Perşembe , 15 Nisan 2021

HUKUKUN SERENCAMI -I: ‘UZUN’ 19. YÜZYILDA MODERN DEVLETİ VE HUKUK DEVLETİNİ İNŞA ÇABALARI- Uğur Kara

Giriş

Türkiye
siyasal sistemi çok partili siyasal yaşama geçildiği 1946’dan itibaren de
hiçbir zaman ‘tam’ demokratik bir sistem olmadı. Özellikle ordunun fiilî ve
hukukî ağırlığı, bu siyasal sistemin demokrasi
ile otoriter rejim arasında bir yerde
konumlanmasına neden oldu. Türk yönetici elitinin Kürt kimliğine ve Kürt
taleplerine yaklaşımı, keza 1915 Ermeni Soykırımı gibi büyük suçlara dair
tabular da düşük profilli, kırık dökük bir demokrasinin diğer önemli nedenleri
olarak öne çıktı. Bu düşük profilli demokrasiye uygun olarak, yasa devleti
olmakta bile bocalayan düşük profilli bir hukuk devleti görüldü. Lakin,
şimdilerde rejim, siyasal sistemler skalasının otoriter sistem ile totaliter
sistem
aralığına yerleşmiş görünüyor ve sistemin totaliter yönde dönüşümü
devam ediyor.  Kuşkusuz bu, radikal bir
değişiklik. Bu tarz bir değişikliğin ortaya çıkışının ve sürecin bundan sonraki
muhtemel seyrinin anlaşılması, demokrasinin ve hukuk devletinin imhasıyla
sonuçlanan tarihteki muadil vakalara bakmayı da içerecek şekilde geniş bir
tarihsel çevreye odaklanmayı gerektirecektir. Bu yazı dizisi böyle bir geniş
bakış açılı irdelemenin hakkını veremeyecek olsa da, Türkiye’de yaklaşık son
iki yüzyıl zarfında devletin ve devlet-toplum ilişkisinin değişim ve
dönüşümünün belli başlı hukuksal kilometre taşlarına odaklanmak suretiyle bir yükseliş ve düşüş resmi sunmaya
çalışacaktır.      

Türkiye’nin
yasa devleti, hukuk devleti, anayasal devlet gibi kavramlarla ifade
edilebilecek zemini terk etme süreci son iki buçuk yıldır radikal bir evreye
girmiş görünüyor. 2010 anayasa değişikliğiyle yüksek yargının, yürütmenin ve
Gülen Cemaati’nin kontrolüne girmesiyle bu sürecin ilk etabı başlamış, 15
Temmuz darbe girişimini takiben ilan edilip iki yıl yürürlükte kalan olağanüstü
hal rejimi ile de hukuk devleti ve demokrasinin kalan son kırıntılarının da
berhava olduğu ikinci etaba geçilmişti. Bu etap neticesinde artık Anayasanın
insan hakları için öngördüğü güvenceler devre dışı kalmış bulunmaktadır. Oysa
insan haklarına ilişkin anayasal normlar 2001 ve 2004 anayasa değişiklikleriyle
uluslararası standartlara epeyce yaklaşmıştı. Yaşam hakkı, işkence ve kötü
muamele yasağı, kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı, adil yargılanma hakkı, ifade
ve toplanma özgürlükleri gibi demokrasi ve hukuk devletinin olmazsa
olmazlarının ağır bir saldırı altında olduğu görülmektedir. Bu hakları koruması
gereken yargı makamlarının bu hakların ihlal edilmesi sürecine ortak olduğu
gözlemlenmektedir. Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri’nin Avrupa İnsan
Hakları Mahkemesi’nin Demirtaş kararına yansıyan görüşlerinde ifade edildiği
gibi, Türkiye’de “kanunlar ve ceza kovuşturmaları şu an itibariyle muhalif
sesleri susturmak için kullanılmaktadır.” 
 

