluk fiyatlarının ve 1984 yılında tohum ithalatının serbest bırakılmasıyla Türkiye tohum üretimi önemli bir ivme kazanmış ve sermaye ile devletin iş bölümüyle tohum üretimi ve dağıtımı cazip bir noktaya taşınmıştır. TODAB (Tohum Dağıtıcıları Alt Birliği) Başkanı Ayhan Bilgin’in deyişiyle “küresel ölçekli devam eden, ülke, kıta, coğrafya tanımayan gıda savaşlarının” cereyan ettiği bir ortamda Türkiye hem “tarımsal olarak Avrupa 1’incisi, dünya 7’incisi” (Milliyet, 2015) hem de tohum üretiminde son 10 yılda yüzde 5, ihracatının ise yüzde 8 artış kaydetmiştir. Görece devletin sorumluluğunda böylesi bir ivme kazanan tohum üretimi bir süre sonra sermayenin daha aktif olduğu bir boyutta gerçekleşmeye başlamıştır. Sermaye, bu alanı kendi eğilimlerine ve yasalarına göre şekillendirmek ya da düzenlemek için devlet başta olmak üzere her türlü dinamiği kullanarak tohum üretiminde egemenliğini tesis etmeye koyulmuştur.

Aslında kapitalist üretim tarzı ile eklemlenmenin, ihracata dönük bir sermaye birikim yoluyla olduğu 1980’lerden itibaren, Türkiye dış ticarette gıda ve tarım ürünlerini de kapsayan yeni düzenlemelere gitmek zorunda kalmıştır. Bu süreçte özellikle içeride üretilen tarımsal ürünlerin dış ticareti önündeki engellerin kaldırılması başka olmak üzere, tarımsal ürünlere daha önce uygulanan ithalat vergilerinin ve desteklemelerin kaldırılması söz konusu olmuştur. 24 Ocak Kararları olarak bilinen bu kararlar sonucunda devletin süreçteki rolü başkalaşıma uğratılmış ve bunun kaçınılmaz sonucu hem tarımsal üretimin hem de ihracatın gerilemesi olmuştur.

Kaynak: TİGEM, 2014.

Nitekim Grafik 3’e bakıldığında; Türkiye tohumluk pazarında 750 milyon dolarlık[3] bir paya sahip olsa da, özellikle ABD, Çin ve AB ülkeleri göz önüne alındığında, Türkiye’nin tohum ithalatçısı bir konumda olduğunu söylemek mümkün görünmektedir. Çünkü 2002 yılında 19,227 ton olarak gerçekleştirilen tohumluk ithalatı, 2011 yılında %91 oranında artarak 36,754 tona yükselmiştir (Budak, 2013: 74). Bu tohumlar da büyük oranda tohum pazarında önemli bir yere sahip olan ülkelerde faaliyet gösteren sermaye gruplarından satın alınmaktadır. Hatta Türkiye’de üretilen tohumların bile büyük oranda bu sermaye grupları tarafından doğrudan ya da ortaklıklar biçimde üretildiği de ifade edilmektedir (Delice ve Özkaya, 2008: 54). Benzer biçimde genel tabloya bakıldığında, pamuk (% 67,9) , ayçiçeği, mısır, soya, patates tohumluklarında ise sermayenin payının % 100-80 civarında olduğu ve özellikle hibrit ayçiçeği tohum üretim ve dolaşımının tümünün 2006 yılında sermaye tarafından üstlenildiği anlaşılmaktadır. Söz konusu tekil sermayeler ise, hiç de şaşırtıcı olmayan bir biçimde, Monsanto[4], Syngenta, Pioneer’dir.

Dolayısıyla genel planda gerçekleşmekle kalmayan, giderek derinlik ve genişlik kazanan tohumun metalaşması Türkiye’yi de kapsayarak devam etmektedir. Devam ediyor demek bir sürece ve o süreç içerisinde ilerleyen dönüşüme de işaret ettiğinden Türkiye’ye ait özgünlüklere işaret etmeden olup biteni kavramak mümkün olmayacaktır.

Tohumun Metalaşmasının Toplumsal Boyutları

Türkiye’de tohum üretiminin düzenlenmesi oldukça geç bir tarihe kadar pek mümkün olmamıştır. İlk yasal düzenlemeler, o günün tohum teknolojisine ve dünya pazarındaki gelişmelere denk düşecek bir biçimde, tohumluklarla ilgili üretim, tescil, sertifikasyon, kontrol ve ticaret işlemlerini düzenleyen 1963 tarihli 308 Sayılı Tohumlukların Tescil, Kontrol ve Sertifikasyonu Hakkında Kanun ve buna bağlı çıkarılan yönetmeliklerdir. Ancak bu düzenlemeler esas olarak tohum üretim sürecinde zorunlu bir biçimde rol oynayan devletin işlevine yöneliktir. Bu yüzden devlet dışındaki bir ıslahçının hakkını güvence altına almak bakımından yetersiz olan bu kanun,   ıslah edilmiş olan bitkinin ya da tohumun onu ıslah edenin özel mülkü sayılması noktasında yetersiz kalmıştır. Bu da sermayenin bu alanda etkinlik göstermesi önünde engeller oluşturmuştur. O halde söz konusu engellerin aşılması için ne yapılmalı ve nasıl hareket edilmeliydi? Türkiye Tohumculuk Endüstrisi Derneği Genel Sekreteri Ayhan Elçi bunu şöyle ifade etmektedir:

“Türkiye’de tohumculuğun başta yasal çerçeve olmak üzere alt yapısının oluşturularak uluslararası standartlarda üretim, işleme ve ticaretini yapan, bu alanda referans oluşturan OECD, ISTA,UPOV ve FIS[5] gibi kuruluşların kurallarına uygun uygulamalar yapabilen ve bunları özel sektör ekseni üzerine oturtabilecek bir Türkiye tohumculuk sektörünün oluşturulması hedef alınacak şekilde çalışmalar yapılmalıdır”  (Elçi, 2016).

İlk ve en önemli çalışmalardan biri 2004 yılında yürürlüğe sokulan “5042 sayılı Yeni Bitki Çeşitlerine Ait Islahçı Haklarının Korunmasına İlişkin Kanun”dur.  Tohum alanına yatırım yapan sermaye gruplarının ya da tekil sermayelerin istediği, ıslahçı hakkının güvence altına alınması bu sayede söz konusu olabilmiştir. Tohumlar üzerindeki patentlerin özel mülkiyet biçimindeki bir hak olarak tanınması ile birlikte sermaye, değerlenme sürecinin ürünü olacak tohumun hem üretiminde hem de diğer aşamalarında sınırsız haklara kavuşmuştur. Bu haklar özünde doğrudan üreticilerin ya da basit meta üreticilerinin[6] tohumlarını ellerinden alma; onları mülksüzleştirme hakkı demek olan fikri mülkiyet şeklindedir. Bunu Tarım Kanunu’nun onuncu maddesinde görmek şaşırtıcı olmasa gerektir.

“Bakanlık, biyolojik çeşitliliğin, genetik kaynakların ve ekosistemlerin korunması ve geliştirilmesine ilişkin araştırmalar yapar veya yaptırır. Biyoteknolojik yollarla ve/veya çeşitli ıslah metotları kullanılarak elde edilen ürünlerin fikrî mülkiyet hakları kapsamında korunması, kaydı, tescili, üretimi, tüketimi, gıda olarak kullanımı, ihracatı ve ithalatı hakkında ilgili kurum ve kuruluşların görüşü alınmak suretiyle gerekli düzenlemeleri yapar” (Tarım Kanunu, 2006).

Böylece üreticilerin üretim araçları üzerindeki tüm hakları ellerinden alınarak onlara ya tarımsal üretimi terk etmeleri ya da sermayenin ürünü olan tohumları satın almaları “hakkı” tanınmıştır. Demek ki devlet sermayeyi hukuki bir zırh ile donatırken dolaysız üreticilere ve basit meta üreticilerine ise vatandaşlık hakları dolayımıyla “özgürlük” bahşetmektedir. Böylesi bir “özgürlük iklimi”nde, sermaye tohum üzerindeki tahakkümünü temel bir hak olarak kurgulamakla yetinmeyecek; daha fazlasını arzulayacaktır. Bu arzu 2006’da Tohumculuk Kanunu yürürlüğe girmesiyle giderilmiştir. Her zaman olduğu gibi bu da yetmemiş, 2007’de UPOV sözleşmesinin imzalanması ile tohum tamamen uluslararası sermeyenin boyunduruğuna terk edilmiştir. Bu sayede daha önce tarımsal üretim ilişkileri üzerinden doğrudan üreticiler ya da basit meta üreticileri ile devlet arasında kurulan toplumsal ilişkiler, sermaye ile emek gücü arasındaki ilişkilere evrilmeye başlamıştır.

“Şu halde, kapitalist üretim süreci, bir bütün olarak ele alındığında ya da bir yeniden üretim süreci olarak, sadece meta, sadece artık değer üretmekle kalmaz, sermaye ilişkisinin bizzat kendisini, bir tarafta kapi­talisti, diğer tarafta ücretli işçiyi üretir ve yeniden üretir” (Marx, 2011a: 559)

Türkiye toplumunun zenginliğinin üretiminde tarım her ne kadar önemli bir paya sahip olmuş olsa da bu pay giderek gerilemektedir. Tanyılmaz’ın (2008: 56) yaptığı çalışmaya göre, 1927 yılında istihdamın % 87,7’sini tarım oluştururken bu oran 1950’li yıllarda % 79’a; 1980’de % 53,2 gerilemiş ve en nihayetinde bugün % 20 seviyelerine kadar inmiş durumdadır. Bu insanlar buhar olup uçmadıklarına göre hayatlarını nasıl sürdürebilmişlerdir? Bunu, sermaye yatırımlarının oranlarına bakarak öngörmek mümkün görünmektedir. 1927’de % 4,3 olan sanayi alanlardaki istihdam oranı 2006’da %19,7 olmuştur. En çarpıcı olanı ise 1927’de % 7,8 olan hizmet üretimi süreçlerindeki istihdam payının 2006’da muazzam bir artışla % 53’e ulaşmış olmasıdır. Dolayısıyla burada kendisini gösteren eğilim, tarımsal üretimde dolaysız üretici ya da basit meta üreticisi pozisyonunda olan üreticilerin bir biçimde bu süreçten kopartılarak ücretli emekçiler biçiminde emek piyasasına fırlatıldığıdır.[7] Daha açık bir biçimde ifade etmek gerekirse;

“Türkiye’nin düne göre daha net bir kapitalist toplumsal oluşum olduğunu ve bu yönde hızla çözüldüğünü söyleyebiliriz. Tarımsal yapıların tasfiye olduğu, emekçi sınıfların hızla büyüdüğü net bir kapitalist toplumsal oluşum...” (Bahçe vd., 2011; italikler yazarlara aittir).

