Perşembe , 15 Nisan 2021

Bu defa neden farklı? 2019 yılına girerken Türkiye’nin krizi üzerine düşünceler Uğur Eser

Türkiye
kapitalizminin iç talebe dayalı dış finansmanla desteklenen mevcut
birikim-büyüme rejiminin tıkandığı ve yolun sonuna gelindiği artık genel bir
kabul görüyor. Ekonomide durgunluğa ve daralmaya işaret eden öncü göstergeler (
anketler/endeksler) ister yıllık isterse dönemler itibariyle değişim olarak
bakılsın büyümede bir sorun yaşandığını ortaya koymaktadır. Türkiye potansiyel
büyümesinin ( yüzde 4-5) altına inmiş, düşük büyüme oranını uzun süre yaşaması
muhtemel bir sürecin içine girmiştir. IMF-Dünya Ekonomik Görünümü Raporu (Ocak
-2019) Türkiye’nin 2019 yılında “beklenenden daha derin bir daralma” (yüzde 0.4)
yaşayacağını tahmin ediyor. Kuruluşun tahminleri arasında en çarpıcı olanı
2018’de 714 milyar dolar olan GSYH’nın 2019 yılında 630 milyar dolara, kişi
başına gelirin ise aynı yıllarda 8715 dolardan 7615 dolara gerilemiş olması. 2017’de
GSYH’nın 850 milyar dolar olduğu dikkate alınırsa, bu 220 milyar dolarlık
üretim kaybı anlamına geliyor. Hükümetin “fiyat istikrarını ve sürdürülebilir
büyümeyi” hedef alan Yeni Ekonomi Programı/ Orta Vadeli Program (2019-2021) da
işlerin iyi gitmediğini belgeliyor. YEP 2017’de yüzde 7.4 olarak gerçekleşen
büyümenin 2018’de 3.8, 2019’da yüzde 2.3 ve takip eden 2020 yılında yüzde 3.5
olarak gerçekleşeceğini tahmin ediyor. 

İktidar
kaynakları sorunu dünya ekonomisinden kaynaklanan ( ABD kaynaklı-Trump faktörü,
FED politikaları, küresel mali piyasalarda daralma, jeopolitik riskler, ABD-
Çin rekabeti- ticaret savaşları, Avrupa kaynaklı- İngiltere’nin Brexit sorunu
vb.) ve konjonktürel değişim ile açıklamaya çalışsalar da, sorun birikim
rejiminin krizinden kaynaklanıyor. Sorunu yapısal değil dışarıdan kaynaklanan
konjonktürel değişimin sonucu olarak gören anlayış yaşanan krizin bu defa
önceki krizlerden çok farklı yaşandığı gerçeğini göremiyor. Doğal olarak da ekonomik
büyümenin durağanlaşmasının koşulların zaman içerisinde tersine dönmesiyle son
bulacağını ve ekonominin kısa sürede toparlanacağına ( U şeklinde) ya da
yaşanan durgunluktan alınan önlemler sonrasında (V şeklinde) hızla çıkılacağına
ilişkin bir iyimser düşünceye dayanıyor. Tartışmaya daha kötümser bakanlar ve
krizi yanlış iktisat politikalarına bağlayanlar ise durgunluktan çıkmanın daha
uzun süreceğini ve bugünden öngörmenin kolay olmadığı bir zaman alacağını ( L
şeklinde)  düşünüyor. Oysa veriler
Türkiye’nin beklentilerin ötesinde, daha derin bir daralma yaşayacağına ve
sorunun konjonktürel değil, yapısal olduğuna işaret ediyor.

Türkiye
ekonomisinin yaşadığı sorunu konjonktürel gelişmelere bağlayanlar sıklıkla
geçmişte yaşanan krizlere atıf yaparak iyimser bir beklenti içerisine girdiler.
Oysa Türkiye kapitalizmine birikim-büyüme bağlamında bakıldığında bu defa
öncekilerden çok farklı bir sürecin içerisinde olduğumuz görülüyor. Aslında
Türkiye’nin her krizi ayrı bir hikayedir. Ancak çok uzağa gitmeye ve ayrıntıya
girmeye gerek kalmadan, güncel krizi daha hafızalarda olan 2001 krizi ile
karşılaştırmak bunu görmek için yeterli olur.

