Perşembe , 15 Nisan 2021

Akıl, mizah duygusu ( kendisini de eleştirebilen ) ve Fikret Başkaya davasındaki muamele ve insanlığa derin saygı* Ana Bazac** de Redacția 28 Şubat 2019

Fikret Başkaya: 1940’da doğdu. Ankara Üniversitesini bitirdi. Paris ve
Poitiers üniversitelerinde iktisat alanında doktora öğrenimini tamamladı. Abant
İzzet Baysal Üniversitesinde öğretim üyesi olarak görev yapmanın yanı sıra,
çeşitli kuruluşlarda ve Sosyal Hizmetler Akademisinde araştırmacı ve eğitmen olarak
çalıştı. Birçok araştırma makalesinin ve kitabın (en ünlüsü, kapitalizmin
mevcut formlarındaki ideolojisinin 
mantığını ve ana temalarını açığa çıkaran Paradigmanın İflası isimli kitabı ) yazarıdır. İlki 20 ay Haymana
Kapalı Cezaevi, ikincisi 2004 yılında üç yıllık mahkumiyet olmak üzere iki kez
siyasi tutsak olarak cezaevinde kaldı. 2007’den beri ders verdiği Özgür
Üniversite’nin kurucusudur[i].

 ***

Türkiye’deki mevcut
siyasi rejim tarafından kendisine dava açılsa da Fikret Başkaya aslında yazısını rejime karşı yazmadı: kapitalist sisteme, onun mantığına ve
seçimleriyle partileriyle “demokratik” olanları da içeren ( kendisinin de
yazdığı ve hepimizin bildiği gibi sadece Türkiye değil ) ve kendilerini din ve
efsanelerle meşrulaştıran çeşitli biçimlerde otoriter siyasi rejimleri doğası
gereği  doğuran
ideolojisine karşı yazdı. Bu siyasi rejimler bazı insanların, bu rejimlerdeki
hiçbir şeye müsamaha gösterilemeyeceğini  ve “önceki/normal kapitalizm”in bir altın çağ
olduğunu düşünmelerine neden olabilir: ve açıkça görüldüğü gibi, halk tarafından acı bir şekilde hissedilen bu
kötüye gidişi engelleyebilmek için ona doğrudan sebep olan siyasi rejimi
eleştirmek yetmez, onun geçmiş köklerine, kapitalist sisteme ve onun yönetici sınıflarına
yönelmek gerekir.

Bu suretle, Fikret Başkaya, hiçbir
zaman, bir şahsın değiştirilmesiyle ya da siyasi rejimin basit bir şekilde
gevşemesiyle her şey düzelecekmiş/ “normal kapitalizm” tesis edilebilecekmiş gibi
hareket eden sıradan bir “Erdoğan” muhalifi
olmadı.

Dahası, şeyler liberal demokrasinin
politik taraftarlarının sandığından daha karmaşıktır:

otoriter siyasi
rejim – Türkiye’de olduğu gibi – milyonlarca insanın yaşam standardını da
etkileyecek şekilde hatırı sayılır sonuçları olan acil ekonomi politikalarını
destekleyebilir[ii],[iii].

Toplumsal kutuplaşma ve çelişkiler, resmi bağnazlığın
 ve uyduruk klişelerin iktidarı, hakim
ideolojinin her şeyi utanmazca ve alay edercesine “ticarete” ve kâra
indirgemesinin bir  “meziyet” olarak
görülmesi
yalnızca mevcut siyasi rejimle
ilişkilendirilebilir mi?

Türk vatandaşı
Kürtlerle ilişkili olan da dahil olmak üzere Türk Devletinin uğraşmak durumunda
kaldığı savaşların
[iv]yalnızca mevcut siyasi rejimin sonucu olduğu
iddia edilebilir mi?