“Net bir kapitalist toplumsal oluşum”[8] ise dolaysız üreticilerin ve basit meta üreticilerinin adım adım tasfiye edilmesi ve tarımsal üretime kapitalist üretim tarzının nüfuz etmesi anlamına gelmektedir. Yine Bahçe vd.’nin 2012 yılında Tarım Emekçileri Hane Halkı İşgücü Anketleri  (HHİA) ve Hane Halkı Bütçe Anketleri (HHBA) üzerinden yaptıkları çalışmalarında 2002’de potansiyel faal nüfusun % 2,86’sına karşılık gelen tarımsal nüfusun 2009 yılında % 1,86’ya gerilediği görülmektedir.

Benzer biçimde, özellikle nüfuzdaki değişimler üzerinden, köylülüğün tasfiyesinin 2000’den sonra hızlandığını söylemek mümkün görünmektedir.  Çaşkurlu’nun (2012: 91) aktardığına göre 2000 yılında Türkiye nüfusu 66 milyona ulaşmış ve 1990-2000 yılları arasında köy nüfusu ise yaklaşık 651.000 kişi artmıştır. Yani, her ne kadar toplam nüfus artışı ile köy nüfus artışı arasında paralellik kurulabilir görünse de, 2009 yılında Türkiye nüfusu 70 milyonu aşmış olmasına rağmen köy nüfusu yaklaşık üç milyon kişi azalmıştır. Bu da köylülüğün tasfiyesini göstermesi bakımından yeterli bir kanıt sunmaktadır[9].  Dolayısıyla bu sürecin en bariz sonucu, kapitalist üretim tarzı temelinde sermayenin çıkarları doğrultusunda kurulan yeni toplumsal ilişkilerdir. Sermaye ile ücretli emekçiler arasındaki çelişkilerin daha bir belirginleştiği bu yeni toplumsal ilişkilerin kurulması açısından en önemli ve temel hamle ise devlet ile sermaye arasındaki ilişkilerin yeniden düzenlenmesi olmuştur.

Devlet ile Sermaye Arasındaki İş bölümü

Tohumun metalaşması noktasındaki en çarpıcı örnek bu sürecin görece erken geliştiği ABD olmuştur. Kloppenburg (2004), tohumun metalaşması sürecinin ekonomi politiğini incelerken buna dair önemli veriler sunmaktadır. Bu sunumda, genel olarak kapitalist üretim tarzı temelinde hareket eden sermayenin tohumun metalaşması sürecinde iki engelle karşılaştığı görülmektedir. İlk olarak,  tohumların yeniden üreyebilir olması tohumun metalaşması ihtimalini zayıflatma eğilimi taşıdığından bu niteliğin budanması gerekmiştir. Tarımsal üretimin bu ve buna benzer özelliklerinden dolayı sermaye başlarda tarımsal üretime girmek noktasında geri durmuştur. Dolayısıyla bu sorumluluğu üstlenmek devlete düşmüştür. Daha sonra bilim ve teknolojinin sunmuş olanaklar dâhilinde tarımsal üretime nüfuz etmeye karar veren sermaye devletten toplumsal ilişkileri yeniden düzenlemesini ve sermayenin ürettiği tohumların tüm üreticiler tarafından kullanılmasını sağlayacak/yaygınlaştıracak her türlü yasal düzenlemeleri yapmasını istemiştir.

 

Türkiye’ye bakıldığında da çarpıcı bir biçimde tohum üretimine yönelik ilk adımların devlet tarafından atıldığı görülmektedir. İlk olarak 1926 yılında, Adapazarı, Eskişehir ve İstanbul’da Tohum Islah ve Üretme İstasyonları kurulmuş ve ardından Ankara ve Samsun Tohum Islah İstasyonları çalışmaları başlatılmıştır. Bu süreç hızlanarak, 1937 yılında Zirai Kombinalar İdaresi ve 1938 yılında Devlet Ziraat İşletmeleri Kurumu’nun kurulması ile sonuçlanmıştır.  Ancak bununla yetinilmemiş ve bitki çeşitlerinin geliştirilmesi, tohum üretimi ve dağıtımının daha iyi yapılabilmesi için 1950 yılında 5433 sayılı yasa ile Devlet Üretme Çiftlikleri kurulmuştur. Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi adeta bu işe vakfedilmiş ve 1953 yılında Tahıl Tohumluklarının Kontrol ve Sertifikasyonu’na başlanmıştır. ISTA’ya üye olmakla ilerletilen bu sürecin sonucunda tohum çalışmalarında uluslararası kurallar geçer akçe olmuştur. Bunu Tohumlukların Tescil, Kontrol ve Sertifikasyonu Hakkında çıkarılan 308 sayılı kanun[10] takip etmiş ve böylece kaliteli tohumlukların devletin garantisi altında üretim ve dağıtımı amaçlanmıştır.

Dikkat edileceği gibi sürecin önemli ve neredeyse tek aktörü devlettir. Ve bu 1980’li yıllara kadar böyle devam etmiştir. Bu tarihten sonra ise dolaysız üreticilerin ve basit meta üreticilerinin devletle bir biçimde yürüttükleri tohum üretim ve dağıtımı süreci sermayenin müdahalesine maruz kalmıştır. Bu da toplumsal ve kurumsal yapıda önemli değişikliklere gitmeyi beraberinde getirmiştir. Bu süreç şöyle seyretmiştir:

“1982 yılında yabancı ortaklı sanayinin kurulmasının teşvikini öngören karar yürürlüğe girmiştir. 1983’te özel tohum şirketlerine ürettikleri tohumluğun fiyatını belirleme yetkisi verilmiştir. 1984 yılında tohumluk ithalatı serbest bırakılmış, ayrıca ithal edilen tohumlar için sübvansiyon verilmiştir. 1985 yılında çıkarılan tohumluk teşvik kararnamesi ve bunların uygulamaya konulması ile özel tohumculuk kuruluşlarının hem sayılarında hem de üretilen çeşit miktarında büyük artışlar olmuştur” (Altındal ve Akgün, 2007: 28).

Burada dikkat edilmesi gereken husus, “özel tohum şirketlerinin” kimler olduğudur. Her ne kadar ulusal düzeyde tohumların üretimi ve dolaşımı için çeşitli kurumsal ya da yasal düzenlemeler yapılıyor olsa da; olup biten büyük ölçüde DTÖ’nün etkisiyle uluslararası sermayenin yaygınlaşması,  fikri mülkiyet haklarının gelişmesi ve daha fazla yeni tohum yasasının çıkmasından başka bir anlam ifade etmemektedir. O halde Türkiye tohum üretim sürecinin dünyadaki tohum üretim sürecine eklemlenmesi ile birlikte sermayenin tohum üretim alanına nüfuz etmesinin koşulları devlet tarafından adım adım nasıl gerçekleştirilmiştir? Bu soruya cevap verebilmek muhtemelen Şekil 4’deki sermaye devresi üzerinden mümkün olacaktır.

Şekil 4’deki ilk hareket para – sermaye devresinde üretim araçlarının ve emek gücünün satın alınabilmesi için gerekli olan paranın bulunabilmesidir. Devlet sermayeyi finanse etmek üzere Ziraat Bankası ve Tarım Kredi Kooperatifleri üzerinden kredi imkânları sunmaktadır. Böylece gerekli üretim araçlarının ve emek gücünün satın alınarak üretim sürecine geçilmesinde devletin kaynakları sermayeye transfer edilmekte ve sermayenin, üretken – sermaye devresini başlatması mümkün kılınmaktadır. Bunun temel koşulu ise sermaye ilişkisinin olanaklarını yaratmaktır. Zira bu olanak, ilk birikim süreci üzerinden dolaysız üreticilerin ya da basit meta üreticilerin kendi emeğinin nesnel koşullarından kopartılarak mülksüzleştirilmesi ve emek piyasasına fırlatılması ile etkinlik kazanmaktadır. Böylece sermaye ile emek gücünün ilişkisi kurulmuş olmakla kalmamakta aynı zamanda bir başka ilk birikim süreci[12] de işletilmektedir. Özellikle üreticilerin en hayati üretim aracı olan tohumun üreticilerden kopartılarak onların kendi tohumlarını kullanmaktan mahrum bırakılması gerekmektedir, Yapılan şey, tohumun normal koşullarda hem üretim aracı hem de geçim aracı olması özelliğinin bir ayrışmaya maruz bırakılmasıdır. Dolayısıyla üreticilerin tohumları yeni bir ekim için üretim aracı olarak kullanılması olanaksızlaştırılmaktadır.

İkinci adımda ise üretken – sermaye evresinde yeni tohumların üretilmesi için en gerekli üretim aracı olan toprak ihtiyacının devlet arazilerinden kiralanmak koşuluyla giderildiği görülmektedir. Ayrıca sermayenin çeşitli kurumlar ya da kuruluşlar üzerinden örgütlü bir biçimde hareket ettiği bu aşamada çalışma koşulları ile ilgili çeşitli düzenlemeler, sermayenin istediği sömürü koşulları yaratılmaktadır. Hatta bilimsel ve teknolojik yeniliklerin ortaya çıkarılması için yapılan araştırma – geliştirme denemeleri için hibeler ve teşvikler verilerek sermayenin tohumu metalaştırmasının teknik boyutu desteklenmektedir. Burada ayrıca üniversiteler ve TÜBİTAK önemli roller üstlenmektedir.

