Çarşamba , 14 Nisan 2021

Burjuva uygarlığı potansiyelini tüketti, yolun sonuna geldi… Fikret Başkaya

Son dönemde Dünyanın nerdeyse her yerinde mantar gibi biten halk
isyanlarının, protestoların asıl nedeni, isyancıların, taleplerinden ibaret
değil. İşte, vergi artışları, zamlar, yolsuzluk, kamu hizmetlerinin
yetersizliği, vb. Aslında bu dünyada devrimlerin asıl nedeni, bardağı taşıran
son damla değil, bardağın dolu olmasıdır… İtirazlar, çözdüğünden daha çok
sorun yaratan ve genel bir ‘sürdürülemezlik durumu’  yaratmış olan ‘bunak kapitalizme’ yönelik…

Artık hiç bir şey eskisi gibi değil… Halk isyanları da
artık ‘küreselleşmiş bulunuyor ve bu bir dönemin sonunu müjdeliyor… Bir çöküş
tablosu söz konusu ama bir sosyo-ekonomik sistemin, bir üretim tarzının çöküşü
bir canlının ölümüne benzemez… Zamana yayılmış bir eğilim veya bir süreç
olarak tezahür eder… Söz konusu olan sadece ekonomik kriz değil, sistemik kriz!. İnsan ve toplum
yaşamının tüm veçhelerini girdabına almış bulunuyor. Dolayısıyla mevcut durumu
artık kriz kavramı karşılamıyor… Malûm kriz, normal denge durumundan bir
sapma demeye gelse de, ‘normale dönüşü’ de imâ eder…. Artık geri dönüşü
olmayan eşik aşılmış bulunuyor… Ekonomik krize sosyal sefalet, politik kriz, ekolojik
yıkım, iklim krizi, etik yozlaşma eşlik ediyor… Bir krizler sarmalı söz konusu
ve bunların her biri de diğerini azdırıyor.. Artık oligarşiler hiç bir yerde
yönetemiyor. Asgarî meşruiyetlerini yitirmiş durumdalar… Yönetenlerin çapına
bak anlarsın… Ellerinde bağnaz milliyetçiliği, şovenizmi, şiddeti, devlet
terörünü, savaşı, çatışmayı araçlaştırmak, manipüle etmekte dışında bir koz
yok…

Zemin çöktüğünde, üzerindeki her şeyle birlikte çöker…
Muhalefeti, iktidarıyla birlikte çöker… Artık, mevcut politik aktörlerin
çözüm üretme yeteneği yok. Kitleleri aldatma, oyalama, “rıza üretme”
yetenekleri de aşınmış bulunuyor… Yeni zemin de yeni aktörleri, yeni politik
özneleri, yeni paradigmayı varsayar…

Eğer öyleyse, buraya nasıl gelindi ve neden genel bir
sürdürülemezlik tablosu ortaya çıktı sorusuyla devam edebiliriz. İkinci
emperyalist savaşın ardından kapitalist dünya sistemi yeniden ama son defa yükselme
dönemine  girdi… Ve kapitalizmin
tarihinde ilk defa ezilen halklar ve sömürülen sınıflar lehine ‘göreli’ bir güç
dengesi oluştu… Faşizmin yenilgisi temelinde Batı’da işçi sınıfının morali
yükselmiş, mücadele yeteneği artmıştı. Sömürge halkları devletler hukuku karşısında
bağımsızlıklarını kazanmışlar, ilerlemek. kendi kaynaklarını kendi refah ve
kalkınmaları için seferber etmek, dünyanın zenginliğine ortak olmak,
yüzyıllardır uzak tutuldukları sofraya dahil olmak istiyorlardı… İlk defa sermaye
‘uyumlanmaya’ zorlanmıştı. Verimlilik ve üretim artıyor, reel ücretler
yükseliyor, sermayeden, varlıklı sınıflardan alınan vergiler artıyor, sosyal
hizmetler ve kamu hizmetleri alanı genişliyor, velhasıl her şey yolunda
görünüyordu…

Yeni bağımsızlığa kavuşan ülkeler ‘yeni bir uluslararası
ekonomik düzen’ talebini dillendiriyor, ünlü Bandung Konferansının ardından
‘Bağlantısız ülkeler Örgütü’ kuruluyor ve o zamanlar ‘azgelişmiş ülkeler’ veya ‘Üçüncü
Dünya’ denilenler etkili bir aktör olarak sahnedeki yerlerini almak
istiyorlardı…  

Fakat bir şey vardı. Kapitalizm kriz üretemeden yapamazdı. 1970’li
yılların ortalarında kapitalist dünya sistemi yeniden krize girdi, üstelik söz
konusu olan  “yapısal
krizdi”… Yaklaşık otuz yıl kadar süren balayı bitmiş, sermaye yeniden
kapsamlı bir karşı saldırıya geçmişti… 1980’den itibaren de ‘neoliberal politikalar
dayatılmaya başlandı. Sermaye cephesi savaş sonrası dönemde kaybettiği mevzileri
geri almak, kâr oranlarını restore etmek,  işçi sınıfının pazarlık gücünü zayıflatmak ve
Üçüncü Dünya Ülkelerini  ‘kalkınmacı’
hedeflerden uzaklaştırmak, yeniden kompradorlaştırmak
istiyordu… Zira, kapitalist-emperyalist Batı’nın zenginliği, dünyanın ger
kalanının doğal ve beşeri kaynaklarının yağma ve talanına dayanıyordu… Söz
konusu ülkelerdeki rejimler, önce askeri darbeler, komplolar, çatışmalar
peydahlayarak, ardından da Yapısal Uyum
Programları
dayatılarak etkisizleştirildiler, yeniden kompradorlaştırıldılar… Ve Üçüncü Dünya’nın yağma ve
talanı kaldığı yerden devam etti…

