Çarşamba , 19 Aralık 2018

Geçmişin İzleri ve Bugünün Ekonomisi – Selim Çakmaklı

 

Geçmişin İzleri ve Bugünün Ekonomisi

Selim Çakmaklı

İktisat teorileri tarihsel olayların etkisiyle, özellikle kriz dönemlerinde, acil çözüm bekleyen sorunlara mevcut yaklaşımların tatmin edici açıklamalar getirememesi sonucu değişime uğrarlar. Yakın tarih bu dönüşümlere sahne olmuştur. 1929 Dünya Bunalımından önce iktisada hâkim yaklaşım, piyasaların kendi kendini düzenleme yeteneğine sahip olduğunu iddia ediyordu. İktisatçıların Neo-Klasik iktisat olarak adlandırdıkları bu yaklaşıma göre rekabetçi piyasa ekonomisi kaynakları en etkin şekilde dağıtır ve ekonomide oluşan bir dengesizlik arz ve talep mekanizmasıyla otomatik olarak giderilebilir.

1929 bunalımı kendi kendini düzenleyebilen piyasa sistemine olan inancı derinden sarsmıştır. Dünyanın gelişmiş ekonomilerinde işsizlik yüzde 25`lere yükselmiş ve milli gelir yüzde 15`lere varan oranda azalmış. Bu dönemde İngiliz iktisatçı John Maynard Keynes öncülüğünde gelişen ve adına Keynesyen iktisat denilen yaklaşım başka bir açıklama önermiştir. Bu açıklamaya göre, piyasalar uzun dönemde istikrarlıdır ancak kendi kendini düzenleme yeteneği sınırlıdır.

Keynesyen yaklaşımı şöyle bir benzetmeyle açıklayalım. Ekonomiyi bir otomobile benzetelim. Kriz döneminde otomobil çamura saplanmıştır. Motor çalışmakta ancak otomobil ileriye doğru hareket edememektedir. Bu durumda otomobile dışarıdan bir gücün yardım etmesi gerekir. Otomobil patinaj yaptığı durumdan kurtulur kurtulmaz ileriye doğru hareket edecektir. Bu durumda uygulanması önerilen politika, dışarıdan bir gücün otomobili ileriye doğru itmesidir. Devletin görünen eli, yani maliye politikası ekonomiye yön göstermelidir. Maliye politikası ekonominin itici gücü olarak ortaya çıkmış ve İkinci Dünya Savaşı sonrasında (işçi sınıfının mücadelesinin de etkisiyle) refah devleti olarak adlandırılan uygulamalar ortaya çıkmış ve dunya ekonomilerinde ‘altın’ bir dönem yaşanmıştır.

Bu dönemde tüm anaakım iktisatçılar, kapitalizmin üstünlüğünü, Keynesyen politikaların başarılarını anlatmakla gurur duyuyorlardı. Hatta o dönemde birikmekte olan tüm kriz göstergelerine rağmen, bu başarıyı görmeyenleri arkaik olmakla eleştiriyorlardı. Ancak krizin kapıyı çalması gecikmedi ve 1970 yılında başta ABD olmak üzere pekcok gelişmiş ekonomide oluşan kriz yansımasını bir kez daha iktisat teorisinde gösterdi. Yaşanan krizin sorumlusu, iktisatçıların kaleminde, ‘altın’ dönemde uygulanan politikalardır.

Krizler tarihte görülen nadir olaylar değil, sürekli yeniden oluşuyordu ancak anakım iktisatçılar kriz karşısında aynı açıklamayı tekrarlamaktan vazgeçmiyordu. Anakım iktisatçilar hep bir ağızdan önceki dönemde uygulanan ve özellikle emekçi kesimlerin mücadeleleriyle kazandıkları sosyal haklara saldırmıştır. Bunu teorik olarak meşrulastirmak üzere 1929 krizi öncesi iktisadi anlayışı yeniden ve bu sefer daha sefil bir biçimde diriltmişlerdir.

Piyasaların olabilecek en etkin sonuçlara ulaşmasının önündeki en önemli engelin kamu müdahaleleri olduğu hep bir ağızdan dile getirilmiştir. Teşhis bu şekilde konuduğunda çözüm piyasanin önündeki engellerin kaldirilmasi olarak tarif edilmiştir. Ancak bu dönemde iktisadın alanı insan aklını şaşırtacak kadar geniş alana yayılmıştır. Nobel iktisat ödülleri de işçi sınıfina ve onun haklarına saldırıda kullanılacak teorik aletleri geliştirenlere verilmiştir.

