Çarşamba , 14 Nisan 2021

Osaka’daki G20 zirvesi: Herkesin herkese karşı savaşı* Andre Damon 1 Temmuz 2019

Dünya önderleri, ticaret savaşının, korumacılığın ve
militarizmin amansız yükselişinin ortasında, G20 zirvesi için Cuma günü
Japonya’nın Osaka kentinde bir araya geldiler.

1990’ların sonlarında yaşanan bir dizi küresel mali krize
uluslararası ve çok taraflı bir müdahaleyi koordine etmek üzere kurulmuş olan
G20’deki ortam, Thomas Hobbes’un şu sözüyle betimlenebilir: Bellum omnium contra omnes (“Herkesin
herkese karşı savaşı”).

Bloomberg, anlaşmazlıkların, “çelik, çevre ve ticaret
hakkındaki bilinen çekişmeli konuların çok ötesine geçtiğini” bildiriyor ve
ekliyordu: “Bu sürecin içinde yer alan bir kişi, anlaşmaya varma becerisinin
adeta sıfıra inmiş olduğunu söyledi. Metnin hazırlanma sürecine katılan bir
başkası, çok sayıda anlaşmanın tek taraflı olarak bozulduğunu ve anlamını
yitirmeye başladığını ifade etti.”

Bloomberg, şöyle bitiriyordu: “Süreçte yer alan ABD’li bir
yetkili, sonuç bildirisini sadece bir zaman kaybı olarak adlandırdı.”

G20’nin “korumacılığın tüm biçimlerine karşı koyma”
çağrısını Mart 2017’deki sonuç bildirisinden çıkarmasından bu yana, Beyaz
Saray, bir yandan Japonya ve NATO dahil olmak üzere müttefiklerinin ABD’nin
askeri korumasına borçlarını ödemelerini talep ederken, diğer yandan Çin’e
karşı ticaret savaşı başlattı ve Avrupa Birliği’ni ticaret savaşıyla tehdit
ediyor.

Aralık ayında Buenos Aires’te düzenlenen son G20 zirvesinin
ardından ticaret savaşı ve askeri tehditler hızla artmaya devam etti:

* 2 Şubat’ta, ABD, hem Rusya’yı hem de Çin’i nükleer
kapasiteli orta menzilli füzelerle hızla kuşatmak üzere, Rusya ile yaptığı Orta
Menzilli Nükleer Güçler (INF) antlaşmasını resmen askıya aldı.

* 10 Mayıs’ta, Beyaz Saray, 200 milyar dolar değerinde Çin
malına yönelik gümrük vergilerini iki kattan fazla arttırdı.

* 15 Mayıs’ta, Trump, ABD’li iletişim şirketlerinin, Çin’in
başlıca iletişim şirketi ve dünyanın en büyük ikinci akıllı telefon üreticisi
olan Huawei’ye parça satmasını yasaklayan bir kararnameyi imzaladı. Çin Devlet
Başkanı Şi, buna karşılık, Çin’i ABD’ye karşı mücadelede “yeni bir uzun
yürüyüş”e başlamaya çağırdı.

* 11 Haziran’da, Savunma Bakanlığı, nükleer silahların
kullanımı konusunda bunları neredeyse kullanma çağrısı yapan resmi bir doktrin
yayınladı ve daha sonra onu çevrimdışına aldı. Doktrinde, “Nükleer silahların
kullanılması, belirleyici sonuçların ve stratejik istikrarı yeniden kurmanın
koşullarını yaratabilir,” deniyordu.

* 20 Haziran’da, Trump yönetimi, İran’a karşı bir dizi hava
ve füze saldırısına onay verdi; sonra emri aniden iptal etti.

* ABD, İran’la iş yapan Avrupalı şirketlere ve Kuzey Akım II
boru hattı yoluyla Rusya’dan doğalgaz satın alma planlarını sürdürmesi
durumunda Almanya’ya yaptırım uygulama tehdidinde bulunuyor.

* ABD, bu çatışmaların haricinde, Venezuela’daki Nicolas
Maduro hükümetini devirmeye çalışıyor; füze savunma sistemleri üzerine bir
anlaşmazlığın ortasında, Türkiye’yi F-35 savaş uçaklarını vermemekle tehdit
ediyor ve ticaretten askeri teknolojiye kadar uzanan bir anlaşmazlık içinde
olduğu Hindistan’a verilen özel ticari ayrıcalıkları iptal ediyor.

