Pazar , 9 Ağustos 2020

TOPLUMLARIN ALTYAPI ANATOMİSİ VE MARKSİZM –V- Nazım Can 16 Ekim 2019

Marksizm’in
radikal eleştirisinin önemi

Marks’ın teorik tespitleri,
yaşamı boyunca, toplumsal yaşamda, karşılık bulamadı. Ama bu süre zarfında, Marks’ın
teorik tespitleri ile büyülenen Marksistlerin, Marks’ın teorilerini sorgulamadan,
inatla uygulamaya sokmasına karşılık Marks, “Ben Marksist değilim” tepkisine
yol açmıştı.

Marks’ın teorilerine karşı bu
dogmatik tutum, Marks’tan sonra da devam etti.

İnatla hala devam etmektedir!

Bu dogmatik tutumla beraber, Reel
Sosyalizmin çöküşü de hesaba katıldığında,
Marks ve Marksizm’in, teori ve pratiği, tarihi tutarlılık ve bilim ahlakı temelinde,
radikal
tarzda eleştiriden geçirilmesi, bir zorunluluk
halini almış demektir. Dolayısıyla bu tespit temelinde, Marks ve Marksizm’e
direk dokunmadan, pratiği ile ilişkilenip, teorileri eleştiriden geçirilmeden, sosyalist
toplum için fikir geliştirmek, hem mümkün değil, hem de bilim ahlakına sığmaz. Marks
ve Marksizm, inkâr edilerek, görmezden gelinerek, hakaret edilerek, “küçümsenerek”
aşılamaz. Marks ve Marksizm, ciddiye alınır, cesaretle tarihi tutarlılık ve bilim
ahlakı çerçevesinde, radikal eleştiriden geçirilirse, ancak aşılabilir.
Dolayısıyla Marks ve Marksizm’e yönelik, yapılacak eleştiriler, sorumsuzca,
üstü kapalı, ben söyledim kim ne anlarsa anlasın, formunda değil; tam tersine, olabildiğince
sorumlu, ciddi, açık, net ve anlaşılır, direk nokta hedefinde, yıkarken aynı
zamanda kuran/yapan güçte olmalıdır. Her eleştiri yeni bir gelişmeyi ihtiva
etmeli, yeni sosyalist toplum teorisinin inşasına hizmet etmelidir.

2014
yılı yılbaşından itibaren, konu ile ilgili yazmaya başlarken, bir yandan Marks
ve Marksizm’i radikal eleştiriden geçirmeye; ama öte yandan, Marksist geçmişim
ile yüzleşmeye çalıştım. Bu eleştiri ve yüzleşme çabasını, olanca ciddiyet ve sorumluluk
çerçevesinde; saygılı, açık ve anlaşılır olmaya, olağanüstü çaba sarf ederek yaptım.
Yapıyorum, yapacağım!

Yaptığım çalışmalarda, göstermek istedim
ki, Marks’ın kabul etmemesine rağmen, ta başından itibaren O, teorik ve pratik düzeyde
bir Marksist’ti. Marks’ın Marksistliginin “günahı”, sadece “Tarihsel
Marksistlere” yüklenemez. Marks’ın da bu “günahta”, baştan itibaren, öncü ve
kurucu, teorik ve pratik düzeyde, büyük sorumluluğu vardır. Dolayısıyla, Marks
ile “Tarihsel Marksizm” arasında temele ilişkin, ilke bazında, hiçbir ideolojik
pratik farkın olmadığı, Batı Avrupa’daki “devrimci” hareketlerin yenilgileri
ile Reel Sosyalizmin devrim ve inşa
pratiğinin başarısızlığı ve çöküşü, yeterince göstermiştir.

Bilindiği gibi Reel Sosyalizm, Marks ile
“Tarihsel Marksizm’in” teorik ve pratik
ürünüdür. Reel Sosyalizm, dünya çapında, pek çok ülke deneyinden geçmesine
rağmen, doğru yola giremedi, çöküşten kurtulamadı. Marksist sosyalist söylem
ile kısmen büyülenmiş Batı Avrupa işçi sınıfının, 1848’de feodal güçlere karşı
burjuvazi ile geliştirdiği ittifakların yarattığı hazin sonuçlar bir yana, özellikle
1871 Paris Komünü deneyinde, iki aydan fazla, iktidara tutunamayan
proletaryanın, “öncü rolünün” ve sistemden çıkış yapacak gücünün olamayacağını
görülmesi gerekirken. Tam tersine Marks-Engels, yenilgiyi, bir üstyapı
kurumu olan “işçi sınıfı devrimci siyasi PARTİ’sinin” yokluğuna yorarak [[1]], yola devamı ideolojikleştirip, deyim
yerindeyse keyfiyeti, Lenin’e devrettiler.  

Bu
arada, Lenin’in üstün çabası ile dünyada Reel Sosyalizm, ilk ve en uzun süreli bir
deney olarak, Rusya’da bir tür “devlet
tekelci kapitalizmi
” [[2]] biçiminde; -Fransız Devriminin çocuğu olan Jakoben küçük burjuva sınıf
mücadelesi tarzı ile- “işçi köylü temel ittifakı” üzerinden yürüyerek, 1917’de
Rusya’da gerçekleşti. Kotarılanın sosyalizm olmadığı, olamayacağı “sosyalist
devrimden” hemen sonra, kendini dayatınca; 1918’de Lenin, Yeni Ekonomik
Politikayı (NEP) uygulamaya koydu. 1917 Ekim Devrimini başardığı halde Lenin,
1921’de “İşin özünde yanıldık.
Kapitalizmin hemen hemen hiç var olmadığı bir ülkede sosyalizm kurulabilirmiş
gibi davrandık. Sosyalist toplumu gerçekleştirmeyi istemeden önce, kapitalizmi
kurmak gerekir”
[[3]] diye yakınarak, NEP ile “kapitalizmi geliştirmenin” yedeğine düştüğünü “itiraf”
etmiş oldu.

Buna benzer gelişmeler, diğer Reel
Sosyalist ülkelerde de gelişti.

II. Dünya Savaşından sonra Marksizm’e, önemsiz
revizyonist “eklemlemeler” ve “doğrultmalar”, değişik ülkelerde, birbiri ardı
sıra devam etti. Ama istisnalar hariç, genelde hepsinin ortak yönü, yine de işçi
sınıfı merkezli, sistem içi sınıf mücadelesi ve Jakoben tarzı şiddet araçları
ile devrim ve sosyalim davasını devam ettirmek oldu. Örneğin: Yugoslavya,
“sosyalist inşa” uygulamasında, Sovyetler Birliği pratiğine aykırı olarak, “öz
yönetimli sosyalizm” ile teorik, pratik manipülasyon geliştirdi. SSCB,
Stalin’den hemen sonra, Kruşçev ile “sosyalist” sistemde revizyon başlattı. Avrupa’nın
“sosyalist, komünist” partileri, şiddeti ret eden ama işçi sınıfı merkezli “Avrupa
sosyalizmi/Komünizmi” diye bir söylem geliştirdiler. Çin, Mao Zedung’un
önderliğinde çıkmaza girince, “kültür devrimi”, “Üç Dünya Teorisi” adı altında
söylemler geliştirdi. Olmayınca, nihayet, Deng Şiao Ping ile “mesele kedinin fare yakalamasıdır. Kedinin
beyaz ya da siyah olmasının ne önemi var
” diyerek, sessiz sedasız kapitalizme
tam rotayı kırdı. 1970’lerin ortasında, Şili’de, Salvador Allende, “barışçı
yoldan sosyalizme geçiş” diye Jakoben tarzda sınıf mücadelesini kullanıp mücadele
ederek, siyasal iktidar oldu. Ama çok geçmeden, emperyalist ABD tekelleri
tarafından, askeri darbe ile çökertildi. Nihayet SSCB başkanı M. Gorbaçov’un,
“Glastnos ve Prestroykası” ile ardından çok geçmeden, 1990’da Reel Sosyalizmin
Rusya’da çökmesi, Marksist ideolojik sistem ile gerçek anlamda yolun sonuna
gelindi.