 Yaklaşık son beş yüzyıla yayılan bir tarihsel
çevre içinde cereyan eden büyük iktisadî, siyasal, toplumsal dönüşümlerin
neticesinde ortaya çıkan yasa devleti, hukuk devleti, anayasal yönetim gibi kavramlar
devletin önceden belirlenmiş hukuk kurallarına göre işlemesi ve devlet gücünün
insan hakları lehine sınırlanmasına gönderme yapmaktadır. Modern devletin yasa
ve hukuk devleti ilkeleriyle sınırlanması, yasa önünde eşitlik ilkesinin de
mantıksal bir sonucu olarak laikleşmeyi de getirmiştir. Kitleleri
apolitikleştirme risk ve açmazını içermekle de birlikte, siyasal katılım
kanallarının zamanla gelişmesi ve çeşitlenmesi de siyasal karar alma
süreçlerine halkın katılması ve siyasal iktidarın demokratik denetimi gibi
olgulara göreli de olsa vücut vermiştir. Türkiye’de modern devletin doğuşu ve
devletin mezkûr kavramlar temelinde dönüşüm sürecine girmesi 19. yüzyılda
görülmüştür. Kuşkusuz bu, doğrusal bir çizgi izlemediği gibi, duraksamalar ve
geriye doğru otokratik savruluşlarla süregitmiştir. Üstelik Ermeni ve Kürt
meselelerinin doğuşu, modern tarihin büyük kitle katliamlarının ilk işaretleri
de aynı yüzyıl içinde görülmüştür. Bununla birlikte, Türkiye’de hukuk devleti,
laikleşme, sınırlı da olsa demokratik deneyimin izlerinin sürülmesi bizi
kaçınılmaz olarak 19. yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu’na götürmektedir.

Sened-i
İttifak, Tanzimat, Islahat

İlber
Ortaylı’nın 19. yüzyıl için kullandığı “İmparatorluğun en uzun yüzyılı” tabiri
isabetsiz olmayan, epeyce de kabul görmüş bir tanımlama. Lakin, 19. yüzyılın
salt Osmanlı devleti için değil, neredeyse bütün dünya için uzun bir yüzyıl olduğu
da savunulabilir. Bu yüzyılda kapitalizmin dünya ölçeğinde merkez-çevre
kutuplaşması belirgin hatlar kazanmış, burjuva devrimleri ezilen sınıflar için
müşfik olmayan yüzünü göstermiş, toplumsal mücadeleler hız kazanmış,
imparatorluklar ulusal bağımsızlık istek ve ihtilalleriyle sarsılma ve
çözülmeye uğramıştır.

Osmanlı
İmparatorluğu’nda mutlakiyetçi devlet geleneğinden uzaklaşmanın, hukuk devleti
arayışının başlangıç belgesi 1808 tarihli Sened-i İttifak’tır. Bir tarafında
belgeyi istemeye istemeye imzalamış Sultan II. Mahmut’un, diğer tarafında
taşrada ekonomik, siyasî, askerî güç biriktirmiş olan âyânların yer aldığı bu
anlaşmaya göre, padişah taşradaki bu yeni fiilî iktidar odaklarını tanıyor,
âyânlar da ona sadakatlerini bildiriyordu. Belgenin bütün toplumu ilgilendiren
hususları ise başkaydı. Sultan, adil vergilendirme taahhüdünde bulunduğu gibi, sadrazamın
keyfî eylemleri, reayaya işkence edilmesi, gayri insanî muamelede bulunulması
yasaklanıyor; soruşturma olmadan cezalandırma olmayacağı, suç ve cezalar
arasında orantılılık olacağı, keza, soruşturma yapılmadan idam cezası
verilemeyeceği belirtiliyordu. Bu belge ile İngiltere’de 1215 tarihinde kral ve
feodal baronlar arasında imzalanan Magna Carta arasında karşılaştırmalar
yapılmış, Sened-i İttifak’ın Osmanlı Magna Carta’sı olduğu iddia edilmiştir. Gerçekten
de iki belge arasında, vergilendirmede, suç ve cezalarda yasallık vurgusu bakımından
paralellik bulunmaktadır. Magna Carta’nın keyfî vergilendirmeyi yasaklayan,
kanunsuz ceza olmayacağını, suç ve cezalarda orantılılık olması gerektiğini
emreden hükümleri Sened-i İttifak’ın ilgili hükümleriyle paraleldir. Bununla
birlikte Magna Carta, kralın vergi izni alacağı bir Genel Meclis (İngiltere
Parlamentosu’nun temelini oluşturacaktır) ve baronlardan oluşan bir denetleme
organı getirmiştir. Padişahın iktidarına ortak olacak bu tür mekanizmalar
Sened-i İttifak’ta yer almamıştır.

