Perşembe , 19 Eylül 2019

‘Önce Dil’in Anlamı -Güngör Şenkal

‘Dünya bu denli karmaşık iken, katı tekdilcilik zaten hayal edilemez olduğundan ikidillilik insan türü için elbette doğal olanıdır. On beş kişiden oluşan en küçük avcı-toplayıcı kabilelerde bile, farklılaşma olacaktır. İnsanlar birbirinin kopyaları değildirler ve en ufak bir farklılık durumunda bile, bir çokdillilik türü çıkacaktır ortaya.’ (1)

Önce Dil, Sami Selçuk’un, birinci basımı 1999’da, ikinci basımı 2009’da, üçüncü basımı da bu yıl (2019) yapılan kitabının adıdır. (2) İmge Kitabevi’nden yapılan üçüncü baskısının, ‘gözden geçirilmiş’ olduğu da 3. sayfada belirtilmiştir. Kitap, yazarın değişik tarihlerde dil üzerine kaleme aldığı yazılardan oluşmaktadır.

Prof. Dr. Sami Selçuk, Yargıtay Birinci Başkanlığı’na kadar yükselmiş, tanınmış bir hukukçudur. Bir dilci olmasa da, bir hukukçu olarak dil üzerine söyledikleri/söyleyecekleri, ilgi uyandırır. Türkiye’de  dilin, 1920’lerin ikinci yarısından bu yana devletin ideolojik mücadele ve müdahale alanı olduğu bilindiğinde, Sayın Selçuk’un olumlu katkıları da beklenir/di.

Kitabın eleştirisine geçmeden önce, dil üzerine genel kabul görmüş bazı bilgileri yinelemekte yarar olabilir. Her şeyden önce, burada söz konusu olan, anatomik anlamda dil (Al. Zunge, İng. Tongue) değil, dilbilimsel anlamda dildir (Al. Sprache, İng. Language). Yazının konusunu doğal diller oluşturmaktadır. Emel Huber’in (3) yaptığı tanıma göre;‘Toplumların  yazılı sözleşme niteliği taşımadan, uzlaşarak doğal yaşamları içinde geliştirdiği dillere doğal dil denir’ (2008: 62).

J. Trabant (4),kişinin dünya ile ilişkisinde dilin önemini ve işlevini şöyle yazar: Bütün duyularıyla dünyaya açık varlık olan insan, dokunur, duyar, tadar, koklar, görür dünyayı ve bu kaotik deneyimlerini dilde biçimlendirir. Bu, dünyayı kavrama, kavramsal düzene sokma işini de tek başına değil, çevresindeki konuşan diğer insanlarla birlikte yapar (2009: 15).

Huber, dil, ‘insanlararası bildirişimin temel aracı’dır, der (2008: 18). Bildirişim (ya da iletişim) ise; ‘İnsanların bilerek isteyerek birbirlerine bir şeyler bildirmesi’dir (Huber: 17). Roman Jakobson’un, dilin altı işlevi olduğuna ilişkin tespitini buraya not aldıktan sonra, bildirişimin nasıl gerçekleştiğine bakabiliriz. ‘Bildirişim, bir konuşucunun bir dinleyiciye, ikisinin de bildiğini varsaydığı bir dil kullanarak, belli bir yer ve zamanda, işitilebilecek bir biçimde bir şeyler aktarmasıdır’ (2008: 45). Özcan Başkan (5), ‘Çünkü dil her şeyden önce bir haberleşme, bir anlam aktarma aracıdır’ diyor (2003: 142). Özetle, ‘Dil, bir topluluğun kullandığı soyut nitelikli bir dizgedir. Topluluğun bireylerinin hepsinin beyinlerinde bulunan bilgilerin soyut toplamı olarak anlaşılır. Oysa her birey bu bütünden ancak bir bölümünü bilir ve kullanır’ (Huber: 24).

Kitaptaki yazıların etrafında döndüğü asıl konu olan anadili (Al. Muttersprache, İng. mother tongue), Sami Selçuk tarafından ana dili olarak yazılmıştır. Başka yazılarımızda da belirtmiştik,(6) burada yeniden kısaca değinelim: Anadili, modern dilbilimde insanın edindiği (Al. erwerben) ilk dil (Al. Erstsprache) ya da ilk dillerdir. Ana dil (Al. Ursprache), kendisinden diller (ve/veya lehçeler) türeyen dildir. Ana dili ise, annenin konuştuğu dildir. Bu dilin anadili olması gerekmez. Dili anneye bağlayan anlayış tarihin derinliklerinde kalmıştır. Yazar, anadili anlayışındaki dilbilimsel gelişmeleri yazılarında göz ardı ettiği gibi, çağımız toplumlarında kişilerin –değişik nedenlerle- birden fazla anadili (ikidillilik, çokdillilik) olduğunu, olabileceğini de göz ardı etmektedir.

Sayın Selçuk’un etkisinde kaldığını düşündüğümüz bugünkü TDK, anadilini ayrık, ana dili biçiminde yazmaktadır. Böyle yazan başka dilciler de vardır elbette. Örneğin, Zeynep Korkmaz, Gramer Terimleri Sözlüğü. Burada bilinmesinde belki yarar olan husus, TDK’nın 1983 (Türkçe Sözlük – Genişletilmiş 7. Baskı, TDK Yayınları, Ankara 1983) ve öncesi sözlüklerinde bitişik yazımı tercih ettiğidir. Ayrıca, Emel Huber (Dilbilime Giriş), Doğan Aksan (Her Yönüyle Dil), Özcan Başkan (Lengüistik Metodu), Macit Gökberk (Değişen Dünya Değişen Dil), Kemal Ateş (Dil Hurafeleri), Berke Vardar (Dilbilimin Temel Kavram ve İlkeleri) gibi dilciler de bitişik, anadili biçiminde yazar. Bizce de, bir dilbilim terimi olarak, kişinin edindiği ilk dili/dilleri ifade için hâlâ kullanılacaksa, doğru yazımın anadili biçiminde olduğudur. (İlk dili de bitişik –ilkdil biçiminde- yazmak belki daha doğru olabilir.) 

SERMAYE ve DİL

Kapitalizmin toplumsal formasyonu olarak imal edilen ulus/ulus devlet, paranın ve metanın (alım satım konusu olan mal) hiçbir engele takılmadan, en hızlı dolaşımının sağlanabileceği ortam olarak tasarlanır. Bunu sağlamanın en iyi yolunun da dil birliğinden geçtiği varsayılır ve dil birliği, kapitalizmin zorunluluğu ve ayrılmazı olarak karşımıza çıkartılır. Bu ise, ulus devlet olarak örgütlenen siyasi birim içinde, ulus devlet dili olarak kabul edilenin (resmi dil) dışında kalan dilleri yok ettiği gibi, resmi dilin ağızlarını da yok eden, toplumsal adalet ve özgürlükler karşıtı bir düşüncedir. Yerel ağızların ortadan kalkması da bir dil kaybıdır ve dilbilim için kaygı vericidir. Ulus imali sırasında tek dile dayanma, tek etnisiteye dayanma fikrinin bir neticesidir. Hayali olarak üretilmiş bir etnik kimlik, ona yakıştırılan bir etnik dille bütünleştirilmek suretiyle, belirli bir siyasi coğrafyada ulus (nation) inşa edilmektedir ki, bunun yükü insanlığın binlerce yıllık kültür birikimine çok ağır olmuştur. Tekdilli bir toplum yaratma keyfiyetinden dolayı insanların devlet diline zorlanması, dışlanması, aşağılanması, cezalandırılması…