Günümüzde,
gündem tutma açısından, Reel Sosyalizmin, Küba, Kuzey Kore ve iddiasız Vietnam
şahsındaki pratiği ile dünya çapında var olan “sosyalist/komünist” hareket ve
partilerin durumu üzücü ve acı vericidir.

Yukarıda
belirttiğimiz Reel Sosyalist ülkelerin deneyleri, teorik Marksizm’in “değişik” uygulamalarıydı.
Ama hemen hepsinin, yaşama tutunabilmek, varlığını korumak için Marksist
ideolojiyi özenle icra etmeye çalıştılar. Hiç birisinin Marksizm’e veya
Marksist “Sosyalist teoriye”, temele ilişkin ciddi hiç bir teorik karşı çıkışı
yoktu.Hepsinin ortak yönü, Marksist
sosyalizmin pratikte yetmezliği, olmazlığı ile karşılaştıklarında, onu usulünce
eğip bükmek, esnetmek ve yola devam etmeye çalışmak olmuştu. Bunu yaparlarken,
birbirlerini “revizyonist, oportünist hatta sosyal emperyalist” diye
damgalamaları, birbirlerini “yermeleri” yaşamlarının normal seyri olmuştu.

Tüm
bu olumsuzluklarına rağmen Marks ve Marksizm, teorik tespitlerinin
“bilimselliğinde”, dünya çapında genel kabul gören, iddialı sistem sahibi bir
otorite olarak süre gelmiştir. Bugüne kadar, ne burjuva ideologları cephesinden,
ne de yukarıdaki Reel Sosyalist ülke mimarları cephesinden, hiçbir insan,
kenardan, köşesinden basit ve önemsiz “revizyona” yönelme dışında, köklü bir
biçimde, Marks ve Marksizm’in teorik tespitlerine yönelme cesareti
gösterememiştir. Dolayısıyla tüm hatalarına ve eksiklerine rağmen Marks, gelmiş
geçmiş sistem sahibi filozoflar arasında, en son ve en büyük teorisyen ve
pratisyendir. O, büyüklüğünü “Filozoflar
dünyayı yalnızca değişik biçimlerde yorumladılar
” diyerek farkını, şöyle
ortaya koyuyordu. “Oysa sorun onu
değiştirmektir”
diye dünyada, ilk kez, 27 yaşlarında bir genç, olağanüstü bir cesaretle, dünyayı
değiştireceğine, böylesine cepheden meydan okuyordu.

Marks’ın
Marksistliği meselesine gelince,

Sol Hegelci gelenekten ayrılan
Marks, Hegel’i aşma adına, Hegel’ci felsefi etki altında, Hegel’in diyalektik
yönteminin, idealist özünü devam ettirerek, Marksistleşmesini başlatmış oldu. Marks,
materyalistliğinin gereği olarak,Hegel’de
baş aşağı duran, Hegelci fikir-madde diyalektiğini, madde-fikir biçiminde ters çevirdi.
Yıllar geçtikten sonra, bu ters çevirmeye sığınıp, ”Hegel’in elinde diyalektiğin mistisizmle bozulmasını” düzelttiğini
sanan Marks, “ayrıntılı ve bilinçli bir
biçimde diyalektiğin genel işleyiş biçimini, ilk kez onun sunmuş olduğu
gerçeğini örtmez”
diyerek, Hegelci diyalektiği olduğu gibi benimseyip sürdürdüğünü
yazdı. Bu tespit üzerine anladık ki, Marks’ın, Hegel’in “ayrıntılı ve bilinçli diyalektik işleyiş biçimine” hiç bir itirazı yoktu.
O, bu noktada Hegel ile hemfikir olarak yoluna devam etmiş. Hegelci diyalektiği
ters çevirmekle, sorunu çözdüğünü sanan Marks, “Hegel’de diyalektik baş aşağı duruyor. Benim diyalektik yöntemim
Hegel’ci yöntemden yalnızca faklı değil, onun tam karşıtıdır da.”
[[4]] diyerek sözde farkını ortaya koymaya çalıştıysa da elle tutulur bir farklılık
ortaya koyamadığı anlaşıldı.

O günlerden bu güne, diyalektik
yöntem anlayışı hakkında, idealist çizgi, sadece düşünsel süreçler, değişimleri
ile fikir münakaşaları şeklinde; materyalist çizgi ise maddi ve düşünsel süreçleri,
inceleme ve anlama yöntemi olarak, tanımlanıp
sürdürüldü.

Dünya idealistleri çizgisinde,
diyalektiğin embriyon düzeyinde ortaya çıkışı, Zerduş’a (Zoroaster) dayanır. Zerduş,
Awesta adlı kutsal kitabında, dünyada ilk defa, iyilik tanrısı (Hürmüz) ile kötülük
tanrısı (Exriman) ayrımı yaparak, iyilik-kötülük kelime ikizleri ile
“diyalektik” düalizmi başlatmış oldu. Antik yunan filozofları ise Zerduş’un
düalizmini kavramlaştırıp geliştirerek, diyalektik işleyişi, farklı fikir
çatışmaları olarak Sokrates ile başlatmış. Platon, Aristo ile belli bir forma
sokarak devam ettirmişlerdi. Nihayet kapitalist çağda, idealist diyalektik
yöntem, pek çok Alman filozofu, özellikle Kant üzerinden Hegel’de, düşüncenin (Mutlak
Tinin) kendi iç döngüsü ve “gelişmesi” olarak zirve yapmış oldu.

Buna karşın, dünya materyalistleri
çizgisinde ise Antik Yunanlı Heraklitos ve Demokritos ile başlayan materyalist
diyalektik yöntem, kapitalist çağda “bilim” olarak ele alınıp, maddeyi “inceleme”
ve anlama yöntemi diye gelişip, Marksizm’de zirve yaptı.

Ne yazık ki, hem idealist çizgide
de, hem de materyalist çizgide, diyalektik ile bilim, yanlış tanımlanmış ve
böylece diyalektik ile bilim karmaşasına yol açılmıştır.

Bu nedenle diyalektik, sadece
farklı düşünce ve fikirlerin çatışması, değişim dönüşümü şeklinde ifade
edilemeyeceği gibi madde ve düşünsel yansımaları olarak araştırma, inceleme
yöntemi olarak da ele alınıp tanımlanamaz ve kullanılamaz. Diyalektik hareket, idealistlerin
dediği gibi sadece düşünce ve fikirlerin değişim dönüşüm biçimini değil;
materyalistlerin dediği gibi doğa ve topluma ait değişim dönüşüm biçimlerini de
kapsar. Ama ne yazık ki, materyalistlerin tanımladığı gibi diyalektik; doğa,
toplum ve düşünceyi, araştırma ve inceleme
yöntemi veya bilimi de değildir.

Diyalektik, bir bütün olarak doğa,
toplum ve düşüncenin, işleyiş veya hareket tarzıdır. Bir başka ifade tarzıyla
diyalektik, insan iradesi dışında doğa, toplum ve düşüncenin değişim dönüşüm
mantığı veya işleyişidir. Bu işleyiş, Tez, A-Tez, Anti-Tez ve sentez gibi 4 öğeli bir yöntem ile işlemektedir.