Son olarak meta – sermaye aşamasına bakıldığında ise devletin OECD, ISTA ve UPOV üyeliklerinin yanında AB normlarında üretim ve sertifikasyon sistemine bağlandığı ve bu doğrultuda oluşturduğu yasal mevzuat ile dolaysız üreticilerin ve basit meta üreticilerinin kendi ürettiği tohumları satmalarını engelleyerek sermaye için uygun bir piyasa oluşturduğu görülmektedir. Eş deyişle ithalat ve ihracatta yapılan bir takım düzenlemeler ile sermayenin üretmiş olduğu artık değer yüklü metaların serbest bir biçimde dolaşıma girmesi önündeki tüm engeller kaldırılmaya çalışmaktadır. Dolayısıyla her aşamasında devletin yoğun bir temizlik yaparak iyi niyet taşları ile döşediği bu yolda, sermaye, kapitalist üretim tarzının ürünü olan tohumların üretimini gerçekleştirebilmektedir. Kesinlik ve kararlılık kazanmış olan bu durum, her ne kadar sermayenin kendi eğilimlerinin ve hareketinin ürünü olsa da politik alanın ya da devletin hareketinin ürünü olarak görünmektedir. Bunun böyle algılanmasının en büyük nedeni de muhtemelen tüm olup bitenin siyasal ve yasal mekanizmalar üzerinden hayat buluyor olmasıdır. O zaman Türkiye’de tohumun metalaşması sürecinde devletin ne biçimde rol oynadığı ve ne tür siyasal ya da hukuksal araçların kullanıldığına bakarak devam etmek yerinde olacaktır. Ancak Tohumculuk Kanunu ve onunla birlikte kurulan Tohumcular Birliği’ne geçmeden önce kısaca UPOV’a değinmenin genelden özele ilerleyen süreci anlamak bakımından daha yararlı olacaktır.

Yeni Bitki Çeşitlerinin Korunması Uluslararası Birliği (UPOV)

UPOV, 1961’de Washington merkezli Uluslararası Tarımsal Araştırma İçin Danışma Grubu (Consultative Group for International Agricultural Research) CGIAR sisteminin bir uzantısı olarak kurgulanmıştır. Genellikle genetik çeşitlilik açısından zengin olan bölgelerde etkin olan birlik, büyük oranda genetik materyal bilgilerinin gen zengini ülkelerden gen yoksulu ülkelere transferini sağlamaktadır. CGIAR’a üye olan 59. ülke olan Türkiye’nin Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’ndan 26 Temmuz 2005’te yapılan yazılı açıklamada, bu üyelikle birlikte Türkiye’nin “küresel gelişmelerin takip edilmesi, materyal değişimi ve geliştirilen teknolojilerin transferinde önemli avantajlara kavuşacağı” belirtilmektedir (Aysu, 2015: 160). Oysa bunun nasıl başarılacağı büyük bir merak konusudur. Çünkü CGIAR’ın zaten sermayenin bir aracı olarak gen kaynaklarının transferini sağladığı ve genetik materyali üzerinde özel mülkiyeti geliştirdiği bilinmektedir. Dolayısıyla, Türkiye’nin (UPOV)’a[13] üye edilmesi süreci böylesi bir transfere hizmet etme amacı taşımaktadır. Boş durulmamış, hızlıca TBMM’de 13.3.2007’de 5601 sayılı “10 Kasım 1972, 23 Ekim 1978 ve 19 Mart 1991 Tarihlerinde Cenevre’de Gözden Geçirilen 2 Aralık 1961 Tarihli Yeni Bitki Çeşitlerinin Korunması Uluslararası Sözleşmesine Katılmamızın Uygun Bulunduğuna Dair Kanun” kabul edilmiş ve Resmi Gazete’de 17.3.2007’de yayınlanmıştır. Oysa Özkaya’nın da uyardığı üzere tehlike şu denli büyüktür:

 

“Bu sözleşmelerin uygulandığı yaklaşık 30 yılda gelişmiş ülkelerde bitki çeşitlerinin çoğu kayboldu. FAO (Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü) dünya biyoçeşitliliğindeki kaybı %75 olarak açıklamıştır. Kısacası gelişmiş ülkelerde çiftçi tohum firmalarının hegemonyasına girerken tüketiciler besin değeri düşük, ancak tarım ilaçları ve kimyasal gübrelerle yetiştirilebilen tatsız ürünleri yemek zorunda bırakıldılar” (2009).

Durum bu olmakla birlikte Türkiye’nin UPOV’a yaptığı başvurunun gerekçesi, ilginç bir biçimde, “Türkiye’nin bitki ıslahçılarının haklarını koruma altına alarak yeni tohum geliştirmek için yatırımları çekmek” olarak gösterilmiştir. Ancak, uluslararası tekil sermayelerin doğrudan ya da yerli ortakları dolayımıyla tohum pazarladıkları bir düzlemde bu gerekçe gerçekçi görünmemektedir. Çünkü büyük tohum devleri halen bütün ülkelerin yerel tohumlarına ve bu ülkelerin devlet kuruluşlarına ait gen merkezlerindeki tohumlara istedikleri gibi el koymaya devam etmektedirler.

Dolayısıyla, UPOV ile yerel üreticilerin tohum üzerindeki haklarının ve ıslah amacıyla çeşitlerin kullanılmasına son verileceği açıktır. Patent sahibi veya koruma sahibi tekil sermaye dolaysız üreticilerin ya da basit meta üreticilerin ürettikleri ürünlerin kendi patentli tohumlarından üretildiğini iddia ederek el koyabilecek yani başka bir ifadeyle üreticiler kendi yerel tohumlarını kullanamayacak duruma getirilecektir. Bu haliyle sürecin, bir mülksüzleştirme ve kendi yaşamını yeniden üretme olanaklarından yoksun bırakma olduğu gayet açıktır. Uluslararası düzlemde böylesi bir mekanizma ile yürüyen bu süreç, ulusal düzlemlerde daha çok tohum kanunları ile sürdürüldüğü görülmektedir.

Tohumculuk Kanunu

Bugün çok önemli bir olgu olarak ortada duran gerçeklik, yeni tohum yasalarının tüm dünyada uygulamaya konulduğudur. Her ne kadar ülkeler arasında büyük farklar olsa da hepsinin ortak amacı, sermaye tarafından artık değer içeren metalar haline dönüştürülmüş tohumlara iyi bir koruma sağlamaktır. Bunu sağlamak içinse dolaysız üreticilerin ya da basit meta üreticilerinin kendi tohumları yasadışı ilan edilmiştir. Yasal ilan edilen araştırma programlarının çoğu ise bitki ıslahı alanına odaklanmış durumdadır (Louwaars, 2005). Bu programlara biçilen rol, ilginç bir biçimde, her ülkenin en önemli bitki genetik materyallerinin ve tohumlarının “modern türlerini” üretmek ve onların bu ülkelerde kullanımını yaygınlaştırmaktır.

 

Aslında hikâye seyirciyi oyalamaya yöneliktir. Çünkü olup biten özünde, kullanım değeri olan tohumların değer, sadece değer değil aynı zamanda artık değer içeren tohumlar haline getirilmesidir. Dolayısıyla Tohumculuk Kanunu (bundan sonra TK)  “Yeşil Devrim”in hızlandırdığı tohumun metalaşması sürecinin, esas mekanizması olan ilk birikimin, adım adım Türkiye’de operasyonel hale getirilmesinin yasal kılıfından başka bir anlama gelmemektedir.

Kılıfı sıyırıp görünenin ardına ulaşmak için kanunun ikinci bölümüne bakıldığında; bunun, tohumlukların kaydı, üretimi, sertifikasyonu, ticareti ve piyasa denetimini düzenleyen maddelerden oluştuğu görülmektedir. Bunun en belirgin olduğu madde ise dördüncü maddedir. “Bitki çeşitlerinin tescili, üretim izni ve standart tohumluk çeşit kaydı ile genetik kaynakların kütüğe kaydedilmesi Bakanlık[14] tarafından yapılır” ibaresi aslında şunu ifade etmektedir: kayıt olmamış hiç kimse, tohum üretip satamaz ve tescil edilmemiş türleri piyasaya süremez. Hatta bazı durumlarda bu zorunluluk yalnızca satışa değil, aynı zamanda tohumların bağışlanmasına ve doğrudan üreticiler arasındaki para karşılığı olmayan dolaysız mübadeleye bile uygulanmıştır.

Ayrıca tüm tohumlar tetkik edilmek zorunda kalınmış, standartlara uymayan tohumlar yasaya aykırı sayılmıştır. Pek çok durumda, tescilli olmayan tohumları ekmek – ister standartları karşılasın ister karşılamasın – yasadışı olarak değerlendirilmiş, hatta sermayeye ait tohumlar bir biçimde başka üreticilerin topraklarında görüldüğünde sermaye tarafından davaların açılmıştır. Bu yolla, doğrudan üreticilerin ve basit meta üreticilerinin tohum üretme kabiliyetleri ve hakları yok sayılmıştır. Bu ayrıca tohum üretimini düzenleyen bir başka maddede derinleştirilmiştir.

“Madde 5 – Bakanlık tarafından, bitkisel ve tarımsal özellikleri belirlenerek sadece kayıt altına alınan çeşitlere ait tohumlukların üretimine izin verilir (…) Özel üretim alanlarının sınırları içerisinde, Bakanlıkça izin verilmeyen tohumluk veya bitkisel ürün yetiştirilemez (TK, 2006).

Demek ki izin alınmadan yapılan tohum üretimi devlete karşı gelmek anlamına gelmektedir. Böylece üretimi engelleyen bu yaklaşım tüm süreci kontrol etmek adına dolaşım alanına da müdahale etmiştir. Çünkü amaç hem tohumların üretimini hem de dolaşımını sermayenin kontrolüne vermektir. Madde 7 bunu şöyle düzenlemektedir:

“Yurt içinde sadece kayıt altına alınmış çeşitlere ait tohumlukların ticaretine izin verilir. Bu tohumluklar, Bakanlık tarafından belirlenmiş nitelik ve standartlara uygun, sertifikalı[15] veya kütüğe kaydedilmek üzere kabul edilmiş veya standart tohumluk olarak ambalajlı ve etiketli olarak ticarete arz edilir” (TK, 2006).