G20’ye üye ülkelerin tamamında, ticaret savaşının ve
korumacılığın patlamasına, milliyetçilikte, yabancı düşmanlığında ve sığınmacı
karşıtı politikalarda yaşanan bir tırmanma eşlik ediyor.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, zirve öncesinde, çok
kültürlülük ve yabancılara açıklık ile özdeşleştirdiği “liberal düşünce”nin
“demode hale gelmiş” olduğunu ifade edince, başlıca Batılı gazeteler ve
politikacılar tarafından sert biçimde kınandı. Oysa Putin’in nefret uyandıran
açıklamaları, her ülkede baskın olan siyasi eğilimleri yansıtmaktadır.

Almanya’da, devletin koruması altında faaliyet gösteren
faşist çeteler siyasi muhaliflerinin “ölüm listeleri”ni hazırlarken, sığınmacı
“Annesi” Angela Merkel’in büyük koalisyon hükümeti, sığınmacılar için toplama
kampları kuruyor.

Fransa’da, Devlet Başkanı Emmanuel Macron, Nazi işbirlikçisi
Philippe Pétain’i överken; ABD’de, sığınmacılara yönelik toplama kamplarını
genişletmesi, göçmenleri topluca yakalaması ve sığınma hakkını etkin biçimde
sona erdirmesi için Trump’a açık çeken veren Demokratlar, geçtiğimiz hafta 5
milyar dolarlık bir ödenek paketinin geçmesini sağladılar.

Trump’ın Demokratik Parti içindeki “muhalifleri”, zirve
öncesindeki haftayı, Beyaz Saray’ın bu faşist görüşlü sakinini Çin’e karşı
yeterince sert davranmamakla suçlayarak geçirdiler.

Senato Azınlık Önderi Chuck Schumer (New York), Trump,
“artık yumuşak olamaz ve Çin’in zorba ekonomi politikalarını (siber casusluk,
zorla teknoloji transferi, devlet desteği ve en kötüsü, piyasaya erişilmesini
reddetme) düzeltmeye yetmeyen kötü bir anlaşmayı kabul edemez,” diyordu.

Wall Street Journal, bu açıklamalar üzerine yorumunda,
Trump’ın “Çin ile zayıf bir anlaşma olarak görülen bir anlaşmayı kabul etmesi
durumunda, onu yumruklamaya hazır çok sayıda Demokrat başkan adayı” ile karşı
karşıya olduğunu ifade etti. Gazete, “Demokratların Çarşamba akşamı yapılan ön
seçim tartışmasında, 10 adaydan dördü, Çin’i ABD’nin karşı karşıya olduğu en
büyük tehdit olarak belirtti,” diye ekliyordu.

Trump, başkan seçilmesinin hemen ardından, gazetelerin köşe
yazarları ve dış politika yorumcuları tarafından, aslında sağlıklı bir “liberal
dünya düzeni”ndeki kaza eseri bir kişilik ya da bir sapma ilan edilmişti. Fakat
aradan geçen iki buçuk yılda, Trump’ın genel bir uluslararası sürecin sadece
önde gelen ifadesi olduğu netlik kazanmıştır. Bu süreç, II. Dünya Savaşı
sonrası jeopolitik düzenin çöküşünün ortasında, bütün ülkelerdeki egemen
seçkinlerin tüm hiziplerinin, ticaret savaşına, korumacılığa, askeri çatışmaya,
yabancı düşmanlığına ve otoriter rejimlere yönelmesidir.

Bu gelişmeler, Uluslararası Komite’nin, 2008 mali krizi
öncesindeki dönemde kapitalist işbirliğinin yeni bir altın çağını ilan
edenlerin “tarihin derslerine karşı ağır bir bahse tutuşuyor” olduklarına
ilişkin çözümlemesini doğrulamaktadır.

Mali krizin patlamasından bu yana yaşanan her küresel
gelişme, geçtiğimiz iki yüz yılın büyük Marksistlerinin şu çözümlemesinin
doğruluğunu onaylamıştır: kapitalizm, kaçınılmaz olarak toplumsal eşitsizliğe,
savaşa ve diktatörlüğe yönelir.

* wsws.org’dan…