Pazartesi , 12 Nisan 2021

‘Önce Dil’in Anlamı -Güngör Şenkal

‘Dünya bu denli karmaşık iken, katı tekdilcilik zaten hayal edilemez olduğundan ikidillilik insan türü için elbette doğal olanıdır. On beş kişiden oluşan en küçük avcı-toplayıcı kabilelerde bile, farklılaşma olacaktır. İnsanlar birbirinin kopyaları değildirler ve en ufak bir farklılık durumunda bile, bir çokdillilik türü çıkacaktır ortaya.’ (1)

Önce Dil, Sami Selçuk’un, birinci basımı 1999’da, ikinci basımı 2009’da,
üçüncü basımı da bu yıl (2019) yapılan kitabının adıdır. (2) İmge Kitabevi’nden yapılan üçüncü baskısının, ‘gözden geçirilmiş’
olduğu da 3. sayfada belirtilmiştir. Kitap, yazarın değişik tarihlerde dil
üzerine kaleme aldığı yazılardan oluşmaktadır.

Prof. Dr. Sami Selçuk, Yargıtay Birinci
Başkanlığı’na kadar yükselmiş, tanınmış bir hukukçudur. Bir dilci olmasa da,
bir hukukçu olarak dil üzerine söyledikleri/söyleyecekleri, ilgi uyandırır.
Türkiye’de  dilin, 1920’lerin ikinci yarısından bu yana devletin ideolojik
mücadele ve müdahale alanı olduğu bilindiğinde, Sayın Selçuk’un olumlu katkıları
da beklenir/di.

Kitabın eleştirisine geçmeden önce, dil
üzerine genel kabul görmüş bazı bilgileri yinelemekte yarar olabilir. Her şeyden
önce, burada söz konusu olan, anatomik anlamda dil (Al. Zunge, İng. Tongue) değil, dilbilimsel anlamda dildir (Al. Sprache, İng. Language).
Yazının konusunu doğal diller oluşturmaktadır. Emel Huber’in (3) yaptığı
tanıma göre;‘Toplumların  yazılı sözleşme niteliği taşımadan, uzlaşarak
doğal yaşamları içinde geliştirdiği dillere doğal dil denir’
(2008: 62).

J. Trabant (4),kişinin dünya ile ilişkisinde dilin
önemini ve işlevini şöyle yazar: Bütün duyularıyla dünyaya açık varlık olan
insan, dokunur, duyar, tadar, koklar, görür dünyayı ve bu kaotik deneyimlerini
dilde biçimlendirir. Bu, dünyayı kavrama, kavramsal düzene sokma işini de tek
başına değil, çevresindeki konuşan diğer insanlarla birlikte yapar (2009: 15).

Huber, dil, ‘insanlararası bildirişimin temel aracı’dır, der (2008: 18). Bildirişim
(ya da iletişim) ise; ‘İnsanların bilerek
isteyerek birbirlerine bir şeyler bildirmesi
’dir (Huber: 17). Roman Jakobson’un, dilin altı işlevi
olduğuna ilişkin tespitini buraya not aldıktan sonra, bildirişimin nasıl
gerçekleştiğine bakabiliriz. ‘Bildirişim,
bir konuşucunun bir dinleyiciye, ikisinin de bildiğini varsaydığı bir dil
kullanarak, belli bir yer ve zamanda, işitilebilecek bir biçimde bir şeyler
aktarmasıdır’
(2008: 45). Özcan Başkan
(5), ‘Çünkü dil her şeyden önce bir haberleşme, bir anlam aktarma aracıdır’
diyor (2003: 142). Özetle, ‘Dil, bir
topluluğun kullandığı soyut nitelikli bir dizgedir. Topluluğun bireylerinin
hepsinin beyinlerinde bulunan bilgilerin soyut toplamı olarak anlaşılır. Oysa
her birey bu bütünden ancak bir bölümünü bilir ve kullanır’
(Huber: 24).

Kitaptaki yazıların etrafında döndüğü
asıl konu olan anadili (Al.
Muttersprache, İng. mother tongue), Sami Selçuk tarafından ana dili olarak yazılmıştır. Başka yazılarımızda da belirtmiştik,(6) burada yeniden kısaca değinelim: Anadili, modern dilbilimde insanın
edindiği (Al. erwerben) ilk dil (Al. Erstsprache) ya da ilk dillerdir. Ana dil (Al. Ursprache), kendisinden
diller (ve/veya lehçeler) türeyen dildir. Ana
dili
ise, annenin konuştuğu dildir. Bu dilin anadili olması gerekmez. Dili anneye bağlayan anlayış tarihin
derinliklerinde kalmıştır. Yazar, anadili anlayışındaki dilbilimsel gelişmeleri
yazılarında göz ardı ettiği gibi, çağımız toplumlarında kişilerin –değişik
nedenlerle- birden fazla anadili (ikidillilik, çokdillilik) olduğunu, olabileceğini
de göz ardı etmektedir.

Sayın Selçuk’un etkisinde kaldığını düşündüğümüz
bugünkü TDK, anadilini ayrık, ana dili biçiminde yazmaktadır. Böyle
yazan başka dilciler de vardır elbette. Örneğin, Zeynep Korkmaz, Gramer
Terimleri Sözlüğü. Burada bilinmesinde belki yarar olan husus, TDK’nın 1983 (Türkçe
Sözlük – Genişletilmiş 7. Baskı, TDK Yayınları, Ankara 1983) ve öncesi
sözlüklerinde bitişik yazımı tercih ettiğidir. Ayrıca, Emel Huber (Dilbilime Giriş), Doğan
Aksan
(Her Yönüyle Dil), Özcan Başkan
(Lengüistik Metodu), Macit Gökberk
(Değişen Dünya Değişen Dil), Kemal Ateş
(Dil Hurafeleri), Berke Vardar
(Dilbilimin Temel Kavram ve İlkeleri) gibi dilciler de bitişik, anadili biçiminde yazar. Bizce de, bir
dilbilim terimi olarak, kişinin edindiği ilk dili/dilleri ifade için hâlâ
kullanılacaksa, doğru yazımın anadili
biçiminde olduğudur. (İlk dili de
bitişik –ilkdil biçiminde- yazmak
belki daha doğru olabilir.) 

SERMAYE ve DİL

Kapitalizmin toplumsal formasyonu
olarak imal edilen ulus/ulus devlet, paranın ve metanın (alım satım konusu olan
mal) hiçbir engele takılmadan, en hızlı dolaşımının sağlanabileceği ortam
olarak tasarlanır. Bunu sağlamanın en iyi yolunun da dil birliğinden geçtiği
varsayılır ve dil birliği, kapitalizmin zorunluluğu ve ayrılmazı olarak karşımıza
çıkartılır. Bu ise, ulus devlet olarak örgütlenen siyasi birim içinde, ulus
devlet dili olarak kabul edilenin (resmi dil) dışında kalan dilleri yok ettiği
gibi, resmi dilin ağızlarını da yok eden, toplumsal adalet ve özgürlükler karşıtı
bir düşüncedir. Yerel ağızların ortadan kalkması da bir dil kaybıdır ve
dilbilim için kaygı vericidir. Ulus imali sırasında tek dile dayanma, tek
etnisiteye dayanma fikrinin bir neticesidir. Hayali olarak üretilmiş bir etnik
kimlik, ona yakıştırılan bir etnik
dille bütünleştirilmek suretiyle, belirli bir siyasi coğrafyada ulus (nation)
inşa edilmektedir ki, bunun yükü insanlığın binlerce yıllık kültür birikimine
çok ağır olmuştur. Tekdilli bir toplum yaratma keyfiyetinden dolayı insanların
devlet diline zorlanması, dışlanması, aşağılanması, cezalandırılması…

