Salı , 25 Eylül 2018

ADNAN OKTAR OPERASYONU, CEMAATLER* VE YENİ REJİM / OSMAN TİFTİKÇİ

AKP kendini desteklemeyen cemaatlere hoş gözle bakmıyordu. Bunun bir örneği Nurcu Yeni Asya çevresine karşı yapılanlardı. AKP Said-i Nursi’nin Risale-i Nurlarının basımını devlet tekeline almaya kalkmıştı. Bir diğer örnek Furkan Vakfı’na yapılanlardı. Vakıf Peygamberin hayatı üzerine Adana’da bir etkinlik düzenlemek istemiş, AKP izin vermemişti. Bunun üzerine kadınlı erkekli bir kalabalıkla yasağı protesto eden Furkancılar gazla ve copla dağıtılmışlardı. En son 2018 Ocak ayı sonunda Vakfın kurucusu ve lideri Alparslan Kuytul ve beraberinde birçok Vakıf elemanı gözaltına alınıp tutuklandı.

Bütün bunlar o günlerde AKP basını, cemaatler ve genel olarak kamuoyu tarafından vakay-i adiyeden, sıradan olaylar olarak karşılandı, haber olmanın ötesine geçemediler.

Adnan Oktar’a yapılan operasyon ise çok farklı bir hava yarattı. Dini bir cemaat olmakla uzaktan yakından ilgisi olmayan, kadın istismarcısı ve varlığını evrim teorisiyle, PKK ile mücadele temeli üzerine kurmuş olan bu şarlatana pek ala adi bir suçlu muamelesi yapılabilirdi. Ama öyle olmadı. Bu operasyon bütün televizyonlarda, gazetelerde, haber sitelerinde öne çıkarıldı. Ortalık velveleye verildi. Ardından Kayseri Polis Meslek Eğitim Merkezi Müdürü Metin Tanrıver’in, mezunlara; “Hiç kimseye, örgüte ve hele hele hiçbir cemaate ya da tarikata, şeyhe, bağlı olmayacaksınız” diyen sözleri manşetleri kapladı. Bu kadarla kalmadı, iktidarın emrindeki basın başka cemaatleri hedef göstermeye başladı. Örneğin Yeni Asya çevresi bunlardan biriydi. AKP destekçisi Haksöz dergi çevresinin de hedefler arasında olduğu ileri sürüldü.

Olayı göze batırmak, ön plana çıkarmak için basınla, polisle, TV programlarıyla koordineli olarak yapılan çalışmalara, cemaatler içinde ortaya çıkan telaş havasına bakılınca,  Adnan Oktar’a yapılan operasyonun sıradan bir olay olmadığı görülüyor. Benim aklıma 28 Şubat süreci ve o süreç başlamadan önce göze batırılan Aczmendiler, ardından Müslüm Gündüzle Fadime Şahin’in basılması ve bu olaydan iki ay sonra da 28 Şubat sürecinin başlaması geldi.

28 Şubat AKP-Gülen ittifakının, Türkiye’de siyasi rejimin dincileştirilmesi sürecinin önünün açıldığı bir dönemdi. Bu süreçte esas darbe Kürt hareketine ve Türkiye devrimci hareketine vuruldu. Ama geleneksel büyük cemaatler de epey hırpalandı. Var olan DSP, ANAP, DYP gibi partiler paramparça edildiler. Sonuçta AKP-Gülen ittifakının önünde hiçbir siyasi ve dini rakip bırakılmadı. Aczmendiler, Müslüm Gündüzler, Ali Kalkancılar bu süreçte, laik kesimi oyalamak, resmi Atatürkçülüğe ve orduya bağlamak için bir araç olarak kullanıldı. Generaller şeriata karşı mücadele ediyoruz görüntüsü altında AKP-Gülen ittifakını iktidara getirdiler.

Şimdi de yeni bir siyasi rejim değişikliği süreci yaşıyoruz. Daha doğrusu zaten fiiliyatta olan ama yasal hale getirilmediği için bazı problemler yaratan siyasi sistem meşru hale getirilmeye çalışılıyor.  Parlamentonun, siyasi partilerin, adli kurumların tümüyle adı var kendi yok kurumlar haline getirildiği, yasama, yürütme, yargının tek kişide toplandığı, basın, yayın, örgütlenme, gösteri, yürüyüş, grev, boykot gibi özgürlüklerin kalıcı olarak yasaklandığı bir sistem bu. Amerika, Avrupa Birliği devletleri ve Türkiye’nin büyük sermaye grupları yani Koçlar, Sabancılar bu yeni sistemin arkasındaki güçlerdir.

