Pazartesi , 20 Mayıs 2019

Faşizm ve Akıl*Kadir Cangızbay


Faşizm aklın düşmanıdır. ‘Aydınlanma’, insanın “benim aklım bana yeter” demesidir: ‘Beşer-dışı’na itibar etmez  ve de laiklik tam tamına budur. Yoksa sık sık tekrarlandığı gibi bütün inançlara eşit uzaklıkta bulunmak değil; zira, ölen erkeğin eşinin de öldürülüp kocasıyla yan yana gömülmesini en büyük sevap, en değerli ibadet olarak gören, insanları ırk veya cinsiyetlerine göre eşitsiz addeden inanç sistemleri, dinler de vardır.

‘Aydınlanma’, burada, bugün yaşamakta olan insanı temel alır; yani bu dünyayı; yoksa fizik ötesi (ahiret) veya zaman ötesi (müstakbel yeryüzü cenneti) bir ‘başka’ âlemi değil: ‘Aydınlanma’ için en yüce değer ‘can’dır.

‘Aydınlanma’, insan adına konuşur; yani insanın türsel tekliğini temel alır; ne zenci-beyaz, ne de kadın-erkek ayırımı yapar. ‘Akıl baliğ’ olmuş herkes birer vatandaş olarak kendi aralarında eşittir; dolayısıyla ‘aydınlanma’ zorunlu olarak cumhuriyetçidir de.

‘Vatandaş’ hukuksal ve siyasal bir statü, sosyo-psikolojik içeriği itibarıylaysa bir ‘şahıs’, yani kendisinden başka hiç kimseyle ve hiçbir şeyle karıştırılamayacak şekilde ‘teşhis’ edilebilecek bir zatiyettir.

Vatandaş ile kim ya da ne olup olmadığı ‘teşhis’ edilebilir bir ‘şahıs’ olmak arasındaki bire birlik ilişkiden kalkarak ve de biz insanların birbirimizi çok özel durumlar dışında ancak yüzümüzden ‘teşhis’ edebildiğimizi dikkate alarak hangi ‘şahısla’ karşı karşıya olduğumuzu anlamayı olanaksız kılacak şekilde yüzünü ister kar maskesi, ister burka, isterse de peçe veya abartılmış bir tesettürle kapatan canlıların, bunu ne gerekçeyle yapıyor olduklarını iddia ederlerse etsinler vatandaşlık haklarından yoksun kılınmaları, en azından belirli cezalara çarptırılmaları gerekir.

Faşizm akla düşmandır; dolayısıyla toplumu ‘akıl- dışı’lığa sürükleme peşindedir. Bunu insanlara “aklınızdan vazgeçin” diyerek değil, insanları akıl yoluyla çözülemeyecek düzenlemelere mahkum kılarak gerçekleştirmeye girişirler.

Mussolini’nin faşist İtalya’sında bile rastlanamayacak bir uygulama: Şehrin 15-20 km dışında hastaneler kurup bunlara ‘şehir hastanesi’ adı verin. Bu da yetmez, şehrin göbeğindeki ve şehre şehirliğini kazandıran hastane ve tıp merkezlerini kapatın: Bu her şeyden önce insan aklını alt-üst etmektir; kriz geçiren hastaları ya da acil müdahaleye muhtaç yaralıları ‘şehir’ hastaneleri yolunda ölüme göndermek ya da şehir içinde kalan özel tıp merkezlerine başvurmaya mecbur  bırakmak, hastaneye ulaşabilenleri bölümden bölüme–mübalağa değil- kilometrelerce labirent labirent dolaştırmak, hastane işletmecilerine hasta garantisi verip o hastanelere hiç işi düşmemiş vatandaşların vergilerini gasp etmek de cabası.

Bunlar sadece şehrimizi değil, ‘sabah’larımızı da çaldılar: ‘Yaz saati’ni Kış’a da teşmil ederek çocuklarımızı ana-babalarına “bugün de mi gece gideceğim okula” der hâle getirdiler.

Çocuk bazen 40 km uzaktaki okuluna gitmek için en geç saat 7’de servise yetişecek, bunun için de saat 6’da uyandırılacak: El-yüz yıkama, tuvalet, giyinme vb… Saat 6, zifiri karanlık; gün ise saat 9’a doğru ağarıyor: Bu hepimize uygulanan bir zulüm, hem de en keyfîsinden.

