Cumartesi , 23 Kasım 2019

Prof. Dr. Uğur Eser Özgür Üniversite’nin sorularını yanıtladı: 2020 Yaklaşırken Dünyanın Hali ve Türkiye’nin Krizi 08.11.2019

  • 2019 yılının sonuna gelinirken Dünya ekonomisinin genel görünümü nedir? Küresel ekonominin “uzun durgunluk” yıllarından çıkacağı ve kapitalizmin merkezlerinden başlayan ve “yükselen piyasa ekonomileri”ne oradan da gelişmekte olana ülkelere yayılan bir büyüme dalgasının yaşanması beklenebilir mi? Yoksa hem ekonomik büyümenin yavaşladığı hem de küresel ticaretin daraldığı yeni bir evreye mi geçiliyor?

Bu yılın sonuna gelinirken dünya ekonomisinin içinde bulunduğu durgunluğun daha bir süre devam edeceğine işaret eden IMF, Dünya Bankası, OECD ve IIF  raporları küresel ekonomide ciddi boyutlara ulaşan borç yükünün durgunluğun uzun sürmesine yol açacağı ve ekonomik büyümeyi daha uzun süre olumsuz etkileyeceği uyarısını yapıyor.  Raporlara göre küresel borç2019 yılı ilk çeyreğinde 248 trilyon dolara, dünya GSYH’nın yüzde 320’sina ulaşmış. Bu borcun 177 trilyon doları ( yüzde 71’i) gelişmiş ülkelere ait. Küresel borç stokundaki en büyük pay 72 trilyon dolar ile finansal olmayan şirketlerde, bunu 67 trilyon dolarla kamu borcu, 61 trilyon dolarla finans sektörü ve 46 trilyon dolarla hane halkı borcu izliyor (IIF,  (Uluslararası Finans Enstitüsü),  Global Debt Report, July 15 2019. Kısaca küresel ekonomi bir borç kapanına sıkışmış vaziyette. 

Diğer taraftan bu raporların 2019 ve 2020 yılına ilişkin öngörüleri dünya ekonomisinde ve ticaretinde belirgin bir yavaşlamanın yaşanacağı yönünde. IMF’nin yeni icra direktörü Kristalina Georgieva 2019 yılında ülkelerin yüzde 90’nının büyüme hızında yavaşlama bekliyor ve bunu “senkronize durgunluk” olarak adlandırıyor (https://www.imf.org/en /News/Articles/2019/10/03/sp 1000819). IMF 2018’de yüzde 3.6  büyüyen küresel ekonominin 2019 yılında yüzde 3.0 büyüyeceğini tahmin ediyor. 2020 yılında yüzde 3.4 büyüme tahmini ise bir haylı iyimser bulunuyor. Gelişmiş ülkelerde 2019 ve 2020 yıllarında büyümenin yüzde 1.7, “ yükselen ve gelişen piyasa ekonomileri”nde ise sırasıyla yüzde 3.9 ve 4.6 olması bekleniyor (IMF, World Economic Outlook, July 2019). Uzun süre dünya üretiminin üzerinde atış göstererek  2018’de yüzde 5.7 büyüyen dünya ticaretindeki büyümenin 2019 yılında yüzde 3.4, 2020 yılında yüzde 3.9 tahmin edilmesi üretimdeki durgunluğun yanı sıra ticarette de bir yavaşlamanın yaşanacağını gösteriyor. Kur savaşlarıyla başlayan ardından ticaret savaşlarıyla süren gelişmelerin küresel ekonomide uzun süren bir yavaşlama yaratması pek sürpriz olmayacak.