Yeni Rejim Meşruluk İçin Kitlesel Temel Yaratmaya Çalışıyor

Kurulan bu sistemin en önemli zaafı, halkın gözünde meşru olmamasıdır. T. Erdoğan ve AKP bu meşruluğu seçimlerle sağlayamadılar. Önce Haziran 2015 seçimlerini, sonra 16 Nisan referandumunu, en son olarak da 24 Haziran 2018 seçimlerini kaybettiler. Kenan Evren’in yüzde 92’lik oyunun yanına bile yaklaşamadılar. Kitlenin önemli ve toplumun bilinçli kesimini temsil eden bölümünün açıkça karşı olduğu, hatta bir umut görse sokağa dökülmeye hazır olduğu bir ortamda, emekçilerin, aydınların, gençlerin, kadınların, Kürtlerin, Alevilerin düşmanı bir siyasi sistemi inşa etmek çok risklidir. Bu nedenle yeni rejimi kuran AKP kitlelerin gönlünü alacak bazı işler yapmak zorundadır.

Adnan Hoca operasyonu ve cemaatlere verilen gözdağı bu çerçeve içinde yorumlanmalıdır. Yukarıda değindiğim gibi 28 Şubata benzer bir süreç yaşıyoruz. Şimdiki süreçte de esas darbe Kürt hareketine ve Türkiye devrimci güçlerine vuruluyor. Çünkü bu kesimlerin mevcut iktidar ve yeni rejim tarafından yedeklenmesi ihtimali yoktur. Bunlar yeni rejimin doğrudan ve bir numaralı düşmanıdır. Fakat CHP kitlesi için, Alevilerin bir kısmı için bir şeyler yapılabilir. Tıpkı 28 Şubatçıların yaptığı gibi. 28 Şubat generalleri dini gericiliğe hiçbir zarar vermeden kendilerini şeriata ve laik cumhuriyet düşmanlarına karşı mücadele eden kişiler olarak gösterebildiler ve önemli bir kitle desteği sağlayabildiler. AKP’nin kendisinden nefret eden bu kitlenin sempatisini alması imkansız gibi görünse de, düzenin selameti için bu kitleyi en azından tarafsız kılacak, oyalayacak ve en önemlisi Kürtlerin, devrimcilerin yanına gitmelerine engel olacak taktikler bulunmak zorundadır. Nitekim başarılı bir örnek var; Kürtlere açılan savaş, Afrin işgali, azdırılan Türk şovenizmi bu kitleyi –CHP’nin de paha biçilmez yardımlarıyla- hem AKP’den nefret eden hem de onun politikalarını destekleyen devletçi bir kitleye dönüştürebildi. Olağanüstü hal, kararnameler bu gerekçe ile meşru gösterildi, CHP tarafından desteklendi. Aynı şey bu kitlenin en büyük şikayetlerinden biri olan cemaatlerle mücadele adı altında – tabii gene CHP’nin değerli desteğiyle- neden yapılmasın? Kürtlere, bölücülere karşı mücadele veren AKP buna ek olarak cemaatleri de ortadan kaldırmaya (!) çalışsa, bu kitle en azından “dur bakalım ne olacak” diye pasif bir konuma geçmez mi?

Adnan Oktar operasyonları, cemaatlere verilen gözdağları, bu kitleyi oyalamaya, karşı saflara gitmesini engellemeye yönelik operasyonlar olarak görünüyor. CHP ise partiyi ve kitlesini sağcılaştırmak, hatta dincileştirmek için eline geleni yapıyor. Kılıçdaroğlu bunu yıllardır politik bir çizgi haline getirdi. Kılıçdaroğlu bu politikayı, “sağ kesimden oy almamız lazım yoksa seçim kazanamayız” bahanesiyle haklı ve meşru göstermeye çalışıyor. Fakat nedense Kürtlerden, CHP’ye oy vermeyen demokrat, devrimci kesimlerden –ki şimdilik yüzde 15 civarında bir oy potansiyelidir- oy alabilmek için bir şeyler yapmak Kılıçdaroğlu’nun hiç aklına gelmiyor!