Bir
diyalektik süreç, ‘Olgu Diyalektiği’ biçimi ile işlemeye başlar, ‘Geçiş Diyalektiği’
biçimi ile yeni bir olgu veya varlık oluşumunda aşılarak son bulur.

Bilim ise insanlar tarafından, diyalektik
yöntemi veya diyalektik mantığı anlamak, bilince çıkarmak için yapılan iştir. Bilim
ile insan, maddi manevi olgu ve oluşumların veya varlıkların, diyalektik
değişim ve dönüşüm hareketini belli bir yöntem dâhilinde inceler. Bilim, gözlem,
araştırma, inceleme ve deney yapmaya dayanıp, bilgi üreten, iradi bir
yöntemdir.  

Diyalektik yöntem ile bilim
yöntemi ayrımı, bu netlikte anlaşılmadığı için Marksist saflarda, yıllardır diyalektik
yöntem ile bilim yöntemi karmaşası yaşanmaktadır. Bu karmaşa şimdilik süre
dursun. Bu çalışmada, gerektiğinde ona döneceğiz. Şimdi Hegel ile Marks’ın, diyalektik
işleyişe dair çok ciddi, son derece vahim, esasa veya temele ilişkin, çok daha önemli
bir yanlışını incelemeye çalışacağız.

Kısaca, incelenecek konunun özü şudur:

Hegel ile Marks, diyalektik
düzeyde: bir olgu veya varlığın oluşumunda ve varlığının devamında; Tez ile
A-Tezin, çatışmalı birliğinin olmazsa olmaz önemine vakıf olamamışlardı. Dolayısıyla
onların ajandasında, her hangi bir olgunun veya varlığın, oluşum/kuruluş ve olgunluk
aşamalarında, bir varlığın var olup, varlığını sürdüren, Tez ile A-Tez
üzerinden gelişen ‘Olgu Diyalektiğinden’ haberleri yoktur. Onların
ajandasında, bir olgu veya varlığa ait neye yaradığı belli olmayan bir Tez
vardır ama A-Tez yoktur. Olmadığı için de gerçekte, diyalektik değişim ve dönüşüme
konu olan, olgu veya varlık da meydanda yoktur. Olmadığı için ‘olgu
diyalektiği’ diye düşünceleri de yoktur. Bu nedenle Marks, Hegelci diyalektiği
ters yüz ederken, aynı zamanda diyalektik Tez ile Anti-Tez’in, bir olgu ya da varlık
oluşturamayacağını görüp anlayamadı. Dolayısıyla Marks, Hegel’in efendi-köle
diyalektiğini, Tez ile A-Tez birliği biçiminde değil; tıpkı Hegel gibi Tez ile Anti-Tez
uzlaşmaz birliği biçiminde ele alıp devam ettirdi. Dolayısıyla, Hegelci
diyalektiği aşma konusunda Marks, hiçbir farklılık ortaya koyamamıştır.

Marks, kapitalist toplumda,
burjuvazinin karşısında duran işçi sınıfını, A-Tez yerine, Anti-Tez bilerek; tıpkı
Hegel gibi gerçekte var olmayan maddi harekete veya hayaline, uzlaşmaz negatif
devrimci diyalektik işleyiş gömleğini giydirmiş. İşçi sınıfını şirazesinden
çıkarmıştır. Böylece bilim ile yollarını ayırmış. Felsefi olarak, yaya kalmış, bilimsel
çözümleme yapma ferasetini yitirmiştir. Örneğin, bu temelde, Fransız Devrimi
Jakobenlerinin, küçük burjuva sistem içi sınıf mücadelelerinin etkisinde
kalarak, işçi sınıfı ile burjuvazinin, sistem içi uzlaşır diyalektik çatışmasını,
Hegelci idealist uzlaşmaz, negatif düalitik diyalektiği ile harmanlayarak, ele
alıp devam ettirmiş. İşçi sınıfına dışarıdan bilgi aktarıp “sosyalistleştirerek”,
işçi sınıfı merkezli sınıf mücadelesi üzerinden, sosyalizme sürmüş, Reel
Sosyalizme çıkış yapıp “geri” dönmüştür.   

Oysa o günden bu güne bilinir ki,
bütün maddi ve manevi olgular veya varlıklar, sonsuz biçimde bir başka olguda aşılarak
var olurlar ve belli bir ömür süreci sonunda yok olurlar. İşte diyalektik,
insan iradesi dışında, varlığını sürdüren söz konusu ömür sürecindeki, değişim
dönüşüm hareketi ve aşamalarının incelemesi
değil, yöntemsel işleyişinin adıdır. Dolayısıyla
diyalektik, olguların veya varlıkların, var olma ve yok olma süreci işleyişinde,
yok olurken, aynı zamanda yeni bir olguda aşılma hareketidir. Bilim yapmakla insan,
bu diyalektik işleyişi; gözlem, araştırma, inceleme ve deney yaparak, yöntemli bilgi
elde eder. Bu temelde insanlık, kendi iradesi dışında akan doğa, toplum ve
düşünsel süreçlerin olgu veya varlıkların diyalektik işleyişini inceleyip,  bilim yöntemi ile anlama ve kavrama, bilimsel
bilgi elde etmenin yolunu arayıp bulmuştur.

Doğa, toplum ve düşünsel süreçler,
tek tek bütün maddi ve manevi olgular veya varlıklar; iki temel karşıttan (düaliteden)
oluşurlar. Bu iki temel karşıttan biri bağımsız değişken (TEZ), diğeri ona bağımlı
değişkendir (A- TEZ). Bunlar arasındaki mücadele, her birinin kendi lehine, ait
oldukları olgunun varlığını sürdürmeye endekslidir. Biri olmadan diğeri olmaz,
ikisi olmadan söz konusu olgu veya varlık var olamaz, varlığını sürdüremez.
Bunlardan bağımsız olan karşıt, o olgunun varlığında TEZ rolündedir; bağımlı
karşıt ise A-TEZ rolündedir. Demek ki, doğa, toplum ve düşünsel süreçler, bütün
maddi ve manevi olgular veya varlıkların; istisnasız tek tek her biri: TEZ + diyalektik BAĞ + A-TEZ = Olgu diyalektiği
veya bir başka ifade tarzıyla, varlık denkleminde var olurlar ve
varlıklarını sürdürmeye çalışırlar. Bu kural doğa, toplum ve düşünsel süreçlerin,
bütün maddi ve manevi olguların veya varlıkların, evrensel var oluş ve
varlığını sürdürme ve direnme kuralıdır.

Bu işleyiş temelinde, TEZ ile A-TEZ
karşıtları arasında, birlik ve mücadeleyi oluşturan şey, ikisinin de
paylaştığı, ikisinin de varlık biçimine hükmeden diyalektik BAĞDIR. Bu bağ, doğada fizikokimyasal yapıda, canlılar
âleminde biyolojik, toplumsal yaşamda özel mülkiyet ve düşünsel süreçlerde
bilgi-bellek veya kayıtlı bilgi bağı yapısındadır. Bu
diyalektik bağın varlığı, olgunun veya varlığın kuruluşu ve devamına; kopması
ise olgunun veya varlığın yokluğuna hükmeder. Bu
bağın maddi altyapısı ve birleştirici gücü, maddenin yapısında var olan “maddenin
bencilliğine” dayanmaktadır. Maddeye “bencillik” katan öğe, 2000’li yıllara
kadar bilinmiyordu. 2000’li yılarda, CERN’de buluşu yapılan HİGGS bozonu (tanrı
parçacığı) parçacığı, maddeye “bencillik” katan öğedir. HİGGS bozonu parçacığı,
“bencillik” eğilimini, kuantum düzeyinde var olan enerji yapısını, sonsuz kütle
düzeyinden, sonlu kütleye çevirir. Sonlu kütle de kütle çekim gücü/bağı yaratarak,
doğa,
toplum ve düşünsel süreçlere ait tek tek bütün maddi ve manevi olgular veya
varlıkların oluşumu üzerinden; diyalektiğin
fizikokimyasal, canlılık, özel mülkiyet ve kayıtlı bilgi bağının oluşmasına kaynaklık
eder.