Bankacılık
sektöründe likidite krizi olarak başlayan ve büyüyerek döviz krizine dönüşen 2001
krizinde, içerisinde cıvık bir popülizmi de barındıran kötü kamu yönetimi ( yolsuzluklar,
görev zararları, gizli açıklar, bütçe dışı fonlar vb.) ve büyük bütçe
açıklarının sonucu olan kamu borç stokundaki artış rol oynamıştı. 1997-1998
döneminde IMF-Dünya Bankası desteğinde uygulanan Enflasyonla Mücadele Programı
2001 krizine yol açınca hazırlanan Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı (Derviş
reformları) önceliği “kamu borçlarının çevrilmesine ve borçlanmanın
sürdürülebilirliğine” ve “bankacılık kesiminin yeniden yapılanması”na verdi.
Programın başarısı biri fiyat istikrarını sağlamak ve diğeri Türkiye’ye sermaye
akışını başlatmak koşuluna bağlıydı. Krizin yönetiminde belirleyici olan
IMF-Dünya Bankası programları takip eden yıllarda kamu borcunun düşürülmesi,
bankacılık kesiminin yeniden düzenlenmesi ve fiyat istikrarını sağlamada göreli
bir başarı gösterse de programı uygulamanın toplumsal maliyeti büyük oldu ve
araya giren erken genel seçim sonrasında kriz koşullarını fırsata çeviren AKP
iş başına geldi. Yeni iktidar bu programı hiç kesintiye uğratmadan 2008 yılına
kadar uyguladı. IMF desteğinde sağlanan dış krediler, AB uyum yasaları vb.
sonucu 2008 yılına kadar ekonomide hızlı bir toparlanma oldu. Ancak Türkiye 2000’li
yıllarda giderek sıklaşan dış şoklar ve krizlerle baş etme konusunda esnekliğe
ve dayanıklılığa hiçbir zaman sahip olamadı.

2001
krizinin ardından uygulanan programın ekonomiye getirdiği göreli istikrarın
yüksek faizleri düşürdüğü ve enflasyonun gerilediği konjonktüre, tam da bu
dönemde dünya ekonomisindeki likidite bolluğunun eşlik etmesi yeni bir dönemi
başlattı. Kapitalizmin tarihindeki en büyük krizlerden biri olarak nitelenen,
2008’de patlak veren finansal kriz 1990’larda oluşturulan finansal mimarinin
çökmesine yol açmış, kısa sürede dünyanın geri kalanına da yayılmıştı. ABD-Fed’in
parasal genişleme/miktarsal kolaylaştırma politikasının faiz oranlarını sert
bir şekilde düşürmesiyle uluslararası likiditenin bollaşması bu konjonktürün
asıl belirleyeni oldu. Aralarında Türkiye’nin de olduğu çevre ülkeleri ve
“yükselen piyasa ekonomileri” kendisine yüksek karlı yatırım alanı arayan dış
kaynaklı sermayenin çekim alanına girdiler. Bu ülkelerde ekonomik büyüme dış
kaynak girişlerine dayalı olarak gerçekleşti. Bollaşan ve ucuzlayan finansman
kaynaklarının etkisiyle Türkiye’de hane halkı ve şirketlerin kredi talebi patladı
ve ekonomi iç talep çekişli bir büyüme sürecine girdi. 2002-2009 arasında ortalama
yüzde 4.9’luk yüksek büyüme oranına böyle ulaşıldı. Dövizin ucuz tutulması ile
bir yandan enflasyonist baskıları hafifletmeyi, diğer yandan ithalat maliyetini
düşürerek tüketim ve yatırım harcamalarını artırmayı hedefleyen AKP hükümeti,  çok yüksek reel faizler sunarak küresel sıcak
parayı çekip sanal bir büyüme mucizesi yaratmak peşindeydi (Yeldan, 2018). Düşen
faiz oranı ve ucuz dövizle elde edilen yüksek büyümenin (potansiyel büyüme
oranı kadar) gerçekleşmesinde özelleştirilen kamu işletmelerinin satışından (30.7
milyar dolar) ve dış borçlanma artışından 
(139.3 milyar dolar) sağlanan toplam 170 milyar dolarlık ek kaynak
girişi etkili oldu (Egilmez, 2018) . Bu konjonktür 2008 ( yüzde 0.8) ve 2009 (
yüzde -4.7) yıllarında kesintiye uğrayınca GSYH ve dolayısıyla kişi başına
gelirde ciddi bir düşüş gerçekleşti.