Kılıçdaroğlu’nun rakibi M. İnce de seçim sürecinde dini bütün Müslümanlık tasladı durdu. M. İnce, “Allah’ın izni, milletin isteğiyle” başkan olmak istedi. Hiçbir Cuma namazını kaçırmadığını, her bayramın ilk günü neler yaptığını, ablasının başörtülü olduğunu anlata anlata bitiremedi. Özetle, CHP yönetimi kitlesini dinciliğe yanaştırmaya uğraşırken, AKP de bu kitleye ve  İyi Parti, MHP kitlesine hoş gelecek işler peşinde koşuyor. Yeni rejim kendine kitle gözünde meşruluk kazandıracak taktikler bulmaya çalışıyor.

Bir not olarak belirtelim: 12 Eylül faşizmi sağ sol çatışmasını bir günde bitirerek, can güvenliğini sağlamıştı(!). Anne, babalar çocuklarının akşam sağ salim eve geleceğinden emindiler ve bu durumdan hoşnut oldular. Gene 12 Eylül cuntası grevleri, sendikaları yasaklamıştı ama işten işçi çıkarmayı da yasaklamıştı. Ayrıca toplu sözleşmesi süren işçilere de nispeten yüksek zamlar verdirmişti. Belki de en önemlisi cunta, geçici olduğunu, en kısa süre içinde parlamenter rejime dönüleceğini vadetmişti. Bu vaat liberal ve aydın kesimde, “sesimizi çıkarmayalım, biraz sabredelim” eğilimi doğurmuştu. Bütün bunlar 12 Eylül cuntasına kitleler gözünde belli bir meşruluk sağlayabilmişti. Mevcut AKP ise bu tür meşrulaşma araçlarının hiç birine sahip değil.

İşlevsiz Hale Gelen Cemaatler Devlete Bağımlı Yarı-Resmi Kurumlar Haline Getirilmeye Çalışılıyor

  1. Erdoğan’ın cemaatleri Diyanet İşleri aracılığıyla doğrudan kendine bağlamaya, cemaat liderlerinin cemaat kitlesi üzerindeki etkinliklerini kırmaya çalışması yeni bir olgu değildir. Bundan 3-4 sene önce bazı cemaatler ve İslami çevreler bu sorunu tartışmaya başlamışlardı. Örneğin İsmail Kara daha 2015 yılında; T. Erdoğan’ın cemaatlerden kendine biat etmelerini istediğini, cemaatlerin bıçak sırtında olduğunu, eski tek partili yıllara benzer bir dönem yaşandığını yazıyordu. İ. Kara’ya göre T. Erdoğan dernekler ve vakıflar aracılığıyla kendi cemaatini kurmaya çalışıyordu. AKP’yi hiç desteklememiş Nurcu Yeni Asya cemaatinin önde gelen ismi Kazım Güleçyüz 2016 yılı başında; iktidarın basamak yaptığı cemaatleri tasfiyeye yöneldiğini, AKP çevrelerinde “milleti de devleti de İslamlaştırdık, artık cemaatlere gerek kalmadı” anlayışının dillendirildiğini yazıyordu.

Gelinen noktada cemaatler neredeyse varlık nedenlerini kaybetmiş, işlevsiz hale gelmiş durumdadırlar. Türkiye’de cemaatler 1930’lu yıllarda, tek parti tek adam yönetimine karşı halkın, özellikle de esnaf kesiminin tepkilerini dini biçimlerde dile getiren gevşek örgütlenmeler olarak doğdular. Bunlar aynı zamanda, dini kendi tekeline alan devletin dini eğitim, din adamı yetiştirme, ibadethane açma, hac, kurban ve diğer dini işlerde yetersiz kalmasından doğan boşlukları dolduruyorlardı. Yani dini ihtiyaçlara da cevap veriyorlardı.

Bir zamanlar din adamı ihtiyacı, Kuran kursu, cami yapma gibi işleri cemaatler görüyordu. Diyanet İşleri Başkanlığının kadrolarını Süleymancılar, Nurcular yetiştiriyordu. Ayrıca cemaatler Batı’ya ve dinsiz (!) iktidarlara, ekonomik zorluklara, ahlaki bozulmaya karşı dini temelde muhalefet yapıyorlardı. Şimdi ise dünya çapında devasa bir örgütlenme haline gelmiş olan Diyanet İşleri Başkanlığı bütün dini işleri tek başına yapıyor. Ek olarak ülkenin her yanını İmam Hatip Okulları kaplamış durumda. Yani cemaatlere dini alanda yapacak pek iş kalmadı. Cemaatler kendilerine sunulan ekonomik ve siyasi imkanlarla Arap şeyhleri gibi yaşamaktan başka bir iş yapmıyorlar. Cemaatlerin eskiden sahip oldukları muhalif nitelik ise şimdi, velinimete karşı kayıtsız şartsız bağımlılığa ve yardakçılığa dönüşmüş durumda. Bütün bunların diğer anlamı çürüme, yozlaşma demektir. Mevcut cemaatler AKP ile zorunlu bir kader birliği içindedir. Dolayısıyla T. Erdoğan ne isterse yapmak zorundadırlar.