“Demokrasi”leriyle övünen ülkelerde ne militarist ve savaşçı politikaların varlığı ne de işsizlik, çalışan yoksulların hayati
önemdeki güvencesizliği, kısmi zamanlı çalışan işçilerin ve orta sınıf altındakilerin
yoksulluğu/istikrarlı bir istihdamın ve sağlık sisteminin olmaması, makul
fiyatlarla konut edinmenin mümkün olamayışı, hem dinlerden kaynaklanan
saldırıların hem de herhangi bir insani ölçü, sınır tanımayan neo-liberal
saldırıların varlığı
inkâr edilebilir mi?

Mevcut baskının yeni
olmadığı aksine modern kapitalist devletin ( Türk Devleti ) baskıcı mantığının
devamı niteliğinde olduğu
[v] görmezden gelinebilir mi?

– “Ulusal” sermaye siyasi rejimindeki mevcut eğilimin – bu çözüm
değildir ama en azından kültürel hazineleri neoliberal özelleştirmelerden
koruyabilir [vi]– neo-liberal muhaliflerine ( Fethullah Gülen komplosu)  karşı oluşturduğu baskının  “demokratik” batı ülkelerindekilerden
oransal olarak daha büyük olmadığı yadsınabilir mi
?[vii]

Siyasi rejimin mevcut
milliyetçi eğilimi, baskıya karşı sınıf bilincinin oluşmasını engellemek
amacıyla toplumsal bilince milliyetçi tohumlar
ekmenin
[viii] yanında yalnızca kapitalist meşrulaştırma biçimi olarak – “ulusal” sermayenin uluslararası
sermayeye karşı mücadelesi –
algılanmamalı mıdır?

–Her yerde olduğu gibi “sol” partiler ve sendika bürokrasileri [x] tarafından ihanete uğramış kitlelerin yollarını şaşırmalarının
yanında kapitalizme derin bir muhalefet sergilemelerine rağmen, son yıllarda
gerçekleşen kitlesel protestoların ( 2013’deki Gezi Parkı hareketinden,
hükümetin Kürt bölgelerini bombalayarak [ix] ve Ankara, Mersin ve Adana’da kalabalıkların ortasında patlayan
bombalarla Türklerin Kürtlerle olan dayanışmasını engelleyerek idare ettiği
2015’deki Kürt hareketine ),  hükümete” karşı mücadele eden Türk
gençliğinin büyük bir çoğunluğunun muhtemelen zayıf bir sınıf bilincine sahip
olduğunu
[xi] ya da sadece kentsel bir
mekanı ( Taksim Meydanı ) işgal etmenin tadını çıkardıklarını
[xii] göstermedi mi? Bu inkar
edilebilir mi[xiii]?

– Ve şu anki siyasi rejime
yönelik şiddetli saldırıların Türkiye’nin jeopolitik müttefikleriyle hiçbir
ilgisinin olmadığı düşünülebilir mi? 

– Ve evet, siyasi rejim tarafından çokuluslu
şirketlere ve meta dağıtım zincirlerine – çokuluslu süpermarket zincirleri –yöneltilen
suçlama kuşkusuz “ulusal sermaye/kapitalizm”in, rekabete ve uluslararası
sermaye/kapitalizmin iktidarına karşı bir reaksiyon
ve elbette ki
dikkatleri tüm ekonomik sistemin
merkezinde yer alan kâr mantığından
“aracı” kuruluşlara çevirmek için
yapılan 
ve aynı zamanda seçmene
yönelik bir hareket
: ama, Türk halkının Fransız kardeşleri “sarı
yeleklileri” anarak söylersek; yaşamdaki
her rahatlama ayın sonunu nasıl getireceğini düşünen insanlar tarafından bir
anlam ifade etmiyor mudur?

Bu suçlama ve devletin
ucuz fiyata sebze meyve satışı ve böylelikle aracı zincirlere olası meydan
vermeme,  neoliberalizm şarkıları
söyleyenler ve uluslararası kapitalizm 
tarafından nefret ediliyorken, Fikret
Başkaya’nın
onların safında olduğu tasavvur edilebilir mi?

Neoliberalizm, zihinlerin
tutsak edilmesine karşı bir çözüm müdür? Ya da
geleneksel değerler” olarak
adlandırılan halkın derin sağduyusu yalnızca dinin içinde mi gizlidir?