Zulmün bir de daha alçakçası var: 10 binden fazla köy okulu kapatılıyor; küçücük çocuklar her gün okula gidiş-geliş yerine göre 4 saat yolculuğa mahkum ediliyorlar ya da iktidarın himayesindeki dinci ve bebek istismarcısı vakıf yurtlarına.

Faşizm, aklımızı işe yaramaz kılacak ya, nicelikler üzerinden de yürüyecektir: Mussolini İtalya’sında oyların %25’ini alan parti, Meclis’in üçte iki çoğunluğuna sahip oluyordu. Seçimlere yüzde yüz katılım olmayacağına göre çok muhtemelen yüzde yirmiye ancak ulaşan bir azınlık pekâlâ nitelikli çoğunluk konumuna oturabiliyordu. Ancak 12 Eylül’ün getirdiği seçim sistemi de pek farklı değildi: 2002 seçimlerinde AKP oyların sadece %34,4’ü, toplam seçmenin de yine sadece dörtte birini alarak Meclis’in üçte ikisini kapatacaktı: Evet, darbecilerin en yakın işbirlikçisi olmanın da ötesinde akıl hocası, tabiî ki Özal’dı; ama onların en has evladı AKP oldu.

İktidarın ciğerparesi Mursi de benzer şekilde seçmenlerin neredeyse yüzde 75’inin oyunu vermediği biriydi; ama %25 civarındaki oy desteğiyle neler yapmadı ve neler yapmaya kalkışmadı neler. Önce kadınların manavlardan yanlarında bir erkek olmadan zerzevat satın almalarını yasakladı, ardından 9 yaşındaki kız çocuklarının evlenmesine izin veren bir yasa çıkartmaya kalkıştı ama başaramadı, bu arada başında bulunduğu İhvancılar ‘ölmüş kadınla 6 saat sevişilebilir’i Meclis’e taşımaya kalktılar, ama o da olmadı ve bu noktada İhvan’ın kıymetini bilmeliydik; zira, yakın zamana kadar iktidarın canciğer kuzu sarması olup 90 yaşındaki kralları ölünce bizlere ‘ulusal yas’ tutturttuğu Suudî müftüler, aç kalan erkeğin karısını yiyebileceğine dair fetva veriyorlardı: Yaşasındı ‘rabia’ ve de biz şaşmalıydık kadın cinayetleri ve çocuklara tecavüz yüzde binler oranında niye böyle artıyor diye: 3 günde 2 iki kadın öldürülüyor, ortalama…

Yüzde binler oranında artan başka bir kalem daha vardı ki, o da iş cinayetleri: Günde ortalama 5 cinayet. Soma’da 301 can gitti; “fıtrat” dedi muktedir; ama ‘yaşam odaları’ olsaydı tek bir ölü bile olmazdı ve de bu odalar hâlâ tesis edilmiş değil ve de en maskaraca düşmanlık ‘yaşam odası’ kurmayan katillere değil de sigaraya.

Sigaranın sağlığa zarar vereceğini söylemeyen kimse yok; ama Soma veya Pamukova katliamcılarına müeyyide uygulayabilecek hiç kimse de bırakmadılar ortalıkta.

15-20 arabalık bir ‘devlet büyüğü’ konvoyunun 10-15 kilometrelik tek bir seyrinde yarattığı hava kirliği kadar bile etmez 50 yıldır sigara içen birinin havaya saldığı toplam pislik. Ancak, ülkede çağ ‘cadı avı’ çağı; o yüzden de her birimizden bir ‘üst akıl piyonu’, ‘şeytanın uşağı’, ‘terör destekçisi/aleti’ çıkartmak zorunda bu iktidar.

Tamam, devlet tiryakiliği teşvik etmesin, tam tersine tütün kullanımına karşı tedbirler alsın; ama, bu tiryakilere karşı bir düşmanlığa dönüşmesin: Tiryakiler için özel sigara salonları ihdas edilsin; vaz geçirici bir önlem olarak da ancak belirli bir ücret karşılığında girilebilen.

Bir de tabipler akıllarını başlarına toplasalar iyi olur: Tütün tiryakiliği, içkiseverlik ve de esrarkeşliği, madde bağımlılığı olarak aynı kategori içinde ele alıyorlar. Oysa sigara kişinin genetik yapısına göre kısa veya uzun vadede sağlığa zararlı olsa bile insan şuuru üzerinde bir etkiye sahip değildir.