Sultan
kendisini yeterince güçlü hissettiğinde âyanları tepeleme yoluna gitmiş ve
böylece Sened-i İttifak da kadük hale gelmiştir. II. Mahmut otoriter,
merkezîyetçi bir siyaset izlemiş, yanı sıra da reformcu bir çizgide de
ilerleyerek birkaç önemli yeniliğe imza atmıştır. Bunlar arasında, kanun ve
tüzükleri hazırlamak üzere 1837’de Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliye’nin
kurulması anılmaya değerdir. Bu yenilikle birlikte, yasama yetkisi hala
tartışmasız biçimde padişahın uhdesinde olsa da, yasa yapım sürecine bir
danışma organı dahil olmuştur. Kabine sisteminin ve bakanlıkların kurulması,
dinsel eğitim kurumlarına dokunulmamakla birlikte laik nitelikli modern
okulların açılması da bu dönemde görülmüştür. Son olarak, II. Mahmut’un,
tebaasının din farkı gözetilmeksizin eşit olduğu imasını (1837) da yasa önünde
eşitlik ve laiklik yönelimi bağlamında anmak gerekir.

İmparatorluğun
özellikle Balkan topraklarında ulusal ayaklanmalarla ağır bir tazyik altına ve
çözülme sürecine girmesi, temel motivasyonu ‘devleti kurtarmak’ olan ve fakat
bunun siyasal-hukuksal modernleşme sürecini ileriye taşımakla
gerçekleşebileceğine kani olan yeni bürokrasinin ileri bir adım atmasını
getirmiştir. Bu yeni adım Tanzimat
Fermanı
(1839), anayasal monarşiye, hukuk devletine ve tebaanın eşitliğine
doğru daha somut ve uygun bir hamle olmuştur. Bu fermanda padişahın ağzından, hiçbir ayrım yapılmaksızın bütün tebaa
için geçerli olmak üzere, can, ırz, namus, şeref ve haysiyetin korunması, mal
güvenliğinin sağlanması, vergilerin ve askerliğin yeniden düzenlenmesi, açık ve
adil yargılama olmaksızın idam cezası verilememesi taahhüdünde bulunuluyor,
(1837’de kurulmuş bulunan) Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliye’nin güçlendirilerek
karar alma süreçlerinde danışma, tartışma usulünün kalıcılaştırılmasının
önemine vurgu yapılıyordu.

1856
tarihli Islahat Fermanı ise Müslüman
olmayanlarla Müslümanlar arasında askerî hizmetler ve Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı
Adliye’de görev alma dahil kamu hizmetine girme hususu başta olmak üzere her
alanda eşitliği tesis etmeyi amaçlamıştır. Bu doğrultuda, mahkemelerde
tanıklıkların eş değer sayılması, Hıristiyanların eyalet meclislerine
girebilmeleri, topluluk işlerini yönetmek üzere kendi -cemaat- meclislerini
kurabilmeleri hususları anılmıştır. Keza, 1839 Fermanı’nda anılan haklar
yinelendiği gibi, bunların gerçekleşmesi için de somut düzenlemeler yapılacağı
taahhüdünde bulunulmuştur.

Islahat
Fermanı gayrimüslimler cephesinde büyük bir canlılık getirmiş, Ferman’ın
sunduğu zemin üzerinde Rumlar (1862), Ermeniler (1863), Museviler (1865)
toplumlarını yönetecek topluluk anayasalarını (nizamnamelerini) hazırlamış,
meclislerini oluşturmuşlardır. Bu meclislerde dinî şahsiyetlerin yanında
‘sivil’, laik temsilciler de yer almaktaydı. Böylece, imparatorluğun demokratik
deneyimi ilkin Müslüman olmayan uluslarda başlamakta, keza bu deneyim içinde
laikleşme süreci yaşanmaktaydı. Öte yandan, 1864’te vilayet, liva ve kazalarda
oluşturulan idare meclisleri de demokratik deneyimin taşrada gelişmesini mümkün
kılmaktaydı. Bu taşra meclislerinde de Müslüman olmayanların temsil edilmesi
mümkün olacaktı.