Ekonomi
2010’da (yüzde 8.5) ve 2011’de (yüzde 11.1) büyümenin ivmelenmesiyle 2010-2017
döneminde ortalama yüzde 6.9’luk bir büyümeyi yakaladı ve potansiyel büyüme
oranının üzerine çıkıldı. Bu dönemde büyümenin ivmelenmesinde
özelleştirmelerden (30.3 milyar dolar) ve dış borçlanmadan (184 milyar dolar)
olmak üzere sağlanan toplam 214 miyar dolarlık dış kaynak girişinin payı
büyüktü. Türkiye 2003-2017 arasındaki on beş yıllık dönemde özelleştirmeler, iç
ve dış borçlanma yoluyla toplamda 510 milyar dolar dış kaynak kullandı
(Egilmez, 2018). Bu konjonktür 2013 sonrasında Fed’in para politikasını
değiştirerek, bu defa parasal daralmaya/miktar sıkılaştırması uygulamasına ve
sermaye hareketlerinin sert şekilde yön değiştirmesine kadar devam etti. Uygulanan
dış finansmana dayalı neoliberal/popülist büyüme modelinin 2013 sonrasında sürdürülemez
hale gelmesiyle Türkiye krizin giderek derinleştiği yeni bir evresine geçti
(Akçay,2018). ABD ekonomisinde yaşanan toparlanmanın ardından yaşanan ve küresel
sermayenin/uluslararası rezerv paranın likiditesinde azalmaya yol açan bu yön
değişikliği en çok sermaye girişlerine bağımlı, özellikle cari açığı yüksek,
ithalata bağımlı Türkiye gibi ülkeleri etkiledi. Bu ülkelerin sorunları daha da
ağırlaştı. Ekonomide büyüme ivmesinin yitirildiği bu dönemde Türkiye’nin içine
girdiği yapısal kriz Gezi olayları ile başlayan ve 24 Haziran seçimlerine kadar
uzanan, arkasından rejim değişikliği ile son bulan siyasal istikrarsızlık
dönemini başlattı ve kısa zamanda toplumsal/siyasal bir krize dönüştü. Siyasal
koşulların değişmesiyle kriz yönetimi önceki krize oranla giderek zorlaştı…

Türkiye son kırk yılda dünya ekonomisinde yaşanan
eğilimlerden bağımsız olmayan bir değişim/dönüşüm sürecinin içerisinde
olmuştur. Türkiye’nin krizini küresel kapitalizmden bağımsız olarak
anlayamayız. Sermaye birikimi zayıf, yeterince üretemeyen, üretkenlikle ilgili
sorunları olan, üretim teknolojileri geri ve küresel finans kapitalizmine dış
borç bağımlısı olarak eklemlenen ülkeler küresel kapitalizmin yaşadığı
durgunluk ve mali krizlerinden çok kolay etkilenmektedir. Bununla birlikte
bugün yapısal olarak koşulları olgunlaşan kriz Türkiye’nin yıllardır çözemediği
için kronik bir hal alan kendi içindeki sorunlardan kaynaklanıyor. Üretmek için
yüksek oranda ithalata bağımlı olan ve kalkınmasının finansmanını spekülatif
sermayeye bağımlı hale getiren Türkiye büyümesini 2000’li yıllarda dış
finansmana dayalı bir model ile ve dışarıya sürekli kaynak aktararak sürdürmüştür.
Reel ekonomiden kopuk, yeteri kadar üretip değer yaratamayan, sanayisi aşınmış ve
finansal kapitalizmin büyüsüne kapılmış Türkiye kapitalizminin güncel ekonomik
krizinin arka planında sanayileşmekten uzaklaşması bulunmaktadır. 1980’lerde
ticaret ve sermaye hareketlerinin serbestleşmesiyle başlayan, 1990’larda tam
serbestleşmeyi gerçekleştirdikten sonra, 2000’lerde küresel finans sermayesinin
yörüngesine girerek büyümesini dış kaynak kullanımına dayandıran Türkiye
geçmişte toplumsal bir amaç olarak benimsediği sanayileşmekten uzaklaşmış,
hızla sanayisizleşmiştir. Ekonomik büyümenin itici gücü olan imalat sanayinin
1990’larda milli gelir yüzde 24’lerde olan payının bugün yüzde 15’e kadar
gerilemesi bunu doğruluyor. 1990’lardan bu yana kalkınmasının finansmanını
spekülatif sermayeye bağımlı hale getiren dış finansmana dayalı bir model ile
sürdüren Türkiye 2000’li yıllarda sanayi politikasını uluslararası meta
zincirleri üzerinde, dışa bağımlı, dışarıya sürekli kaynak aktaran bir üretim/ imalat
üssü haline gelmeye odaklayan anlayış üzerine inşa etmiştir (Eser,2019).