Açıkça, doğrudan üreticilerin gönüllü bir biçimde kendi tohumlarını dolaysız mübadele ettikleri sistemlerin denetlenmesi, yasaklanması ve/veya yok edilmesi sağlanmış; para karşılığı olmayan tohum değişimi yeni standartlara ve şartlara bağlanmıştır. Standarttan veya yeni şarttan kastedilen şudur:

“Madde 14 – (…) Ayrıca, ticarete konu olmamak ve şahsî ihtiyaç miktarı ile sınırlı kalmak kaydıyla, çiftçiler arasında yapılacak tohumluk mübadeleleri ile deneme ve denetim amacıyla kullanılan ve miktarları Bakanlıkça belirlenen tohumluklar, bu Kanun hükümlerinden müstesnadır” (TY, 2006).

Yine, sermaye bu noktada devletten çok sıkı bir denetleme mekanizması kurmasını istemiştir. Devlet ise bunu yasanın onikinci maddesinde ceza hükümleri biçiminde inşa etmeye çalışmıştır. Uygun kriterler belirlendikten sonra bu kriterlere uymayanların cezalandırılacağı bildirilmiştir. Belirtilen kritelerle uymayan tohumları;

“Satanlar, dağıtanlar, satışa ve dağıtıma arz edenler veya şahsî ihtiyacından fazlasını ticarete konu olacak kadar elinde bulunduranlara onbin Yeni Türk Lirası idarî para cezası verilir. Fiilin tekrarı halinde beş yıl süreyle faaliyetten men edilir (…) Bakanlıkça belirlenen tohumluk özel üretim alanları sınırları içerisinde kurallara uymadan tohumluk veya bitkisel ürün yetiştiren kişilere üçbin Yeni Türk Lirası idarî para cezası verilir” (TY, 2006).

Böylece toprağa tohum saçılmasa ürün elde etmenin imkânsızlığının bilincinde olan bu yasal düzenleme, tohumlarla yaşamsal bir bağ içinde olan üreticiler ve tüketicileri kendine bağımlı kılmak için tohumu ele geçirmek istemektedir. İlk birikimi amaçlayan bu düzenlemeler üreticiler için üretim aracı olan tohumu sermaye için artık değer ile döllenmiş bir metaya dönüştürmekten başka bir anlam ifade etmemektedir. Ve aslında bu, hemen yasanın ilk maddesinde şöyle formüle edilmiştir: “tohumculuk sektörünün yeniden yapılandırılması ve geliştirilmesi için gerekli olan düzenlemeleri gerçekleştirmek.”

Kayıt altına alma ile başlayan bu yeniden yapılandırılma, ticaretin engellenmesi, piyasanın denetiminin sermayeye bırakılması ve sermayenin önemli bir aktör haline geleceği kurumsal yapılanmaların oluşturulması anlamına gelmektedir. Yerel tohumların yani salt kullanım değeri olan veya basit meta niteliği taşıyan tohumların mübadelesi yasaklanmış; bunun yerine pazarda mübadeleye konu olma hakkı sadece ve sadece sermayenin değerlenme sürecinin ürünü olan karşılığı ödenmemiş emek içeren tohumlara tanınmıştır. Bu da ancak ve ancak sertifikasyon ile sağlanabilir görünmektedir. Yani tüm üretim süreçlerini ve tohum üretim biçimlerini ortadan kaldırarak tek bir biçimi dayatan sermaye, özünde, tohumun tüm niteliklerini sadece tek bir niteliğe indirgemeye çalışmaktadır. Ve bu niteliğe rengini veren ise sermayenin artık değer itkisidir. Dahası tohuma sermayece istenen nitelik ya da nitelikler yüklenerek tohum “yeniden yapılandırılmakta” ve tohumun doğasında canlı olan ne varsa nicelleştirilmek istenmektedir.

Büyük oranda, dolaşım düzeyinde cereyan eden bu uygulamalar ile devlet, tohum üretim alanının dışına çıkarılmış ve tohumun sertifikalandırılması, ticaret ve denetimi sermayeye bırakılmıştır. En çarpıcı olan ise, sermaye ile üreticiler arasındaki anlaşmazlıklarda devlet değil, sermaye temsilcilerinden oluşan Tohumcular Birliği’nin yetkili kılınmış olmasıdır (Aysu, 2013). Devlet adeta sermaye için, kendisini bile sürecin dışında tutacak düzenlemelere imza atmıştır.

 

Tohumcular Birliği

Aslında Tohumculuk Kanunu’nun büyük bir bölümüne tekabül eden ve yirmi yedi maddeden oluşan beşinci bölümü dikkate alındığında bu yasanın esas olarak Tohumcular Birliği’ne dair düzenlemeleri içerdiği görülmektedir. Yani, TK büyük oranda Türkiye Tohumcular Birliği (TÜRKTOB) kanunudur demek abartılı olmasa gerektir. Birlik kuruluş amacını ilan ederken “sektörün geliştirilmesi” için “gerçek veya tüzel kişiler” arasında dayanışmayı ve “tohumculuk faaliyetinde bulunanların” “ekonomik ve sosyal haklarını” koruyacağını beyan etmektedir.  Hâlbuki mistifikasyon ters yüz edilirse, söylenmek istenen asıl olarak şudur: sermaye birikimi olanaklarının arttırılması için tekil sermayelerin ya da sermaye gruplarının ekonomik ve politik çıkarlarını savunmak bu birliğin biricik amacıdır. Nitekim her ne kadar “milli tohumculuk” gibi bir perspektif ile yola çıkılmış olsa da sermayenin hareket yasaları (özellikle rekabet yasası), “kalite odaklı”, “yenilikçi” ve “rekabet gücü yüksek” bir sermaye birikim sürecini gerektirmektedir.

Hal böyle olunca, Bakanlık ve TÜRKTED (Türkiye Tohumculuk Endüstrisi Derneği)[16] tohum üretiminde “muaassır medeniyetler seviyesine” ulaşmak adına öncelikle bir model aramışlardır. Sonuçta, Fransa’daki Tohum ve Fide Birliği (GNİS) ve Hollanda’da Tohum Denetim Vakfı’ndan (NAK) esinlenerek TÜRKTOB oluşturulmuştur. Böylece tohumla ilgili her türlü faaliyetin tohum endüstrisindeki sermaye grupları tarafından yürütüldüğü ve TÜRKTOB resmi sıfatıyla tohum üretiminin tamamen sermayenin kontrolüne geçtiği bir yapı tesis edilmiştir. Bunu görebilmeyi mümkün kılabilecek bir örnek vermek gerekirse yasanın otuz üçüncü maddesine bakmak yeterli olacaktır. Bu maddede birlik üyeleri ile üçüncü kişiler yani kişileşmiş sermayeler arasında çıkacak anlaşmazlıkların çözümünde alt birliklerden[17] oluşturulacak Hakem Kurulu’nun yetkili olacağı belirtilmektedir. TÜRKTOB yönetim kurulu başkanı’nın Metgen Tohumculuk Ltd. Şti.’nin Ankara Bölge Müdürlüğü yetkilisi olması bile tek başına ne demeye çalışıldığına dair önemli bir veridir.

Özcesi yasal düzenlemeler ile yargılama yetkisi edinen kişileşmiş sermayeler, tohumu sermayenin ürünü bir meta haline getirmek için gerekli olan tüm koşulları sağlamak üzere giriştikleri mücadelede güçlü bir pozisyon elde etmişlerdir. Bir yandan üreticileri emeğinin nesnel koşullarından kopartılması için çeşitli düzenlemeler yaparken diğer yandan bunlara gelebilecek itirazlara karşı yasal barikatlar oluşturulmaktadır. Tohumun kendisini yeniden üreterek bir sonraki yıl için üretim aracı olma özelliğinin yok edilmesine çok büyük yatırımlar yapmış olan sermaye, kendi tohumlarına alternatif olabilecek doğal tohumların üretilmesini ve dolaşıma sokulmasını engellemek istemektedir. Dolayısıyla,1938’de kurulan Devlet Ziraat İşletmeleri Kurumu ve 1950’de kurulan Devlet Üretme Çiftlikleri Genel Müdürlüğü’ne kadar uzanan Tarım İşletmeleri Genel Müdürlüğü’nün bugün geldiği durumu bu eğilim/yönelim üzerinden okumak gerekmektedir.

Tarım İşletmeleri Genel Müdürlüğü (TİGEM)

Tarımsal üretim yapan üreticilerin bitkisel üretimini artırmak, çeşitlendirmek ve ürün kalitesini iyileştirmek amacıyla Zirai Kombinalar ve Devlet Ziraat İşletmeleri birleştirilerek Devlet Üretim Çiftlikleri Genel Müdürlüğü kurulmuştur. Devletin öncülüğünde hareket eden Devlet Üretme Çiftlikleri, 1950-1984 yılları arasında buğday, arpa, yulaf, çavdar, yonca, korunga, fiğ, pamuk, mısır ve ayçiçeği tohumluklarının üretimi ve dağıtımı konusunda tek kuruluş olarak faaliyetini sürdürmüştür. 1984 yılına gelindiğinde yapısal bir değişiklik sonucunda tarımsal alanda faaliyet yürüten çeşitli devlet kurumları TİGEM bünyesinde toplanmıştır.

 

1980 yılından sonra gelişen “tohumculuk sektörü”nün “iştigal etmediği” veya yetersiz kaldığı durumlarda TİGEM devreye girmekte ve üretim açığı olan tohumların üretimi ve dağıtımını esas faaliyeti haline getirmektedir. Hatta 2002 yılına kadar sertifikasız tohumlar üretilerek bu alandaki ihtiyaç karşılanmaya çalışılmıştır (TİGEM, 2014). Ancak 2002 yılından sonra sertifikalı tohum üretimi dışındaki hiçbir tohum üretimi kabul görmediğinden,  üreticilerin kendi ürettikleri yerel tohumların kullanımını engellemek için tohum üretiminde bir standartlaştırma oluşturulmuş ve adına da sertifikalı tohum[18] denmiştir. Böylece hem tohumların adlandırılması değişmiş hem de TİGEM’in süreçteki belirleyiciliği ve etkisi dönüşüme uğramaya başlamıştır.