Tanzimat,
Islahat sürecinin önemli bir veçhesi de, kanunlaştırma (kodifikasyon) hareketi
olmuştur. Ceza hukuku, ticaret hukuku, toprak hukuku, medeni hukuk gibi
alanlarda önemli kanunlar 1840’tan itibaren görülmeye başlanmış, yaklaşık kırk
yıl zarfında ortaya çıkan bu temel kanunlar yer yer dinsel hükümlere aykırı /
laik kurallar getirmiş, bu gelişmeye paralel olarak da, dinsel mahkemelerin
yanı sıra ikinci bir yargı sistemi olarak laik mahkemeler (nizamiye mahkemeleri)
kurulmuştur.

Kürdistan’ın
Yeniden ‘Fethi’, Kürt ve Ermeni Meselelerinin Doğuşu

19.
yüzyıl aynı zamanda, Kürt meselesinin doğduğu, keza, Ermeni soykırımına varacak
sürecin de cereyan ettiği tarihsel kesittir. Kürdistan’ın 1514’te Osmanlı
İmparatorluğu’na iltihakı şu hukuksal çerçevede olmuştur: Bazı Kürt beylikleri
yüksek bir özerklik düzeyine sahip hükümetler
olarak kabul görmüştür. Bunlar vergi yükümlülüğünden muaf tutulmuştur;
yalnızca, seferlere asker göndermek yükümlülüğü söz konusudur. Yarı bağımsız
devlet görünümü veren bu hükümetlerin başlangıçta, Bitlis, Hakkâri, Palu, Genç,
Eğil, Hezro, Hezzo (Sason), Mahmudi ve Hizan olduğu anlaşılmaktadır. Baban,
Soran ve Behdinan (Amediye) de bu listeye bilahare eklenmiştir. Silvan, Savur
ve Doğubeyazıd da sonradan hükümet statüsü kazanmıştır. İran’ın sonradan
Osmanlı’ya paralel bir siyaset izlemesiyle Mukri ve Erdelan Kürt hükümetleri de
İran nüfuz sahasında yerlerini almıştır. İkinci statü tipi ise ‘yurtluk ve
ocaklık’ şeklindeki Kürt sancaklarıdır. Yöneticisinin İstanbul’un müdahalesi
olmaksızın irsî olarak belirlendiği ve fakat bir miktar vergi yükümlülüğü
altında olan bu beyliklerin sayısı, Diyarbekir eyaletinde on üç ve Van
eyaletinde ise dokuz olarak kaydedilmiştir. Üçüncü bir statü tipi olarak ise Mîr Aşiretlik anılabilir. Bu kategorinin
ise, bazı aşiretlere hizmet ve itaatleri karşılığında dirlik verilmesi ve bunun
da yurtluk ve ocaklık’ta olduğu gibi irsî olarak babadan oğula devrolunması
esasına dayandığı anlaşılmaktadır. Örneğin Van eyaleti dâhilinde Şıkak
aşiretinin bu statüde olduğu kaydedilmiştir. Öte yandan, Kürtlerin çoğunlukta
olmadığı bazı yerlerde doğrudan yönetim ilkesinin benimsendiği ve bu doğrultuda
bu yerlerin merkezin memuru konumundaki idareciler tarafından yönetildiği
görülmüştür. Diyarbekir eyaletinde Harput, Akçakale, Sincar ve Bespan, Van
eyaletinde Erciş, Adilcevaz ve Kesan bu statüde olmuştur.

1650’den
1730’a kadar, Diyarbekir ile Van arasında yer alan özerk Kürt beyliklerinin
çoğu Osmanlılar tarafından ortadan kaldırılmıştır. 19. yüzyılın başına
gelindiğinde, Osmanlı nüfuz sahasında Baban,
Soran ve Cezire-Botan şeklinde üç büyük Kürt emirliğinin hâlâ ayakta kalmış
olduğu görülmektedir. Bu üçlünün yanı sıra, Doğubeyazıt-Van,
Hakkâri gibi beylikler de varlığını
sürdürmüştür. Aynı dönem itibariyle, İran Kürdistan’ında ise Erdelan ve Mukri beylikleri varlığını korumuştur. Bu yüzyılın ortasına
gelindiğinde, Osmanlı ve İran yönetimleri siyasal merkezîleşme yönelimini
belirginleştirmiş, bu doğrultuda hâlâ varlığını sürdüren Kürt beyliklerinin
ortadan kaldırılması siyasal gündemde öncelikli bir yer tutmuştur.

