Pazar , 9 Ağustos 2020

Demokrasi mi dediniz? Fikret Başkaya

Kötü yönetilen bir ulus için birinci çare para enflasyonu, ikinci çare de savaştır. Bu ikisi geçici bir refah sağlasalar da, ikisi de sürekli yıkıma neden olur. Ve bu ikisi politik ekonomik oportünistler için bir sığınaktır”

                                                                                         Ernest Hemingway [1932]

Türkiye’de 73 yıldır bir demokrasi oyunu oynanıyor. Ağzını
açan her politikacı, akademi üyesi, gazeteci, “aydın” denilenler,
mülk sahibi sınıfların sözcüleri, Türkiye’nin ‘demokratik bir cumhuriyet
olduğunu söylüyor… Cunta anayasasında da “Türkiye’nin  demokratik, laik, sosyal, hukuk devleti”
olduğu yazılı… Bu, aslında kısa bir cümleye dört yalanı sığdırma başarısıdır.
Türkiye’de bu dördünün hiç birinin, hiç bir zaman bir gerçekliği, bir karşılığı
olmadı… Eğer şeylere egemenler tarafından bakma aymazlığından, daha doğrusu
ideolojik kölelikten kurutulamazsanız, bu tür yalanları ‘gerçek’ saymanız  kaçınılmazdır.

Bir darbeyle Padişahı etkisizleştiren İttihat ve Terakki Partisi, gizli bir örgüttü. Padişahı
devirdikten, iktidarı ele geçirdikten sonra da “gizli örgüt” olarak
varlığını sürdürdü. 1923-1946/50 dönemi bir tek parti diktatörlüğü olduğu için
devlet, hükümet, parti arasındaki ayrım önemsizdi. Bu üçü, iç içe geçmişti.
1946 da dünya konjonktürün de bir gereği olarak, ‘çok partili sisteme’ geçildi.
Doğrusu çok parti değil, birden çok devlet partisinin kurulmasına izin
vermekti… Öyle ‘her isteyen’ siyasi parti kuramazdı… Mesela
işçiler/emekçiler/ezilen sınıflar bir parti kuramazdı. Kurulursa da hemen
kapatılırdı… Kurulmasına izin verilen parti, ancak bir muvaza partisi olabilirdi…

Aslında İttihatçı yönetim geleneği sisteme damgasını
vurmuştu. 1950 de iktidara taşınan Demokrat Parti, bir muvazaa partisiydi… O
tarihten sonra Türkiye “küçük Amerika’ olma yolunda hızlı adımlarla
ilerleyecekti. 1950’den sonra Türkiye’de bir iktidar ikiliği varlığını hep sürdürdü: Biri görünen, seçimle gelen
iktidar, bir de benim asıl devlet partisidediğim ‘görünmeyen’ iktidar… Aslında
seçimle gelen görünen iktidar, asıl devlet partisinin taşeronu
mertebesindedir. Rotayı daima asıl devlet
partisi
bilirler… Eğer taşeronun, kendisine tanınan sınırı aştığı
düşünülürse, bir şekilde müdahale edilir. Ekseri bir askeri darbeyle işine son
verilir. Şimdilerde bu işi askeri devreye sokmadan da becerebiliyorlar… Darbe
yapmanın bin bir yolu var…

Geride kalan dönemde yapılan tüm katliamlar görünen
iktidarların değil, asıl devlet
partisinin
marifetidir. Tabii görünen iktidar marifetiyle… Bu rejim, bu
devlet demokrasinin amansız/ iflah olmaz düşmanıdır. Demokrasi onun korkulu
rüyasıdır. Her dönemde demokratikleşmenin önünü kesmenin bir yolunu buluyor…
Bu söylediklerim bir yanlış anlamaya neden olmamalıdır… Yönetenler elbette
‘bal tutup parmaklarını yalasalar’ da, bütçenin, hazinenin ve müştereklerin yağma ve talanından pay
alsalar da, asıl egemen olan mülk sahibi sınıflar ve sırtlarını dayadıkları
emperyalizmdir… Bu, emperyalizme göbekten bağlı bir rejimdir… Türkiye
emperyalist bir militer askeri saldırı paktı olan NATO’ya dahil olduğu 1952
yılından beri adı konmamış bir ABD uydusudur… Sabahtan akşama istiklâl marşı
söylemek uydu olmaya engel değil… Şimdilerde rejim, külliyen kompradorlaşmış bir rejimdir. Hiç bir
sorun çözme yeteneği yok. AKP, günü kurtarmakla meşgul. Artık bu rejimin
kitleleri aldatma, oyalama yeteneği aşınmış bulunuyor. Belediye seçimleri
öncesinde ve sonrasında yapılanlar, üç büyük Kürt iline kayyım atanması
çaresizliğin bir sonucudur. Ellerinde iki koz var: biri terörü manipüle etmek,
diğeri de yalan… Bu ikisiyle nereye kadar denecektir…