Kesinlikle hayır. Hakim model içinde
verilen, yukarıda bahsi geçen basit “alternatiflere”, Fikret Başkaya anti-kapitalist
bir bilim insanı olarak 54 yıldır
karşı çıkıyor.

Özgür Üniversite’nin
internet sitesi – http://ozguruniversite.org – bu üniversitenin
ve kurucusunun şeyler üzerinde yukarıda sözü edilen basit liberal resimden çok
daha ciddi teorik kavrayışı hedeflediğine tanıktır. Fikret Başkaya ve diğer
seçkin Türk bilim insanları gibi Thierry Meissan da sıklıkla yayımladığı
yazılarında –  kendine ait internet
sitesinin ( https://www.voltairenet.org/en)
yanında aynı zamanda vikipedi sayfasına da bakabilirsiniz – Özgür Üniversite’nin
sözünü ettiği bilginin ve “her yönüyle” eleştirel düşüncenin
yaygınlaştırılmasına olan ihtiyaca
vurgu yapıyor. Bu yaygınlaştırma şüphesiz, “her
yönüyle” rasyonel eğitime ve sonucunda da toplumsal iyimserliğe açılan kapıdır.

 ***

 Hepimiz biliyoruz
ki, “her yönüyle” rasyonalizm ve
toplumsal eleştiri, kapitalist “elitler” ve hükümetler tarafından hoş
karşılanmaz. Hemen bölücü, yıkıcı olarak değerlendirilir. Hele bir de kapitalizm sistemik krizindeyse bu yaftalamalardan daha
çok nasibini alır. Sınıf mücadelesi
aynı zamanda antikapitalist
teorisyenleri izole ederek
[xiv] ve bunun sonucunda da şimdilik
tamamı ifade edemese de bu mücadeleyi bilinçli ya da bilinçsiz, zaten
antikapitalizm zanneden geniş halk kitlelerini yıldırmak
suretiyle kendini
ortaya koyuyor. Ve mevcut yönetici sınıfın iktidarını ele geçirebilecek diğer
kapitalist güçlere karşı yürütülen ama sistemi ayakta tutmaya devam eden
mücadele, anti-Gülen hareketinde tanık olduğumuz üzere ne kadar kararlı olursa
olsun aslında yönetici sınıfın bütünü
açısından temel önemde olan geniş halk kitlelerine karşı yürütülen sınıf
mücadelesidir.
 Fikret Başkaya bu sınıf mücadelesinin ve kaçınılmaz baskının yeniden bir parçası haline geliyor.  Ve bu baskı açısından, yaşının ve sağlık
durumunun da bir önemi yok. 2017 yılında aynı çalışmasından dolayı gözaltına
alınıp bırakılmıştı.[xv].

 ***

BöyleceFikret Başkaya yeniden
yargılanıyor – ilk duruşması 21 Mart 2019’da – 2016’da yazdığı Asıl terör devlet terörüdür yazısından
dolayı[xvi].

Yazısındaki bazı
düşüncelere – dolaysız ve sert bir tarzda yazıldığı, hayli ikna edici olduğu
için tehlikeli – değinelim ki devletin reaksiyonu anlaşılabilir olsun.