Dilin egemenlerin çıkarı için kullanılması, siyasi birimlerle (ülke) sınırlı kalmamış, sömürünün dünya ölçüsünde meşrulaştırıcısı olarak da işlevsel kılınmıştır. Alaeddin Şenel (7), bu durumu şöyle özetlemektedir: ‘Karşılaştırmalı dilbilim araştırmalarının sağladığı bilgi birikimi, bir noktadan sonra, çeşitli halkların dilleri arasındaki ilişkileri, dil akrabalıklarını ortaya koyabilecek düzeye geldi. Dilbilimdeki bu gelişmelerden yararlanan ırkçılar, dil yakınlıklarından ırk yakınlıklarına, dil farklılıklarından ırk farklılıklarına geçmekte güçlük çekmedikleri gibi, Sami, Aryan gibi dilsel kavramlara ırksal anlamlar yükleyerek, filolojinin bulgularını kötüye kullanmaktan geriye durmadılar’ (1984: 80).

 ‘DİLİN EVRİMİ’

 Sami Selçuk’a göre, ‘Dil, doğal bir evrimin sonucu değildir’ (s. 119).  Bunun bizde oluşturduğu ilk izlenim, Sayın Selçuk’un dil konusuna ne kadar yabancı olduğudur. Çünkü dil, doğal dilsel bir evrimin sadece sonucu değil, aynı zamanda kendisidir de. Jean Perrot’un söylemiyle (8), ‘Ama, aslında her dil tarihinin her anında evrim halindedir’ (2006: 115). Ayrıca, ‘Dil, bir tür toplumsal kurum oluşturur. Keyfi göstergeler sistemi olan dil, ancak bir topluluğun kullanımına ve genel rızasına bağlıdır. Toplumsal bir kurum olarak dil, bu dili konuşan grubun evriminin koşulladığı bir evrim geçirir’ (2006: 132). ‘Dil toplumsal bir kurumdur, ama özel türde ve kendine özgü evrim koşulları, kendine özgü ataleti olan bir kurumdur’ (2006: 136).

Eugene A. Nida (9), tanıtımsal dilbilimciyi botanikçiye benzettiği bir örnekte: ‘Bir bölgeyi incelemek isteyen bir botanikçi… bu bölgede bulacağı şeyler hakkında peşin verilmiş yargılar ile oraya gitmez. Ayrıca, tırmandığı tepelerde ne gibi bitki örtüsü bulunması gerektiğini de belirtmez. Orada bulunan bitki örtüsünü değiştirmek ise hiç aklından geçmez’ (2003: 35) der. Buradaki dilbilimsel yaklaşımla, Türkiye’de on yıllardır süren, dil örgüsünü değiştirmeye dönük ideolojik yaklaşımın tezat oluşturduğu ortadadır. ‘Esasında herhangi bir gösterge düzeni (harfler, alfabe, gş) de bir başkası kadar geçerlidir. Yeter ki göstergeleri ileri süren kimse bunların ses değerlerini iyice belirtsin  ve bu göstergeleri her zaman aynı tutarlılıkla kullansın’ (2003: 37).

‘OSMANLICA’

Osmanlı’nın kabuk değişimine zorlandığı, Osmanlı adı altındaki son dönemlerinde bazı toplumsal sürtüşmeler/çatışmalar yaşanmıştır. Radikal tarzda hayata geçirilen reformlar zinciri bu sürecin üzerine gelmiştir. Toplumsal uzlaşma yerine baskılarla hayata geçirilen reformlardan biri de Latin harflerinin kabulüdür. Bu uygulama, önüne bir geçiş süreci koymadığından, geçmişinin yazılı tarihini daha ilk nesilde okunamaz hale getirmiştir. Mustafa Kemal, kendisine önerilen (Ör. İsmet İnönü) beş – on beş yıllık geçiş sürecini dahi kabul etmemiştir. Böylece, Osmanlı alfabesi, yazılı bildirişimin dışına çıkarılmıştır. (Taraftar ya da karşıt olmanın ötesinde, Batı’ya uyum reformlarının yoğun olarak yaşandığı tarihsel süreçte, Osmanlıcaya tutarsız argümanlarla yüklenildiği kanısındayız.) 

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e yaşanan ad değişikliğinde, daha çok Batı kapitalizminin içinde yer alabilmenin koşullarına yarayan reformlar gündeme getirilmişti. İddia edildiği gibi, tümden bir değişim hedeflenmemişti. Perrot, toplumsal değişim ve dil üzerine yazdıklarında; ‘Bir dili kullanan toplumda yaşanan topyekün bir değişim, ille de bu dilin yapısında değişime yol açmaz: Rus toplumu XX. yüzyılda altüst olmuştur, ama Rus dili eski yapısını korumuştur’ (2006: 136), diyor.

Osmanlıca, dil reformunu meşrulaştırmak için, toplumun aydınlanması önünde engel olarak gösterilmişti. Bazıları tarafından hâlâ da gösterilmektedir. Ancak, Türkçe üzerine yapılan çalışmaların günümüzde geldiği düzey sayesinde, Osmanlıca, lanetlenerek bir kenara atılmak şöyle dursun, üniversitelerin Türk Dili ve Edebiyatı bölümlerinde Osmanlı Türkçesi olarak okutulmaktadır.

İdeolojik olduğu için, bugün hâlâ hızını alamamış bir Osmanlıca karşıtlığı sıcak tutulmaya çalışılıyor. Kemalist aydın, bu karşıtlığın taşıyıcısı; ama aynı zamanda, tarihsel/toplumsal/bilimsel gelişmeleri ideolojiye feda ettiğinden dolayı da kurbanıdır.  

Sayın Selçuk’un Osmanlıca karşıtlığını uç noktalara vardıran tutumunu, örnek gösterdiği inkilap ve buhran sözcüklerinde de görmekteyiz. S. Selçuk, dilde barbarizmin görkemli bir örneği saydığı inkilap sözcüğü için şöyle yazıyor: ‘Çünkü ne Arapçada, ne de Farsçada var, (…) gibi kökü kökeni belirsiz bir sözcük bu. (…) Hadi, ‘inkilap’ sözcüğünün bu yapısal bozukluğunu…’. Burada geçen dilde barbarizm için ise şöyle not düşüyor: ‘Dilde barbarizm (barbarisme, barbarismo) bozulmuş ve dolayısıyla kurallara aykırı olarak yaratılmış ya da kullanılmış sözcüklerden yararlanma yanılgısını anlatan bir dilbilim terimidir’ (2019: 97, ayrıca bkz. s. 131).

Aslında, dilde barbarlık, antik dönemde, bir sözün yanlış kullanımını (yazım, sesletim, sözdizim, bükün vb.) belirtmekteydi. Buna kısaca dil hatası diyebiliriz. Seni seviyorum yerine, sana seviyorum demek gibi.

Peki, inkilap sözcüğünde dil hatası var mı?

Birincisi: Sözcük Arapça [ḳlb] kökünden, infiᶜāl vezniyle/kalıbıyla yapılmıştır. Bu kök, dönme ve dönüşme anlamları içerir. Sözcüğün kökü kökeni belirsiz olmadığı gibi, soyu belirsiz (nesebi gayri sahih) de değildir.  