Dilin egemenlerin çıkarı
için kullanılması, siyasi birimlerle (ülke) sınırlı kalmamış, sömürünün dünya
ölçüsünde meşrulaştırıcısı olarak da işlevsel kılınmıştır. Alaeddin Şenel (7), bu
durumu şöyle özetlemektedir: ‘Karşılaştırmalı
dilbilim araştırmalarının sağladığı bilgi birikimi, bir noktadan sonra, çeşitli
halkların dilleri arasındaki ilişkileri, dil akrabalıklarını ortaya koyabilecek
düzeye geldi. Dilbilimdeki bu gelişmelerden yararlanan ırkçılar, dil yakınlıklarından
ırk yakınlıklarına, dil farklılıklarından ırk farklılıklarına geçmekte güçlük
çekmedikleri gibi, Sami, Aryan gibi dilsel kavramlara ırksal anlamlar
yükleyerek, filolojinin bulgularını kötüye kullanmaktan geriye durmadılar’

(1984: 80).

 ‘DİLİN EVRİMİ’

 Sami Selçuk’a göre, ‘Dil, doğal bir evrimin sonucu değildir’ (s. 119).  Bunun bizde oluşturduğu ilk izlenim, Sayın
Selçuk’un dil konusuna ne kadar yabancı olduğudur. Çünkü dil, doğal dilsel bir
evrimin sadece sonucu değil, aynı zamanda kendisidir de. Jean Perrot’un söylemiyle (8),
‘Ama, aslında her dil tarihinin her anında
evrim halindedir’
(2006: 115). Ayrıca, ‘Dil,
bir tür toplumsal kurum oluşturur. Keyfi göstergeler sistemi olan dil, ancak
bir topluluğun kullanımına ve genel rızasına bağlıdır. Toplumsal bir kurum
olarak dil, bu dili konuşan grubun evriminin koşulladığı bir evrim geçirir’

(2006: 132). ‘Dil toplumsal bir kurumdur,
ama özel türde ve kendine özgü evrim koşulları, kendine özgü ataleti olan bir
kurumdur’
(2006: 136).

Eugene A. Nida (9), tanıtımsal dilbilimciyi
botanikçiye benzettiği bir örnekte: ‘Bir
bölgeyi incelemek isteyen bir botanikçi… bu bölgede bulacağı şeyler hakkında
peşin verilmiş yargılar ile oraya gitmez. Ayrıca, tırmandığı tepelerde ne gibi
bitki örtüsü bulunması gerektiğini de belirtmez. Orada bulunan bitki örtüsünü
değiştirmek ise hiç aklından geçmez’
(2003: 35) der. Buradaki dilbilimsel
yaklaşımla, Türkiye’de on yıllardır süren, dil örgüsünü değiştirmeye dönük ideolojik
yaklaşımın tezat oluşturduğu ortadadır. ‘Esasında
herhangi bir gösterge düzeni
(harfler,
alfabe, gş) de bir başkası kadar geçerlidir. Yeter ki göstergeleri ileri süren
kimse bunların ses değerlerini iyice belirtsin 
ve bu göstergeleri her zaman aynı tutarlılıkla kullansın’
(2003:
37).

‘OSMANLICA’

Osmanlı’nın kabuk değişimine zorlandığı,
Osmanlı adı altındaki son dönemlerinde bazı toplumsal sürtüşmeler/çatışmalar yaşanmıştır.
Radikal tarzda hayata geçirilen reformlar zinciri bu sürecin üzerine gelmiştir.
Toplumsal uzlaşma yerine baskılarla hayata geçirilen reformlardan biri de Latin
harflerinin kabulüdür. Bu uygulama, önüne bir geçiş süreci koymadığından, geçmişinin
yazılı tarihini daha ilk nesilde okunamaz hale getirmiştir. Mustafa Kemal,
kendisine önerilen (Ör. İsmet İnönü) beş – on beş yıllık geçiş sürecini dahi
kabul etmemiştir. Böylece, Osmanlı alfabesi, yazılı bildirişimin dışına çıkarılmıştır.
(Taraftar ya da karşıt olmanın ötesinde, Batı’ya uyum reformlarının yoğun
olarak yaşandığı tarihsel süreçte, Osmanlıcaya tutarsız argümanlarla yüklenildiği
kanısındayız.) 

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e yaşanan ad değişikliğinde,
daha çok Batı kapitalizminin içinde yer alabilmenin koşullarına yarayan
reformlar gündeme getirilmişti. İddia edildiği gibi, tümden bir değişim
hedeflenmemişti. Perrot, toplumsal değişim ve dil üzerine yazdıklarında; ‘Bir dili kullanan toplumda yaşanan topyekün
bir değişim, ille de bu dilin yapısında değişime yol açmaz: Rus toplumu XX.
yüzyılda altüst olmuştur, ama Rus dili eski yapısını korumuştur
’ (2006:
136), diyor.

Osmanlıca, dil reformunu meşrulaştırmak
için, toplumun aydınlanması önünde engel olarak gösterilmişti. Bazıları tarafından
hâlâ da gösterilmektedir. Ancak, Türkçe üzerine yapılan çalışmaların günümüzde
geldiği düzey sayesinde, Osmanlıca, lanetlenerek bir kenara atılmak şöyle
dursun, üniversitelerin Türk Dili ve Edebiyatı bölümlerinde Osmanlı Türkçesi olarak okutulmaktadır.

İdeolojik olduğu için, bugün hâlâ hızını
alamamış bir Osmanlıca karşıtlığı sıcak tutulmaya çalışılıyor. Kemalist aydın,
bu karşıtlığın taşıyıcısı; ama aynı zamanda, tarihsel/toplumsal/bilimsel gelişmeleri
ideolojiye feda ettiğinden dolayı da kurbanıdır.  

Sayın Selçuk’un Osmanlıca karşıtlığını
uç noktalara vardıran tutumunu, örnek gösterdiği inkilap ve buhran
sözcüklerinde de görmekteyiz. S. Selçuk, dilde
barbarizmin görkemli bir örneği
saydığı inkilap
sözcüğü için şöyle yazıyor: ‘Çünkü ne
Arapçada, ne de Farsçada var,
(…) gibi
kökü kökeni belirsiz bir sözcük bu.
(…) Hadi, ‘inkilap’ sözcüğünün bu yapısal bozukluğunu…’. Burada geçen
dilde barbarizm için ise şöyle not düşüyor:
‘Dilde barbarizm (barbarisme, barbarismo)
bozulmuş ve dolayısıyla kurallara aykırı olarak yaratılmış ya da kullanılmış
sözcüklerden yararlanma yanılgısını anlatan bir dilbilim terimidir’
(2019:
97, ayrıca bkz. s. 131).

Aslında, dilde barbarlık, antik dönemde, bir sözün yanlış kullanımını (yazım,
sesletim, sözdizim, bükün vb.) belirtmekteydi. Buna kısaca dil hatası diyebiliriz. Seni
seviyorum
yerine, sana seviyorum
demek gibi.

Peki, inkilap sözcüğünde dil hatası var
mı?

Birincisi: Sözcük Arapça [ḳlb] kökünden, infiᶜāl vezniyle/kalıbıyla yapılmıştır. Bu kök, dönme ve dönüşme anlamları
içerir. Sözcüğün kökü kökeni belirsiz
olmadığı gibi, soyu belirsiz (nesebi
gayri sahih)
de değildir.  