  • “Ayrıcalıklı
    sınıfların” aracı olduğu ve bu yüzden kendini geniş halk yığınlarının önünde
    meşrulaştırmak için devlet, sürekli bir
    düşman ya da birden fazla düşman yaratmak zorundadır:
    çünkü varlığı gereğini yapacağı düşmanların varlığına bağlıdır.
  • Böylece
    devlet neyin terör ve kimin terörist olduğuna
    karar verir.
  • Bu keyfi utanç ve baskı iktidarı absürt
    olduğu için, “ezilen-sömürülen-aşağılanan bir sosyal sınıf, topluluk ya da
    halk, bir birey ya da grubun yegane mücadele yolu direnmektir”. İnsan yalnızca
    direndiği zaman özgürdür
    ve köle değildir ve bu yüzden direnmek haktır.
  • Tüm
    sömürgeci güçler sömürge halkların direnişine karşı “onlara uygarlık değerlerini
    götürme gerekliliği” ni bahane ederek mücadele ettiler.
  • Çünkü,
    uluslararası bildirilerde – BM’nin 7 Aralık 1987’de yaptığı 94. tam katılımlı
    toplantısında oylanan belge[xvii] –
    terörle “ halkların ulusal kurtuluş mücadeleleri”  arasındaki ayrımı ortaya konuldu ve “ devam eden tüm terör saldırıları ve
    bunlara doğrudan ya da dolaylı olarak dahil olarak şiddeti ve terörü yayan tüm
    devletler esefle kınandı”, “Sömürgeci ve faşist rejim altında ya da farklı
    biçimlerde yabancı hakimiyeti altında yaşayan tüm halkların  kendi kaderini tayin ve bağımsızlık
    haklarının vazgeçilmez olduğu bir kez daha teyit edildi ve bunların
    mücadelelerinin, özellikle de ulusal kurtuluş hareketlerinin meşruluğu onaylandı.”
    Bunlara imza atmayan ülkeler vardı ( imza atmadıkları gibi saygı da duymuyorlar
    ).
  • Kapitalist
    çıkarları gereği “ülkeler”, yani hükümetler, siyasi bildirilerde yazan güzel
    ifadelerle uyuşmayan  davranışlarda
    bulunuyorlar. Türkiye’nin Kürtlere karşı tavrında olduğu gibi.
  • Terörün
    ne anlama geldiğini ve gerçek teröristin kim olduğunu anlamaya engel olan derin
    bir “ideolojik kölelik” mevcuttur.
  • Gelgelelim,
    “sıradan masum insanları” harekete geçiremeyen gözle görülür
    gerçekler var
    – şu an birçok ülkede ( Filistin, Afganistan,
    Irak, Libya, Suriye gibi. ) farklı saldırı biçimleriyle
    meydana getirilen
    katliamlar mevcut. Bu durumda “masum vatandaş” kavramı da yeniden gözden geçirilmek zorundadır.
  • Ve
    çünkü – Türkiye’de olduğu gibi – devlet terörü şiddet sarmalına
    yol açıyor,
    ezilenler üzerindeki
    iktidarlarını yalnızca şiddetle sürdürebilecekleri için, ezilenlere de bu
    duruma karşı çıkıp direnmekten başka seçenek kalmıyor
    : bu diyalektik
    içerisinde ( saldırı-karşı saldırı diyalektiği ç.n. ), aslında kaybedilecek bir şeyin olmadığı ama kazanılacak
    şeylerin olduğugerçeğinden
    doğan kararlılık, kendi üyelerine
    karşı tamir edilemez bir acımasızlık sergileyen insanlığın bir parçası olmaktan
    utandıkları o eski hallerini unutmalarını sağlayacaktır. 

***

 Sonuç olarak, şu
an, 2019’un başında baskıcı kurumlar, Fikret
Başkaya’ya
2016’da yazdığı bir yazıdan dolayı yeniden dava açtılar.
Kapitalist mantığın karşısında insani
sorumluluğun ne demek olduğunu
öğretmeyi kendine görev addetmiş bu duyarlı
insan için bu tehlikeli bir durumdur.

Özgür Üniversite, derhal, hocalarıyla dayanışma çağrısı yapan
bir bildiri yayımladı – Düşünce ve ifade özgürlüğü
üzerindeki baskılara son
 [xviii].

İki şey söyleyerek en
derin dayanışma duygularımı ifade edeyim.

Birincisi; evet, her
düşünce halka ait olmayı ve düşünce ve ifade özgürlüğü adı altında savunulmayı
hak etmez.
İnsanın eylemlerine motivasyon sağladıkları için düşünceler, bir kriter yardımıyla birbirinden ayırt edilmelidir. Bir kere
düşünceler, tam bir özgürlük içinde yapılmış bilimsel araştırma temaları
olabilir ya da olmalıdır. Fakat düşünceler değerleri
ifade ediyorsa, bir başka deyişle insan eylemlerini motive ediyorsa, bu durumda
her bir insanın sahip olduğu insan
haysiyetine zarar vermeyen / sona erdirmeyen fikirleri
– olumlu sözcüklerle
ifade edilirse: her bir insanın ve tüm
insanların haysiyetine saygı duyanlar
her
bir insanın ve tüm insanların haysiyetini hor gören ve yadsıyanlardan ayırmak
gerekir.