Rakamları yardıma çağırarak devam etmek gerekirse; genel planda, Türkiye’de 2002 yılında toplamda 80 bin ton buğday ve 4 bin ton arpa sertifikalı tohumluk dağıtımı yapılarak ülke ihtiyacının buğdayda % 51’i arpada ise % 2’si karşılanmıştır. TİGEM’in aynı yılda 72 bin ton buğday ve 3,8 ton arpa olmak üzere toplam 76 bin ton sertifikalı hububat tohumluğu dağıttığı tespit edilmiştir (TİGEM, 2014). Bu da TİGEM’in buğdayda % 90 ve arpada % 95 oranında ihtiyacı karşıladığı anlamına gelmektedir. Üstelik 2014 yılında üretimi yapılan tohumluğun tamamının dağıtıldığı varsayıldığında TİGEM’in tohumluk dağıtımında buğdayda % 32 ve arpada % 12 paya sahip olduğu görülmektedir. Ancak, tüm bu veriler TİGEM’in bu alandaki konumunu sürdürmesine yetmemiştir. Dolayısıyla, TİGEM’in 2002 yılına göre sertifikalı hububat tohumluğu dağıtımı 2013 yılında % 128, 2014 yılında % 85 artmasına rağmen dağıtımındaki payı 2013 yılında % 35’e, 2014 yılında ise % 29’a düşmüştür.

Bu bakımdan aşağıdaki Grafik 4 bütünü görmek açısından önemli olanaklar sunmaktadır. 2002 yılında ihtiyaç duyulan tohumların dağıtımının neredeyse çok büyük bölümünü karşılayan TİGEM, sermayenin tohum üretimine nüfuz etmesi ve tohumların çoğunlukla sertifikalı tohum adı altında sermayenin ürünü olan tohumlara dönüştürmesi sonucunda, 2014 yılına gelindiğinde etkisini dörtte bir oranında kaybetmiştir. TİGEM’in hala üretimini ve dağıtımını yaptığı tohumlar ise gıda bakımından zorunlu olmakla birlikte sermaye açısından kârlı olmayan tohumlardır.

Kaynak: TİGEM, 2014.

O halde TİGEM üzerinden devletin olanaklarının tamamen sermaye birikim sürecinin bir aracı haline dönüşmesi yeni bir biçim kazanmaktadır. Sermaye, TİGEM’in devletin imkânları ile kurmuş olduğu temel üzerinden kendi hareketine hız verebilmek adına; bu temeli kendisinin kullanabileceği hale getirmenin yollarını aramış ve bir biçimde bulmuş görünmektedir. Bu yollardan en önemlisi elbette özelleştirmedir. TİGEM’in özelleştirme kapsamına alınarak gücü kırılmış ve ardından 2006 yılında yasalaştırılan TK ile sermayenin ürünü olmayan her türlü tohumun üretimi yasaklanmıştır (Çaşkurlu, 2012: 95). Haliyle tohumluk üretiminin ithalatından oranca büyük olduğu bir durumdan yerel tohumlar yerine uluslararası sermaye gruplarının ya da tekil sermayelerin ürettiği artık değer yüklü tohumların kullanılmasının yaygınlık kazandığı[19] bir yeni duruma geçilmiştir.

Zaten yukarıdaki Grafik 4’te de görüldüğü üzere sermaye tohum pazarındaki payını önemli ölçüde artırmış durumdadır. Her şeyin sermaye için olduğu bu süreçte, tohum üretiminde sermayenin payı yıllar itibarıyla artmış ve 2005 yılında toplam tohumluk üretiminin %45’ini sermaye karşılarken; 2011 yılında %66,7’sini karşılayabileceği bir noktaya ulaşmıştır. Hatta 2011 yılı verilerine göre hibrit ayçiçeği, hibrit mısır, patates, soya, pamuk ve sebze tohumluğu üretiminin neredeyse tamamını gerçekleştiren sermaye tohum üretimindeki alanını gittikçe arttırmaktadır.

Sermayenin Egemenliğinde Tohum Üretimi

Buraya kadar bir takım yasal ve kurumsal düzenlemeler yapmak suretiyle tohumun metalaşmasının toplumsal boyutları belirli ölçülerde sergilenmiş olduğundan artık bu koşullar içerisinde sermayenin ne biçimde hareket ettiğine bakılmalıdır. Agromar A.Ş’den Sabahattin Bodur’un, kendisini bu sürece adamış bir kişileşmiş sermaye olarak, yaptığı açıklamalar hem son otuz yılda hem de önümüzdeki süreçte Türkiye’de tohumun hangi biçim altında metalaşacağına ve bunun gerçekleşmesi için yapılması gerekenlerin ne olacağına dair önemli işaretler içermektedir.

“Uluslararası tohum ticareti hacmi 10 milyar dolar, dünya tohum pazarı büyüklüğü 47 milyar dolardır. Gıdaya, dolayısıyla tohuma olan talep artmaktadır; gıda (tohum) ülkeler için stratejik bir araç haline gelmektedir. Özel sektör araştırma-geliştirme faaliyetlerinde en etkin aktör olacaktır. Tarım artık yüksek teknolojinin tam odağındadır (biyoteknoloji, moleküler marken, priming, seed chipping, tohum ilaçlama…) büyük firmalar daha büyüyecek; küçük firmalar için var olma koşulları daha da zorlaşacaktır. Firma birleşmeleri devam edecektir. Kamu yasal zemini oluşturarak özel sektörün çalışma alanını iyileştirip genişlettiğinde, üniversitelerimiz ileri seviyede teknolojinin kullanıldığı küresel ortamda kendine yer açıp, yetişmiş insan kaynağı sağladığında, biz özel sektör olarak dünya tohum rekabeti içerisinde yer almaya ve bu ülkenin bir neferi olmaya adayız” (2016).

Yani Bodur Türkiye’de tohum üretimi açısından son sözü sermaye gruplarının ya da tekil sermayelerin söyleyeceğini belirtmektedir. Aynı zamanda artık değer ile mayalanmış ve mübadele değerleri olan tohumların kullanım değeri olan tohumlar üzerinde egemenlik kurması sürecinde sermaye cephesinde önemli bir yoğunlaşma ve merkezileşmenin yaşanacağını da müjdelemektedir (Öztürk, 2013). Nitekim 1960 yılında tohum üretimi alanında sadece 2 tekil sermaye faaliyet yürütürken, 2014 yılına gelindiğinde bu sayının 660 civarında olması Bodur’a hak vermeyi gerektirmektedir. Ayrıca Grafik 5 sermayenin tohum üretim alanında artık değer üretmek adına nasıl bir yoğunlaşma içerisinde olduğunu göstermesi bakımından anlamlı görünmektedir. Ancak bu grafikte görünmeyen bir başka eğilim ise merkezileşmedir. Yani, Bodur’un “küçük firmalar için var olma koşulları daha da zorlaşacak” dediği durum gerçekten yaşanmakta ve büyük tekil sermayeler daha da büyümektedir. Dolayısıyla Bodur’un ne oranda bu sürecin neferi olup olmayacağı tartışmalı görünmektedir. Çünkü Türkiye’de tohum üretimi ve dolaşımı alanında son sözü söyleyenlerin dünya devi olan sermaye grupları olduğu aşikardır.

Grafik 5: Türkiye Tohum Üretiminde Faaliyet Yürüten Tekil Sermaye ya da Sermaye Grubu Sayılarının Yıllara Göre Dağılımı

Kaynak: Uzun, 2016.

Bunu görmek için ise çok uzağa gitmek gerekmemektedir. Tohum Sanayicileri ve Üreticileri Alt Birliği (TSÜAB) Ocak 2015’te İstanbul’da düzenlediği bir çalıştayda birliğe en çok maddi destek sağlayan 15 kuruluşa plaket vermek istediğinde durumun böyle olduğu kendiliğinden ortaya çıkmıştır. Çünkü Grafik 5 üzerinde ayrıntılarını görmenin mümkün olmadığı sermaye kompozisyonunun; 640’ının yerli, 17’sinin yabancı, 3’ünün de ortaklık biçiminde olduğu bir durumda[20], “onur”luk verilecek olan “kişileşmiş sermayelerin” 9’unun başka ulusların yurttaşları ya da onların ajanları olduğu görülmüştür.

Bu manzaraya bakıldığında, muhtemelen, tohum üretiminde faaliyet yürüten sermayenin % 97’sinin yerli olduğu ve bu alanda dışa bağımlılığın olmadığı iddiası kabul edilebilir görünmektedir. Ancak bu iddia söz konusu sermaye grupları ve tekil sermayeler arasında kimin birinci olduğu öğrenilinceye kadar geçerli olmuştur. İlk sırada, dünyada birinciliği kimseye kaptırmayan Monsanto olsa da, “milli bir tohum sektörü”nün ne denli başarılı olduğu tartışmalı bir hale geleceğinden korkulduğu için TİGEM hızla yeniden yardıma koşulmuştur. Ve ilk plaket TİGEM’e verilerek “milli tohum sektörü”nün “onur”u ve “gurur”u ayaklar altına alınmaktan son anda kurtulmaya çalışılmıştır (Erdoğan, 2015). Sadece bununla yetinilmemiş aynı zamanda yeni hedefler konulmuştur. Hedef, “Cumhuriyetimizin 100. Kuruluş yılı olan 2023’te, bir milyon tonun üzerinde sertifikalı tohum üretmek[21], 500 milyon dolarlık tohumluk ihracatı gerçekleştirmek, ülkemiz tohumculuğunu dünyada söz sahibi bir konuma getirmektir” (TÜRKTOB, 2015). Peki, bu ne denli gerçekleşebilir bir hedeftir? Ya da “milli bir tohum sektörü” yaratabilmek ne kadar mümkündür?

Sonuç Yerine

Bu soruya cevap verebilmek için bir kez daha sermayenin ne durumda olduğuna ve nasıl hareket ettiğine bakmak gerekecektir. Sermaye yaşadığı bunalımlardan sonra dünya ölçeğinde girişmiş olduğu yeniden yapılanma sürecinde, üretimi olabildiğince küçük birimler halinde örgütlemeye ve dolayısıyla dünyanın her yanına yayılmaya başlamıştır. Sermayenin uluslararasılaşması olarak kavramsallaştırılan bu olgu sermayenin büyük oranda üretimi ve dolaşımı kapitalist üretim ilişkilerinin gerçek anlamda hâkim olmadığı ülkelere kaydırması ve onlarla biçimsel bir ilişki kurmasına yol açmıştır. Bu kayma biçimi genelde yabancı sermaye ile yerli sermayenin ortaklıkları biçiminde gerçekleşmektedir.