 1834 yılından sonra güçten düşen Süleymaniye
merkezli Baban Emirliği’nin tasfiyesi yüzyılın ortasında gerçekleşmiş, Rewanduz
merkezli Soran Emirliği’nin başına 1813’te geçen Mir Muhammed 1836’da yenilgiye
uğratılmış, 1821’de iktidara gelen Bedirhan (Bedirxan) Bey’in yönetiminde
bağımsızlıkçı bir çizgiye meyletmiş olan Cezire-Botan (Bohtan) Beyliği’nin
tasfiyesi ise büyük bir askerî seferle 1847’de gerçekleşmiştir. Bedirhan Bey’in
müttefikleri Han Mahmut (Doğubeyazıt-Van) ve Nurullah Bey (Hakkâri) 1849’a dek
direnmiştir. Böylece, 19. yüzyılın ortasına gelindiğinde, Osmanlı nüfuz
sahasında kadim Kürt özyönetim yapısının tarihe karıştığı söylenebilecektir. 13
Aralık 1847’de ‘Kürdistan Eyaleti’ kurulmuş ve böylelikle Osmanlı Kürdistan’ı
siyasal bir birimden bütünüyle idarî bir birime indirgenmiştir.

Dünya
ölçeğinde bakıldığında siyasal modernleşmede ana eğilim merkezîleşme şeklinde
olduysa da, federatif gelişim, adem-i merkeziyetçiliğin muhtelif formları bu
ana eğilimin başından beri istisnasını oluşturmuştur. Kaldı ki, 20. yüzyılda
adem-i merkeziyetçi eğilim güç kazanmıştır. Osmanlı yönetici elitinin,
imparatorluk gerçeğine aykırı olarak bölgesel özerkliğe savaş açmak suretiyle
Osmanlı Kürdistan’ını 19. yüzyıl ortasında yeniden ‘fethe’ yönelmesi, 20. ve
21. yüzyıllara önemli sorun alanları devretmiştir. Oysa, siyasal, toplumsal
gerçeklere uyan isabetli strateji, devletin adem-i merkeziyetçi bir doğrultuda
ilerlemesi olurdu. Bu, muhtemel bir Kürt barışı ve Ermeni barışının 19. yüzyıldan
itibaren inşa edilmesi anlamına gelirdi. Hatta bu sorunsal bağlamında, Sened-i İttifak’ın ilgasının da bir
açıdan bir fırsatın kaçırılması olarak görülebileceği söylenebilir. Ana akım
tarihçilerin ve hukukçuların, merkezileşmeye karşıt eğilimi itibariyle bir
sapma olarak gördükleri bu belge, adem-i merkeziyetçi bir gelişim doğrultusunu
açabilirdi. Osmanlı modernleşmesinin siyasal-hukuksal veçhesinin en sorunlu yönü,
adem-i merkeziyetçi bir modernleşme hattının gelişme şansını boğmuş olmasıdır.

Tarihî
Kürt özyönetim yapısının lağvedilmesi, oluşan otorite boşluğunun modern,
tarafsız bir idare teşkilatıyla doldurulamaması, “şark vilayetleri”nde
kargaşaya neden olmuş, onları dizginleyecek bir otoritenin yokluğunda Kürt
aşiretlerinin Ermenilere yönelik talan, yağma, öldürme vakaları 19. yüzyılın
ikinci yarısı boyunca artış göstermiştir. Hiç kuşku yok ki, devletin taşra
teşkilatı Ermenilere karşı işlenen suçlara karşı kayıtsız idi, yerel memurlar
yasa dışı uygulamalarda bulunmakta bir sakınca görmüyordu. Devlet erkanı
bakımından Ermenilere karşı bir suça teşvikten söz etmek daha doğru olur.   Kafkas
göçmeni Çerkesler de Ermenilere yönelik saldırılarda yer almaya başlamış, Kürt
ve Çerkes saldırılarının durdurulması 19. yüzyılın son çeyreğinde uluslararası hukukun
da konusu olmuştur. Ermeni nüfusu yüzlerce yıldır yaşamakta olduğu “şark
vilayetleri”nde bu hadiseler neticesinde gelişen göç dalgalarıyla düzenli bir
azalış göstermiştir. Devlet bir yandan 1839 ve özellikle 1856 fermanlarıyla
Hıristiyan tebaanın Müslümanlarla eşitliğine vurgu yapıyor, bunu lafta
bırakmayıp somut bazı adımlar da atıyor, lakin öte yandan Ermeniler başta olmak
üzere Hıristiyanları ‘eşit yurttaş’ yapacak bu olumlu yönelim, hem devlet
ricali hem de Hıristiyanların ikinci sınıf olmasına alışmış Müslüman tebaa
tarafından derin bir hoşnutsuzlukla karşılanıyordu. Çelişik biçimde, Tanzimat
ve Islahat, Ermenilerin ve Anadolu Hıristiyanlığının imha sürecini başlatmış
oluyordu.