Bu dünyada her kelimenin, her kavramın bir karşılığı olduğu
gibi ‘demokrasinin’ de bir içeriği, bir karşılığı var: Demokrasi, halkın kendi kendini yönetmesi demektir.
Dört yılda bir egemenlerin önüne koyduğu sandığa oy atmak, bir muvazaa
partisine iktidar yolunu açmak değildir… Bu yönetim pratiğine ekseri
“temsilî demokrasi” ve/veya Batı
Demokrasisi
deniyor ama asla reel bir
temsil söz konusu değildir… Hiç bir zaman da olmadı…
Seçilenler
seçenleri temsil etmiyor… Demokrasi, insanların politik sürece
bilinçli/etkili müdahalesini varsayar. Başka türlü söylersek, yurttaş
bilincini, her bir bireyin politik özne olmasını
varsayar… İnsanlar bu sahte demokrasi oyununa dahil olduklarında,
seçtiklerine şunu söylemiş oluyorlar: Ey vekil, sana dört-beş yıl boyunca, bütçeyi, hazineyi, müşterekleri yağmalatma, yağmalama, talan etme yetkisi
veriyorum…

Seçenle seçilen arasında gerçek bir temsil ilişkisi asla söz konusu değil… Seçilenler hiç bir zaman seçenleri temsil etmiyor. Bir de şöyle
bir algı var: Batı’da, emperyalist dünyada demokrasi gayet iyi işliyor ama biz
beceremiyoruz! Ah biz de Batı’daki gibi yapabilsek… Vakti zamanında Batı’da temsilî demokrasi dediklerinin
dayatılması, egemen sınıf katına terfi eden kapitalist sınıfın, Bundan sonra nasıl yöneteceğiz sorusuyla
ilgiliydi… Amaç, halkın, işçilerin, emekçilerin. bir bütün olarak ezilen/sömürülen
sınıfların önünü kesmekti. Temsil oyunu tam da o amaçla peydahlanmış,
dayatılmıştı… Batı demokrasisi denilen koca bir yalandı… Fakat yalana
inananlar çoğunluksa, yalan bir hakikat  olup-çıkıyor… Demokrasi oyunu bidayetten
itibaren sahte bir oyundur ve kitleleri aldatma, oyalama işlevi görüyor… Eğer
tevatür edildiği gibi, gerçekten Batı’daki demokrasi olsaydı, dünya bu gün bu
halde olur muydu?

Her zaman asıl iktidarda olanlar mülk sahibi sınıflardır.
dünyanın zenginliğine el koyan oligarşilerdir. Esasen kapitalizm dahilinde
demokrasiden söz etmek abestir… Zira, kapitalizm ve demokrasi antinomik kavramlardır… Biri olursa
diğeri olmaz… Demokrasi insanlar arasında politik, sosyal, ekonomik eşitliği
varsayar ve bunlar arasındaki tamamlayıcılık ve karşılıklı belirleyicilik
ilişkisi hayatî öneme sahiptir… Oysa, kapitalizm böler, kutuplaştırır ve
dışlar… Burjuva toplumunda ekonomik alanla politik alan bir birinden
ayrılmış, ekonomik alanın yönetimi münhasıran mülk sahibi sınıfların tekeline
bırakılmış durumdadır…

Esasen demokrasi, politikanın ne olması, nasıl yapılması
gerektiği sorusundan bağımsız değildir. Eğer toplumun yapısı, kurumları,
örgütlenme tarzı ve işleyişi sorgulanabiliyorsa, sorgulanmaya açıksa, insanlar
içinde yaşadıkları topluma dair her temel sorunu tartışabiliyor, tartışmalara
müdahil olabiliyorsa, sosyal ve politik kurumların yapısı ve işleyişi de dahil
olmak üzere, yasalar ve yönetmelikler değiştirilebiliyorsa, toplumu oluşturan
yurttaşlar, toplumsal/politik sürece gerekli olduğu her zaman ve her durumda
müdahale edebiliyorsa [itiraz, eleştiri, tartışma, öneri, karar sürecine
katılma], başka türlü ifade edersek, toplum
kendi hakkında düşünebilir ve gereğini yapabilir
durumdaysa, orada politikanın,
politika yapmanın bir anlamı ve değeri, velhasıl bir kıymet-i harbiyesi var
demektir… Demokrasiden söz edebilmenin ikinci koşulu da politika yapmanın herkesin işi olmasını varsayar. Ya da
demokrasi, politika herkesin şeyi
olduğu, herkes tarafından içselleştirildiği, sahiplenildiği durumda mümkündür
ve evrensel bir hak sayılması gerekir… Kaşarlanmış
profesyonel politikacılara bırakılmayacak kadar önemlidir…

Öyleyse, gelin demokrasiyi tartışalım!