İkincisi:  Sözün aslı inkılâp değil inḳılābdır. Türkçe sözcüklerin [b] ile bitmemesi nedeniyle son ses sertleşerek Türkçeye entegre olmuş; başka bir söyleyişle, entegre edilmiştir.

Üçüncüsü: Yanılmıyorsam, diyerek, Ahmet Cevdet Paşa (1822-1895)’ya bağladığı inkilap ve buhran sözcükleri konusunda da yanılmaktadır!

Ferit Devellioğlu (10), söcüğün kökenini Arapça (kalb’dan) olarak belirtiyor ve birinci anlamını, ‘değişme; bir halden, başka bir hale dönme’ olarak veriyor (1999; 439). Andreas Tietze (11) ise sözcüğün kökenini Arapça olarak verdikten sonra, birinci anlamını ‘dönüm noktası’ olarak yazmıştır. Ayrıca, sözcüğün geçtiği yerden örnek vermiş, kaynak olarak da Ferec’i göstermiştir. Ferec, bilindiği gibi, Ferec baʿd eş-şidde’dir ve 15. yüzyıl olarak tarihlendirilir. Yani, Ahmet Cevdet’ten 4 asır önce.

Osmanlı Türkçesi (12) adlı eserin infiᶜāl vezninin anlatıldığı bölümünde, dört sözcüğün vezne göre yapılışı örnek verilmiştir: hezimet, keşf, kalb ve akd (2004: 97). İnḳilābın, kalb (ḳlb,=ق,ل,ب ) kökünden yapıldığını yukarıda söylemiştik.

Kaldı ki, 7. yüzyılda (Halife Osman tarafından) yazılan Kur’an’da, Al-i İmran 144’te de geçtiği (kutilenkalebtum) söylenir. Ancak, bizim için Ferec yeterlidir.

Buhran sözü için de belirtelim: Arapça [bḥr = ب,ج,ر] kökünden [–ān] ekiyle yapılan bu sözcük, Nişanyan Sözlük’e göre Kābūsnāme’de geçmektedir.(13) Kābūsnāme’nin yazılış tarihi 1082, Mercimek Ahmet tarafından Farsçadan Türkçeye çevrildiği tarih ise 1431-1432 olarak verilmektedir.

‘HARF DEVRİMİ’

Arapça harflerin bugünkü sıralanışı, benzerliklerine göre yapılmış biçimsel bir sıralanıştır ve çok sonraları gelişmiştir. Bu harflerin sayı değerleri de olduğundan, eski sıralanış aynı zamanda sayısal sıralanıştır. Buna göre, Latin alfabesinin ilk dört harfi (A, B, C, D) Arapça  ile aynı sıralanışta (Alef =1, Ba=2, Cim=3, Dal=4) bulunduğu gibi; K, L, M, N (Kef=20, Lam=30), Mim=40, Nun=50) sıralanışı da aynıdır. Fransızcadan alınan Alfabe, Yunanca Alfa ve Beta’dan (başlarındaki a ve b seslerinden) oluşmadır. (Modern Yunanca’da Beta (β) harfi Vita olarak okunur.) Bu Arapça harfler, -belki, Yunancanın da soldan sağa yazıldığı MÖ 5. yüzyıl ve öncesi dönemde – Fenike dolayımıyla Yunancaya geçmiştir; oradan da diğer Batı dillerine.

Harald Haarmann (14), Yazının Tarihi adlı eserine koyduğu, Ön Asya ve Avrupa’da yazının gelişiminin önemli durakları, başlıklı çizelgede, Kuzey Semitik yazısının bir kolunun Fenikece dolayımıyla Yunancaya, Batı Yunanca kolu üzerinden de Latinceye uzanan duraklarını göstermiştir.

İster Fransızcadan gelen biçimiyle alfabe (alphabet), ister Arapçadan Alifba (Türkçe söylenişte harflerin ünlüleri inceltilerek, Elifbe ya da Elifba), isterse de şimdilerdeki (Türkçeleştirilmiş ?) biçimiyle Abece olsun, kaynağı birdir ve Arapçadır (Semitik diller).

‘GÜNEŞ DİL TEORİSİ’

1930’lu yıllar, özellikle Arapça, Farsça ve Batı dillerinden Türkçeye girmiş sözcüklere, -o yılların koyu ırkçı atmosferi içinde- Türkçe karşılıklar bulmanın/uydurmanın yoğun çabasıyla başladı. Bu, günlük konuşma dilinin tasfiyesi idi. Yabancı sözcükler atmakla bitmeyecek kadar çoktu ve yerlerine bulunan/uydurulan sözcükleri birbirine kullanmaya çalışan elit tabaka bile gülüyordu duruma.

Yönelimin yanlışlığı, Mustafa Kemal’in Falih Rıfkı’ya, ‘Çocuk, dili bir çıkmaza soktuk.’ sözleriyle, bizzat yanlışın mimarı tarafından itiraf edilmişti. ‘Memleketimizin en büyük bilginlerini, yazarlarını bir komisyon halinde aylarca çalıştırdık. Elde edilen netice şu bir küçük lûgatten ibaret. Bu tarama dergileri cep kılavuzları ile bu dil işi yürümez Falih Bey; biz Osmanlıcadan ve Batı dillerinden istifadeye mecburuz‘ diyordu, M. Kemal. Dilde sözcük yasaklamayla paralel giden yeni sözcükler uydurma çıkmaz sokağından, bir başka çıkmaz sokağa sapmakla çıkılmaya çalışıldı: ‘Şüphesiz dili bir çıkmaza sokmuşuzdur. Fakat şu bir gerçektir ki Türkçe dünyada en eski dillerden birisidir ve kelimelerin oluşumu da güneşin oluşumu kadar eskidir. Yani bugün kullandığımız kelimeler aslen Türkçe’dir ve diğer dillere bu kelimeler zamanla bizim dilimizden geçmiştir. Bu teorinin adı güneş dil nazariyesidir’ (M.K.).

Bundan sonra, Türkçe olmayan sözcükleri dilden çıkarmak yerine, onların aslında Türkçe olduğunu ileri sürerek dilde tutma yoluna gidildi. Bütün dillerin İbraniceden türediği de, önceki çağların dilcileri tarafından ileri sürülmüştü (Perrot: 15).

Güneş Dil Teorisi’nin bilimsellik iddiası çok uzun zamandır gündemden düşmüştür; bilimsel çevrelerde savunulması da söz konusu değildir. Bunun bilincinde olan Sayın Selçuk, ‘özü ne olursa olsun’ sözleriyle teoriyi olumsuzlamakta, bilimsel olmasa da bir çaba olarak saygı göstermektedir (s. 76).

Kısacası, diller arasında sözcük alışverişi sonucu dile giren sözcükler (alıntı kelime, Korkmaz), ileri sürüldüğü gibi dilde kirlenme (Selçuk: 101) değil, zenginlik yaratır. Bu sözcükleri radikal bir biçimde (kısa sürede ve toplumsal uzlaşmayı dışlayarak) atmaya kalkışmanın, atmanın yanlışlığı/sıkıntıları, hiçbir bilimselliği olmayan GDT ile örtülmeye çalışılmıştır.