Bu maddi çözümlemeye karşın,

Hegel ile Marks’ın, diyalektik
diye geliştirip “piyasaya” sürdüğü kurgu ise şudur:

Bir olgu veya varlıkta (dikkat
edilmeli, iki olgu veya varlık değil), TEZ + diyalektik BAĞ yerine, bağın yokluğuna
hükmeden ANTİ-TEZ uzlaşmazlığını koymuşlar + ANTİ-TEZ demişler, dolayısıyla
işlem = “PATLAMA” veya TEZ ile ANTİ-TEZ’in, birbirini yok eden tepkimesinden
medet ummuşlardır. Bu anlayış, patlayıcı olduğu gibi aynı zamanda “kısırdır” da.
Yeni bir şey yaratmaz. Var olan şey, kendi kendini imha eder. Daha açıkçası
“intihar” eder. Çünkü TEZ ile ANTİ-TEZ arasında esas olarak uzlaşmazlık vardır.
Bu nedenle ikisi arasında birlik BAĞI olmaz, kurulamaz. Bu bağ olmadığı için de
TEZ ile ANTİ-TEZ, birlikte BİR OLGU veya varlık oluşturamazlar. Çünkü ikisi de
farklı olgu veya varlıklara ait TEZ’ler konumundadır. Farklılık yaratan durum
ise yeni TEZ’in eski TEZ’e karşı, aynı zamanda Anti-Tez duruşlu olmasıdır. Bu duruş
şöyle gerçekleşmektedir: Mevcut bir olguya ait TEZ ile o olgunun bağrında veya
dış koşulların etkisinde, doğup oluşmaya başlayan yeni bir olgu nüvesinin (embriyonun)
geliştirdiği yeni TEZ, mevcut olgu TEZ’ine karşı, yeni bir olguya ait bir TEZ’
olur. İşte bu yeni TEZ, eski olgu TEZ’ine karşı uzlaşmaz ANTİ-TEZ olarak
belirlenip rol oynar. Dolayısıyla TEZ ile ANTİ-TEZ, bir olgu veya varlığı
değil, farklı iki olguyu temsil ederler. Bu nedenle esas olarak uzlaşmazlar. Biri
diğerini yok eder. Sonuçta eski ile yeni iki olgu veya varlık çatışmasından, yeni
olanı zaferle çıkar. Ama siz kalkar da TEZ ile ANTİ-TEZ’i tek bir olguya veya
varlığa hapsederseniz, işte o zaman patlama olur. Meselenin özü itibariyle, herhangi
bir OLGU ya da VARLIĞA ait, TEZ ile ANTİ-TEZ, birlik olup, bir olgu veya varlık
oluşturamazlar.

Garip ama gerçek olan durum şudur
ki, Hegel ile Marks, TEZ + diyalektik BAĞ yerine bağın yokluğuna hükmeden uzlaşmaz
ANTİ-TEZİ koyarak, işlem = “PATLAMA” olur formülünden, bir olgu veya varlık
türetmeye çalışmışlardır. Örneğin, Hegel’de efendi, TEZ’dir. Köle ise
ANTİ-TEZ’dir. İkisi “birlikte” köleci toplum olgusunu oluştururlar
iddiasındadır. Aynı şekilde Marks’ta da Burjuvazi TEZ’dir. İşçi sınıfı ise ANTİ-TEZ’dir.
İkisi “birlikte” kapitalist toplum olgusunu oluştururlar iddiasındadır. Böyle
bir düşün tarzı, hali hazırda bilinen maddenin doğasına, düalitik olgu veya
varlık yapısına ve diyalektik işleyiş biçimine aykırıdır. İddia düzeyi bile
anlamsızdır. Diyalektik değişim dönüşüm orda kalsın, evrende böyle bir olgu
veya varlık yoktur. Var olmamıştır. Var olamaz. Bunu maddenin gerçekliğine
rağmen, varmış gibi yapmak veya öyle sanmak, doğa, toplum ve düşünsel süreçlerin
diyalektik işleyişini, anlamamak; doğasına aykırı tarzda maddeyi zorlayıp, işi
şirazesinden çıkarmaktır. İşte bu anlamama temelinde, bugüne kadar, toplumsal
sağ ve solun, kendi arasında veya birbirlerine karşı yaşadığı toplumsal anarşi
ve şiddetin altında yatan esas neden, bu felsefi anlayış olmuştur.

Oysa hem Hegel’in, hem de Marks’ın,
diyalektik anlayışları tarafından, her hangi bir olgu veya varlığın yapısına
monte edilen Anti-Tez’lerin YERİNE,
A-Tez’leri koyarsak; doğal yaşamsal bir olgu veya varlığa ait maddenin doğal, istikrarlı
ve yapıcı hareketinin, evrensel değişim dönüşüm sağlayan diyalektik hareket
biçimine varmış oluruz. Dolayısıyla, toplumsal diyalektik açısından, Hegel’in
“efendi-köle” diyalektiği ile Marks’ın “burjuvazi-proletarya” diyalektiği
arasında; düşünceden, maddeye ters çevirme, maddeyi önceleme dışında bir fark
yoktur. Marks’ın toplumsal diyalektiği ele alış tarzı, Hegel’in
“özbilinç-insan” yerine, maddi varlık olarak “insan-özbilinç” ters çevirmesinin
dışında aynıdır. Hegel‘in
kurguladığı “efendi-köle” diyalektiğinde, “karşıtların uzlaşmazlığı” ile
Marks’ın burjuvazi-işçi sınıfı arasındaki karşıtların uzlaşmazlığı aynıdır.
Hegel’de, birbirine karşı duran iki “özbilinç” (yani efendi ile köle) ne kadar
düşman ve uzlaşmaz olarak kurgulanmış ise Marks’ta da bir üretim biçimine ait
temel toplumsal sınıflar da (burjuvazi ile proletarya gibi) aynı biçimde
“uzlaşmaz karşıtlar” olarak algılanmış, idealize edilerek, ideolojikleşmiştir.
İşte böylesi bir anlayış temelinde Marks, Fransız Devriminde, Jakoben küçük
burjuvazinin büyük burjuvaziye karşı geliştirdiği hareketin yenilgisini, işçi
sınıfı yokluğuna yorarak, işi benzer ama bir başka düzeyde, işçi sınıfına
yükleyip, sistem içi sınıf mücadelesini şirazesinden çıkararak, sistem dışı
sınıf mücadelesi gibi sunmaya çalışmıştır. Dolayısıyla, herhangi bir olgu veya
varlığa ait A-Tez pozisyonundaki bir sınıfsal güç ile aynı olgu veya varlığı,
değiştirip dönüştürerek yıkmaya çalışmak, asla mümkün olmadığı gibi zorlamak
ile şiddet ve anarşiye davetiye çıkarmaya neden olmaktır. Örneğin, köleci
toplumun niteliksel varlığının temel karşıtları olarak efendi ile köle
arasındaki çatışma, gerçek yaşamda esas olarak uzlaşmaz, düşmanca değil; olgu
veya varlık içi uzlaşıcı ve reformcudur. “reformlar [[5]] gerçekten durumda düzeltme sağlamakta, ama bu her zaman sistemin de güçlenmesi
pahasına olmaktadır” [[6]] Bu nedenle, köleden köleci toplumu, işçiden kapitalist toplumu aşabileceğini ummak,
tarihsel materyalizm veya sosyal bilimler anlayışı açısından abesle iştigal
etmektir.