Batılı
güçlerin hayli pragmatist bir çizgi izleyerek Ermenileri kendi kaderlerine terk
etmesi, Ermenilerin kendi göbeğini kesmeye yönelmesiyle sonuçlanmış, özsavunma
ve özyönetimi önceleyen Ermeni siyasal oluşumları 1885’ten itibaren görülmeye
başlanmıştır (Armenagan 1885, Hınçak 1887, Taşnaksutyun 1890). İstanbul’un buna
cevabı, Kürtlerden müteşekkil Hamidiye Alayları’nın kuruluşu olmuştur (1891).
Hamidiye Alayları, Ermenilere yönelik cana ve mala kasteden her türlü saldırıya
memur edilmiştir. Böylece İstanbul için hayli ‘konforlu’ bir durum doğmuş,
uluslararası kamuoyu nezdinde, Ermenilere yönelik saldırıların sorumluluğunu
Kürtlerden müteşekkil ‘başı bozuk’, yerel askerî güçlere yükleme kapısı
açılmıştır. Bizatihi II. Abdülhamit’in yönettiği 1894 Sason Ermeni katliamında
da bu alaylardan yararlanılmıştır. Sason hadisesi, Ermenilerin bütün ülke
sathında hedef alındığı 1894-96 Ermeni pogromlarının başlangıç noktası
olmuştur. Hiç kuşku yok ki, bu pogromlar, 1909 Adana katliamıyla birlikte,
1915’in işaret fişeğidir.   

1876
Dönemeci: İlk Anayasa, İlk Parlamento

 Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk ve son anayasası
olan Kanun-ı Esasî padişah Abdülhamit
tarafından 23 Aralık 1876’da ilan edildi. Bu anayasa, yetkileri, hareket
yeteneği ileri derecede sınırlı da olsa ilk kez -padişahın yasama yetkisine
ortak olan- bir parlamento yaratmıştır. Parlamento, üyeleri padişah tarafından
ömür boyu görevde kalmak üzere seçilen Heyet-i Âyân ve seçilmiş vekillerden
oluşan Heyet-i Mebusan olmak üzere iki kanatlıdır. Seçim mevzuatı, iki dereceli
seçim öngörmüş, seçmen olabilmek -taşra bakımından- belirli miktarda vergi
vermiş olmak, -İstanbul ve civarı bakımından ise- emlak sahibi olmak gibi
ölçütlere bağlanmıştır. (Bu, dünya ölçeğinde liberalizmin bu etabında tercihe
şayan bulunan sınırlı oy ilkesi, zenginler demokrasisidir.) Seçilmiş
vekillerden oluşan Heyet-i Mebusan’ın yasa yapabilmesi padişahın iznine,
Şûra-yı Devlet’in tasarı hazırlamasına, atanmışlardan oluşan Heyet-i Âyân’ın
kabulüne ve nihayet padişahın mutlak vetosuna uğramamasına bağlıdır. Görüldüğü
gibi yasama yetkisi esas olarak hala padişahın elindedir. Bununla birlikte,
yasama sürecini başlatan Parlamento’dur. Padişah artık yasa yapım sürecini
başlatamayacaktır.

Buna
karşılık, padişahın yasama ve yürütme üzerindeki yetkileri muazzamdır. Parlamentonun
toplanmasına, tatiline ve feshine karar verebilmektedir. Bakanları atamakta,
azledebilmektedir. Bakanlar kurulu, parlamentoya değil, padişaha karşı
sorumludur. Esasen yürütme erki bizatihi padişahın kendisidir.