Mustafa Kemal‘in 1938 yılında ölümünün ardından, Ankara Üniversitesindeki Güneş Dil Teorisi derslerine son veren İbrahim Necmi Dilmen’e, nedeni sorulduğunda, ‘Güneş öldükten sonra onun teorisi nasıl hayatta kalabilirdi‘ dediği anlatılır. GDT’nin ne olup ne olmadığı bu cümlede açıktır!

‘HALKÇILIK’

Kemalist halkçılığın, toplumun egemenlik altında tutulan/ezilen çoğunluğunu oluşturan halk ile, retorik dışında bir ilgisi/ilişkisi yoktur. Toplumda var olan sınıfsal eşitsizlikleri gizlemek ve hatta baskı ile sürmesini sağlamak için ileri sürülmüştür. Asıl amacı, sınıfları inkar ederek, sınıf mücadelesinin ezilenler lehine gelişmesini/güçlenmesini daha başından engellemektir. Halkçılığı, halkın dilini konuşmak gibi sunarak yapılmak istenen, yine, sınıfsız toplum çarpıtmasını perdeleyerek gündemde tutmaktır. Dilde özleşme diye ileri sürülenin, aydın-halk ikiliğini yok edeceği, halkçılığın gerçekleşmesine hizmet edeceği de düşünülenler arasındaymış. Oysa, dilbilim araştırmalarından öğrendiğimize göre, toplumsal gruplar/katmanlar arasındaki dil farkı (sosyolekt) her zaman olacaktır.

‘SUÇ ve DİL’

Dilde özleşmeyle dilin daha anlaşılır olacağı ve böylece suçların azalacağını düşünmek temelsizdir. Özleşen dilin daha anlaşılır olduğu düşüncesi, sokaktaki durumla değil, ideolojik yaklaşımla alakalıdır. Örneğin, Selçuk’un yazılarında öz Türkçe diye kullandığı yarkurul, savlav, dolancı, çokekinsel, akçalı yardım, akçalı ceza, yazanakçı… gibi sözcükleri sözlüğe bakmadan anlayabilecek hemen hemen hiçkimse yoktur. Hukuk dilinin anlaşılır olması (öz Türkçeleşme anlamında değil) elbette gereklidir. Ama, suç oranlarının artmasında yüzlerce etken varken, dilde özleşmeyle bunun önlenebileceğini ileri sürmek gerçekçi olmaz. Örneğin, taciz ve tecavüz vakalarının nedeni, bu sözcüklerin Arapça olduğundan dolayı anlaşılamaması nedeniyle değildir.

Ahlaki çürümüşlük en büyük etkendir ve bu iktidar olma/kalma durumlarıyla yakından ilişkilidir.

 ‘AŞAĞILIK DUYGUSU’

Sami Selçuk’un dediği üzere, ‘Batı karşısında eziklik duygusunu yok etmek, Türklük gururunu yükseltmek isteyen Atatürk, Türk dilinin doğurgan işlenebilir bir bilim ve edebiyat dili olduğunu kanıtlamak çabasındaydı’ (s. 75-76). Bu sözlerin, Mustafa Kemal ve çevresindeki küçük bir elit grup açısından doğru olduğunu düşünüyoruz. Onun dışında, örneğin Eskişehir’deki ya da Erzincan’daki halktan bir kişinin Batı karşısında bir ezikliği olamayacağı gibi, büyük bir olasılıkla Batı’nın neresi olduğu, ne anlama geldiği hakkında bir fikri de yoktu. Bunun arkasında, Osmanlı’nın son döneminde ulus devlete evrilme savaşımı içine giren Türkçü kadroların ve özellikle de Mustafa Kemal’in yaralı belleği (özellikle Selanik’teki çocukluk günleri) bulunmaktadır. Selçuk, yazısının devamında da bunu doğruluyor: Uygar dünya karşısında aşağılık duygusunu yenen ve dilimizin zenginliğini kanıtlayan…

Selçuk, yazılarının birinde okura şu soruyu soruyor: Leyl, tahtelbahir, istikra sözcüklerini kaç Türk çocuğu anlayabilir ki (s. 111)? Uzun zamandır ders kitaplarına alınmayan, medya organlarınca da kullanılmayan bu sözcükleri anlamak elbette sözlük gerektirir. Ancak, soru, yerinde bir soru değildir. (Sami Selçuk, bugün bir lise öğrencisinin Mustafa Kemal’in Nutuk’unu, Tevfik Fikret şiirlerini ve Mehmet Akif’in İstiklal Marşı’nı anlamakta zorlanmasında da yakınıyor (s. 128). Bu sözcükler kullanıldığı dönemde, kullanılan toplumun zihninde bir karşılık, bir anlam oluşturuyordu. Kopukluğu yaratan, Türkçeyi / öz Türkçeyi baskıcı yöntemlerle topluma direten zihniyettir. Aksini söylemek, -diğer Arapça sözcüklerde görüleceği üzere- anılan Türk çocuğu kadroların, istiklal, istikbal, hürriyet, inkilap, vicdan, adalet ve benzeri sözcükleri anlayamadıkları olur ki, bu, Kemalistler arası iç çatışma nedeni olabilir.

Burada, sözcüklerin nasıl anlam kazandığı üzerine birkaç not düşelim: ‘Kendisi dışında bir nesne ya da olgu gösteren nesne ya da olguya gösterge denir. (…) Gösterge, temelde, ikili bir ilişkiye dayanır. Önce, göstergenin taşıyıcısı olan bir nesne ya da olgu bulunmalıdır. (…) Gösteren işte bu taşıyıcıdır. Bunun dışında, gösterenin işaret ettiği, gösterdiği bir anlam, bir kavram bulunmalıdır… (…) Göstergenin bu anlam ya da kavram yönüne de gösterilen denir’ (Huber: 46-47). Peki, burada sözü edilen gösteren ve gösterilenin bildirimdeki işlevi nedir? Öncelikle, ‘… gösterenler de gösterilenler de soyut bilgilerdir. Gösterilenler kavramların, gösterenler seslerin soyut bilgisidir. Aradaki fark, gösterenlerin bildirişim durumunda somutlanmalarının zorunlu olmasıdır…’ (Huber: 54-55).

Söylenenlerin konuyla ilişkisi şöyledir: Konuşucunun göstergesi olan tahtelbahir sözü, eğer dinleyicinin beyninde somutlanmıyorsa bir anlam oluşmaz. Bu, tahtelbahirin Türkçe çeviri karşılığı olan denizaltı sözcüğü için de aynıdır. Dolayısıyla gösteren-gösterilen ilişkisi zaman içinde dilin konuşucuları tarafından belirlenmiştir/bilinir ve bağlam içerisinde anlam kazanır. Örneğin, Sami Selçuk’un yazılarında geçen istikra sözcüğü yerine tümevarım dediğinizde, bu kendiliğinden anlaşılır olmaz. Dilin konuşucuları, önce, tümevarım sözcüğünün neyi gösterdiğini öğrenmelidir.

Dil, gösterenin neyi gösterdiğinin bilinmesiyle/uzlaşıyla anlaşılır olur. Gösterge keyfidir; buna nedensiz ya da saymaca da denir. Gösterge seçilirken gösterilen bu keyfiyet, gösteren-gösterilen bağı kurulduktan sonra zorunluluğa dönüşür Artık, -genel yaklaşım olarak- gösterileni göstermek için keyfi bir gösterge kullanılamayacağı gibi, gösterilene de keyfi bir anlam yüklenemez. Eğer tersi bir tutum takınılırsa, bildirişim ya hiç sağlanamaz ya da eksik bildirişim olur.