Mevcut mülkiyet düzenini sorun
etmeyen her toplumsal hareket, kurulu toplumsal sistemin, üstyapısal siyasal
bir hareketi olmak zorundadır. Bu nedenle, mülkiyet düzenini sorun etmeyen
siyasal hareketler, ait olduğu toplumsal sistem içinde, sadece siyasal iktidar
değişimlerine yol açarlar. İşte Fransız Jakobenizmi ile Marksist hareketlerin
özü bu noktada belirlenmiştir. Onun için işçi sınıf merkezli sınıf mücadelesi
üzerinden, mülkiyeti (cenneti) hemen değil de siyasal iktidarı aldıktan sonraya
(ahirete) erteleyen Marksizm de özü itibariyle Jakobendir. Örneğin feodal toplum olgusu sürecinde,
senyör ile serf arasındaki sınıf mücadelesi sistem içidir. Olgu diyalektiği
işleyişine tabidir. Çünkü Mülkiyet düzenini sorun etmez. Ama buna karşın feodal toplum olgusunu
temsil eden senyör ile kapitalist toplum olgusunu temsil eden burjuvazi
arasındaki sınıf mücadelesi sistem dışıdır. Geçiş diyalektiği işleyişine
tabidir. Çükü burjuvazi, feodal mülkiyet düzenini sorun etmiştir.
Dolayısıyla adı sanı, örgütlülük düzeyi, kitle tabanı, kararlı tutum ve duruşu
ne düzeyde olursa olsun, sistem içi sınıf mücadelesinin öngördüğü ‘Olgu Diyalektiği’
ile toplumsal sistem asla aşılamaz. Fransız Jakoben hareket ile Reel Sosyalizm ve
türevleri, bu anlayışın tartışmasız denenmiş örnekleridir.

Hegel, Tin felsefesi ile Tinin “özbilinç”
düzeyinden,“efendi-köle” kavramlarını devşirirken, davasında pek ala “haklı”
olabilir. Çünkü Hegel, kurgucu “saf” bir idealisttir. Maddi doğayı inkâr
edemeyip, onu “Tinsel Evreni” için Tin’in kendine yabancılaşmasına uydurmaya
çalışmıştır. Marks, aynı şeyi yapmıyor. Ama ne yazık ki, maddeyi öncelediği
halde, Hegel’ci diyalektik yöntemin özünü, madde ve sınıf mücadelesi diyarında
“efendi-köle”, “burjuvazi-proletarya” benzerliği ile diyalektik anlayışında
sürdürüyor.

Hegel’ci diyalektik işleyiş, idealist bir
düalizm kurgulu, mutlak uzlaşmaz negatif karakterlidir. Hegel’ci diyalektikte, efendi,
köle ile savaşıp öz bilincine varabilir. Ama Hegel’ci diyalektikte, köle asla
kendisi için bir öz bilince sahip olamaz. Sahip olursa kölelik biter, efendi
üzerinden “Mutlak Tin”e dönüş yapılamaz, Hegelci diyalektik devre/döngü yapamaz.
Dolayısıyla Hegel’ci tarih yapım ve yazımı yapılamamış olur. Böylece “tarihin
sonu” gelir.  

Hegel, tarih yapım ve yazım biçimini,
kölenin sürekli varlığı ile sonlandırırken, “armut dibine düşer” misali, Marks
da aynı şekilde “işçi kategorisi ortadan
kaldırılmaz, bütün insanları içine alacak şekilde genişletilir
” [[7]] diyerek Hegel’in “dibine düşmüştür”.

Aslında bu noktada Hegel, Marks’ın işçi
sınıfı (aynı şekilde köle ve serf) merkezli,  tarih anlayışından daha “olumlu” bir
noktadadır. Çünkü Hegel, köle (gerçekte A-Tez) ile efendinin (gerçekte Tez’in),
aşılamayacağını bildirmektedir. Marks ise bunun tersini ileri sürmektedir. Marks,
“tarih sınıf mücadeleleri tarihidir” deyip, işçi sınıfı merkezli sınıf
mücadelesi (gerçekte A-Tez olan işçi) ile kapitalist sınıfın (gerçekte Tez olan
burjuvazinin), aşılabileceğini bildirmektedir. Böylece Marks, Hegelci tarih
yapım ve yazım anlayışını aştığını sanıp, Hegel’in gerisine düşerek, Hegel’i “madde
diyarında” sürdürüp tekrarlamıştır.

Marks, işçi sınıfı merkezli sınıf
mücadelesi ile Hegelci tarih yapım ve yazım biçiminin önünü açtığını sandı. Aslında
Marks, sistem içi sınıf mücadelesi öğelerinden biri olan işçi sınıfını, sistem
dışı sınıf mücadelesi ÖZNESİNE yükseltince, Hegel’in efendi-köle diyalektiğini,
işçi sınıfı üzerinden devam ettirip, Hegel’i doğrulamış oldu. Çünkü Reel
Sosyalizm ile görüldü ki, Hegel’in kölesi gibi Marks’ın,  işçi sınıfı merkezli sınıf mücadelesi ile de işçi
sınıfı kurtuluşunu sağlayamadı. İşte Marks’ın Hegel ile buluştuğu nirengi nokta
burasıdır. Çünkü işçi sınıfı merkezli sınıf mücadelesi, sistem içi bir güçtür.

Yani Marks, işçi sınıfına dayanmakla, sistemi
asla aşamayan bir güce dayanmış olmaktaydı. Bu nedenle, Hegelci tarih yapım ve
yazım tarzı, Marksizm’de de devam etmiş oldu. İşte bu nedenle, Reel Sosyalizmin
çöküşü ile Marks’ın “tarih, sınıf mücadeleleri tarihidir” söylemi havada kaldı.

Aslında tarih, insanların doğayla,
kendi arasına, zorunlu olarak soktuğu, üretim aletleri ve makineler ile gerçekleştirdiği
üretim ve yaşam araçlarının üretimi ve onları mülkiyetine geçirme için yaptığı
mücadelenin toplumsal tescilidir. Tarih, tarihi toplumsallaşma sürecinde,
sınıflı olduğu gibi ilkel topluluklarda, sosyalizm ve komünizmde, sınıfsız da
olabilir. Sınıf ayrımı gözetmeden,“İnsanlar” diyor Marks, “tarihlerini kendileri yaparlar ama kendi
keyiflerine göre kendi seçtikleri koşullar içinde yapmazlar, doğrudan belirli
olan ve geçmişten gelen koşullar içinde yaparlar
”. [[8]] Doğru ve esas geçerli olan tarih tanımlaması budur.

Hegel’de madde, “Mutlak Tinin”
dışa açınan bir görüntüsü olarak kendine yabancılaşmasıdır. Bu nedenle,
düşünsel süreçler ile maddi süreçlerin diyalektiğinin bir ve aynı biçimde,
“kavram” devşirme diyalektiği olduğu için sırf bu açıdan çatışmayı uzlaşmaz
kurguluyor ve öyle kabul ediyor. Hegel için dışa açınıp görüngüleşen maddenin, insan düşüncesi dışında, bir diyalektik
değişim ve dönüşüm süreci yoktur. Çünkü Hegel’de, diyalektik hareket salt
düşünsel süreçlerin hareketidir. Dolayısıyla yetersiz de olsa, o günlerde Marks’ın,
insan düşüncesinden bağımsız olarak, doğa ve toplumsal süreçlerin de diyalektik
değişim ve dönüşüm süreçlerine tabi olduğu söylemini sürdürüp geliştirmesi,
küçümsenecek bir kazanım değildir.