Fikret Başkaya, yalnızca, tüm insanlığın ve her bir insanın
haysiyetine saygı duyan düşünceleri ifade etti. Sonuç olarak bu düşünceler
hangi anlamda insanlara zararlıdır? Fikret Başkaya’nın savunduğu direniş,
herkes için gerekli olan toplumsal düzen ve güvenlikle ilgili akıllı bir
sorumluluk anlamına da gelmiyor mu?

İkincisi Fikret Başkaya tarafından ileri sürülen direnme
hakkı
ile ilişkili.  Fakat
eğer Avrupa kültürü Aydınlanma idealleri adına direnme hakkını geliştirdiyse,
bu hak hem örtük hem de  açık bir şekilde
tüm geleneksel dinlerde ( Türkiye’deki mevcut resmi kurumların destekleyip
teşvik ettiği) mevcut değil midir?  Azizlik
namına kendilerine karşıt seleflerinin yerini alan tüm din alimlerinin zaferi
direnme hakkından doğmadı mı? Basın metninde çok haklı bir şekilde ifade
edildiği gibi Fikret Başkaya’nın yazısı
teröre destek olmadığı
, aksine teröre
karşı mücadele anlayışını
savunduğu için, düşünceleri birbirinden ayıran
kriterin ışığında savcıların, bu insanlarla işbirliğini tercih etmeleri
gerekmez mi?

 Evet, tüm bunlar
bir zorluğu değil aksine, kendimizin ve
dışımızdakilerin insani mizah duygularımızı insanlığın müşterek güvenliğinin
hizmetine sunmak için insanlığın ortak aklını geliştirmenin hazzını
ifade
etmiyor mu?

 İyimser olalım! 

[i] Bakınız https://bianet.org/bianet/ifade-ozgurlugu/205821-fikret-baskaya-ya-orgut-propagandasi-davasi.

[ii] Paul Mason, Will gas canisters or yoga
prevail in Turkish spring?
, 8 June 2013, http://www.bbc.co.uk/news/world-europe-22814291.

[iii] Öznur Küçüker Sirene, La Turquie a-t-elle encore
besoin d’intégrer l’UE ?
http://www.trt.net.tr/francais/turquie/2019/02/07/la-turquie-a-t-elle-encore-besoin-d-integrer-l-ue-etude-1140788.

[iv] Bakınız  Sungur
Savran, Turkey and its Kurds at War: Recep Tayyip Erdogan’s Personal Quest
for Survival
, September 15, 2015, http://www.globalresearch.ca/turkey-and-its-kurds-at-war-recep-tayyip-erdogans-personal-quest-for-survival/5476307.

[v] Bakınız Mustafa Cumhur İzgi, Elif Vatanoğlu-Lutz,
“Deepening dilemma on hunger strikes in Turkey: How do we approach it if the
children are on strike?”, Revista Română de Bioetică,
Vol. 13, Nr.2, april – june 2015, pp. 231-238.

[vi] Phil Butler, Greeks Beware of a Silent
Operation Mercury II
, 24.02.2019, https://journal-neo.org/2019/02/24/greeks-beware-of-a-silent-operation-mercury-ii/. And Roland Benedikter,
“Privatisation of Italian Cultural Heritage”, International Journal of
Heritage Studies, Vol. 10, No. 4, September 2004, pp. 369–389.

[vii] Bakınız Bruno Guigue, La Chine, Amnesty et les Gilets
Jaunes
, 26 février 2019, https://www.mondialisation.ca/la-chine-amnesty-et-les-gilets-jaunes/5631467.

[viii] John Halpin, Michael Werz, Alan Makovsky, Max
Hoffman, Is Turkey Experiencing a New Nationalism?An Examination of Public
Attitudes on Turkish Self-Perception
, Şubat 11, 2018, https://www.americanprogress.org/issues/security/reports/2018/02/11/445620/turkey-experiencing-new-nationalism/.