Öz Türkçecilerin en önemli çıkmazlarından biri, dili bu biçimde zorlamanın gereksizliği bir yana, bu tutumun uygulamada da bir karşılığının olmamasıdır. Öz Türkçeci Selçuk’un kitabından gelişigüzel aldığımız bazı sözcükler bunu doğruluyor; dogma (Yun), zeka (Ar), gergef (Fa), ezber (Fa), çünkü (Fa), ağda (Ar), insan (Ar), temel (Yun), örnek (Er), zor (Fa), eğer (Fa), saydam (?), çeşit (Fa), zira (Fa) vd.

Dile diyakronik baktığımızda, bugün artık kullanımda olmayan bir sözcüğün, neden insanlarda bir çağrışım yapmadığını ciddi ciddi sorabiliriz. Çünkü, önemli bir yöntem hatası yapmaktayız. Halbuki dili anlama ve anlamlandırma, senkronik yaklaşımla yöntemsel doğruluk kazanır. Gökhan Y. Demir (15)’e göre, bu da dil araştırmalarında diyakronik yöntemden önce gelir (2015: 100-101). (Buraya ilişkin ayrıntılı bilgi: Ferdinand de Saussure, Genel Dilbilim Dersleri, s. 139-144)

Üzerinde düşünüyoruz: Batı karşısında eziklik, Batı’nın değer sistemlerini almakla giderildi mi? Rakamlar, ağırlık ve uzunluk ölçüleri, giyim kuşam, şapka, harfler, hafta tatili… hep bir ezikliğin ve/veya emperyalizmle uzlaşmanın bir sonucu muydu?

DİLİN ÖNEMİ

Nasyonalistlerin, dilin önemi diye sürekli vurgu yaptığı, aslında bütün dilleri kapsayan, insani/demokratik bir söylem değildir. Aksine, sadece kendi dilleri için istedikleri bir ayrıcalıktır.  Bu ayrıcalık, iktidar/yönetim ayrıcalığının bir tamamlayıcısı ve yeniden üreticisi olarak istenmektedir. Egemenlik ilişkileri açısından düşünüldüğünde bunun aslında pazarın bütünlüğü için gerekli görüldüğü bilinmektedir. 

Uluslaşma için vazgeçilmez olarak düşünel dil (ki, nasyonu oluşturduğu kabul edilen toprak, kan bağı, din gibi etmenlere dahil edilmişti), ulus tanımında etnik kimlikle bütünleştirilir ve siyasi coğrafyadaki herkese diretilir. Ulus devletin kuruluşu, önce hayal edilen bir millet ile başlar. (Hayali olma meseleseni bir kenara bırakıyoruz.) Dilin kuruluştaki önemi, ilkel nasyonalizmin temel söylemi olan biz ve onlar ayrımının dil üzerinden biçimlenmesidir. Sonra, standart dilin kurulmasıyla pazarın bütünleşmesinin sağlanacağına olan inanç gelir.

Umut Özkırımlı (16) Hobsbawm’ı işaret ederek diyor ki: ‘Milliyetçilerin en çok üzerinde durduğu kültürel öge olan dilin, kendi başına milletlerin oluşumuna fazla katkıda bulunmadığı, genelde milletin ‘kurulmasını’ izleyen yıllarda oluşumunu tamamladığı son yıllarda üretilen çalışmalarda ortaya kondu’ (1999: 88).

Sayın Selçuk, verdiği Fransa örneğinde, Fransız devrimi sırasında ‘Fransa’da halkın üçte ikisi Fransızca bilmemektedir ya da çok az bilmektedir’ (s. 135) diyor. (İtalyan birliği sağlandığında, İtalya’da İtalyanca konuşanlar nüfusun yüzde 2,5’ini oluşturuyordu.) Cumhuriyet olarak adlandırılan dönemde nüfusun ne kadarı Türkçe konuşuyordu, tam olarak bilinemiyor. Ancak günümüz dünyasında bilinen bir gerçeklik var ki, o da, nüfusun küçük bir bölümünün konuştuğu dili zorunlu tutarak diğer dilleri geriletmenin övünülecek bir yanı olmadığıdır. Kemalist aydın günümüzü anlayabilmekte zorlanıyor; çünkü, zihnindeki paradigma buna izin vermiyor.

 ‘ÖZ TÜRKÇE’

Karışa kaynaşa, değişe dönüşe yoluna devam eden dilin/dillerin özü yoktur! Günlük dilin dağarcığında bulunmayan, kullanılmayan sözcükleri, antik kitap/yazı aralarından bulup kullanıma dahil etmek hiç de gerekli değildir. (Aynı gereksizlik, iktisadi, teknik, ticari, siyasi yollarla gelen/dile giren sözcükler için de geçerlidir.) Hele göçmen (alıntı, ödünç vb. tanımlardan daha gerçekçi) sözcükleri benzeştirme ya da çeviri yoluyla Türkçeleştirmek daha yavan oluyor. [Örneğin: Okul (Fr. école), Onur (Fr. honneur) gibi.] Burada söylediklerimiz, önerilen sözcüklerin tutup tutmamasıyla alakalı değildir. Bir televizyon dizisinde geçen uydurma bir sözcük de birden moda olarak tutabilir/yayılabilir ve dil kurumlarının birkaç on yılda başaramadığı bir biçimde, üç beş gün içinde dile (sözlüğe değil) yerleşebilir.

Mustafa Kemal’in, dil çalışmaları yaparak Türkçeye kazandırdığı sözcüklerden söz edilir. Bunların kaynağı, MEB 1937 tarihli, Fransızcadan M. Kemal tarafından tercüme edilen geometri ders kitabı, bu kitapta kullanılan sözcüklerdir. Selçuk’ta bunlardan bazılarını sıralamış; ama üçgen sözcüğünü almamıştır! Üçgenin üçten türetilme hikayesi, anlatıldığı biçimiyle ilginçtir. Yunanca açı, köşe anlamına gelen gōniá, Türkçede gönye olarak zaten kullanılıyordu: Üç+gönye (üç+gen).

 Dilde özlük arayışı (bu aynı zamanda kesinlik arayışıdır) dili mekanik bir işleyiş içinde görme yanılgısıdır. Oysa dil, bir organizmadır. Dili organizma olarak görmek, onun kalıplara sıkıştırılarak disiplin altına alınabilir olmadığını görmektir: Demir, ‘…çünkü dil’ diyor, ‘zaptürapt altına alınamaz. Dil, kabul veya reddedebileceğimiz bir sistem, bir nesne veya onarabileceğimiz bir aygıt değildir’ (2015: 149).