Diyalektik yöntem algısı, hem
Hegel’de, hem de Marks’ta kurgusal, idealist, mutlak negatif uzlaşmaz içerikli
bir düalizm biçimindedir. Bu nedenle şiddet içerikli kaba, yüzeysel, kör ve topaldır.
Sistemden çıkış yapma gücü yoktur. Gerçek böyle yanlış biçimde ele alınınca, toplumsal
sistem güçleri, kendi sınırları içinde dönüp dolaşarak, Hegel üzerinden, Hitler
ve türevlerini; Marks üzerinden ise Stalin ve türevlerini üretmiştir.

Hegel ile Marks’a ait kurgusal
diyalektik işleyişte, olgu veya varlıkların, oluşum aşaması ile işe başladığı,
olgunluk, çözünme ve sentez aşamalarından geçerek, eski olgunun, yeni bir
olguda aşıldığının diyalektik yöntemsel farkında lığı yoktur.

Özetle
Diyalektik İşleyiş ve Diyalektik Yöntem:

Diyalektik, doğa, toplum ve düşünsel süreçlerin,
olgu veya varlıkların; doğal değişim dönüşüm işleyişine ait bir yöntemdir. Özü
itibariyle diyalektik, maddenin işleyiş tarzıdır. Bilim ise diyalektik işleyişin,
gözlem ve deneye dayalı olarak, inceleme ve araştırma yaparak bilgi elde etme
metodudur. Bilim, iradi bir yönteme göre çalışır. Diyalektik ise irade dışı,
doğal bir yönteme göre işler.

Diyalektik
hareketin işleyişi, maddenin aşağıdaki temel özeliklerine dayanır:

(Birincisi),
bilindiği gibi sonsuz evren, sonsuz madde ile doludur. Madde, kütle ile enerji
birliğidir. Enerji maddidir ama madde değildir. Örneğin, alet ve makineler
çalışırken, bedenlerinden, aşınma yıpranma payı ile açığa çıkan türev emek gücü
enerjisi maddidir ama madde değildir. Gerçi üretilen üründe maddeleşir ama bu
durum şimdilik konu dışıdır. Düşüncelerimizin ve bilgilerimizin öznel halleri nesneldir
(maddidir) ama madde değildir. Çünkü bunlar “kütlesizdir”. Veya başka bir ifade
tarzıyla, maddenin, enerji formu, madde değil, maddi olma halidir. Dolayısıyla maddenin,
enerjiye (E) dönüşmesi halinde -E=m.c² formülünde ifadesini bulduğu biçimiyle- ışık
hızında kütlesini (m) “atar” veya enerjiye dönüşerek, “yok olup” sonsuzlaşır.

İşin
gerçeği, tek başına kütle de “maddidir” ama “madde” değildir. Çünkü enerji,
kütle tarafından kapsanıp potansiyelleşmiş “yok” olup sınırlanmış, tasarruf
edilmiş veya “bağlanmıştır”. Bu anlamda denebilir ki, kütle potansiyelleşmiş
enerji; enerji sonsuzlaşmış kütledir. Çünkü ikisi de maddidir veya formülasyon
düzeyinde, ikisinin birliği maddedir. Aslında, kütleye madde demek, alışkanlık
haline gelmiş yanlış ta olmayan bir söylemdir. Çünkü kütlede, enerji soğrulmuş,
tasarruf edilmiştir. Kütlenin enerjiye dönüşümü, kütlenin iş yapma
kapasitesinde anlaşılırdır ama aynı şey enerjinin kütleye dönüşümü için
söylenemez. Bu husus, 2000 yılından itibaren, CERN’de yapılan bilimsel
deneylerde ispatlandı ki, keşfedilen HİGGS bozon’unun (tanrı parçacığı) görevi,
enerjiyi kütleye çevirmektir.

(İkincisi),
bilindiği gibi madde, hareketli doğal bir veridir. Maddede hareket, sürekli ve
mutlak, potansiyel düzeyde hareketsizlik, göreli ve geçicidir. Maddeyi
hareketten, hareketi maddeden koparmak mümkün değildir. Madde, zaman ve mekânda
sürekli bir diyalektik işleyiş, değişim dönüşüm halindedir. Bu değişim dönüşüm,
nicelikten
niteliğe veya tersi durumda, temel özellikleri üzerinden, sonsuz düzeyde diyalektik
işleyişe tabidir.

(Üçüncüsü) bilindiği gibi madde, diyalektik
geçiş yaparken, sonsuz bir var oluş ve sonsuz yok oluşta veridir. Bu bağlamda maddeden
oluşan her olgu veya
varlık,
tarihseldir. Sonsuzluk, sonlu maddi, manevi her olgu veya varlığın, zaman ve
mekânda, diyalektik tarzda değişip dönüşerek var olup, yok olma hareketidir. Maddi,
manevi her olgu veya varlık, diyalektik işleyiş veya değişim dönüşüm
süreçlerinden geçerek, kuruluş/oluşum ve olgunluk aşamalarından var olur;
çözülüş ve sentez aşamalarında, başka yeni bir olgu veya varlıkta aşılarak yok
olur.

(Dördüncüsü) bilindiği gibi maddi
manevi her olgu veya varlığın, var olması ile yok olması arasındaki süre, o
olgunun veya varlığın diyalektik değişim sürecidir. Bilim, bu süreci incelemek
için vardır. Bilim, bu süreci inceleyip, maddi manevi her olgu veya varlığın, diyalektik
hareket tarzının değişim, dönüşüm yasalarını keşfeden, onları bilgi düzeyine
çıkaran iradi bir yöntemdir.

Demek
ki diyalektik, insan iradesi dışında doğa, toplum ve düşüncenin işleyişi ile bu
işleyişin yöntemidir. Bu nedenle diyalektiğe, bilim veya inceleme yöntemi denemez.
Bu nedenden dolayı, toplum ve düşüncenin diyalektik işleyiş veya değişim
dönüşüm hareketini BİLMEK için gözlem ve deneye dayalı, inceleme ve araştırma
ile bilim yaparız. Diyalektik veya diyalektik yöntem ile değil.

Marksist
saflarda; doğa, toplum ve düşüncenin, diyalektik işleyiş veya değişim dönüşüm
hareketinin incelenmesi biçiminin: diyalektik yöntemle mi yapıldığı, yoksa
bilim yöntemiyle mi yapıldığı karmaşası, hala devam etmektedir.

Engels
bu karmaşaya şöyle katılır:

Gerçekte diyalektik, doğanın, insan
toplumunun ve düşüncenin genel hareket ve gelişme yasaları BİLİMİNDEN başka bir
şey değildir
” der. [[9]],
(abç).

Bu
alıntıda, Engels’in bildirdiğine göre diyalektik, ”doğanın, insan toplumunun ve düşüncenin genel hareket ve gelişme
yasalarının”
bilimidir. Yani diyalektik bilimdir. Oysa diyalektik, bir
bilim değil, bilim ile incelenip anlaşılabilir, öğrenilebilir doğal bir işleyiştir.
Ancak bu işleyiş de belli bir yönteme göre çalışmaktadır. İşte bu doğal
işleyişe, diyalektik yöntem diyoruz.