İkincisi:  Sözün aslı inkılâp değil inḳılābdır.
Türkçe sözcüklerin [b] ile bitmemesi nedeniyle son ses sertleşerek Türkçeye
entegre olmuş; başka bir söyleyişle, entegre edilmiştir.

Üçüncüsü: Yanılmıyorsam, diyerek, Ahmet Cevdet Paşa (1822-1895)’ya bağladığı inkilap ve buhran sözcükleri konusunda da yanılmaktadır!

Ferit Devellioğlu (10), söcüğün kökenini Arapça
(kalb’dan) olarak belirtiyor ve birinci anlamını, ‘değişme; bir halden, başka bir hale dönme’ olarak veriyor (1999;
439). Andreas Tietze (11) ise sözcüğün kökenini Arapça
olarak verdikten sonra, birinci anlamını ‘dönüm
noktası’
olarak yazmıştır. Ayrıca, sözcüğün geçtiği yerden örnek vermiş,
kaynak olarak da Ferec’i göstermiştir.
Ferec, bilindiği gibi, Ferec baʿd
eş-şidde
’dir ve 15. yüzyıl olarak tarihlendirilir.
Yani, Ahmet Cevdet’ten 4 asır önce.

Osmanlı Türkçesi (12) adlı eserin infiᶜāl vezninin anlatıldığı bölümünde, dört sözcüğün
vezne göre yapılışı örnek verilmiştir: hezimet, keşf, kalb ve akd (2004: 97). İnḳilābın,
kalb (ḳlb,=ق,ل,ب ) kökünden yapıldığını yukarıda söylemiştik.

Kaldı ki, 7. yüzyılda (Halife Osman
tarafından) yazılan Kur’an’da, Al-i İmran 144’te de geçtiği (kutilenkalebtum)
söylenir. Ancak, bizim için Ferec yeterlidir.

Buhran sözü için
de belirtelim: Arapça [bḥr = ب,ج,ر] kökünden [–ān] ekiyle yapılan bu sözcük,
Nişanyan Sözlük’e göre Kābūsnāme’de geçmektedir.(13) Kābūsnāme’nin yazılış tarihi 1082, Mercimek Ahmet tarafından
Farsçadan Türkçeye çevrildiği tarih ise 1431-1432 olarak verilmektedir.

‘HARF DEVRİMİ’

Arapça harflerin bugünkü sıralanışı,
benzerliklerine göre yapılmış biçimsel bir sıralanıştır ve çok sonraları gelişmiştir.
Bu harflerin sayı değerleri de olduğundan, eski sıralanış aynı zamanda sayısal
sıralanıştır. Buna göre, Latin alfabesinin ilk dört harfi (A, B, C, D)
Arapça  ile aynı sıralanışta (Alef =1,
Ba=2, Cim=3, Dal=4) bulunduğu gibi; K, L, M, N (Kef=20, Lam=30), Mim=40,
Nun=50) sıralanışı da aynıdır. Fransızcadan alınan Alfabe, Yunanca Alfa ve
Beta’dan (başlarındaki a ve b seslerinden) oluşmadır. (Modern Yunanca’da Beta (β)
harfi Vita olarak okunur.) Bu Arapça harfler, -belki, Yunancanın da soldan sağa
yazıldığı MÖ 5. yüzyıl ve öncesi dönemde – Fenike dolayımıyla Yunancaya geçmiştir;
oradan da diğer Batı dillerine.

Harald Haarmann (14), Yazının Tarihi adlı eserine koyduğu, Ön Asya ve Avrupa’da yazının
gelişiminin önemli durakları, başlıklı çizelgede, Kuzey Semitik yazısının bir
kolunun Fenikece dolayımıyla Yunancaya, Batı Yunanca kolu üzerinden de
Latinceye uzanan duraklarını göstermiştir.

İster Fransızcadan gelen biçimiyle
alfabe (alphabet), ister Arapçadan Alifba (Türkçe söylenişte harflerin ünlüleri
inceltilerek, Elifbe ya da Elifba), isterse de şimdilerdeki (Türkçeleştirilmiş
?) biçimiyle Abece olsun, kaynağı birdir ve Arapçadır (Semitik diller).

‘GÜNEŞ DİL TEORİSİ’

1930’lu yıllar, özellikle Arapça,
Farsça ve Batı dillerinden Türkçeye girmiş sözcüklere, -o yılların koyu ırkçı
atmosferi içinde- Türkçe karşılıklar bulmanın/uydurmanın yoğun çabasıyla başladı.
Bu, günlük konuşma dilinin tasfiyesi idi. Yabancı sözcükler atmakla bitmeyecek
kadar çoktu ve yerlerine bulunan/uydurulan sözcükleri birbirine kullanmaya çalışan
elit tabaka bile gülüyordu duruma.

Yönelimin yanlışlığı, Mustafa Kemal’in
Falih Rıfkı’ya, ‘Çocuk, dili bir çıkmaza
soktuk.’
sözleriyle, bizzat yanlışın mimarı tarafından itiraf edilmişti. ‘Memleketimizin en büyük bilginlerini,
yazarlarını bir komisyon halinde aylarca çalıştırdık. Elde edilen netice şu bir
küçük lûgatten ibaret. Bu tarama dergileri cep kılavuzları ile bu dil işi
yürümez Falih Bey; biz Osmanlıcadan ve Batı dillerinden istifadeye mecburuz‘
diyordu,
M. Kemal. Dilde sözcük yasaklamayla paralel giden yeni sözcükler uydurma çıkmaz
sokağından, bir başka çıkmaz sokağa sapmakla çıkılmaya çalışıldı: ‘Şüphesiz
dili bir çıkmaza sokmuşuzdur. Fakat şu bir gerçektir ki Türkçe dünyada en eski
dillerden birisidir ve kelimelerin oluşumu da güneşin oluşumu kadar eskidir. Yani
bugün kullandığımız kelimeler aslen Türkçe’dir ve diğer dillere bu kelimeler
zamanla bizim dilimizden geçmiştir. Bu teorinin adı güneş dil nazariyesidir’
(M.K.).

Bundan sonra, Türkçe olmayan sözcükleri
dilden çıkarmak yerine, onların aslında Türkçe olduğunu ileri sürerek dilde
tutma yoluna gidildi. Bütün dillerin İbraniceden türediği de, önceki çağların
dilcileri tarafından ileri sürülmüştü (Perrot: 15).

Güneş Dil Teorisi’nin bilimsellik
iddiası çok uzun zamandır gündemden düşmüştür; bilimsel çevrelerde savunulması
da söz konusu değildir. Bunun bilincinde olan Sayın Selçuk, ‘özü ne olursa olsun’ sözleriyle teoriyi
olumsuzlamakta, bilimsel olmasa da bir çaba olarak saygı göstermektedir (s.
76).

Kısacası, diller arasında sözcük alışverişi
sonucu dile giren sözcükler (alıntı
kelime
, Korkmaz), ileri sürüldüğü gibi dilde
kirlenme
(Selçuk: 101) değil, zenginlik yaratır. Bu sözcükleri radikal bir
biçimde (kısa sürede ve toplumsal uzlaşmayı dışlayarak) atmaya kalkışmanın,
atmanın yanlışlığı/sıkıntıları, hiçbir bilimselliği olmayan GDT ile örtülmeye
çalışılmıştır.