TDK’nın önerdiği öz Türkçe sözcüklerden on tanesini buraya alıyoruz. Bu sözcüklerin, Türkçe konuşan/bilen insanların zihninde TDK’nın emeli doğrultusunda bir anlam oluşturduğu şüphelidir. Eğer bunlardan bir tanesi bile sözlüğe bakılmadan tahmin edilebilirse, bu (Türkçe için değil, ama), TDK için büyük başarı sayılmalıdır: Çürükçe, doğrultmacı, yüklet, bulucuk, yapınak, korunç, çarpınçlı, günoğlu, genbinit ve saklanca (17)

Sami Selçuk, ‘Çünkü dilde özleşme akımı, bilimsel gerekçelere ve gerçeklere dayanmaktadır’  diyor (s. 67). Bu, kerameti kendinden menkul bir bilimselliktir. Buna, günümüzün en değerli hocalarından Chomsky’nin sözleriye vereceğimiz karşılık şudur: ‘Derin bilimsel çözümlemelerin insanların sorunlarıyla, hayatlarıyla ya da birbirleriyle ilişkileriyle ilgili bir şey söylediğini sanmak bence boş bir beklentidir. Bu çıkarcı beklentinin kendisi, bir baskılama ve sömürü tekniğidir ve bundan kaçınılmalıdır’ (Chomsky: 16).

Dilbilimcinin, -tarafımızdan da doğru bulunan- yapması gereken, Nida’nın diyaloglarında geçtiği gibidir: ‘Biz, dili kullanan insanların neler söylemesi gerektiğini değil, doğrudan doğruya söylediklerini anlatıp tanıtıyoruz’ (Nida: 33).

Öz Türkçe, vatandaş Türkçe konuş baskısının bir adım sonrasını oluşturmuştur: Vatandaş öz Türkçe konuş!

DİLBİLİMSEL DOĞRULAR

Dil kitapları genellikle dil(bilgisi) doğruları ile başlar. Kimileri de bu doğruları yazı içine serpiştirir. Hiçbir dilin yüzde yüz öz olamayacağını belirten Selçuk (s. 91), bir başka yazısında, ‘Atatürk’ün buyruğu, bütün yabancı terimlerin ve sözcüklerin Türkçeleştirilmesidir’ (s. 112)  sözlerini sorgulamadan aktarabilmektedir.

Yazar, dilin zenginliği üzerine de bazı doğrular almış yazılarına: ‘Bu nedenlerle insanlık, günümüzde hiçbir dilin, hatta hiçbir sözcüğün yitip gitmesine izin vermiyor. Göz yumarsa yoksullaşacağını biliyor. Bir dili yasaklamak şöyle dursun, eğer o dilin sözlüğü yazılmamışsa, son konuşanları çağırarak o dilin yazılı sözlüğünü yapıyor. Çünkü bir dili yasaklamak ya da bir dilin ölmesine göz yummak kültürel bir soykırımdır’ (s. 116). 

Her sözcüğüne katıldığımız bu satırların hukukçu yazarının, Kürtçe dilekçe verilmesinde bir sakınca olmadığını belirtmenin dışında, Türkiye’de Türkçe dışında konuşulan dilerin geliştirilmesi için bir çabası olmuş mudur? Diller üzerine yapılan ve dilbilimin bugünkü bakışını yansıtan yukarıdaki paragrafın içeriğini, Türkiye’de Türkçe dışındaki dillere uygulama/uygulatma niyeti var mıdır?

UNESCO verilerine göre; Türkiye’de ilk sırada Hertevin, Ladino, Süryanice ve Gagavuzca olmak üzere, Abhazca, Adigece, Hemşince, Romanes (Romani), Romeika (Pontos Rumcası), Lazca, Ermenice ve Zazaca yok olma tehlikesi altındadır.  Kapadokya Rumcası, Mlahso ve Ubıhça ise ölmüştür.

Burada belirtilen dillerin ölmesi, ‘kültürel bir soykırım’ olmuyor mu? Eğer oluyorsa, bu soykırıma, insanlığın kültürel yoksullaşmasına neden seyirci kalınıyor?

Görüldüğü üzere, kitabın bilimselliği algısı için yazılan bu doğrular, kitabın genel eğilimiyle hiç de uyumlu değildir. 

HALK OYLAMASI

Yazılarda, halk oyu ile kabul edildiği söylenen ve uygulanması istenen Anayasa, 1961 Anayasası’dır. Bu, bir darbe Anayasası olduğu gibi, kendinden sonraki darbelere gerekçe oluşturduğu için de eleştirilmiştir. (Darbe sonrası ortamda yapılan halk oylamalarının, halkın özgür iradesini yansıtıp yansıtmadığı tartışmalıdır/tartışılmalıdır.) Sami Selçuk, buna istinaden bazı yasaları sıraladıktan (s. 84, 85) ve araya ‘ulusal dil, Türk halkının kendi öz dili olan Türkçedir’ yorumları ekledikten sonra, yükümlülüğümüzü de bildiriyor: ‘Bu nedenlerle, sözüyle ve özüyle uygulanması gereken anayasal kurallara uygun olarak Türkler, Türkçe konuşup yazışmakla yükümlüdürler’ (s. 85).

Burada anlaşılmayan husus, kendisini Türk aidiyetinde görmeyenlerin ne olacağıdır. Devletin vatandaşlara (İng. citizen) zorunlu tuttuğu (üst kimlik olarak adladırıldığı halde, gerçeğinde etnik olan) kimlik ‘Türk’ olduğundan, yukarıdaki gibi bir sorun, devlet çizgisinde görmezden geliniyor.

DİĞER DİLLERİN DURUMU

Bırakınız dillerini, varlıkları bile on yıllarca yok sayılan Kürtlerden (ve diğer halklardan), onların (diğer değerlerinin yanında) dillerinin gelişimini engellediğimiz için özür dileyecek miyiz? Telafisi için gerekli demokratik dönüşümleri yapacak mıyız? Sözcük alışverişi dilin doğasında olduğu halde, TDK’ya göre, Kürtçe ve Zazacadan Türkçeye hiç sözcük geçmemiş olmasını mümkün görecek miyiz? Yüzyıllardır yan yana, iç içe yaşayan bu halkların dillerinden tek bir sözcük bile almadık mı? Yoksa, Zazaca ve Kürtçe dillerinin tümden inkar edildiği 30’lu yıllarda mıyız hâlâ? Bu diller, Kemalist aydın için hâlâ meçhul dil mi?

Sami Selçuk’un, ‘O yüzden her yurttaşın ana dili bilincini kazanması ve o doğrultuda konuşması ve yazması ulusal bir ödevdir’ sözleri, samimiyetle söylenmiş sözler midir? Eğer öyleyse; Türkçenin dışındaki dilleri anadili olarak edinmiş ‘her yurttaşın anadili bilinci kazanması ve o doğrultuda konuşması ve yazması’nın ulusal bir ödev olarak kabul edilmesi gerekir. Oysa kitap, her yurttaşın anadilinin Türkçe olmadığı gerçeğine hiç değinmemekte; anadili bilinci kazanmayı, anadilinde konuşmayı ve yazmayı yalnızca Türklere hak sayan ve her yurttaşı zorunlu Türk kabul eden antidemokratik çizgide durmaktadır.