Aynı
anlayışı Lenin, şöyle ifade etmiştir:

Öz anlamında ise diyalektik, çelişkinin,
doğrudan doğruya nesnelerin özü içinde İNCELENMESİDİR.”
[[10]],
(abç).

Engels’te
BİLİM sayılan diyalektik, Lenin’de İNCELEME eylemi sayılmıştır. Oysa gerçekte
diyalektik, ne bilimdir; ne de inceleme yapan eylemdir. Diyalektik, maddeye
içkin doğal bir işleyiş, değişim dönüşüm biçimi veya yöntemidir. Dolayısıyla
her türlü araştırma, inceleme, gözlem ve deney yapma işi diyalektiğin değil, bilimin
işidir. Dolayısıyla diyalektik yapılmaz, ama bilim yapılır.

Yukarıda
ifade edildiği gibi bilim yöntemi çalışmaları ile insanlık öğrendi ki, maddi,
manevi her olgu veya varlık, oluşum ve olgunluk aşamalarından geçerek var
olurken; çözülüş ve sentez aşamalarından geçerek, başka bir olguda aşılarak yok
olur. Maddi, manevi her olgu veya varlığın, var olması ile yok olması arasındaki
süre, o olgunun veya varlığın diyalektik değişim dönüşüm sürecidir. Bilim bu
süreci incelemek için yapılır. Bilim, bu süreci inceleyip, diyalektik hareket
tarzının değişim dönüşüm ve yasalarını keşfeden, onları bilgi düzeyine çıkaran iradi
bir yöntemdir.

Zamanla, bilim yöntemi ile bilgi
sahibi olup öğrendik ki, her türlü sonlu olgu veya varlığın, diyalektik işleyişi,
değişim dönüşüm süreci, farklı iki diyalektik biçimden geçer:  

(Birinci biçim), OLGU
DİYALEKTİĞİDİR:

Tez
ile A-Tez gibi iki temel karşıtın, BİR OLGU veya varlıkta birliği ve çatışması,
aynı olgu veya varlığı, var eder ve varlığını sürdürmeye çalışır. İki karşıt
arasındaki diyalektik işleyiş, uzlaşır pozitif diyalektik biçimindedir. Ama bu diyalektik
hareket, devrimci, muhafazakâr ve gerici biçimleri olan bir diyalektik harekettir.
Bu diyalektik hareket, uzlaşır pozitif devrimci diyalektik döneminde, toplumsal
olguyu kurarak var eder; uzlaşır pozitif muhafazakâr ve uzlaşır pozitif gerici
diyalektik işleyiş döneminde ise toplumsal olgunun varlığını, direnerek sürdürmeye
çalışır. Onun için bu aşamalardaki diyalektik işleyiş veya değişim dönüşüm biçimine,
olgu diyalektiği diyoruz.

(İkinci biçim), GEÇİŞ
DİYALEKTİĞİDİR:

Farklı
İKİ OLGU veya varlıklara ait karşıtlardan oluşan Tez ile Anti-Tez, birbirine
karşı uzlaşmaz, negatif devrimci diyalektik tarzda çatışır. Böylesi bir diyalektik
işleyiş ile mevcut olgu veya varlık, Tezi şahsında çözülüp, yeni varlığa ait Anti-Tez
üzerinden, sentez yolu ile yeni olgu veya varlıkta aşılır. Bu nedenle, eski olgu veya varlığın çözünmesi
ile sentez aşamalarındaki diyalektik işleyişe, değişim dönüşüme de geçiş
diyalektiği diyoruz.

Kısacası,
TEK BİR OLGU veya varlığa ait bütün bir diyalektik işleyiş veya değişim dönüşüm
sürecini şöyle formüle etmek mümkündür:

(1) Tez + uzlaştıran diyalektik
Bağ + A-Tez = Olgu Diyalektiği,

(2) Tez+ Uzlaşmazlık veya diyalektik bağın çözünmesi
+ Anti-Tez = Geçiş Diyalektiği.

(3) Olgu diyalektiği + Geçiş
diyalektiği = Diyalektik Olgu Süreci.

Diyalektik yöntemin öğeleri 4 tanedir:

Tez, A-Tez= Olgu diyalektiği
öğeleridir.

Anti-Tez, Sentez= Geçiş
diyalektiği öğeleridir.

(1) Tez: her maddi veya manevi OLGU veya
varlığa ait bağımsız değişken, diyalektik yöntem için Tez’dir. Tez, pozitif
diyalektik işleyiş karakterde, olgu kurucudur.

(2) A-Tez: her maddi veya manevi OLGU veya
varlığa ait bağımlı değişken, diyalektik yöntem için A-Tez’dir. A-Tez uzlaşıcı,
reformcu, tutucu pozitif diyalektik işleyiş karakterlidir. A-Tez, olgu kurucusu
olarak tali, Tez’in yardımcısıdır.

(3) Anti-Tez: Anti-Tez, toplumsal
diyalektikte olduğu gibi A-Tez’in bağrından veya dış koşulların etkisiyle, nüve
halinde var olan yeni sürecin bağımsız değişkenidir. Anti-Tez’in, Tez ile
olguda ayrılığı ve uzlaşmaz mücadelesi ve yarattığı çözünme negatif devrimci diyalektik
işleyiş karakterlidir. Hedefi eski olgu veya varlığı çözüp, yeni olgu veya
varlığa dönüştürerek aşmaktır.

(4) Sentez: Eski olgunun, yeni olguda
aşılma diyalektiğidir.

Toplumsal Diyalektik Yönteme ait İskeletinin
Kuruluşu:

Olgu: Feodalizm.                                                       Olgu: Kapitalizm.                                                                                                 
Olgu Karşıtları: Toprak Beyi ile Serf,                    Olgu Karşıtları: Burjuvazi ile işçi,

TEZ                             Toprak beyi,                           Burjuvazi

A-TEZ                         Serf,                                         İşçi sınıfı

ANTİ-TEZ                 Burjuvazi                                 Sosyalist
Emekçi

SENTEZ                    Kapitalizm                               Sosyalizm

Bir olgu
veya varlığa ait süreç, 4 diyalektik aşamadan geçer.

I. Olgu veya varlığın, kuruluş
aşaması diyalektiği:

Her hangi bir olgu veya varlığın,
kuruluşunu sağlayan hareketin ikizleri, Tez ile A-Tezdir. Tez, aynı olgu veya
varlığın bağımsız diyalektik değişkendir. A-Tez ise bağımlı diyalektik
değişkendir. Bu karşıtlar arasındaki birlik ve mücadele, dayanışmacı pozitif devrimci
diyalektik hareket biçimindedir. Örneğin, feodalizme karşı, kapitalizmin
kuruluşunu sağlayan burjuvazi ile işçi sınıfının devrimci birliği ve
mücadelesinde olduğu gibi.

II. Olgu veya varlığın, olgunluk aşaması
diyalektiği:

Her hangi bir olgu veya
varlığın,  olgunluk aşamasında, Tez ile
A-Tez arasındaki birlik ve mücadele muhafazakâr, sistemi kollayıp koruyan
tutucu, pozitif bir diyalektik hareket biçimindedir. Dolayısıyla, Tez ile A-tez
arasındaki çelişkinin karakteri, olguyu veya toplumsal sistemi reforme etmeye,
uzlaşma ve muhafazaya yöneliktir.  

Bütün olgu veya varlıkların doğal
eğilimi, kendini korumak, yaşatmak ve yok olmaya direnmektir. Kendini sistem sınırlar
dâhilinde, reforma etmek, geliştirip varlığını sürdürmektir. Bu nedenle, olgu
aşamasındaki diyalektik değişkenler arasındaki mücadele esas olarak reformcu, muhafazakâr,
pozitif diyalektik karakterlidir.