Mustafa Kemal‘in 1938 yılında ölümünün
ardından, Ankara Üniversitesindeki Güneş Dil Teorisi derslerine son veren İbrahim
Necmi Dilmen’e, nedeni sorulduğunda, ‘Güneş
öldükten sonra onun teorisi nasıl hayatta kalabilirdi‘
dediği anlatılır. GDT’nin
ne olup ne olmadığı bu cümlede açıktır!

‘HALKÇILIK’

Kemalist halkçılığın, toplumun egemenlik
altında tutulan/ezilen çoğunluğunu oluşturan halk ile, retorik dışında bir
ilgisi/ilişkisi yoktur. Toplumda var olan sınıfsal eşitsizlikleri gizlemek ve
hatta baskı ile sürmesini sağlamak için ileri sürülmüştür. Asıl amacı, sınıfları
inkar ederek, sınıf mücadelesinin ezilenler lehine gelişmesini/güçlenmesini
daha başından engellemektir. Halkçılığı, halkın dilini konuşmak gibi sunarak
yapılmak istenen, yine, sınıfsız toplum çarpıtmasını perdeleyerek gündemde
tutmaktır. Dilde özleşme diye ileri sürülenin, aydın-halk ikiliğini yok edeceği,
halkçılığın gerçekleşmesine hizmet edeceği de düşünülenler arasındaymış. Oysa,
dilbilim araştırmalarından öğrendiğimize göre, toplumsal gruplar/katmanlar arasındaki
dil farkı (sosyolekt) her zaman olacaktır.

‘SUÇ ve DİL’

Dilde özleşmeyle dilin daha anlaşılır
olacağı ve böylece suçların azalacağını düşünmek temelsizdir. Özleşen dilin daha anlaşılır olduğu düşüncesi,
sokaktaki durumla değil, ideolojik yaklaşımla alakalıdır. Örneğin, Selçuk’un
yazılarında öz Türkçe diye kullandığı yarkurul, savlav, dolancı, çokekinsel, akçalı
yardım, akçalı ceza, yazanakçı…
gibi sözcükleri sözlüğe bakmadan
anlayabilecek hemen hemen hiçkimse yoktur. Hukuk dilinin anlaşılır olması (öz
Türkçeleşme anlamında değil) elbette gereklidir. Ama, suç oranlarının artmasında
yüzlerce etken varken, dilde özleşmeyle bunun önlenebileceğini ileri sürmek
gerçekçi olmaz. Örneğin, taciz ve tecavüz vakalarının
nedeni, bu sözcüklerin Arapça olduğundan dolayı anlaşılamaması nedeniyle değildir.

Ahlaki çürümüşlük en büyük etkendir ve
bu iktidar olma/kalma durumlarıyla yakından ilişkilidir.

 ‘AŞAĞILIK DUYGUSU’

Sami Selçuk’un dediği üzere, ‘Batı karşısında eziklik duygusunu yok
etmek, Türklük gururunu yükseltmek isteyen Atatürk, Türk dilinin doğurgan işlenebilir
bir bilim ve edebiyat dili olduğunu kanıtlamak çabasındaydı’
(s. 75-76). Bu
sözlerin, Mustafa Kemal ve çevresindeki küçük bir elit grup açısından doğru
olduğunu düşünüyoruz. Onun dışında, örneğin Eskişehir’deki ya da Erzincan’daki
halktan bir kişinin Batı karşısında bir ezikliği olamayacağı gibi, büyük bir
olasılıkla Batı’nın neresi olduğu, ne anlama geldiği hakkında bir fikri de
yoktu. Bunun arkasında, Osmanlı’nın son döneminde ulus devlete evrilme savaşımı
içine giren Türkçü kadroların ve özellikle de Mustafa Kemal’in yaralı belleği (özellikle Selanik’teki
çocukluk günleri) bulunmaktadır. Selçuk, yazısının devamında da bunu doğruluyor:
Uygar dünya karşısında aşağılık duygusunu
yenen ve dilimizin zenginliğini kanıtlayan…

Selçuk, yazılarının birinde okura şu
soruyu soruyor: Leyl, tahtelbahir,
istikra sözcüklerini kaç Türk çocuğu anlayabilir ki
(s. 111)? Uzun zamandır
ders kitaplarına alınmayan, medya organlarınca da kullanılmayan bu sözcükleri
anlamak elbette sözlük gerektirir. Ancak, soru, yerinde bir soru değildir.
(Sami Selçuk, bugün bir lise öğrencisinin Mustafa Kemal’in Nutuk’unu, Tevfik
Fikret şiirlerini ve Mehmet Akif’in İstiklal Marşı’nı anlamakta zorlanmasında
da yakınıyor (s. 128). Bu sözcükler kullanıldığı dönemde, kullanılan toplumun
zihninde bir karşılık, bir anlam oluşturuyordu. Kopukluğu yaratan, Türkçeyi /
öz Türkçeyi baskıcı yöntemlerle topluma direten zihniyettir. Aksini söylemek,
-diğer Arapça sözcüklerde görüleceği üzere- anılan Türk çocuğu kadroların, istiklal, istikbal, hürriyet, inkilap,
vicdan, adalet ve benzeri sözcükleri anlayamadıkları olur ki, bu, Kemalistler
arası iç çatışma nedeni olabilir.

Burada, sözcüklerin nasıl anlam kazandığı
üzerine birkaç not düşelim: ‘Kendisi dışında
bir nesne ya da olgu gösteren nesne ya da olguya gösterge denir. (…) Gösterge, temelde, ikili bir ilişkiye dayanır.
Önce, göstergenin taşıyıcısı olan
bir nesne ya da olgu bulunmalıdır. (…) Gösteren işte bu taşıyıcıdır. Bunun dışında,
gösterenin işaret ettiği, gösterdiği bir anlam, bir kavram bulunmalıdır…
(…) Göstergenin bu anlam ya da kavram yönüne de gösterilen denir’
(Huber:
46-47). Peki, burada sözü edilen gösteren ve gösterilenin bildirimdeki işlevi
nedir? Öncelikle, ‘… gösterenler de
gösterilenler de soyut bilgilerdir. Gösterilenler kavramların, gösterenler
seslerin soyut bilgisidir. Aradaki fark, gösterenlerin bildirişim durumunda
somutlanmalarının zorunlu olmasıdır…’
(Huber: 54-55).

Söylenenlerin konuyla ilişkisi şöyledir:
Konuşucunun göstergesi olan tahtelbahir
sözü, eğer dinleyicinin beyninde somutlanmıyorsa bir anlam oluşmaz. Bu, tahtelbahirin Türkçe çeviri karşılığı
olan denizaltı sözcüğü için de aynıdır.
Dolayısıyla gösteren-gösterilen ilişkisi zaman içinde dilin konuşucuları tarafından
belirlenmiştir/bilinir ve bağlam içerisinde anlam kazanır. Örneğin, Sami
Selçuk’un yazılarında geçen istikra
sözcüğü yerine tümevarım dediğinizde,
bu kendiliğinden anlaşılır olmaz. Dilin konuşucuları, önce, tümevarım sözcüğünün
neyi gösterdiğini öğrenmelidir.

Dil, gösterenin neyi gösterdiğinin
bilinmesiyle/uzlaşıyla anlaşılır olur. Gösterge keyfidir; buna nedensiz ya da saymaca da denir. Gösterge seçilirken gösterilen bu keyfiyet,
gösteren-gösterilen bağı kurulduktan sonra zorunluluğa dönüşür Artık, -genel
yaklaşım olarak- gösterileni göstermek için keyfi bir gösterge kullanılamayacağı
gibi, gösterilene de keyfi bir anlam yüklenemez. Eğer tersi bir tutum takınılırsa,
bildirişim ya hiç sağlanamaz ya da eksik bildirişim olur.