Sami Selçuk diyor ki: ‘Eğer kendi köklerinden sökülüp atılan ana dil yok edilirse, o halkın bütün geçmişi, ruhu, binlerce yıllık bilgiler, anılar birikimi de o dille birlikte bir daha dirilmemek üzere toprağa gömülür’ (s. 137). Sormadan edemeyeceğiz: Türkiye’de Türkçenin dışındaki (Pomakça, Hırvatça, Arnavutça, Rumca (Ege ve Pontos), Ermenice (Kilikya ve Hemşin), Zazaca, Lazca, Abhazca, Çerkesçe, Gürcüce, Arapça, Romani (ve yazmadığımızdan dolayı özür dileyeceğimiz diğer) dilleri, bu satırlardaki hale getirme arzusuyla mı yasakladılar ve yasaklıyorlar? Yüz yıllık devlet pratiğinin bize gösterdiğine bakılırsa, cevabın ‘evet’olduğu hemen anlaşlır

ÖRNEK ya da KÖTÜ ÖRNEK

Yazılarda genel olarak, klasik dil anlayışı ve o anlayışın nasyonalistlerin çıkarına olacak biçimde yorumlanışı örnek alınmıştır: Yazılarda en çok yer ayrılan Fransa örneği gibi. Ancak, Fransa’daki karşı gelişmelerden hiç söz edilmemiştir.

Fransa, 1999 yılında, Avrupa Bölgesel Diller ve Azınlık Dillerini Koruma Antlaşması’na imza atmıştı. Buna göre, 75 bölgesel dilin konuşulduğu söylenen Fransa’da, Baskça, Bretonca, Flamanca, Oksitanca, Korsikaca, Alsasça vd. dillere koruma gelmiş oluyor/du. Dönemin Fransa Kültür Bakanı Aurélie Filippetti, yasanın, resmi statüsü olmayan Batı Ermenicesi, Romani, Berberi dilleri ile Sefarad ve Aşkenaz dillerini de kapsayacağını duyurmuştu (m.haberler.com). Fransa’nın uzun zamandır yerel dilleri bastırmak için uğraştığını, aslında yerel/bölgesel dillerin Fransa’nın kültürel zenginliğine katkı sunacağını da söylemişti. 90’lardaki bu olumlu gelişmelerin, 2019’da gözden geçirilmiş baskısı yapılan kitaba girememiş olması düşündürücüdür.  

‘ULUSLAŞMA’

Bütün bu zorlamaların nedeni, kapitalizme uygun formasyon (ulus, ulus-devlet) yaratmaktı. Sami Selçuk, Türkiye açısından başarılı olunduğu konusunda bundan şüpheli: ‘Acaba henüz uluslaşma sürecini bitirmedik mi (s. 133)?  Başka bir yazıda sorusunu yineliyor, bu kez cevabını da veriyor: ‘Evet. Kanımca ne yazık ki, bitirmedik. Daha da kötüye gitti’ (s. 170).

Durum tam da resmedildiği gibidir. Dil baskısının resmi devlet politikası olduğundan bu yana geçen yaklaşık yüz yıllık zaman içerisinde, Türk etnisitesine dayalı bir uluslaşma başarılamamıştır. İlerleme kaydedilmiştir elbette: Maliyeti, diğer dillerin gerilemesi, körelmesi, yok olma aşamasına gelmesi ve hatta yok olması pahasına. Genel özgürlüklerin yok edilmesi, kendi imzaladıkları Lozan’ın dahi hiçe sayılması pahasına.

Evet, bütün baskılara karşın Türk uluslaşması gerçekleşememiştir! Sadece Kürtlerin itirazı bile, bu başarasızılığın en önemli göstergelerinden biridir.

BANA GELİNCE…

2000’li yılların başındaki yazılarımda ben de sözcüklerin Türkçelerini kullanmaya özen gösteriyordum. Eğer bildiğim Türkçe karşılık yoksa, TDK uydurmalarına bakıyordum. Sonra, günlük konuşmadan uzaklaştığımı, sadece belirli çevrelerin anlayabileceği bir dile doğru kaydığımı gördüm. Oysa dilin dününde diretme ne kadar anlamsızsa, yarını diye düşünülen uydurmalarda ısrarcı olma da o kadar anlamsızdı. İkisi de kişiyi anlaşılması güç kılıyor, sağlıklı bildirişimi engelliyordu.

Bildirişimin olabilmesi için konuşucu-dineyici-ortak dil gerekliliğinde, ortak dilin aynı, örneğin Türkçe ya da Çerkesçe olması yetmez. Günlük konuşmaysa, günlük dilde konuşulan sözcüklerle yapılması da gerekir. Yoksa kişiler birbirlerinin ne demek istediğini bir türlü anlayamaz. Dilin ikinci boyutunu oluşturan ‘anlaşamama işlevi’, istemeyerek de olsa devreye girer.

İlk dili, geleneksel söylemiyle anadili Türkçe olan ve dil ile ilgilenen biri olarak yazıyorum: Anadilimin sözcükleri arasında ıscak, bakal, lalanga, ösker, hişdama, bıldır, gayınta, zılbıt, göbez vb. olduğu gibi, kugara, tsisil, kohlil, hohor, hamucara, işkebit, kaful, angona, ğulya, kudal, mazudal, hober, ifteri  vb. sözcükler de vardı.

Benim anadilimde, örneğin çocuklar mektebe gider, ameleler yevmiye ile, bazıları vardiyalı çalışır, sigortalı çalışanlar ise *tekavit (tekaüt) çıkardı. (Umuyorum, şimdi biri çıkıp da bana,  ilk dilimi yanlış edindiğimi söylemeyecektir.)

Dil, iki nedenden dolayı da oldum olası tehlikeli bir alandır: Bunun en önemli nedeni, dilin; iyiliğin olduğu kadar kötülüğün, bilginin olduğu kadar bilgisizliğin de taşıyıcısı olmasıdır. Taşıma işinin Türkçe ya da öz Türkçe göstergelerle mi, yoksa Yipunu ya da Kueçua dilinin göstergeleriyle mi yapıldığının bir önemi yoktur.

‘Cumhuriyet’ kadrolarının hemen hepsinin gelişimi Osmanlıca ile ve –Avrupa’da eğitim almışları saymazsak- Osmanlı’daki laik okullarda olmuştur. Sorun dilde değil, ideolojik olarak seçilen dildedir; dilin özlüğüyle değil, bildirinin içeriğiyle ilgilidir. Örneğin, Osmanlıcı kesim, Osmanlıca göstergelerle; nasyonalist kesim, öz Türkçe göstergelerle kendi nasyonalist bildirilerini yapabilmektedir. İçerikte, yani bildirinin içeriğinde değişiklik yapılmadan, bırakın bilim insanı yetiştirmeyi, birbiriyle sağlıklı bildirişim kurabilen iki insan dahi yetiştirilemez. Çünkü, Şenel’in söylemiyle, ‘… akıldışı, ideolojik bir ortamda yetişen insanlar, akıldışı «kişilik yapıları» kazanırlar’ (1984: 137).

YAZARIN KENDİ DEĞERLENDİRMESİ

Yazar, ‘Elinizdeki kitap, bir dilseverin dil bilincinin ürünü ve uyarısıdır. Bu yazı, Türkçe vurgunu bütün dilseverler için, Türk’ün ortak değerini koruma yanlısı duyarlı insanlar için yazılmıştır. Elbette Atatürk düzeyinde yurtseverler için’ (s. 136-137), diyor.

Yazarın yurtseverliğini ve dilseverliğini tartışacak değiliz. Yazıların dil bilinciyle ele alındığına katılamayacağız. Çünkü,  yazılar dilbilimin güncel yaklaşımlarından uzak olduğu kadar demokrasi anlayışından da uzaktır. Yazılarda geçen birkaç dilbilimsel doğru da, adil bir yorumla, demokrasi lehine kullanılmamıştır. On yıllardır süren tek dil baskısına eleştiri içermediği gibi, kendini Türk aidiyetinde görmeyenlerin ortak değerleri de kitaba yansımamıştır. Aynı siyasal coğrafya içinde, örneğin Pontosluların ortak değerleri onun ilgi (belki de bilgi) alanında değildir.