Düzen Sürdükçe Cemaatler Yok Olmayacaktır

Yazdıklarımız, Türkiye’de cemaatlerin sonu geliyor biçiminde değerlendirilmemelidir. Yukarıda belirttiğimiz gibi, cemaatler bağımlı kapitalizmin yarattığı siyasi, ekonomik, toplumsal sorunların bir ürünüdür. Bunlar aynı zamanda emperyalizmin ve siyasi iktidarların, egemen sınıfların ihtiyaç duyduğu, kullandığı, desteklediği kurumlardır. Bu nedenle emperyalizme entegre olmuş sistem devam ettiği sürece cemaatler varlıklarını sürdürmeye devam edeceklerdir. Şimdiki gözde cemaatler örneğin İsmailağa, Menzil vs. eriyebilir, yok olabilir. Nitekim tarihimizde bunun örnekleri çoktur. Nurculuk Türkiye’nin ilk cemaati idi ve 1970’lere kadar tartışmasız en güçlü cemaatti. Sonra bölündü, parçalandı rakip gruplara dönüştü etkisini yitirdi. 1970’lere kadar pek etkisi olmayan ama daha sonra MSP’yi, Hak-İş’i, Akıncıları örgütleyen İskenderpaşa’dan geriye pek bir şey kalmadı. Fakat dünün küçük sayılabilecek cemaatleri olan Menzil ve İsmailağa AKP desteği sayesinde büyük örgütler haline geldiler. Kısacası cemaatler donmuş, sabit, değişmez olgular değildir. Onlar da sürekli bir değişim, doğuş ve yok oluş süreci içindedir. Yozlaşıp yok olacak cemaatlerin yerini yeni ve başka cemaatler alacaktır. Ayrıca AKP iktidarları sayesinde yeni cemaat tipi oluşumların kitle tabanı, zemini daha da gelişmiştir. Bağımlı kapitalizm sürdüğü sürece dini cemaatlerle birlikte yaşayacağız.

 

*Cemaat ve Tarikat Aynı Şeyler Değildir

Basında televizyonlarda tarikat ve cemaat aynı anlamda kullanılıyor. Cemaatlere tarikat, tarikatlara da cemaat deniliyor. Tarikat ve cemaat farklı olgulardır. Tarikatlar esasta feodal döneme ait dini-toplumsal örgütlenmelerdir. Cemaatler ise kapitalist dönemin ürünüdürler. Cemaatler tarikatlardan çıkmışlardır ama tarikat değildirler. Tıpkı tarikatların mezheplerden çıkmaları ama mezhep olmamaları gibi.

Tarikatlar 12. Yüzyılda ortaya çıkmaya başladılar. Tarikatlar, 8. Ve 9. Yüzyılda ortaya çıkan mezheplerden sonra İslamda ikinci farklılaşmayı temsil ediyorlardı. Tarikatlar İslamın yerli, bölgesel yorumlarının ürünüydüler. Örneğin Orta Asya’da ortaya çıkan Yesevilik ve Nakşilik, yöresel özelliklere uyumları sayesinde bu bölgede İslamın yayılmasında önemli rol oynadılar. İlk tarikat olan Kadirilik Hanbeli mezhebinden çıkmıştı ama mezhep değildi. Nakşibend Hanefi mezhebindendi ama Nakşibendilik mezhep değil tarikattı.

Türkiye’de günümüz cemaatleri Cumhuriyet döneminde oluşmaya başlamışlardır. Osmanlı’da ne Nurcu cemaatler, ne İskenderpaşa, ne İsmailağa, ne Süleymancılar, ne Menzilciler vs. yoktu. Ama birçok tarikat vardı. Bizde oluşan bütün cemaatler Nakşilikten çıkmadır.  Fakat Nakşilik diye bir cemaat yoktur. Nakşilerin kurduğu ve birbirine rakip cemaatler vardır. Cemaatleri tarikat diye nitelendirmek, cemaatlerin özgül yanlarını, onları doğuran bağımlı kapitalist sisteme özgü siyasi, ekonomik, toplumsal nedenleri anlamamıza engel olur.