Öz Türkçecilerin en önemli çıkmazlarından
biri, dili bu biçimde zorlamanın gereksizliği bir yana, bu tutumun uygulamada
da bir karşılığının olmamasıdır. Öz Türkçeci Selçuk’un kitabından gelişigüzel
aldığımız bazı sözcükler bunu doğruluyor; dogma (Yun), zeka (Ar), gergef (Fa),
ezber (Fa), çünkü (Fa), ağda (Ar), insan (Ar), temel (Yun), örnek (Er), zor
(Fa), eğer (Fa), saydam (?), çeşit (Fa), zira (Fa) vd.

Dile diyakronik baktığımızda,
bugün artık kullanımda olmayan bir sözcüğün, neden insanlarda bir çağrışım
yapmadığını ciddi ciddi sorabiliriz. Çünkü, önemli bir yöntem hatası yapmaktayız.
Halbuki dili anlama ve anlamlandırma, senkronik yaklaşımla yöntemsel doğruluk
kazanır. Gökhan Y. Demir (15)’e göre, bu da dil araştırmalarında
diyakronik yöntemden önce gelir (2015: 100-101). (Buraya ilişkin ayrıntılı
bilgi: Ferdinand de Saussure, Genel
Dilbilim Dersleri, s. 139-144)

Üzerinde düşünüyoruz: Batı karşısında
eziklik, Batı’nın değer sistemlerini almakla giderildi mi? Rakamlar, ağırlık ve
uzunluk ölçüleri, giyim kuşam, şapka, harfler, hafta tatili… hep bir ezikliğin
ve/veya emperyalizmle uzlaşmanın bir sonucu muydu?

DİLİN ÖNEMİ

Nasyonalistlerin, dilin önemi diye sürekli vurgu yaptığı, aslında bütün dilleri
kapsayan, insani/demokratik bir söylem değildir. Aksine, sadece kendi dilleri
için istedikleri bir ayrıcalıktır.  Bu
ayrıcalık, iktidar/yönetim ayrıcalığının bir tamamlayıcısı ve yeniden üreticisi
olarak istenmektedir. Egemenlik ilişkileri açısından düşünüldüğünde bunun aslında
pazarın bütünlüğü için gerekli görüldüğü bilinmektedir. 

Uluslaşma için vazgeçilmez olarak düşünel
dil (ki, nasyonu oluşturduğu kabul edilen toprak, kan bağı, din gibi etmenlere
dahil edilmişti), ulus tanımında etnik kimlikle bütünleştirilir ve siyasi coğrafyadaki
herkese diretilir. Ulus devletin kuruluşu, önce hayal edilen bir millet ile başlar. (Hayali olma meseleseni bir kenara bırakıyoruz.) Dilin kuruluştaki önemi, ilkel
nasyonalizmin temel söylemi olan biz
ve onlar ayrımının dil üzerinden
biçimlenmesidir. Sonra, standart dilin kurulmasıyla pazarın bütünleşmesinin sağlanacağına
olan inanç gelir.

Umut Özkırımlı (16) Hobsbawm’ı işaret ederek diyor ki:
‘Milliyetçilerin en çok üzerinde durduğu
kültürel öge olan dilin, kendi başına milletlerin oluşumuna fazla katkıda
bulunmadığı, genelde milletin ‘kurulmasını’ izleyen yıllarda oluşumunu tamamladığı
son yıllarda üretilen çalışmalarda ortaya kondu’
(1999: 88).

Sayın Selçuk, verdiği Fransa örneğinde,
Fransız devrimi sırasında ‘Fransa’da halkın
üçte ikisi Fransızca bilmemektedir ya da çok az bilmektedir
’ (s. 135)
diyor. (İtalyan birliği sağlandığında, İtalya’da İtalyanca konuşanlar nüfusun
yüzde 2,5’ini oluşturuyordu.) Cumhuriyet olarak adlandırılan dönemde nüfusun ne
kadarı Türkçe konuşuyordu, tam olarak bilinemiyor. Ancak günümüz dünyasında
bilinen bir gerçeklik var ki, o da, nüfusun küçük bir bölümünün konuştuğu dili
zorunlu tutarak diğer dilleri geriletmenin övünülecek bir yanı olmadığıdır.
Kemalist aydın günümüzü anlayabilmekte zorlanıyor; çünkü, zihnindeki paradigma
buna izin vermiyor.

 ‘ÖZ TÜRKÇE’

Karışa kaynaşa, değişe dönüşe yoluna
devam eden dilin/dillerin özü yoktur!
Günlük dilin dağarcığında bulunmayan, kullanılmayan sözcükleri, antik kitap/yazı
aralarından bulup kullanıma dahil etmek hiç de gerekli değildir. (Aynı
gereksizlik, iktisadi, teknik, ticari, siyasi yollarla gelen/dile giren
sözcükler için de geçerlidir.) Hele göçmen (alıntı,
ödünç
vb. tanımlardan daha gerçekçi) sözcükleri benzeştirme ya da çeviri
yoluyla Türkçeleştirmek daha yavan oluyor. [Örneğin: Okul (Fr. école), Onur
(Fr. honneur) gibi.] Burada söylediklerimiz, önerilen sözcüklerin tutup
tutmamasıyla alakalı değildir. Bir televizyon dizisinde geçen uydurma bir
sözcük de birden moda olarak tutabilir/yayılabilir ve dil kurumlarının birkaç
on yılda başaramadığı bir biçimde, üç beş gün içinde dile (sözlüğe değil) yerleşebilir.

Mustafa Kemal’in, dil çalışmaları
yaparak Türkçeye kazandırdığı sözcüklerden söz edilir. Bunların kaynağı, MEB
1937 tarihli, Fransızcadan M. Kemal tarafından tercüme edilen geometri ders
kitabı, bu kitapta kullanılan sözcüklerdir. Selçuk’ta bunlardan bazılarını sıralamış;
ama üçgen sözcüğünü almamıştır! Üçgenin üçten türetilme hikayesi, anlatıldığı
biçimiyle ilginçtir. Yunanca açı, köşe
anlamına gelen gōniá, Türkçede gönye olarak zaten kullanılıyordu:
Üç+gönye (üç+gen).

 Dilde özlük
arayışı (bu aynı zamanda kesinlik
arayışıdır) dili mekanik bir işleyiş içinde görme yanılgısıdır. Oysa dil, bir
organizmadır. Dili organizma olarak görmek, onun kalıplara sıkıştırılarak
disiplin altına alınabilir olmadığını görmektir: Demir, ‘…çünkü dil’ diyor, ‘zaptürapt
altına alınamaz. Dil, kabul veya reddedebileceğimiz bir sistem, bir nesne veya
onarabileceğimiz bir aygıt değildir’
(2015: 149).