Kemalist aydının en büyük çıkmazı, düşünceleriyle demokrasi arasında yakınlık kuramamasıdır. Bundan dolayı da cumhuriyet, laiklik, çağdaşlık gibi, literatürlerindeki söylemlerin karşılıkları yoktur. Ancak, yazıların, Atatürk düzeyinde yurtsever olmakla alakası vardır. Çünkü, Türkçe asimilasyon politikasının 1923 sonrası, bizzat Mustafa Kemal’in kendisine bağlanmaktadır.

Özetle; kitabın, yüz yılı aşkın bir süredir devlete egemen olan ırkçı-Türkçü siyasetin yeniden üretilmesine katkıdan başka bir işlevi olmadığını düşünüyoruz. Yazılara egemen olan bilimsel ölçütler değil; dilden sözcüklerin kovulması (s. 42), dilin saldırıya uğraması (s. 53),  yabancı sözcüklerin dili kirletmesi (s. 101), (yabancı sözcüklerin) yurt dışına sürülmesi (s. 69) gibi ideolojik/duygusal, bilim dışı yaklaşımlardır. Dil kirlenmesi nasyonalist bir kuruntudur; dilbilimsel bir tanım değildir. (Sözcüklerin kovulması meselesi, yazarın üzerindeki  Doğan Aksan etkisini gösteriyor.)

Türkiye’nin çokdilli yapısını Türkçe diretmesiyle çoraklaştırmak yerine, bunu çoğulcu demokrasinin bir bileşeni haline getirecek fikirler de geliştirilebilirdi..

Yazılar, Türkiye’de anadili Türkçe olmayanları göz önünde bulundurmadığı gibi, birden çok anadili (anadilleri/ilk dilleri) olan kişileri de gözardı etmektedir. Bu ‘görmezden gelme’ durumu, bilinçli bir çabadır ve bunlarla dolaylı olarak mesaj (dışlama/tehdit) iletilir. Bu mesajın en üst düzeyden bilineni, Mustafa Kemal’in toplum içinde güvensizliği yayan sözleridir. Onun, ‘Türk demek, dil demektir. Türk ulusundanım diyen Türkçe konuşmalıdır. Türkçe konuşmayan bir insan, Türk ekinine, topluluğuna bağlılığını öne sürerse, buna inanılmamalıdır’ (s. 110), sözlerinin örnek gösterilmesi bile, dışlayıcı politikalara bağlılığı göstermektedir. Sayın Selçuk biliyor olmalıydı ki, psikolojik baskı yaratan bu tür konuşmalar, sokakta, Türkçe konuşmayanlara ya da bilmeyenlere karşı saldırılara dönüşmüştü/dönüşmektedir. Dönemin, 30’ların Hitler Gençliği (Hitlerjugend)’ne benzer bir kurumu olan Halkevleri, Türkçe konuşmayanlara karşı şiddetin başını çekiyordu.

30’lu yıllarda, Nazi Almanyası’nda çizilenlerin benzeri karikatürler çiziliyor, gazetelerde makaleler yazılıyor; Meclise, Türkçe konuşmayanlardan para cezası kesilmesi için teklifler geliyordu (Ör. Sabri Toprak, Aralık 1937). Hatta para cezaları kesildiğine dair anlatımlar da anı kitaplarında bulunmaktadır.

Kemalist devlet çizgisine yapılan bu tür göndermeler (2019 tarihinde) ne anlama geliyor?

Vereceğimiz bir iki haber örneği, anlamı bulmaya katkı sağlayabilir: 1) 30.03.2018: İnşaat işçilerine ‘Kürtçe’ konuşma yasağı belgelendi (18),  2) 15.06.2019: Kürtçe konuşan öğretmen sürgün edildi (19), 3) 15.07.2019:  TUİK’inTürkçe bilmeyen kadına kestiği para cezası Meclis’e taşındı. (20)

Sonuç olarak: ‘Önce Dil’in, genel anlamda dil ile bir bağlantısı kurulamamakta, sadece Türkçeyi öne çıkartma çabası içinde olduğu görülmektedir. Kişi açısından anlaşılabilir olan bu durum, çokdilli toplum yapısı göz önüne alındığında baskıcı olur; kabul edilemez. 

DİPNOTLAR:

(1) Noam Chomsky, Dilin Mimarisi, Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, s. 52-53, Birinci Basım, Kasım 2014 – İstanbul

(2) Sami Selçuk, Prof. Dr., Önce Dil, İmge Kitabevi, İmge’de Birinci Baskı, Haziran 2019 – Ankara

(3) Emel Huber,  Prof. Dr., Dilbilime Giriş, Multilingual, 2008 – İstanbul

(4) Jürgen Trabant, Die Sprache, Verlag C.H. Beck, 2009 – München

(5) Özcan Başkan, Prof. Dr., Lengüistik Metodu, Multilingual, 2003 – İstanbul

(6) http://sendika63.org/2011/09/anadili-uzerine-birkac-not-gungor-senkal-58092/

(7) Alâeddin Şenel, Irk ve Irkçılık Düşüncesi, Bilim ve Sanat Yayınları, Birinci Baskı, Ağustos 1984 – Ankara

(8) Jean Perrot, Dilbilim, Dost Kitabevi Yayınları, Birinci Baskı, Eylül 2006 – Ankara

(9) Eugene A. Nida, Dilbilim Üzerine Tartışmalar, Multilingual, 2003 – İstanbul

(10) Ferit Devellioğlu, Osmanlıca – Türkçe Ansiklopedik Lûgat, Aydın Kitabevi, 16. Baskı, 1999 – Ankara

(11) Andreas Tietze, Tarihi ve Etimolojik Türkiye Türkçesi Lugatı F-J, ÖAV, 2009 – Wien

(12) Mahmut Ak – Fahameddin Başar, Osmanlı Türkçesi – Gramer, Tarihi Metinler, Belgeler, Dünya Yayıncılık A.Ş., Birinci Basım, Ekim 2004 – İstanbul

(13)  https://nisanyansozluk.com/?k=buhran

(14) Harald Haarman, Geschichte der Schrift – Von der Hieroglyphen bis heute, Verlag C. H. Beck, Limitierte Sonderausgabe, 2009 – München

 (15) Gökhan Yavuz Demir, Sosyal Bir Fenomen Olarak Dilin Belirsizliği, İthaki Yayınları, 1. Baskı, Mart 2015 – İstanbul

(16) Umut Özkırımlı, Milliyetçilik Kuramları – Eleştirel Bir Bakış, Sarmal Yayınevi, Birinci Baskı, Nisan 1999 – İstanbul

(17) Batı Kaynaklı Sözcüklere Karşılık Bulma Denemesi II, Türk Dil Kurumu Yayınları, 1978 – Ankara

(18)http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/calisma_yasami/950809/insaat_iscisine__Kurtce__konusma_yasagi_belgelendi.html#

(19) https://www.artigercek.com/haberler/kurtce-konusan-ogretmen-surgun-edildi

(20) https://www.haberler.com/tuik-in-turkce-bilmeyen-kadina-kestigi-para-12246939-haberi/