[ix] Que se passe-t-il en Turquie ?,
mardi 22 décembre 2015, http://michelcollon.info/Que-se-passe-t-il-en-Turquie.html.

[x] Bill Van Auken, Turkey at the crossroads,
6 Haziran 2013, http://www.wsws.org/en/articles/2013/06/06/pers-j06.html.

[xi] Saygun Gökarıksel, A Report from the Uprising in
Turkey
http://www.criticatac.ro/lefteast/a-report-from-the-turkish-uprising/; 1 Haziran  2013, http://news.yahoo.com/turkish-police-fire-tear-gas-worst-protests-years-003209174.html ve  3 Haziran  2013, http://news.yahoo.com/protesters-defiant-turkey-unrest-goes-third-day-001302568.html.

[xii] Saygun Gökarıksel, A Report from the Uprising in
Turkey
http://www.criticatac.ro/lefteast/a-report-from-the-turkish-uprising/.

[xiii] Saygun Gökarıksel, History of the future: reflections on the uprising in Turkeyhttp://www.criticatac.ro/lefteast/history-of-the-future-reflections-on-the-uprising-in-turkey/

[xiv] Aslında hepimizin bildiği gibi sınıf mücadelesi, sınıf
konumlarını ve çıkarlarını tüm literatürden daha iyi açıklığa kavuşturan sınıf
ilişkisi idi. Bu mücadelede, kendi sınıflarına başkaldırmış üst sınıf
mensupları ve nitelikli entelektüeller de 
yer aldı. 15. yüzyılın başlarında mülkiyetin ortaklaştırılmasını talep
eden ve sıra dışı bir toplumsal eşitlik ruhuyla köylü ayaklanmalarına
önderlik  eden Şeyh Bedrettin’e – 1515
ile 1560lı yıllar arasında Latin Amerika’da tarih sahnesine çıkan Bartolomé de
las Casas gibi  –  bakılabilir: Sungur Savran, ”İki devrimin
hikâyesi: Nâzım, Bedreddin ve1416 ihtilali”, Devrimci Marksizm #26
İlkbahar 2016, pp. 107-158, and Sungur Savran, Sheikh
Bedreddin: A Greco-Turkish communist internationalist avant la letter
,
December 17, 2016, http://redmed.org/article/sheikh-bedreddin-greco-turkish-communist-internationalist-avant-la-lettre. Son yazı Le Monde Diplomatique‘in Macarca edisyonu tarafından
Macarcadan çevrildi.

[xv] Gözaltına alınan Fikret Başkaya serbest
bırakıldı
 [Fikret Başkaya taken into
custody was released
] 27.11.2017, http://www.hurriyet.com.tr/gundem/son-dakika-fikret-baskaya-gozaltina-alindi-40659144.

[xvi] Fikret Başkaya, Asıl terör devlet terörüdür,
7 Kasım2016 , http://ozguruniversite.org/2016/11/07/asil-teror-devlet-terorudur-fikret-baskaya/; tükçede yeniden
yayımlandı – on 26 Şubat. 2019, http://avrupaforum.org/asil-teror-devlet-terorudur-fikret-baskaya-2/ – and in its German
translation, http://avrupaforum.org/der-wahre-terror-ist-der-staatsterror-fikret-baskaya/.

[xvii] Bakınız http://www.un.org/documents/ga/res/42/a42r159.htm.

[xviii] Fikret Başkaya Davası – ‘Hiç Kimse Düşüncelerinden Dolayı
Yargılanamaz’

– Basın Metni [No one can be prosecuted due to his
thoughts’], http://ozguruniversite.org/2019/02/25/fikret-baskaya-davasi-hic-kimse-dusuncelerinden-dolayi-yargilanamaz/.

*CRITIC ATAC’da, 28 Şubat 2018’de yayınlanmıştır

 **Prof. Ana Bazac’ Bükreş Teknik Üniversitesi öğretim üyesidir…

Çeviren: Özgür Girişen