TDK’nın önerdiği öz Türkçe sözcüklerden
on tanesini buraya alıyoruz. Bu sözcüklerin, Türkçe konuşan/bilen insanların
zihninde TDK’nın emeli doğrultusunda bir anlam oluşturduğu şüphelidir. Eğer
bunlardan bir tanesi bile sözlüğe bakılmadan tahmin edilebilirse, bu (Türkçe için değil, ama), TDK için büyük başarı
sayılmalıdır: Çürükçe, doğrultmacı,
yüklet, bulucuk, yapınak, korunç, çarpınçlı, günoğlu, genbinit ve saklanca
(17)

Sami Selçuk, ‘Çünkü dilde özleşme akımı, bilimsel gerekçelere ve gerçeklere
dayanmaktadır’
  diyor (s. 67). Bu,
kerameti kendinden menkul bir bilimselliktir. Buna, günümüzün en değerli
hocalarından Chomsky’nin sözleriye vereceğimiz karşılık şudur: ‘Derin bilimsel çözümlemelerin insanların
sorunlarıyla, hayatlarıyla ya da birbirleriyle ilişkileriyle ilgili bir şey
söylediğini sanmak bence boş bir beklentidir. Bu çıkarcı beklentinin kendisi,
bir baskılama ve sömürü tekniğidir ve bundan kaçınılmalıdır’
(Chomsky: 16).

Dilbilimcinin, -tarafımızdan da doğru
bulunan- yapması gereken, Nida’nın diyaloglarında geçtiği gibidir: ‘Biz, dili kullanan insanların neler
söylemesi gerektiğini değil, doğrudan doğruya söylediklerini anlatıp tanıtıyoruz’
(Nida: 33).

Öz Türkçe, vatandaş Türkçe konuş baskısının bir adım sonrasını oluşturmuştur:
Vatandaş öz Türkçe konuş!

DİLBİLİMSEL DOĞRULAR

Dil kitapları genellikle dil(bilgisi)
doğruları ile başlar. Kimileri de bu doğruları yazı içine serpiştirir. Hiçbir
dilin yüzde yüz öz olamayacağını belirten Selçuk (s. 91), bir başka yazısında, ‘Atatürk’ün buyruğu, bütün yabancı
terimlerin ve sözcüklerin Türkçeleştirilmesidir’
(s. 112)  sözlerini sorgulamadan aktarabilmektedir.

Yazar, dilin zenginliği üzerine de bazı
doğrular almış yazılarına: ‘Bu nedenlerle
insanlık, günümüzde hiçbir dilin, hatta hiçbir sözcüğün yitip gitmesine izin
vermiyor. Göz yumarsa yoksullaşacağını biliyor. Bir dili yasaklamak şöyle
dursun, eğer o dilin sözlüğü yazılmamışsa, son konuşanları çağırarak o dilin
yazılı sözlüğünü yapıyor. Çünkü bir dili yasaklamak ya da bir dilin ölmesine
göz yummak kültürel bir soykırımdır’
(s. 116). 

Her sözcüğüne katıldığımız bu satırların
hukukçu yazarının, Kürtçe dilekçe verilmesinde bir sakınca olmadığını
belirtmenin dışında, Türkiye’de Türkçe dışında konuşulan dilerin geliştirilmesi
için bir çabası olmuş mudur? Diller üzerine yapılan ve dilbilimin bugünkü bakışını
yansıtan yukarıdaki paragrafın içeriğini, Türkiye’de Türkçe dışındaki dillere
uygulama/uygulatma niyeti var mıdır?

UNESCO verilerine göre; Türkiye’de ilk
sırada Hertevin, Ladino, Süryanice ve Gagavuzca olmak üzere, Abhazca, Adigece,
Hemşince, Romanes (Romani), Romeika (Pontos Rumcası), Lazca, Ermenice ve Zazaca
yok olma tehlikesi altındadır.  Kapadokya
Rumcası, Mlahso ve Ubıhça ise ölmüştür.

Burada belirtilen dillerin ölmesi,
‘kültürel bir soykırım’ olmuyor mu? Eğer oluyorsa, bu soykırıma, insanlığın
kültürel yoksullaşmasına neden seyirci kalınıyor?

Görüldüğü üzere, kitabın bilimselliği
algısı için yazılan bu doğrular, kitabın genel eğilimiyle hiç de uyumlu değildir. 

HALK OYLAMASI

Yazılarda, halk oyu ile kabul edildiği
söylenen ve uygulanması istenen Anayasa, 1961 Anayasası’dır. Bu, bir darbe
Anayasası olduğu gibi, kendinden sonraki darbelere gerekçe oluşturduğu için de
eleştirilmiştir. (Darbe sonrası ortamda yapılan halk oylamalarının, halkın
özgür iradesini yansıtıp yansıtmadığı tartışmalıdır/tartışılmalıdır.) Sami
Selçuk, buna istinaden bazı yasaları sıraladıktan (s. 84, 85) ve araya ‘ulusal dil, Türk halkının kendi öz dili
olan Türkçedir’
yorumları ekledikten sonra, yükümlülüğümüzü de bildiriyor: ‘Bu nedenlerle, sözüyle ve özüyle uygulanması
gereken anayasal kurallara uygun olarak Türkler, Türkçe konuşup yazışmakla
yükümlüdürler’
(s. 85).

Burada anlaşılmayan husus, kendisini
Türk aidiyetinde görmeyenlerin ne olacağıdır. Devletin vatandaşlara (İng.
citizen) zorunlu tuttuğu (üst kimlik olarak adladırıldığı halde, gerçeğinde
etnik olan) kimlik ‘Türk’ olduğundan, yukarıdaki gibi bir sorun, devlet
çizgisinde görmezden geliniyor.

DİĞER DİLLERİN DURUMU

Bırakınız dillerini, varlıkları bile on
yıllarca yok sayılan Kürtlerden (ve diğer halklardan), onların (diğer değerlerinin
yanında) dillerinin gelişimini engellediğimiz için özür dileyecek miyiz?
Telafisi için gerekli demokratik dönüşümleri yapacak mıyız? Sözcük alışverişi
dilin doğasında olduğu halde, TDK’ya göre, Kürtçe ve Zazacadan Türkçeye hiç
sözcük geçmemiş olmasını mümkün görecek miyiz? Yüzyıllardır yan yana, iç içe yaşayan
bu halkların dillerinden tek bir sözcük bile almadık mı? Yoksa, Zazaca ve
Kürtçe dillerinin tümden inkar edildiği 30’lu yıllarda mıyız hâlâ? Bu diller,
Kemalist aydın için hâlâ meçhul dil
mi?

Sami Selçuk’un, ‘O yüzden her yurttaşın ana dili bilincini kazanması ve o doğrultuda
konuşması ve yazması ulusal bir ödevdir’
sözleri, samimiyetle söylenmiş
sözler midir? Eğer öyleyse; Türkçenin dışındaki dilleri anadili olarak edinmiş
‘her yurttaşın anadili bilinci kazanması ve o doğrultuda konuşması ve yazması’nın
ulusal bir ödev olarak kabul edilmesi gerekir. Oysa kitap, her yurttaşın
anadilinin Türkçe olmadığı gerçeğine hiç değinmemekte; anadili bilinci kazanmayı,
anadilinde konuşmayı ve yazmayı yalnızca Türklere hak sayan ve her yurttaşı
zorunlu Türk kabul eden antidemokratik çizgide durmaktadır.