Neoliberal saldırının üç sloganı, ‘üç saldırı silahı’ densin,
Liberalisation (serbestleştirme), Privatizasyon (özelleştirme), Deregülasyon (kuralsızlaştırma) tam bir
yıkım tablosu ortaya çıkardı. Liberalizasyon, sermayenin hareketini kısıtlayan,
zora sokan tüm engellerin tasfiye edilmesi, dünyanın sermaye için bir ‘gül
bahçesine’ dönüştürülmesi, özelleştirme, kamuya ait olan, herkesin olan
kaynakların, araçların, alanların sermayeye peşkeş çekilmesi, bir toplum için
vazgeçilmez olan, toplumu bir arada tutan tutkal olan müştereklerin tasfiye edilmesi; Kuralsızlaştırma da, emekçi sınıflar
lehine kazanılmış tüm mevzilerin, hakların ve düzenlemelerin tasfiye edilmesi
demekti…

Aradan geçen yaklaşık 40 yılda, sermaye reel ücretleri
düşürerek kâr oranlarını restore etmeyi başarsa da, üretim ve verimlilik artışı
bahsinde umulan, beklenen başarıyı gösteremedi… Bunun anlamı sermayenin
büyüyememe paradoksuna hapsolmasıdır. Sistem yeteri kadar değer, yeni değer
üretmekte zorlanıyor. Geride kalan yaklaşık 40 yılda sömürü oranı yükseldi,
gelir dağılımı dengesizliği [adaletsizliği] tarihte görülmemiş düzeylere
fırladı, yoksulluk ve sefalet derinleşti… Bir şey daha oldu. Ekolojik yıkım
da aldı başını gitti… Zira, kapitalizm insana ve doğaya zarar vermeden yol
alamaz. Yegane amacın kâr olduğu durumda başka türlü olabilir miydi? Kapitalizm
sınırsız büyüme eğilimine ve dinamiğine sahip bir sistemdir… Her seferinde
daha çok üretme zorunluluğu var… Kapitalist durmak nedir bilmez. Ürettiğine
değil, üreteceğine bakar… Aksi halde çılgın rekabet ortamında varlığını
sürdüremez… O halde iki şey: Birincisi, kapitalist üretim dahilinde  sınırsız üretim ve  sınırsız tüketim zorunluluğu var… Lâkin bu
dünyanın kaynakları sınırlı; ve ikincisi, kapitalist, üretim sürecinde doğaya
verilen zararlar dikkate alınmıyor… Alınırsa, kâr oranı düşer, kâr kütlesi küçülür…
Oysa bir şey üretmek, doğadan bir şeyler çekmek, eksilmek ama üretirken de,
tüketirken de kirletmek demektir… İşte şimdilerde vahim bir hâl alan iklim
krizi denilenin ve ekolojik yıkımın asıl nedeni bu… Sistemin çözdüğünden daha
çok sorun yaratmasının nedeni de bu… Sosyal ve ekolojik krizlerin
birbirlerini karşılıklı olarak azdırmasının da…

İnsanlar sadece kendilerine dayatılan sosyal kötülüklerle,
işte, işsizlik, iğretilik, açlık, yoksulluk, sefalet, etik yozlaşmayla cebelleşmiyorlar,
doğa tahribatının, ekolojik yıkımın da  bu
dünyada yaşamı tehlikeye attığını yaşayarak öğreniyorlar, bilincine varıyorlar…
İşte itirazların, isyanların, protestoların gerisindeki asıl neden bu…

Artık eski, politik aktörler, eski söylemler, eski yöntem ve
araçlarla yola devam etmenin mümkün olmadığı zaman gelip çattı… Hiç bir şey
eskisi gibi değil ve olmayacak… Kapitalizmin eni-sonu beş yüz yıllık, sanayi
kapitalizminin de iki yüz elli yıllık bir geçmişi var ki, bu insanlık ve uygarlık
tarihinde küçük bir parantezdir… Öyle bir sistem ki, bu kadarcık zamanda bir
uygarlık krizi, bir sürdürülemezlik durumu yaratmayı ‘başarmış’ bulunuyor… Kapitalist
paradigma iflas ettiğine göre, yenisini oluşturmaktan başka çare yok… Üstelik
o işi de vakitlice yapmak şartıyla, zira zaman daralmakta… Velhasıl
insanlığın ve uygarlığın geleceği, küresel işçi sınıfının,  yeryüzünün
lânetlilerinin
ve organik entellektüellerin basiretine bağlı olacak!  Şeyleri anlamadan değiştirmek mümkün değildir.
Anlamanın yolu da radikal eleştiriden geçiyor… Her halde radikal eleştiri hiç
bu kadar gerekli olmamıştı…