Toplumsal diyalektik açısından
örneklersek:

Köleci toplum niteliksel olgumuz
olsun. Böylece efendi, bağımsız değişken olarak Tezi; köle ise bağımlı değişken
olarak, A-tezi temsil eder. Aynı şey kapitalist toplum için olsun. Kapitalizm,
niteliksel olguyu temsil etmiş olur. Burjuvazi, bağımsız değişken olarak Tezi, işçi
sınıfı ise bağımlı değişken olarak, A-tezi temsil eder. Tez ile A-tez toplumsal
olgunun ikizleridir. Tez ile A-tez arasındaki mücadele asla olguyu aşamaz. Bu
olgunun doğasına aykırıdır. Bu iki karşıtın diyalektik işleyiş biçimi, sistem
veya olgu diyalektiği biçimindedir.

Toplumsal diyalektik işleyiş
gereğince, her toplumsal üretim biçimi, sürecinin sonlarına doğru, Üretim
Güçlerini Geliştirme Yasası (ÜGGY), üretim aletleri ve makineleri, sürekli
gelişmesi ile kurulu sistemin (olgunun) üretim ve mülkiyet ilişkilerini aşarak
kaosa sürükler. Bu kaos ortamında, kurulu sistemin üretim ve mülkiyet
ilişkileri, yeni üretim aletleri ve makinelerin gelişme düzeyi ile baş edemez, dolayısıyla
onların gelişmesinin engeli haline gelirler. Toplumsal çatışmanın ana merkezi,
olguyu muhafaza etme mücadelesinden, toplumun hâkim güçlerinin yetersizliği
temelinde gerici bir direnmeye ve kaos ortamına kayar. Bu toplumsal kaos
aralığında, gelecek toplumun ilk nüvesi, sınıf mücadelesinde tarihi yerini
almak üzere ana rahmine düşer.

III. Olgu veya varlığın, çözünme aşaması
diyalektiği:

Her hangi bir olgu veya varlığın,
kaos aralığında, ana rahmine düşen nüvesi, toplumsal Anti-tezdir. Anti-Tez,
yeni topluma ait bağımsız değişkenidir. Yani yeni toplumun Tez’idir.

Eski topluma ait bağımsız
değişken olan Tez ile yeni toplumun bağımsız değişkeni olan Anti-Tez, karşı
karşıya durup, uzlaşmaz bir savaşa tutuşarak, eski toplum, yeni topluma,
negatif devrimci diyalektik ile çözüp aşarak senteze varır. Böylece toplumsal
mücadele, eski üretim ve mülkiyet ilişkileri ile yeni mülkiyet ve üretim ilişkileri
arasında, uzlaşmaz devrimci diyalektik karaktere bürünür. Bu aşamanın
başlarında beliren yeni ve devrimci Anti-Tez, bir taraftan, eski olguyu
(toplumsal sistemi), yeni olguya (toplumsal sisteme) niteliksel devrimci önemi
olan niceliksel değişim ve dönüşümler ile negatif devrimci diyalektik tarz ile
çözerken;

IV. Olgu veya varlığın, sentez aşaması
diyalektiği:

Aynı zamanda, niteliksel devrimci
önemi olan, niceliksel reformlar ile eski olgu veya varlığı, sentez yoluyla peydir
pey yeni olgu veya varlıkta aşar.

Toplumsal diyalektik açısından
örneklersek:

(1) Köleci toplum, niteliksel
olgumuz olsun. Böylece efendi tezi, köle A-tezi, nüve halinde oluşan
toprak-efendisi veya senyör, Anti-tezi temsil eder. Bir yandan uzlaşır,
reformcu pozitif diyalektik bir mücadele ile köleci toplum kendini tahkim
ederken, öte yandan toprak-efendisinin uzlaşmaz devrimci sınıf mücadelesi ile
köleci toplum, negatif devrimci diyalektik hareket tarzı ile nitel devrimci önemi
olan nicel reformlar ile çözünür. Bir ve aynı zamanda, sentez ile köleci
toplum, feodal toplumda aşılır.

(2) Aynı biçimde, kapitalist
toplum niteliksel olgumuz olsun. Böylece burjuvazi Tezi, proletarya A-tezi,
sosyalist emekçi ise Anti-tezi temsil eder.  Bir yandan uzlaşır, gerici pozitif diyalektik
mücadele tarzı ile burjuvazi ve proletarya birliği kapitalizmi savunurken; öte
yandan, sosyalist emekçi Anti-tez, uzlaşmaz, günlük devrimci demokratik sınıf
mücadele tarzı ile niteliksel devrimci önemi olan, nicel reformlar ile
kapitalist toplumu, sosyalist topluma çözüp dönüştürerek, geçiş yapar. Böylece,
sosyalist sentez oluşur.

Doğanın, toplumun ve düşüncenin
hareket yasalarının diyalektik işleyiş biçimini, gözden kaçırırsak, idealizme
sapmak kaçınılmazdır. Bu kaçınılmazlığa saplanmamak için insanlık; gözlem, araştırma,
inceleme ve deney yaparak, bilim yöntemini keşfedip geliştirmiştir. Bilim
yöntemi sonucu elde edilen bilgiler, diyalektik hareketin işleyişi ile
örtüşüyorsa, elde edilen bilgiler bilimsellik kazanırlar. Bilimsel bilgiler, olgu
veya varlığın diyalektik işleyişini (sözgelimi bir makinenin üretici
çalışmasını) ortadan kaldırmaz, kaldıramaz. Birilerinin, makineyi, makinenin
teknolojik gelişim düzeyine uygun tarzda, özel mülkiyet edinmesiyle, makine üretim
süreçlerinde kontrol ve denetim altına alıp, istenilen yönde, yönetilip üretime
sokulmasına hizmet eder. Toplumsal pratiğe bu anlayış temelinde yaklaşılmazsa,
idealizme sapmak kaçınılmazdır. Bu kaçınılmazlığın en son örneğini, Marksizm ve
pratikleşmiş örneği Reel Sosyalizmin çöküşü ile yeterince yaşadık.

(devam
edecek)

DİPNOTLAR:


[1] Lenin, (1911), Komün
Dersleri, Sol Yayınları, 3. Baskı 2003, S. 23 ve 57.

[2] Lenin, (Eylül 1917), Ütopik
ve Bilimsel Sosyalizm, Bilim ve Sosyalizm Yayınlar, 1. Baskı 1977, S. 94-95.

[3] Braudel, Fernand (1963),
Uygarlıkların Grameri, İmge Yayınları, 
4. Baskı 2014, S. 594.

[4] Marks (1873), Kapital Cilt
I, Sol Yayınlar, 3. Baskı 1986, S. 28.

[5] Ama reformlar ikiye
ayrılır: (1) Tutucu sistem içi reformlar, (2) İlerici, devrimci önemi olan
sistem dışı reformlar.

[6] Wallerstein. I. (1992), Tarihsel
Kapitalizm ve Kapitalist Uygarlık, Metis Yay. 6. Basım 2012. S. 62.

[7]
Karl Marks (1844), El Yazmaları, Birikim Yayıncılık, 5. Baskı 2009,  S. 108.

[8] Marks, K. (1852), Louis
Bonaparte’ın 18. Brumaire’i, Sol Yayınlar, İkinci Baskı 1990, S. 13.

[9] Engels, F. (1878),  Anti-Dühring, Sol Yayınları, 2. Baskı 1975,
S. 240.

[10] Lenin, V.İ, Felsefe
Defterleri, Sosyal Yayınları, 1. Basım 1976, S. 207.