1876’nın
aşırı yetkilerle donatılmış devlet ve yürütme başı ve işlevi çok sınırlı
parlamentoyu içeren hükümet sistemi ile Türkiye’de 2017 anayasa değişikliği ile
getirilen ‘süper başkanlık sistemi’ arasında çarpıcı benzerlik bulunmaktadır.
2017 Türkiye’sinin 1876 Osmanlı’sına doğru savruluş yaşaması dikkate değer bir
husustur.

Anayasanın
Devlet-i Osmaniye tabiyetinde bulunan
efradın cümlesine herhangi din ve mezhepten olur ise olsun bila istisna Osmanlı
tabir olunur
” diyen 8. maddesi, yasa önünde eşitliği hüküm altına alan 17.
maddesi ile kamu hizmetine girmede eşitliği vurgulayan 19. maddesi uyrukların
eşitliğini anayasal norm haline getirmiştir. Keza, kişi özgürlüğü ve güvenliği
(m. 10), “kanun dairesinde” basın özgürlüğü (m. 12), eğitim özgürlüğü (m. 15),
mülkiyet hakkı (m. 21), konut dokunulmazlığı (m. 22), doğal hâkim ilkesi (m.
23), müsadere ve angarya yasağı (m. 24), işkence yasağı (m. 26) gibi klasik
haklara yer verilmiştir.  Ne var ki, “Hükûmetin emniyetini ihlâl ettikleri idare-i
zabıtanın tahkikat-ı mevsukası üzerine sabit olanları memâli-i mahrusa-i şahaneden
ihraç ve teb’id etmek münhasıran zat-ı haziret-i padişahinin yed-i
iktidarındadır
” demek suretiyle padişaha dilediği kişiyi sürgün etme
yetkisi veren 113. madde, yukarıda anılan hakları işlevsizleştirmektedir.
Padişah, anayasanın kendisine tanıdığı bu sürgün yetkisini kullanmakta
duraksamayacak ve bu maddenin ilk kurbanı anayasanın esas mimarı Mithat Paşa
olacaktı.

Görüldüğü
gibi, 1876 Anayasası, çok sınırlı bir meşrutî (anayasal) monarşi getirmiş
bulunuyordu. Anayasal monarşinin bu sınırlı versiyonu bile II. Abdülhamit
tarafından ayak bağı olarak görülmüş olacak ki, padişah, Anayasanın kendisine
tanıdığı, parlamentoyu tatil etme yetkisini (m. 7) 14 Şubat 1878’de kullanacak,
tatile çıkarılan parlamento takip eden otuz yıl boyunca toplantıya çağrılmayacaktı.
Anayasa hukuken yürürlükteydi, lakin, aynı Anayasa kendi imhasını getiren
‘anayasal’ normların kurbanı olmuş ve fiilen yürürlükten kalkmıştı. Kuşkusuz
bu, Osmanlı-Türkiye hattının yaşayacağı son anayasasızlaştırma
(deconstitutionalization) uygulaması olmayacaktı. ‘Yeni Türkiye’nin yeni yönetici
elitinin idolü sultan Abdülhamit, Osmanlı ülkesini, 1878-1908 yılları arasında
demir yumruğuyla yönetecekti. Bu despotik dönem, yerini 1908 ve 1909
dönemeçleriyle bir ‘özgürlük rejimi’ne bırakacaksa da İmparatorluğun son
yılları, özgürlük getirenlerin Abdülhamit’ten geri kalmayan otokrasisine ve büyük
suçlarına sahne olacaktı. 20. ve 21. yüzyıllar Türkiye’si özgürlük vaadi–otokrasi fasit dairesinin parlak örneklerini sunmaya
devam edecekti.

Not: Okuyucu, 19. yüzyıl
Osmanlı siyasal, hukuksal tarihine ilişkin ayrıntılı bir okuma için şu eserlere
bakabilir: İlber Ortaylı, İmparatorluğun
En Uzun Yüzyılı
; Suna Kili ve A. Şeref Gözübüyük, Sened-i İttifak’tan Günümüze Türk Anayasa Metinleri; Bülent Tanör, Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri; Uğur
Kara, “Sened-i İttifak”; Uğur Kara, “Bir Özyönetim Sorunu Olarak Kürt Meselesi” (Fikret
Başkaya Armağanıiçinde); Hans Lukas
Kieser, Iskalanmış Barış.