Bu dönemin iktisat dünyasını yansıtan iki örnek vermek istiyorum. Birincisi çalışma iktisadı alanından. Rivayet ediliyor ki, işçi ile işveren arasında bilgi asimetrisi vardır. Bundan dolayı patron işçiyi işyerinde yeterince iyi gözetleyemez/kontrol edemez. Bu durumda tembel işçiyi ya da işçinin tembellik yapmasini engellemek için gereken şey “denge işsizlik” oranının varlığıdır. Yani işçileri disipline etmek için işsizlik gerekmektedir. Bunları yazan iktisatçıların politikacılara önerileri işsizlik ödemelerinin azaltılması ve diğer sosyal yardımların kesilmesidir.

İkinci örnek aile ile ilgilidir. Aile ekonomisi alanında çalışan iktisatçılar sosyal yardımlara saldırmak için akla sığmaz argumanlara başvurmuşlardır. Bir kadın anne olmayı seçmisse, ona ücretli dogum izni vermemek gerektiğini ileri sürmüşlerdir. Argümanları şudur; çocuk sahibi olmak aileye bir fayda sağlar ve bunun bir fırsat maliyeti vardır. Yani anne olmakla belirli bir maaştan vazgeçilmiştir; iktisatçılar buna fırsat maliyeti derler. Fayda maliyetten yüksekse kadın anne olmayı seçer ve ailenin refahı (fayda, maliyeti aştığından dolayı) yükselmistir. Bu bilinçli bir tercihtir ve aileye herhangi bir sosyal yardım yapılmasına gerek yoktur. Refah devleti uygulamaları adım adım tasfiye edilmiş ve iktisatçılarda (bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde) bunun meşrulastırıcısı olmuştur.

Bu ve benzeri örnekler üzerinden, piyasanın en etkin şekilde işleyeceği fikriyatı süper matematiksel denklemlerle ortaya konulmuş ve politikalacılara yeni bir alet çantası sunulmuştur. Bu alet çantasını kullanmak icin politikacılar çok beklememiş ve İngiltere ve ABD`de iktidara gelen muhafazakar yöneticiler piyasalaştırmanın gazına basmıştır. Bunların sadece iktisatçıların ürettiği rızayla yapıldığını söylemiyorum. Kapitalizme içkin baskıcı/otoriter yanı şimdilik bir kenara koyuyorum. Bu dönem yaygın olarak neoliberal olarak adlandırılmıştır. Ekonomi yönetimleri kamunun ekonomideki varlığını yeniden tanımlamış, ekonomideki kamu duzenlemeleri adım adım tasfiye edilmiş ve işgücü piyasası kuralsızlaştırılmıştır. Ancak piyasaya duyulan bu inanç bir sonraki krizi önlemeyi başaramamış ve 2007/2008 büyük resesyonu yaşanmıştır.

Yaşanan son kriz iktisat teorisinde henüz köklü bir değişime yol açmış görünmemektedir. Krizin sorumlusu bu sefer aç gözlü finansal oyuncular ve onları dizginleyemeyen merkez bankaları olmuştur. Kriz sonrası iktisatçılara çok önemli eleştiriler yoneltilmiştir. Mesela, İngiliz kraliçesi Londra Iktisat Okulu`nun yeni binasının açılış töreninde hazır bulunan iktisatçıları “bu krizi neden hiçbiriniz öngöremediniz” diyerek eleştirmiş.

İşte bu yazının vurgulamak istediği tam da bu sorunun sorulma nedeniyle ilgilidir. İngiliz kraliçesi bu soruyu neden sormuştur? Krizin yoksullaştırdığı İngiliz halkına mı üzülmüş yoksa krizi öngörememekten kaynaklanan kendi kişisel kayıplarına mı sinirlenmiştir. Kraliçenin kriz sırasında Londra borsasındaki varlıkları yüzde 25 oranında değer kaybetmiştir.  Kraliçe`nin iktisatçılara kızgınlığı “anlaşilabilir”!

Buradan varmak istediğim nokta şudur; her ne kadar anakım iktisatçı kitlesi bunu kabul etmese de krizler kapitalizme içkindir. Sermaye birikim sürecinin doğal sonucudur. Krizler hatalı ya da yalnış iktisat politikalarının sonucu değildir. Hatalı ya da yalnış olarak suçlanan politikalar aslında bir önceki dönemde tıkanan sermaye birikiminin önündeki engelleri ortadan kaldırmak için uygulanmıştır.

Biraz`da Turkiye`yle ilişkilendirerek açıklayalım. 1970`li yılların başında gelişmiş kapitalist ülkelerde kar oranları düşmeye başlamıştır. Kar oranlarının düşmesi krizin ardındaki temel nedendir. Kriz Turkiye`ye 1976 yılından sonra ulaşmıştır. Çünkü tüm dünya krizdeyken Türkiye işçi dövizleri ve dış borçlanma sayesinde krizin etkisini bir süre öteleyebilmiştir.