2000’li yıllar gelişmekte olan birçok ülkelerin (Arjantin,
Meksika, Brezilya, Hindistan) sanayisi henüz olgunlaşmadan ve belli bir
büyüklüğe ulaşmadan finans odaklı, hizmet sektörüne dayalı büyümeyi tercih
ettiği yıllardır. Sanayisizleşme kaynakların üretken yatırımlardan uzak, sanayi
dışındaki faaliyet alanlarında ve ticarete- konu olmayan inşaat ve hizmet
sektörlerinde kullanmasından kaynaklanmaktadır. Finans odaklı bu büyüme modeli
ile dışa açılan ve ulusüstü şirketlerin yönettiği üretim/meta zincirlerine
eklemlenerek uluslararası işbölümüne katılan ülkeler gibi Türkiye’de
sanayileşme perspektifini büyük ölçüde bu dönemde kaybetmiştir.

Ekonomide
sektörel göreli fiyat yapısı ve kaynak tahsis mekanizmaları, buna bağlı olarak büyümenin
niteliği ve yapısal kaynakları, hane halkının tüketim biçimi ve ulusal gelirin
bölüşümü bu yıllarda büyük ölçüde değişmiştir (Guncavdı, 2019). Ucuz
borçlanmanın ve finansal yatırımların çekiciliğine kapılan “yerli ve milli”
sermaye sektörel önceliklerini değiştirerek yatırımlarını yüksek getirili
faaliyet dışı alanlara (arazı/arazi
spekülasyonuna, finansal rantlara vb.) kaydırmıştır. Kaynak
tahsisleri yurtiçinde katma değer yaratan, inovatif-teknoloji geliştiren uzun
vadeli sanayi yatırımları lehine değil, inşaat, finans ve hizmetler gibi
ticarete- konu olmayan, üretken kapasiteye katkısı az, döviz kazandırma
potansiyeli zayıf, görece düşük katma değer sağlayan sektörlere kaymıştır.
Ekonomide kaynak kullanım tercihlerini ve yatırımcı davranışlarını sanayi
aleyhine değiştiren bu eğilimin sürmesinde dönem boyunca uygulanan düşük faiz,
yüksek döviz kuru/değerli TL etkili olmuş, yaratılan satın alma gücü ile yüksek
büyüme hızına ulaşılmıştır. Kur ve faiz politikalarıyla desteklenen,  büyük kısmı dışarıdan kısa vadeli kaynak/borç
bulmaya dayalı bu birikim-büyüme modeli, küresel sermaye akımları kesintiye
uğramadığı ve dışarıdan borçlanma mümkün olduğu sürece çalışmıştır.

Türkiye’nin
iç talebe dayalı, finansmanı dışarıdan sağlanan mevcut birikim-büyüme modelinin
bugün sınırlarına gelinmiştir. Türkiye kapitalizmi yeteri kadar üretemediği, değer
yaratamadığı ve büyüyemediği için döviz açığı vermekte ve sürekli borçlanmaktadır
(Başkaya,2018).  Türkiye  “düşe kalka” (muddle-through) büyüyor ve yarattığı
krizlerin üstesinden gelemiyor. 2000’li yıllarda uygulanan arsa/arazi
rantlarının ve finansal rantların paylaşımına dayalı bu büyüme modeli bugün kredi
kanalları/ borçlanma olanakları kapandığı, krizin gelir düzeyini düşürmesine
bağlı olarak dış talep azaldığı için artık politik olarak mümkün ve
sürdürülebilir olmaktan çıkmıştır.  Ekonominin
üretim kapasitesini artırmayan mevcut büyüme modeli yalnız sermaye birikimini
aşındırması bakımından değil, yol açtığı borçlanmaya dayalı tüketim,
sosyal-sınıfsal gelir eşitsizliği ve ekolojik yıkım (arazi rantları, toprak
yağması) nedeniyle de sürdürülebilir değildir.