“1980’lerin ortalarını izleyen 10 yılda yabancı şirketlerle yabancı ortaklı yerli şirketlerin sayısında önemli bir yükselme olmuştur. Yabancı sermayeli kuruluş sayısı tarımda 32’den 65’e, gıda işlemede 38’den 139’a, yemek müteahhitliğinde 8’den 198’e yükselmiştir. Koç, Sabancı, Yasar, Tekfen gibi Türkiye’nin önde gelen sermaye grupları, çokuluslu şirketlerle ortaklıklara giderek et, süt ve sütlü ürünler üretimi, gıda paketlemesi, sebze meyve işlemesi ve dondurulması, çay üretimi, tam ve yarı hazır gıda üretimi, gıda pazarlaması ve perakendeciliği gibi alanlarda etkinlik göstermeye başlamıştır. Çok uluslu gıda şirketlerinin büyük ölçekli ve yüksek teknolojili tesislere yatırımlarının artmasıyla birlikte Türkiye’deki gıda üretim yapısı uluslararası tarım/gıda sanayisinin bir parçası olma yönünde dönüşmeye ve hızla küresel gıda zincirlerinin bir parçası haline gelmeye başlamıştır. 1980’lerden itibaren neoliberal politikaların uygulanmasıyla başlayan bu yöndeki gelişim 1994’ten sonra hızlanarak artmaya devam etmiştir” (Yenal, 2001, Akt. Budak, 2013: 27-28).

Ancak bu süreçte kapitalist üretim ilişkilerini gerçek anlamda tesis etmiş olan sermaye ile bu ilişkileri biçimsel olarak yaşamak zorunda olan sermaye arasında eşitsiz bir ilişki kurulmakta ve erken yola çıkmış olan geride kalanın bütün hareketini belirlemektedir. Örneğin, Monsanto başta olmak üzere dünyanın tohum üretimi alanında merkezileşmiş sermaye gruplarının varlığında söz konusu yerli sermayenin bağımsız durabilmesi ve tüm koşullarını kendi gerçekliğinden hareketle kurabilmesi güç duruma gelmektedir. Çünkü para – sermaye, üretken – sermaye ve meta – sermaye devrelerinin her birinde kontrolü elinde bulunduran uluslararasılaşmış sermaye grupları ya da tekil sermayeler hem para kaynaklarını hem üretim araçlarını ve emek gücünü hem de meta piyasalarını ciddi anlamda belirlemekte ve kontrol altında tutmaktadır.

Dolayısıyla “milli” tohum üretiminin bu maddi koşullarda ne kadar mümkün olacağı açıklık kazanmış bulunmaktadır. Özellikle TÜRKTED’in[22] (2009: 17) yirmi beş yıllık tohum sanayisini değerlendirirken yaptığı tespitler bunun ne oranda gerçekleşemeyeceğine işaret etmesi bakımından çarpıcı görünmektedir. Sermaye birikiminin yetersiz ve tekil sermayelerin ölçeğinin küçük olduğuna yapılan vurgularla başlayan bu tespitler araştırma-geliştirme yatırımlarına ayrılan para – sermayenin azlığına dikkat çekilerek devam ettirilmektedir. Hazinenin sermayeye araştırma için yeterli finansal ve teknik desteği vermediğinden yakınılmakta; arazi kiralarının ve emek gücünün yüksek fiyatlarda olmasının sermaye önünde engel oluşturduğu eklenmektedir. Bunun için de devletten destek istenmekte ve bürokrasinin olabildiğince ayak bağı olmaktan çıkartılması arzulanmaktadır. Devletin tüm gücünün seferber edilerek uluslararasılaşmış sermaye ve onun yerel ajanları için gerekli olan birikim koşullarının oluşturulduğu bu durumun kaçınılmaz sonucu şöyledir:

“Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı verilerine göre; 2009 yılında hibrit mısır tohumluğunun yaklaşık %75’i beş yabancı şirket tarafından sağlanmıştır. Bunlardan Pioneer %25,4’lük payla ilk sırayı almış, onu %25,1 ve %8,3’lük paylarla Monsanto ve Syngenta izlemiştir. Ayçiçeğinde bu üç şirketin toplam payı %70’in üzerindedir. Pamukta ise Bayer, Monsanto ve Pioneer’in toplam payı %50’ye ulaşmaktadır. Bu şirketlerden Monsanto’nun aynı zamanda GDO’lu tohum piyasasında da tamamına yakın denilebilecek kadar çok büyük bir ağırlığı bulunmaktadır. GDO’lu tohum üreten diğer önemli firmalar Dupont, Syngenta, Bayer ve Dow’dur” (Budak, 2013: 37)

Demek ki gelinen noktada tohum üretiminin ve dolaşımının % 40’ı birkaç tekil sermaye ya da sermaye grubu tarafından kontrol edilmektedir. Özellikle hibrit sebze, mısır ve patateste tekil sermayelerin payı % 100 oluşmakla kalmamış büyük bölümü yabancı ortaklı ve çoğu da tohum ithalatı yapan bu tekil sermayeler tohumun üçte birini ithal eder hale gelmişlerdir. Hatta sebze tohumlarında ithalata bağımlılık % 85’lere, pamukta Monsanto ve Bayer’in (artık sadece Bayer) ağırlığı toplam %80 düzeyine ulaşmış durumdadır (Oral, 2015). Geleneksel olarak döllenen buğday, arpa gibi tohumluklarda ise sermaye 1980’lerin ortalarında sıfır paya sahipken 2007 yılında bu oran buğdayda %32, arpada %39’a varmış bulunmaktadır (Budak, 2013: 48). Hal böyle olunca da,  tohum üretimi ve dolaşımı alanında sermayenin en önemli örgütü olan TÜRKTED üyelerinin toplam cirosunun Türkiye’deki toplam tohumluk üretim ve tedarik tutarının yaklaşık % 90’a ulaşmış olması şaşırtıcı olmasa gerektir.[23] Bunu sağlayan en önemli enstrüman 2006 yılında TÜRKTED önderliğinde çıkarılan yeni TK olmuştur. Böylece tohum üretimine yön verecek olan söz, karar ve yetki TK ile kurulan TÜRKTOB üzerinden sermayenin tekeline bırakılmış durumdadır. Tarım ve Köyişleri Bakanlığı Tarımsal Üretim ve Geliştirme Genel Müdürü Karaca olup biteni tüm açıklığı ile şöyle aktarmaktadır:

“2006 yılında kabul edilen Tohumculuk Kanunu ile birlikte tohumculuk sektörü yeni bir ivme kazanmıştır. Ülkemiz tohumculuk sektörü bugün itibariyle, uluslararası sistemlerle entegrasyonunu büyük ölçüde sağlamıştır. Bütün tohumluklar baz alındığında bugün itibariyle tescil edilen çeşitlerin yaklaşık yüzde 65’i özel sektör tarafından geliştirilen ya da adaptasyonu yapılan çeşitlerden oluşmaktadır. Tohumluk üretimlerine baktığımızda ise hububat grubu hariç diğer tohumluklarda tamamen özel sektör ağırlıklı bir yapı görülmektedir. Bunun yanında özel sektör araştırma kuruluşlarının sayısı da hızla artmaktadır (2011: 11).

Bir kez daha vurgulamak gerekirse, sermaye tohum üretimine büyük oranda nüfuz etmiş ve bu alanı kendi rasyonalitesini uygun bir biçimde, devletin olanaklarını da kullanarak, şekillendirmektedir. Hal böyleyken Türkiye’deki tarımsal üretim sürecinin tamamen kapitalist üretim tarzınca belirlenen bir metalaşma eğilimi çerçevesinde yeniden kurgulandığını söylemek pekâlâ mümkün görünmektedir. Tarımsal ürünlerde verimlilik artışı ile meşrulaştırılmaya çalışılan bu hareket “tarladan sofraya” biçiminde sloganlaştırılmıştır. Bu da tarımsal üretimdeki tüm girdilerin sermaye birikim sürecinin ürünü olan bir meta haline gelmesi ve üretim ile dolaşım sürecinin sermayenin hareketine göre şekillenmesi ile sonuçlanmıştır. Bu sonucun yansıma şekli, büyük oranda, daha önce yaygın bir biçimde tarımsal üretime hâkim olan dolaysız üreticilerin ve basit meta üreticilerinin adım adım tasfiye edilmesi (Öztürk, 2009: 182) ve bunun yerine belirli ölçülerde hala devlet ile işbirliği içerisinde hareket eden sermayenin tarımsal üretime egemen olmasıdır.

 

Yararlanılan Kaynaklar

Aysu, Abdullah (2013) Türkiye Tarımının Serbest Piyasaya Uyarlanması Ve Küçük Çiftçiliğin Tasfiyesi, Perspectives Dergisi, Sayı: 6, Ekim 2013, s.14-21.

Aysu, Abdullah (2015) Gıda Krizi Tarım, Ekoloji ve Egemenlik, İstanbul: Metis.

Altındal, Demet ve İlknur Akgün (2007) Yeni Tohumculuk Yasası ve Türk Tarımına Etkileri, Süleyman Demirel Üniversitesi Ziraat Fakültesi Dergisi, 2(2): 27-35.

Bahçe, Serdal ve F.Y. Günaydın ve A.H. Köse (2011) Türkiye’de Toplumsal Sınıf Haritaları: Sınıf Oluşumları ve Sınıf Hareketliliği Üzerine Karşılaştırmalı Bir Çalışma, S. Şahinkaya ve İ. Ertuğrul (Der.), Bilsay Kuruç’a Armağan içinde, Ankara: Mülkiyeliler Birliği Yayınları No. 2011/1, 359-392.

BBC (2016) Bayer Monsanto’yu 66 Milyar Dolara Satın Aldı, www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-37361302, (Erişim Tarihi: 23.01. 2017).

Bianet (2017) Yeni ve Gelişmiş Bir “Yeşil Devrim”e Doğru, http://www.bianet.org/bianet/dünya/106157-yeni-ve-gelismis-bir-yesil-devrim-e-dogru, (Erişim Tarihi: 9 Haziran 2017).

Bodur, Sabahattin (2016) Tohumculuk Sektöründe Kamu, Üniversite ve Özel Sektör İşbirliği, www.tsuab.org.tr/upload/…/15.15…/Dr.%20Sabahattin%20BODUR.pdf, (Erişim Tarihi: 5 Ocak 2016).