1980 yılında ise krize tepki olarak 24 Ocak kararları alınmış.  Süleyman Demirel “devlet devreden çıkıyormuş. Allah aşkına devlet devrede oldu da ne oldu bakalım. Hep beraber bakalım; huzurunuza 230 milyar lira zarar getiriyorum…kim ödeyecek 350 milyar lira zararı?” diyerek kararları savunmuştur. İşte bu konuşma yukarıda açıkladığım anlayışı yansıtıyor. Kendisi hükümetken yarattığı yıkımı 24 Ocak 1980 kararlarıyla toplumun sırtına yüklemiştir. Bu kararlar demokratik bir ülkede uygulama imkanı bulamazdı ve bu nedenle 12 Eylül askeri darbesi yaşandı. Bu askeri darbeyi de ilk alkışlayanlar iş dünyasının güzide insanlarıydı!

Daha sonra gelen Özal, piyasa hakimiyetinin hayatın her alanına uygulanması için her türlü politikayı uygulamış ve ancak politikalar 1988 yılında yeniden tıkanmıştır. Şunu da belirtelim; Özal döneminde özel sektöre türlü destek ve vergi ayrıcalıkları sağlanmıştır. Bu şu demektir; vergi almadan ayrıcalık veriliyorsa, devlet ya yeni vergi kaynağı bulmalı ya da borçanmalı. Özal ikisini de yapmıştır. KDV adı altında vergi yükü geniş kitlelerin sırtına yüklenmiştir.

Aynı Özal 1989 yılında finansal serbestleşme adımını atmıştır. Bankalara yurtdışından kolayca borçlanma imkanı sağlanmıştır. Dövizle borçlanan bankalar, bu fonları yüksek faiz kazancı sağlayan kamu borçlanma senetlerine yatırmıştır. Devlet vergi almadığı özel kesimden borç almaya başlamıştır. Yani vergisini ödeyenler devletten hizmet beklerken, vergileri kamu borcuna ödenen faiz üzerinden sermaye birikimine dönüşmüştür. Devlete borç verebilecek kadar parası olanlara akmıştır bu fonlar.

1994 yılında sürdürülemezliği belli olan bu politikalar, Tansu Çiller`in faizleri düşürme kararıyla krize dönüşmüştür. Burada bir ayrıntı çok önemlidir. 5 Nisan kararlarıyla yerli para devalüe edilmiştir. Normal şartlarda bu devalüasyonun dövizle borçlanmış bankalara maliyetinin çok yüksek olması gerekirdi. Ancak merkez bankası ve kamu bankaları devalüasyondan önce döviz açığı olan bankacılık kesimine döviz satmış ve döviz açıkları kapatılmıştır. Hatta bankalar krizden sonra bir miktar kar bile etmiştir. Kriz bir kez daha emekçi halkın sırtına yüklenmiştir.

2001 krizi bunun istisnasi değildi. Krizden sonra ekonominin direksiyonuna oturan Kemal Derviş`in öncülüğünde hazırlanan Güclü Ekonomiye Geçis programı kamudan arta kalan ne varsa özelleştirmeyi amaçlayan bir programdı. Programin öngördüğü ve adına reform denilen düzenlemeleri yapmaksa bugünkü iktidara kaldı.

TEKEL önce parçalara ayrıldı ve sonra herbir parçası özelleştirildi, TÜPRAS ve PETKİM özelleştirildi. Yakın dönemde kredi borçlarıyla yeniden gündeme gelen TELEKOM özelleştirildi, iş yasasının piyasanın isteğine göre düzenlendi, kamuda performans sistemine geçildi, en dramatik olanı sosyal sigortalar kurumu ve hastanelerinin tasfiye edilmesiydi. Tüm bunların sonucunda, seçim sonrasında yeniden reform yapılacak söylemi hakim. Dolayısıyla cüzdanlarınıza sahip olun, seçimden sonra içerisinde birşey kalmışsa onlara da el uzatılacak.

Bugünlerde mevcut talan düzeni tıkanmıştır ve bunun yansıması olarak dolar artmaktadır. Merkez bankası faizleri dramatik biçimde arttırmıştır. Emekçiler kazandıklarının daha büyük bir kısmını faiz ödemelerine ayırmak zorundadır. Döviz kurunun bu yüksek düzeyi biraz gecikmeli olarak enflasyona yansıyacak ve alım gücü daha da azalacaktır. Yeni bir talan düzenine geçiş ise ya yeni bir krizle ya da bir IMF dayatmasıyla olacaktır. Burada üçüncü bir seçenek daha vardir. O da sosyal ve eşitlikçi politikalar uygulamak ve bu politikaları varlıklılardan alınacak vergilerle finanse etmek.