2019
yılına girerken tablo şöyle özetlenebilir : 

Ekonomik
büyümenin birikim tarzına ilişkin bir kavram olduğu düşünülürse, Türkiye
kapitalizmi ekonomide sermaye birikiminin sürdürülebilmesini ve krizden çıkışı
sağlayacak büyüme modelini henüz ortaya koyabilmiş değildir. Eskiyen birikim rejimi
uygulanmaya devam ettikçe sorun yaratmaktadır. Geçmişte gelişmiş/merkez
ülkelerden kaçan sermayenin desteklediği, kredilere/dış kaynak girişine dayalı
gerçekleşen büyüme bu kanalların kapanmasıyla artık sürdürülemiyor.

Yabancı
yatırımcıların ilgisini yeniden bizim gibi ülkelere çekmek ve küresel
piyasalardan borçlanmak artık eskisi gibi kolay olmayacak. Gelişmiş ülkeler ve “yükselen
piyasa ekonomileri”nin durgunluk döneminden çıkamamaları nedeniyle ihracat da
artık büyümeyi desteklemiyor. İhracata dayalı büyüme için gereken üretkenlikle
ilgili sorunların önüne geçilmiş değil.  Sanayi
üretimi ve ihracatın yapısı yüksek oranda ithalata bağımlı. Hızla bozulan
kurumlar ise (yargı, eğitim, adalet vb.) istikrarlı bir büyüme için artık
kapasite oluşturamıyor.

2018
yılında yaşanan kur şokuyla enflasyonun sıçraması sonucu yurtiçi yerleşiklerin
tasarrufları reel olarak gerilerken, finansal varlıkları da erimiş durumda.
2017’de 500 milyar dolar olan toplam finansal varlıkların değeri 2018’de yüzde
18 azalışla (88 milyar dolar) 412 milyar dolara geriledi
(Habertürk/08.01.2019).  Bu sermaye
birikiminin ve ulusal servetin aşınması anlamına geliyor. Yurt içi
tasarrufların gerilediği, sermaye birikiminin aşındığı bu konjonktürde yüksek
faizlerle yatırımları canlandırmanın önünde engeller bulunuyor.

Şok
kur artışı ithal girdi maliyetlerinin ardından gelen yüksek faiz artışı
maliyetleri artırmış, bu artış fiyatlara yansıyarak enflasyonu (yüzde 20.8)
yükseltmiştir. Geniş halk kitlelerinin satın alma gücünün azalmasıyla ortaya
çıkan iç talepteki daralma/durgunluk ise üretimde düşüşe ve işsizlikte artışa (
yüzde 11.3) yol açmıştır. Toplam 550 milyar TL ile GSYH’nın yüzde 17’sine ulaşan
hane halkı borcu ilk defa bu kadar yüksek düzeye ulaşmıştır. Emeğin katma değer
içindeki payı azalmış, ekonominin hızlı büyüdüğü yıllarda en büyük payı emek-sermaye
arasındaki bölüşüm ilişkilerinin bozulmasıyla “yerli ve milli” finans ve inşaat
sermayesi almıştır. Krizin maliyetinin ücretlerin baskılanması ve esnek
istihdam politikalarıyla  önümüzdeki
dönemde emekçi kesime çıkarılmasını bekleyebiliriz.

Geçmişte
çarpan etkisi yaratarak büyümeyi destekleyen inşaat ve hizmet sektörleri
durgunluk içindedir. Buna karşın potansiyel büyümeyi yukarı çekecek ve
üretkenlik artışı sağlayarak istikrarlı/kalıcı bir büyümeyi sağlayacak sanayi
sektöründe kapasite kullanımı düşmüş, belirsizliğin yükselmesiyle yatırım
ortamı kaybolmuş, üretim yavaşlamıştır. Bilançoları bozulan ve finansman
ihtiyacı had safhaya varan şirketler için kaynak bulmanın maliyeti çok
yüksektir. Kur artışının etkisiyle reel sektörün net döviz borcu 200 milyar
dolara, kambiyo zararı ise 320 milyar dolara ulaşmış, tahsili gecikmiş
alacaklar, karşılıksız çek tutarları, protesto edilen senetlerin tutarı 2018
yılında 67 milyar TL’ye yükselmiştir (Habertürk/08.01.2019). 2002 yılında 43
milyar dolardan 2018 sonunda 7 kat artarak 305 milyar dolara ulaşan şirket
borçları yeniden yapılandırılmakta, sermaye yapıları bozulan ve kredilerde geri
ödeme sorunu yaşayan bankacılık kesiminin sermayelendirilmesine çalışılmaktadır.