Budak, Ayça (2013) Tohumda Tekelleşme ve Türkiye Üzerindeki Etkisi, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Bolu: Abant İzzet Baysal Üniversitesi.

Çaşkurlu, Sibel (2012) Türk Tarımının Üçüncü Gıda Rejimine Eklemlenme Süreci, Mülkiye Dergisi, 36 (3), 61-100.

Delice Yüksel, Nalan ve Tayfun Özkaya (2008) Türkiye Gıda Güvence ve Güvenilirliğinde Tohumlukların Yeri ve Önemi, HR.Ü.Z.F. Dergisi, 12 (2): 49-57.

Doğan, Sibel (2006) Tarım-Gıda Sisteminin Küreselleşmesi ve Çok Uluslu Şirketlerin Artan Önemi, İktisat Dergisi, Sayı: 477, Eylül, 2006, s. 42-56

Donat, İrfan (2017) “Tohumculukta Büyüyüp, Dışa Açılmamız İçin Konsolidasyon Şart!”, http://www.tarimpusulasi.com/yazarlar/irfan-donat/tohumculukta-buyuyup-disa-acilmamiz-icin-konsolidasyon-sart/139, (Erişim Tarihi: 6 Haziran 2017).

Durmaz, Orkun Saip (2014) Türkiye’de Öğretmen Olmak: Emek Süreci ve Yeniden Proleterleşme, Ankara: Notabene.

Elçi, Ayhan (2016) Türkiye’de Tohumculuğun Durumu Ve Gelişimi, http://docplayer.biz.tr/30292-Turkiye-de-tohumculugun-durumu-ve-gelisimi.html. (Erişim Tarihi: 17 Ocak 2016).

Erdoğan, Onur (2015) Tohum Savaşları, http://dergi.aljazeera.com.tr/2015/02/01/tohum-savaslari/, (Erişim Tarihi: 19 Aralık 2015).

Karabak, Sevinç ve Celal Cevher (2002) Orta Anadolu Bölgesinde Nohut ve Mercimek Tarımını Sınırlandıran Sosyo-Ekonomik Faktörlerin Tespiti, Tarla Bitkileri Merkez Araştırma Enstitüsü Dergisi, Cilt 11, Sayı: 1-2, s. 99-119.

Karaca, Ali (2011) Sertifikalı Tohum Destekleri Artacak, Tohum Dergisi, Sayı:1, 10-12.

KLD (2016) Sertifikalı Tohumluğun Önemi, http://www.kld.com.tr/index.php?id=18&bl=152, (Erişim Tarihi: 24 Ocak 2016).

Kloppenburg, Jack Ralph (2004) First The Seed: The Political Economy of Plant Biotechnology 1492-2000, Madison, WI: University of Wisconsin Press.

Köymen, Oya (2012) Kapitalizm ve Köylülük: Ağalar, Üretenler ve Patronlar, 2. Baskı, İstanbul: Yordam.

Louwaars, Niels (2005) Seed Laws: Biases and Bottlenecks, http://www.grain.org/seedling/?id=339,   (Erişim Tarihi: 19 Nisan 2015). 

Marx, Karl (2011a) Kapital I, (Çev. Mehmet Selik ve Nail Satlıgan), İstanbul: Yordam.

Marx, Karl (2012) Kapital II, (Çev. M. Selik), İstanbul: Yordam.

Miliyet (2015) Tohumculuk Sektörünün 2023 Hedefi: Bir Milyon Ton Üretim, 500 Milyon Dolar İhracat, 20.03.2015, http://www.milliyet.com.tr/tohumculuk-sektorunun-2023-hedefi-bir-antalya-yerelhaber-684685/, (Erişim Tarihi: 15 Nisan 2016).

Oral, Necdet (2006) Türkiye Tarımında Kapitalizm Ve Sınıflar, Ankara: TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası.

Oral, Necdet (2015) Tarım ve Gıda Sektöründe Yabancılaşma, http://www.karasaban.net/tarim-ve-gida-sektorunde-yabancilasma-necdet-oral/, (Erişim Tarihi: 19 Aralık 2015).

Özkaya, Tayfun (2009) Türkiye Tohumculuğu ve Tarım İşletmelerinin Tasfiyesi, Mülkiye Dergisi, Cilt: XXXIII, Sayı: 262, s. 255-274

Öztürk, Şinasi (2009) Kırsal Kalkınma Yaklaşımları ve Küçük Meta Üretimi, Anadolu Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt: 9, Sayı: 2, s. 173-188.

Öztürk, Murat (2013) 1980 Sonrası Türkiye Tarım Ve Kırsalında Dönüşüm Dinamikleri, Perspectives Dergisi, Sayı: 6, Ekim 2013, s. 4-10

Tanyılmaz, Kurtar (2008) Türkiye İşçi Sınıfının Değişen Yapısı, Devrimci Marksizm, Sayı: 6, İlkbahar-Yaz, s. 50-70.

TİGEM (2014) Tohumculuk Sektör Raporu, http://www.tigem.gov.tr/Documents/c23079bf-ae82-4d00-8b28-c1ca15bd9247.pdf, (Erişim Tarihi: 15 Kasım 2015).

TK (Tarım Kanunu) (2006) http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2006/04/20060425-1.htm, (Erişim Tarihi: 13 Ekim 2015).

TÜRKTED (2009) Türkiye Tohum Sektörü, Ankara: Türkiye Tohumculuk Endüstrisi Derneği.

TÜRKTED (2016) Türkiye Tohumculuk Endüstrisi Derneği Kuruluşu ve Gelişimi, http://www.turkted.org.tr//content/default.aspx?c=12&sc=12&lc=7, (Erişim Tarihi: 25 Şubat 2016).

TÜRKTOB (2015) Tohumda Doğruları Bilin İstedik, http://www.turktob.org.tr/dergi/ek2/index.html#/0, (Erişim Tarihi: 19 Aralık 2015).

Uzun, Bülent (2016) Tohumculuk Sektöründe Üniversite Kamu Özel Sektör İşbirliğinin Geliştirilmesi, www.tsuab.org.tr/upload/…/15.15-16.15/Kamil%20YILMAZ.pdf , (Erişim Tarihi: 25 Ocak 2016)

Ünal, Sabahaddin (2007) Yem Bitkilerinde Tohumluk Üretimi, Tarla Bitkileri Merkez Araştırma Enstitüsü Dergisi, Cilt: 13 (1-2), 76-82.

Yenal, Zafer N. (2001) Türkiye’de Tarım ve Gıda Üretiminin Yeniden Yapılanması, Toplum ve Bilim Dergisi, Sayı: 88, 32-55.

[1] Bu çalışma TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası yayım organı olan TARIM ve MÜHENDİSLİK dergisinin Mart 2018 tarihli 120. sayısında yayımlanmıştır.

[2] “Devrim”in neden yeşille nitelendiği ilginç görünmektedir. Bu “Kızıl” diye bilinen devrimlere bir göndermeyi içermektedir. Hatta bunu William Gaud 1968 yılında ilk kez “Yeşil Devrim” terimini bir konuşmasında şöyle kullanmıştır. “Tarım alanındaki bu ve benzeri gelişmeler yeni bir devrimi simgeliyor. Bu, Sovyet’lerin vahşi Kızıl Devrimi ya da İran Şah’ının Beyaz Devrimi gibi değil. Ben buna Yeşil Devrim diyorum” (Bianet, 2017). Ve bu terim ile özünde toprak reformuna yani toprakların kolektif bir biçimde işlenmesine gerek kalmadığı, küçük bir toprak parçasının bile “mucizevi” tohumlarla muazzam verim sağlayacağı ve dolayısıyla açlık ve sefaleti yok edeceği ima edilmeye çalışılmaktadır (Köymen, 2012: 79).

[3] İrfan Donat’ın (2017) TÜRKTOB verileri üzerinden 2017 yılında aktardığı rakam 2016 yılı için 950 milyon dolar civarındadır.

[4] Amerikan Monsanto şirketi 2016 yılında Bayer tarafından 66 milyar dolara satın alınmıştır. Böylece Bayer bir anda dünyanın en büyük tohum ve tarım ilacı üreticisi haline getirmiştir (BBC, 2016). Çünkü dünya tohum ve tarım ilacı üretiminin yüzde 30’u Bayer’in eline geçmiş durumdadır. Dolayısıyla bundan sonra metinde Monsanto’nun kastedildiği her durumda söz konusu olanın artık Bayer olduğuna dikkat edilmelidir.

[5] ISTA: Uluslararası Tohum Test Belgesi; FIS: International Du Commerce Des Semences – Uluslararası Tohumluk Ticaret Birliği; UPOV: International Union For The Protection of New Varieties of Plants – Uluslararası Yeni Bitki Çeşitlerini Koruma Birliği.

[6] Doğrudan üretici derken doğayla girdiği emek süreci sonucunda kendi geçim araçları olan tohumları üreten üreticiler kastedilmektedir. Ancak zamanla üretici güçlerin gelişmişliğine bağlı olarak kendi geçimlik ihtiyacından fazla tohum üreten dolaysız üreticiler başka dolaysız üreticiler ile tohumlarını dolaysız mübadele (veya takas) etmeye başlamıştır. Böylece bir süre sonra kararlılık kazanan bu yapı, tohumların mübadele alanında para dolayımıyla değişime uğramıştır. Söz konusu süreç bundan böyle, pazarda satmak üzere tohum üreten basit meta üreticilerinin üretim sürecidir.

[7] Marx’ın, ilk birikim süreci dediği bu hareketin amacı ve sonuçları şöyle tarif edilmektedir: “Kapitalist üretim tarzının “ebedî doğal yasaları”nı yaratmak, işçilerle emek koşulları arasındaki ayrılmayı tamamlamak, bir kutupta toplumsal üretim ve geçim araçlarını sermayeye dönüştürmek, karşı kutupta halk kitlesini ücretli işçiler, modern tarihin yapay yaratıkları olan özgür “ça­lışan yoksullar” haline getirmek (Marx, 2011a: 727)…

[8] Genelleşmiş meta üretimi olan kapitalist üretim biçimine esas karakterini veren, üreticileri kendi üretim araçlarını üretmiş olmaktan ayırmış olması ve tüm emekçileri emek sürecinde derilerini yüzdürmek üzere emek piyasasına fırlatmış olmasıdır. Ve ayrıca, “Kapitalist emek sürecinde sadece işçinin emek gücü metalaşmaz, aynı zamanda emeğin yeniden üretim koşulları da metalaşır. İşçiler sadece geçimlik araçlarından kopartılmaz, bunun yanında ücret dışı alternatif geçinme stratejilerinden de uzaklaştırılırlar. Dolayısıyla proleterleşme süreci, işçiyi mülksüzleştirip işgücü piyasasına fırlatmakla kalmaz; onu meta dışı geçim alanlarından da kopartmaya çalışır” (Durmaz, 2014: 100-101).