Sami Selçuk diyor ki: ‘Eğer kendi köklerinden sökülüp atılan ana
dil yok edilirse, o halkın bütün geçmişi, ruhu, binlerce yıllık bilgiler, anılar
birikimi de o dille birlikte bir daha dirilmemek üzere toprağa gömülür’
(s.
137). Sormadan edemeyeceğiz: Türkiye’de Türkçenin dışındaki (Pomakça, Hırvatça,
Arnavutça, Rumca (Ege ve Pontos), Ermenice (Kilikya ve Hemşin), Zazaca, Lazca,
Abhazca, Çerkesçe, Gürcüce, Arapça, Romani (ve yazmadığımızdan dolayı özür
dileyeceğimiz diğer) dilleri, bu satırlardaki hale getirme arzusuyla mı
yasakladılar ve yasaklıyorlar? Yüz yıllık devlet pratiğinin bize gösterdiğine
bakılırsa, cevabın ‘evet’olduğu hemen anlaşlır

ÖRNEK ya da KÖTÜ ÖRNEK

Yazılarda genel olarak, klasik dil
anlayışı ve o anlayışın nasyonalistlerin çıkarına olacak biçimde yorumlanışı
örnek alınmıştır: Yazılarda en çok yer ayrılan Fransa örneği gibi. Ancak,
Fransa’daki karşı gelişmelerden hiç söz edilmemiştir.

Fransa, 1999 yılında, Avrupa Bölgesel
Diller ve Azınlık Dillerini Koruma Antlaşması’na imza atmıştı. Buna göre, 75
bölgesel dilin konuşulduğu söylenen Fransa’da, Baskça, Bretonca, Flamanca,
Oksitanca, Korsikaca, Alsasça vd. dillere koruma gelmiş oluyor/du. Dönemin
Fransa Kültür Bakanı Aurélie Filippetti,
yasanın, resmi statüsü olmayan Batı Ermenicesi, Romani, Berberi dilleri ile
Sefarad ve Aşkenaz dillerini de kapsayacağını duyurmuştu (m.haberler.com).
Fransa’nın uzun zamandır yerel dilleri bastırmak için uğraştığını, aslında
yerel/bölgesel dillerin Fransa’nın kültürel zenginliğine katkı sunacağını da
söylemişti. 90’lardaki bu olumlu gelişmelerin, 2019’da gözden geçirilmiş baskısı
yapılan kitaba girememiş olması düşündürücüdür.  

‘ULUSLAŞMA’

Bütün bu zorlamaların nedeni,
kapitalizme uygun formasyon (ulus, ulus-devlet) yaratmaktı. Sami Selçuk,
Türkiye açısından başarılı olunduğu konusunda bundan şüpheli: ‘Acaba henüz uluslaşma sürecini bitirmedik
mi
(s. 133)?  Başka bir yazıda
sorusunu yineliyor, bu kez cevabını da veriyor: ‘Evet. Kanımca ne yazık ki, bitirmedik. Daha da kötüye gitti’ (s.
170).

Durum tam da resmedildiği gibidir. Dil
baskısının resmi devlet politikası olduğundan bu yana geçen yaklaşık yüz yıllık
zaman içerisinde, Türk etnisitesine dayalı bir uluslaşma başarılamamıştır. İlerleme
kaydedilmiştir elbette: Maliyeti, diğer dillerin gerilemesi, körelmesi, yok
olma aşamasına gelmesi ve hatta yok olması pahasına. Genel özgürlüklerin yok
edilmesi, kendi imzaladıkları Lozan’ın dahi hiçe sayılması pahasına.

Evet, bütün baskılara karşın Türk
uluslaşması gerçekleşememiştir! Sadece Kürtlerin
itirazı
bile, bu başarasızılığın en önemli göstergelerinden biridir.

BANA GELİNCE…

2000’li yılların başındaki yazılarımda
ben de sözcüklerin Türkçelerini kullanmaya özen gösteriyordum. Eğer bildiğim
Türkçe karşılık yoksa, TDK uydurmalarına
bakıyordum. Sonra, günlük konuşmadan uzaklaştığımı, sadece belirli çevrelerin
anlayabileceği bir dile doğru kaydığımı gördüm. Oysa dilin dününde diretme ne
kadar anlamsızsa, yarını diye düşünülen uydurmalarda ısrarcı olma da o kadar
anlamsızdı. İkisi de kişiyi anlaşılması güç kılıyor, sağlıklı bildirişimi
engelliyordu.

Bildirişimin olabilmesi için konuşucu-dineyici-ortak
dil gerekliliğinde, ortak dilin aynı, örneğin Türkçe ya da Çerkesçe olması
yetmez. Günlük konuşmaysa, günlük dilde konuşulan sözcüklerle yapılması da
gerekir. Yoksa kişiler birbirlerinin ne demek istediğini bir türlü anlayamaz.
Dilin ikinci boyutunu oluşturan ‘anlaşamama işlevi’, istemeyerek de olsa
devreye girer.

İlk dili,
geleneksel söylemiyle anadili Türkçe
olan ve dil ile ilgilenen biri olarak yazıyorum: Anadilimin sözcükleri arasında
ıscak, bakal, lalanga, ösker, hişdama, bıldır,
gayınta, zılbıt, göbez
vb. olduğu gibi, kugara,
tsisil, kohlil, hohor, hamucara, işkebit, kaful, angona, ğulya, kudal, mazudal,
hober, ifteri
 vb. sözcükler de vardı.

Benim anadilimde, örneğin çocuklar
mektebe gider, ameleler yevmiye ile, bazıları vardiyalı çalışır, sigortalı çalışanlar
ise *tekavit (tekaüt) çıkardı. (Umuyorum, şimdi biri çıkıp da bana,  ilk dilimi yanlış edindiğimi söylemeyecektir.)

Dil, iki nedenden dolayı da oldum olası
tehlikeli bir alandır: Bunun en önemli nedeni, dilin; iyiliğin olduğu kadar
kötülüğün, bilginin olduğu kadar bilgisizliğin de taşıyıcısı olmasıdır. Taşıma
işinin Türkçe ya da öz Türkçe göstergelerle mi, yoksa Yipunu ya da Kueçua
dilinin göstergeleriyle mi yapıldığının bir önemi yoktur.

‘Cumhuriyet’ kadrolarının hemen
hepsinin gelişimi Osmanlıca ile ve –Avrupa’da eğitim almışları saymazsak-
Osmanlı’daki laik okullarda olmuştur. Sorun dilde
değil, ideolojik olarak seçilen dildedir;
dilin özlüğüyle değil, bildirinin
içeriğiyle ilgilidir. Örneğin, Osmanlıcı kesim, Osmanlıca göstergelerle;
nasyonalist kesim, öz Türkçe göstergelerle kendi nasyonalist bildirilerini
yapabilmektedir. İçerikte, yani bildirinin
içeriğinde değişiklik yapılmadan, bırakın bilim insanı yetiştirmeyi, birbiriyle
sağlıklı bildirişim kurabilen iki insan dahi yetiştirilemez. Çünkü, Şenel’in
söylemiyle, ‘… akıldışı, ideolojik bir
ortamda yetişen insanlar, akıldışı «kişilik yapıları» kazanırlar
’ (1984: 137).

YAZARIN KENDİ DEĞERLENDİRMESİ

Yazar, ‘Elinizdeki kitap, bir dilseverin dil bilincinin ürünü ve uyarısıdır.
Bu yazı, Türkçe vurgunu bütün dilseverler için, Türk’ün ortak değerini koruma
yanlısı duyarlı insanlar için yazılmıştır. Elbette Atatürk düzeyinde
yurtseverler için’
(s. 136-137), diyor.

Yazarın yurtseverliğini ve dilseverliğini
tartışacak değiliz. Yazıların dil
bilinciyle
ele alındığına katılamayacağız. Çünkü,  yazılar dilbilimin güncel yaklaşımlarından
uzak olduğu kadar demokrasi anlayışından da uzaktır. Yazılarda geçen birkaç
dilbilimsel doğru da, adil bir yorumla, demokrasi lehine kullanılmamıştır. On yıllardır
süren tek dil baskısına eleştiri
içermediği gibi, kendini Türk aidiyetinde görmeyenlerin ortak değerleri de
kitaba yansımamıştır. Aynı siyasal coğrafya içinde, örneğin Pontosluların ortak
değerleri onun ilgi (belki de bilgi) alanında değildir.