İçkinin sağlığa zararı ve şuur üzerindeki etkisi ise alınan miktara bağlıdır. Bu arada şunu da gözden kaçırmayalım ki mayalanma tarımsal ürünlerin çürüyüp/bozulup insan tarafından tüketilebilir olmaktan çıkmasını önleyen bir süreçtir ve de biranın en eski çağlardaki adı ‘sıvı ekmek’ olup, içkinin her türlüsü ve miktarı konusundaki radikal karşıtlık animist bir zihniyetin dogmatik bir tezahüründen başka bir şey değildir: Bir nesneyi ‘haram’ ilân etmek ancak putçu bir paradigma içinde mümkündür.

Uyuşturucu ise, doğrudan doğruya insanı insan yapan temel özellikten, yani şuurdan yoksun kılıp, bireyi bir ‘Şahıs’ olmaktan çıkartan bir etkiye sahiptir; dolayısıyla tütün tiryakiliğini ve bir miktara kadar içki içmeyi esrarkeşlikle aynı kategoride mütalaa etmek derin bir cahilliğin ürünü değil ise, ideolojik bir manipülasyonun maşası olunduğunun en açık göstergesidir. Ayrıca bugün artık 10-11 yaşındaki çocuklara uzanmış uyuşturucu kullanımının da dogmatik içki düşmanlığının bir yan ürünü olduğu da düşünülebilir: Yasaklılık alanı gündelik hayatın içine ne kadar nüfuz ediyorsa, bir yandan insanların bu yasakları ihlal etme ihtimal ve oranı o kadar artarken, yasaklı alana bir kere girdikten sonra bu alanın en uç noktalarına kadar savrulmalarının önü de o kadar açılmış olacaktır.

Kendisinden birkaç yaş büyük abla veya ağabeyleriyle birlikte hafif alkollü bir içki de içerek veya içmese bile bunun kendisine yasak olmadığını bilerek sosyalleşme imkânı bulan bir çocuğun, kendisini gerçekte var olmayan sanrısal (halüsinatif) bir dünyaya götürecek uyuşturuculara sarılma ihtiyaç ve ihtimali de o kadar azalacaktır ve bu noktada şu şüphemizi dile getirmeyi meşru görüyoruz: İçki içmeyi gerek katı bir propaganda, gerek çeşitli yasak ve kısıtlamalar, gerekse fahiş zamlarla sosyal yaşam alanlarından sürgün etmeye pek kararlı görünenlerle, içkiden kat be kat ucuz sentetik uyuşturucuları ithal ve imal edip pazarlayanlar arasında şu ya da bu biçimde bir ilişki olmasın.

İktidarın, sosyal yaşam alanı dışına atmaya çalıştığı bir diğer etkinlik türü ise, insanların birbirleriyle buluşup ortak sorunları konusunda konuşup tartışıp belirli bir tavır almalarıdır: Taksim veya Kadıköy İskele Meydanı yerine Yeni Kapı’yı toplanma alanı olarak, işte bunun için dayatır.

Hayvanat Bahçesi ne kadar doğal bir ortamsa, Yeni Kapı da o kadar sosyal bir ortamdır; yani insanların medenî alışkanlıkları çerçevesinde kendiliğinden gidip birbirleriyle buluşacakları değil, temelinde bir doğa cinayeti de, yani denizin doldurulması da yatan medeniyet dışı bir güç gösterme veya tecrit alanıdır. Ancak Yeni Kapı’nın en büyük ayıplılığı, 15 Temmuz’dan sonra iktidarın düzenlediği mitinge, ilk andan itibaren darbe(?) girişimine karşı çıkmış HDP’nin davet edilmemiş olmasıdır; ki, bu da ayırımcı, dıştalayıcı ve de bölücülüğün dik âlâsıdır.

Alâ kelimesini kullanmışken, eşi benzeri görülmemiş bir rezillik, edepsizlik, hainlik ve haddini bilmezliğin altını çizerek yazımızı bitirelim. Bir içki firması bir ürününe ‘Alâ’ adını koymuş ve de Diyanet İşleri Başkanlığı bu firmaya karşı dava açmış, ‘âlâ’ tanrının da sıfatıdır, o yüzden içki adı olarak kullanamazsınız diye. Sabahlarımızı çaldınız; yetmedi, şimdi de dilimizi çalmaya kalkıyorsunuz: ‘Alâ’ türkçedir ve ne anlama geldiği bellidir; dolayısıyla, ya bizim dilimizi kullanmayın, ya da defolup gidin memleketimizden; Fransa veya Rusya’yı, olmadı Suriye’yi fethetmeye…

* abc gazetsi, abc kritik’ten alınmıştır   18.02.2019