[9] Bir başka kanıt sunmak gerekirse; 2002-2009 yıllara arasında Gıda ve Gıda Dışı Yoksulluk, Türkiye genelinde yaklaşık % 9 oranında azalırken, kırsal kesimde % 4 oranında artmıştır. Daha da vahim olanı, Harcama Esaslı Göreli Yoksulluk, Türkiye genelinde % 0,38 oranında artarken, kırsal kesimde yoksulluk % 14 oranında artmıştır ( Çaşkurlu, 2012: 92).  Bu da doğrudan üreticilerin ya da basit meta üreticilerinin kapitalist üretim tarzına direnseler bile bunu uzun süre devam ettiremedikleri ve en nihayetinde yoksullukla karşı karşıya kaldıklarını görmek bakımından önemli görünmektedir

[10] Daha sonra 2006 yılında yürürlüğe giren Tohumculuk Kanunu ile   (Madde 41);  21.8.1963 tarihli ve 308 sayılı Tohumlukların Tescil, Kontrol ve Sertifikasyonu Hakkında Kanun yürürlükten kaldırılmıştır.

[11] Burada kullanılan para – sermaye, üretken – sermaye ve meta – sermaye devreleri Marx (2012) tarafından Kapital’in ikinci cildinin ilk üç bölümünde ayrıntılı bir biçimde incelenmektedir.

[12] Tohum söz konusu olduğunda; gerek teknik (bitki genetik materyaline el konulması başta olmak üzere biyo-teknoloji uygulamaları olan, melezleme, Genetiği Değiştirilmiş Tohum vb.) gerekse toplumsal boyutu (yasal, sosyal, siyasi, kurumsal vs.) ile işletilen ilk birikim sürecinin amacı, üreticilerin kendileri için hem geçim hem de üretim aracı olan tohumları yeniden üretim sürecinde birer üretim aracı olarak tekrar ve tekrar kullanabilmelerini engelleyebilmek yani tohumun doğasına müdahale edebilmektir. Bu çalışmada teknik boyut soyutlanarak, yalnızca tohumun metalaştırılmasının toplumsal boyutu incelenmektedir.

[13] 1960 yılında merkezileşen sermayenin talebiyle kurulan UPOV’un “1990’lara kadar sadece 20 üyesi vardı. Ancak küreselleşme ile birlikte hiçbir zorunluluk olmamasına rağmen IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü gibi kuruluşlar ve büyük devletler gelişmekte olan ülkeleri bitki çeşitleri üzerindeki fikri mülkiyet haklarını koruma iddiası ile UPOV’a girmeye zorladılar. Türkiye 65. üye oldu” (Özkaya, 2009).

[14] Tohumculuk ile ilgili çalışmalar, Tohumculuk Kanunun ve Ishahçı Hakları Kanunu çerçevesinde T.C. Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı Bitkisel Üretim Genel Müdürlüğü (BÜGEM) bünyesinde yürütülmektedir.

[15]  Sertifikalı tohum; tarla ve laboratuvar kontrolleri neticesinde genetik, fiziksel ve biyolojik değerleri belirlenmiş Bakanlık tarafından her türlü deneme ve incelemeleri yapılarak satışına izin verilen, çeşit saflığı sağlanmış ve adı belirli olan belgeli tohuma sertifikalı tohum denir.

[16] TÜRKTED’in (2016) web sitesinde tarihçesi şöyle anlatılmaktadır: “1984 yılına kadar kamu ağırlıklı bir tohumluk üretim, tedarik ve pazarlama sisteminin söz konusu olduğu ülkemizde, kısa süre içerisinde, özel tohumculuk şirketlerinin sayısı önemli ölçüde artış göstermiştir. Tohumculuk sektöründeki bu yapısal değişiklik, özel sektörün de ağırlıklı olarak yer aldığı, yeni tohumculuk endüstrisini temsil etmek üzere mesleki bir örgütün kuruluşunu beraberinde getirmiştir. 1985 yılında, özel tohumculuk şirketlerinin sahipleri veya yöneticileri konumunda olan dokuz öncü üyenin girişimi sonucunda, Türkiye Tohumculuk Endüstrisi Derneği İstanbul’da kurularak çalışmalarına başlamıştır. Dernek Temmuz 1991’den itibaren faaliyetlerini Ankara’da sürdürmektedir.”

[17] Söz konusu edilen alt birlikler şunlardır: TÜRKTOB bünyesinde Bitki Islahçıları Alt Birliği (BİSAB- 190 üye), Fidan Üreticileri Alt Birliği (FÜAB- 541 üye), Fide Üreticileri Alt Birliği (FİDEBİRLİK – 94 üye), Süs Bitkileri Üreticileri Alt Birliği (SÜSBİR – 389 üye), Tohum Dağıtıcıları Alt Birliği (TODAB – 4.883 üye), Tohum Sanayicileri ve Üreticileri Alt Birliği (TSÜAB – 660 üye), Tohum Yetiştiricileri Alt Birliği (TYAB – 20.100 üye).

[18] Sertifikalı tohumlar ile ilgili meşrulaştırma çabaları genel olarak şu biçimde ifade edilmektedir. “İçerisinde yabancı madde ve yabancı tohum olmadığı için hangi ürünü ekmişseniz onu alırsınız. Sertifikalı tohumluk dekara ekilecek tohum miktarında %25’e varan verim artışı ve tasarruf sağlayarak tohum maliyetini düşürür ve üreticiye kazanç sağlar. Söz konusu tohum ıslah edilmiştir. Ekilen tohumların tamamı aynı günlerde çıkış sağladığı için (tekdüze çıkış) tarlada dalgalanma ve boşluklar olmaz, dolayısıyla da ürün kaybı görülmez. Olgunlaşma tüm bitkilerde aynı zamanda olacağından hasat kolaylığı sağlar. Elde edilen ürünler aynı özelliklerde ve kaliteli olduğundan pazar değerleri yüksektir, bu da satış kolaylığı sağlar. Söz konusu tohumlar toprakta mevcut ve tohumla taşınan bazı hastalıklara karşı koruyucu olarak ilaçlandığından kayıplar minimum düzeydedir, ekimde fazla tohum kullanılmasına gerek kalmadığından tasarruf sağlar. Tarım Bakanlığı tarafından desteklenmektedir”(KLD, 2016).

[19] 2004 yılından itibaren devletin kurmuş olduğu 13 üretim istasyonu ile daha önce kurulmuş olan araştırma enstitülerinin kapatılmış ve 17 üretme istasyonu ile birlikte TİGEM işletmelerinin 9’u sermayeye kiralık olarak devredilmiştir  (Delice ve Özkaya, 2008: 54). Bunun kararlarının alındığı yer ise 8 ayda 82 toplantının yapıldığı Özelleştirme Yüksek Kurulu olmuştur. Oysa daha önce tohum alanında faaliyet yürüten sermayenin anlatımıyla durum şöyledir: “1980 yılından önce Türkiye’de neredeyse birkaç şirket tohum üretmekte ancak bunların sertifikalı tohum dağıtımındaki payı % 1-2 civarında iken tohum üretim ve dağıtımı kamu kuruluşları tarafından yapılmakta ve fiyatlar devlet tarafından belirlenmekteydi. Çoğu türlerde mahsulden tohum kullanımı yaygındı ve hibrit tohum neredeyse bilinmiyordu” (TÜRKTED, 2009: 13).

 

 

[20] Türkiye Tohumcular Birliği (TÜRKTOB) başkanı Kamil Yılmaz’ın vermiş olduğu en son bilgilere göre bu tablo şu hale gelmiştir. TÜRKTOB’un bünyesinde 791 sermaye grubu/ tekil sermaye bulunurken, bunların 739’u yerli, 30’u yabancı, 22 tanesi ise yerli ve yabancı ortaklıdır (Donat, 2017).

[21] 2017 yılı itibariyle bu hedefine ulaşan TÜRKTOB, 2023 hedefini 1.5 milyon tona revize etmiştir (Donat, 2017).

[22] 1984 yılında “Tohumluk İthalatının Serbest Bırakılması” ve 1985’ de “Tohumluk Teşvik Kararnamesi’nin yürürlüğe girmesiyle “Türk Tohumculuk Özel Sektörü” oluşmaya başlamıştır. Bir yıl sonra bu sektör TÜRKTED adı altında birleştirilmiştir. TÜRKTED’e üye olan firmalar dört grupta toplanabilir (Açıkgöz, 2005: 4-5): Yabancı sermayeli, kendi markaları ile tohum pazarlayanlar. Yabancı sermaye ile ortak, genetik materyali dışarıdan gelen, pazarlamaya kendi veya ortak firma markası ile yapanlar. Tamamen yerli sermayeli, genetik materyali dışarıdan gelen, pazarlamaya kendi veya ortak firma markası ile yapanlar.  Tamamen yerli sermayeli, hiçbir yabancı ortaklığı olmayanlar. 1980’lerden itibaren tohumculuk sektöründe uluslararası sermayenin rolü önemli ölçüde artmıştır. Türkiye’de önde gelen sermaye grupları giderek büyüyen ölçekte uluslararası şirketlerle ortaklıklara gitmişlerdir (Oral, 2006:275).

[23] Monsanto, Syngenta, Türk Deltapine, Limagrain gibi sermaya grupları TÜRKTED’in üyesidir. (TÜRTED’in hâlihazırdaki Başkan Yardımcılarında biri Monsanto’yu temsil ederken, Sayman üye Syngenta’yı ve üyelerden biri de Bayer’i temsil etmektedir). Tohumcular Birliği de bu sermaye gruplarının bir organı konumundadır. Dolayısıyla, Türkiye’de, tohum alanındaki bütün yetkiler Tohumcular Birliğinin kurulmasıyla birlikte sermayenin inisiyatifine bırakılmıştır.