Dış
borçların milli gelire oranı hala yüzde 50 gibi kritik bir eşiktedir. Ekonomideki
daralmanın etkisiyle cari açık düşmüş ve dış finansman ihtiyacı azalmış görünse
de 2018 yılı sonunda 448 milyar dolara ulaşan dış borçlar ( yüzde 68’i özel
kesimin sırtında) ve cari açık nedeniyle dışarıdan 190 milyar dolarlık kaynağa
ihtiyaç duyulmaktadır. Döviz darboğazının ihracatta en büyük payı oluşturan
ülkelerdeki durgunluk göz önüne alındığında ihracat kanalından sağlanacak
büyüme ile aşılması da olanaklı görünmemektedir. Üstelik enflasyon-kur
sarmalına girmiş ekonomide para ve maliye politikaları da çalışmamaktadır. Durgunluktan
çıkmak ve tıkanan iç piyasayı canlı tutmak ve uzun süredir uygulanan popülist
politikalara kaynak yaratmak için tasarlanan, böylece tıkanan inşaat-ticaret
eksenli büyüme modeline ( ”yerli ve milli ekonomiye) devlet eliyle kaynak
pompalamak için kullanılan fonların ( Kamu-Özel İşbirliği modeli, Varlık Fonu,
Merkez Bankası karının Hazineye devri vb.) bu sorunları çözmesinin ne kadar
mümkün olacağı önümüzdeki süreçte görülecek..

2019
yılında gerçekleşmesi beklenen düşük büyümenin ve yol açacağı yüksek orandaki
işsizliğin ne tür toplumsal/siyasal sonuçlarının olacağını kestirmek şimdiden güç.
Türkiye’nin bir kez daha IMF’nin kapısını çalması büyük olasılık. Sıkı para ve
maliye politikasıyla ücretlerin baskılanmasının, satın alma gücünün
gerilemesinin ve (sosyal içerikli olanlar dahil) kamu harcamalarının
azaltılmasının siyasal iktidara maliyeti epey yüksek olacak. Sağlanacak dış
kaynak girişinin geçmişte uygulanan “istikrar programları”nı çağrıştırdığı
düşünülürse, IMF programına geniş halk kesiminin tepkisi AKP iktidarına
yaklaşan yerel seçimlerde oy kaybettirmesi mümkün. Yaşanan krizin maliyeti bu
nedenle siyasal iktidar tarafından henüz kimseye çıkarılmış değil.  Şimdilik.  

Yararlanılan
kaynaklar:

  1. IMF,
    World Economıc Outlook, (Dünya Ekonomik Görünümü Raporu),  January 2019 
     
  2. Yeni
    Ekonomi Programı (Orta Vadeli Program) ( 2019-2021) 20.09.2018.
  3. Erinç
    Yeldan  “Ekonomide doğrular ve
    yanlışlar”, Cumhuriyet, 23.05.2018 
  4. Fikret
    Başkaya  “Sadece ekonomik kriz değil
    komprador rejiminin krizi”, Birgün Pazar, 11.11.2018.
  5. Mahfi
    Eğilmez  “ Son 16 yıl ve 2018 falı”, www.mahfiegilmez.com, 14.05.2018
  6. Mahfi
    Eğilmez “Bu kez geçmişi de sattık”, www.mahfiegilmez.com,  18.05.2018
  7. Öner
    Güncavdı “Büyümedeki sıkıntıların nedeni konjonktürden ziyade yapısal
    nedenlerdir!” İktisat ve Toplum, 2019, Ocak, Sayı 99. 
  8. Ümit
    Akçay “2018-2019 krizinin aşamaları”, https://www.gazeteduvar.com.tr, 18.12.2018,
    erişim 20.01.2019
  9.  Ümit Akçay “2018 krizinin ekonomi politiği”,14.08.2018
    https://www. gazeteduvar. com.tr,
    erişim 22.08.2018
  10. Uğur
    Eser “ Sanayi politikası olarak meta zincirleri ya da meta zincirleri üzerinde
    sanayi(siz)leşmek”, İktisat ve Toplum, 2019, Şubat, 100. sayı (yayınlanacak)