Kemalist aydının en büyük çıkmazı, düşünceleriyle
demokrasi arasında yakınlık kuramamasıdır. Bundan dolayı da cumhuriyet,
laiklik, çağdaşlık gibi, literatürlerindeki söylemlerin karşılıkları yoktur.
Ancak, yazıların, Atatürk düzeyinde
yurtsever
olmakla alakası vardır. Çünkü, Türkçe asimilasyon politikasının
1923 sonrası, bizzat Mustafa Kemal’in kendisine bağlanmaktadır.

Özetle; kitabın, yüz yılı aşkın bir
süredir devlete egemen olan ırkçı-Türkçü siyasetin yeniden üretilmesine katkıdan
başka bir işlevi olmadığını düşünüyoruz. Yazılara egemen olan bilimsel ölçütler
değil; dilden sözcüklerin kovulması
(s. 42), dilin saldırıya uğraması (s.
53),  yabancı
sözcüklerin dili kirletmesi
(s. 101), (yabancı sözcüklerin) yurt dışına sürülmesi (s. 69) gibi
ideolojik/duygusal, bilim dışı yaklaşımlardır. Dil kirlenmesi nasyonalist bir
kuruntudur; dilbilimsel bir tanım değildir. (Sözcüklerin kovulması meselesi, yazarın üzerindeki  Doğan Aksan etkisini gösteriyor.)

Türkiye’nin çokdilli yapısını Türkçe
diretmesiyle çoraklaştırmak yerine, bunu çoğulcu demokrasinin bir bileşeni
haline getirecek fikirler de geliştirilebilirdi..

Yazılar, Türkiye’de anadili Türkçe
olmayanları göz önünde bulundurmadığı gibi, birden çok anadili (anadilleri/ilk
dilleri) olan kişileri de gözardı etmektedir. Bu ‘görmezden gelme’ durumu,
bilinçli bir çabadır ve bunlarla dolaylı olarak mesaj (dışlama/tehdit)
iletilir. Bu mesajın en üst düzeyden bilineni, Mustafa Kemal’in toplum içinde
güvensizliği yayan sözleridir. Onun, ‘Türk
demek, dil demektir. Türk ulusundanım diyen Türkçe konuşmalıdır. Türkçe konuşmayan
bir insan, Türk ekinine, topluluğuna bağlılığını öne sürerse, buna inanılmamalıdır’
(s. 110), sözlerinin örnek gösterilmesi bile, dışlayıcı politikalara bağlılığı
göstermektedir. Sayın Selçuk biliyor olmalıydı ki, psikolojik baskı yaratan bu
tür konuşmalar, sokakta, Türkçe konuşmayanlara ya da bilmeyenlere karşı saldırılara
dönüşmüştü/dönüşmektedir. Dönemin, 30’ların Hitler Gençliği (Hitlerjugend)’ne
benzer bir kurumu olan Halkevleri, Türkçe konuşmayanlara karşı şiddetin başını
çekiyordu.

30’lu yıllarda, Nazi Almanyası’nda
çizilenlerin benzeri karikatürler çiziliyor, gazetelerde makaleler yazılıyor;
Meclise, Türkçe konuşmayanlardan para cezası kesilmesi için teklifler geliyordu
(Ör. Sabri Toprak, Aralık 1937). Hatta para cezaları kesildiğine dair anlatımlar
da anı kitaplarında bulunmaktadır.

Kemalist devlet çizgisine yapılan bu
tür göndermeler (2019 tarihinde) ne anlama geliyor?

Vereceğimiz bir iki haber örneği, anlamı
bulmaya katkı sağlayabilir: 1) 30.03.2018: İnşaat işçilerine ‘Kürtçe’ konuşma
yasağı belgelendi (18),  2) 15.06.2019: Kürtçe konuşan öğretmen sürgün
edildi (19), 3) 15.07.2019:  TUİK’inTürkçe bilmeyen kadına kestiği para
cezası Meclis’e taşındı. (20)

Sonuç olarak: ‘Önce Dil’in, genel
anlamda dil ile bir bağlantısı kurulamamakta, sadece Türkçeyi öne çıkartma
çabası içinde olduğu görülmektedir. Kişi açısından anlaşılabilir olan bu durum,
çokdilli toplum yapısı göz önüne alındığında baskıcı olur; kabul edilemez. 

DİPNOTLAR:

(1) Noam Chomsky, Dilin Mimarisi, Boğaziçi
Üniversitesi Yayınevi, s. 52-53, Birinci Basım, Kasım 2014 – İstanbul

(2) Sami Selçuk, Prof. Dr., Önce Dil, İmge
Kitabevi, İmge’de Birinci Baskı, Haziran 2019 – Ankara

(3) Emel Huber,  Prof. Dr., Dilbilime Giriş, Multilingual,
2008 – İstanbul

(4) Jürgen Trabant, Die Sprache, Verlag C.H.
Beck, 2009 – München

(5) Özcan Başkan, Prof. Dr., Lengüistik Metodu,
Multilingual, 2003 – İstanbul

(6) http://sendika63.org/2011/09/anadili-uzerine-birkac-not-gungor-senkal-58092/

(7) Alâeddin Şenel, Irk ve Irkçılık Düşüncesi,
Bilim ve Sanat Yayınları, Birinci Baskı, Ağustos 1984 – Ankara

(8) Jean Perrot, Dilbilim, Dost Kitabevi Yayınları,
Birinci Baskı, Eylül 2006 – Ankara

(9) Eugene A. Nida, Dilbilim Üzerine Tartışmalar,
Multilingual, 2003 – İstanbul

(10) Ferit
Devellioğlu, Osmanlıca – Türkçe Ansiklopedik Lûgat, Aydın Kitabevi, 16. Baskı,
1999 – Ankara

(11) Andreas Tietze, Tarihi ve
Etimolojik Türkiye Türkçesi Lugatı F-J, ÖAV, 2009 – Wien

(12) Mahmut Ak – Fahameddin Başar,
Osmanlı Türkçesi – Gramer, Tarihi Metinler, Belgeler, Dünya Yayıncılık A.Ş.,
Birinci Basım, Ekim 2004 – İstanbul

(13) 
https://nisanyansozluk.com/?k=buhran

(14) Harald
Haarman, Geschichte der Schrift – Von der Hieroglyphen bis heute, Verlag C. H.
Beck, Limitierte Sonderausgabe, 2009 – München

 (15) Gökhan Yavuz Demir, Sosyal Bir Fenomen
Olarak Dilin Belirsizliği, İthaki Yayınları, 1. Baskı, Mart 2015 – İstanbul

(16) Umut Özkırımlı, Milliyetçilik
Kuramları – Eleştirel Bir Bakış, Sarmal Yayınevi, Birinci Baskı, Nisan 1999 – İstanbul

(17) Batı Kaynaklı Sözcüklere Karşılık
Bulma Denemesi II, Türk Dil Kurumu Yayınları, 1978 – Ankara

(18)http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/calisma_yasami/950809/insaat_iscisine__Kurtce__konusma_yasagi_belgelendi.html#

(19)
https://www.artigercek.com/haberler/kurtce-konusan-ogretmen-surgun-edildi

(20) https://www.haberler.com/tuik-in-turkce-bilmeyen-kadina-kestigi-para-12246939-haberi/