Bu tablo Dünya ekonomisinin merkezinde bulunan ülkelerin borç/finans krizini çözmeye yönelik uyguladıkları politikaların başarısız olduğunu, parasal gevşeme (faiz indirimi ve miktar kolaylaşması) politikalarının dünya ekonomisini durgunluktan çıkarmaya yetmediğini gösteriyor. Küresel durgunluğun “yükselen piyasa ekonomileri”ni de içine alarak yayılması halinde durgunluğun daha şiddetli ve uzun süreli yaşanması muhtemel görünüyor. Dünya ekonomisinin son çeyrek yüz yıllık dönemine bakıldığında büyüme oranları tarihsel ortalamaların altında ve oldukça istikrarsız. Küresel ekonomide yeni bir büyüme dinamiği yaratılmak isteniyorsa bu merkezlerdeki kapitalist birikim-büyüme dinamiklerinin değişmesi ve yeni bir teknolojik yenilik dalgasına ihtiyaç olduğu bu raporlarda sıklıkla vurgulanıyor.Sürdürülebilir kalıcı bir büyümenin dinamiğini oluşturan üretkenlik artışının uzun süredir düşük düzeyde olması durgunluğun, bunun yol açtığı işsizliğin ve üretim/üretkenlik kayıplarının önünün alınmasının kolay olmayacağını ortaya koyuyor.

Nitekim yakın tarihli araştırmaların sonuçları üretken faaliyet alanlarında ciddi üretim ve üretkenlik kayıpları olduğunu ortaya koyuyor. Veriler gelişmiş ülkelerde 2000’li yıllarda üretkenliğin (saat başına çıktı oranı) belirgin biçimde düştüğünü gösteriyor. Dijital tabanlı yeni teknolojilerin verimliliğe muhtemelen daha zayıf etkide bulunduğu ve uzun dönemli sürdürülebilir büyüme döneminin artık kapandığı iddia ediliyor. ABD ve diğer gelişmiş ülkelerde üretkenlikte herhangi bir canlılık ya da “verimlilik mucizesi” görünmüyor. Dünya ekonomisinde değer/artık değer ya da katma değer yaratacak olan teknolojik gelişme ve yenilik süreçlerinde bir yavaşlama var. Yatırımlarda aşınmış durumda. Üstelik ekonomik büyümenin yakıtı işlevini gören ucuz ve kolay borçlanma dönemi de son bulmuş durumda.

  • Geriye dönüp bakıldığında küresel ekonomiyi durgunluk içerisine iten nedenler hakkında neler söylenebilir? Küresel ekonomideki yavaşlamanın ve borç yüklerinin bu boyuta ulaşmasının arka planında ne yatıyor?

Küresel durgunluğun arka planında kanımca kapitalizmin finansallaşmasıyla birlikte sermayenin üretken alanlardan uzaklaşması, bu alanların dışında daha yüksek karlar vaad eden  kısa dönemli spekülatif yatırımlara yönelmesi yatıyor. 1970’lere gelindiğinde geleneksel-Fordist sanayi sektörleri sermayeye artık yüksek karlar sağlamıyordu. 1980’lerden itibaren küresel sermaye reel birikimden koparak hayali/sanal bir birikim sistemine sürüklendi. 1990’larda teknolojik olarak kendisini yenileyen kapitalizm 2000’lerde iktisadi faaliyetlerin ağırlık merkezinin üretimden finansa doğru kaymasıyla birlikte, John Belamy Foster’ın “sermaye birikiminin finansallaşması” dediği şeye yol açtı ( Monthly Review, Ocak 2017/1). Kapitalizm finansallaştı. Finansallaşmış kapitalizm sanayi karlarındaki gerilemeyi telafi eden ve üretken olmayan sektörlerde sermayenin karlılığını artıran muazzam yeni yüksek karlı alanlar yarattı. Küresel sermaye yeterince karlı bulmadığı için üretken sektörlere yönelmiyor.

Biraz geriye gidersek şu tespitleri yapabiliriz. 2008 sonunda ABD’de patlak veren ve kısa sürede AB bölgesine oradan da dünyanın geri kalanı bulaşan kriz bir finans kriziydi. Kriz yapısaldı ve kısa ürede pek çok ülkeyi istikrarsızlığa sürükledi. Şu faktörlerin bir bileşimiyle ortaya çıkmıştı. 1980’li yılların sonunda finans piyasalarının ve finansal kurumların liberalleşmesinin ve kuralsızlaşmanın ardından, küresel sermayenin dolaşımının önündeki engellerin kalkmasıyla birlikte, sermayenin dünya çapında serbestçe akışı hızlanmıştı.  Bu süreç borçlanmanın kolaylaşmasına yol açtı. Kapitalizmin merkezindeki ve çevresindeki ülkeler bol ve ucuz olan sermaye akışından bu süreçte epey yararlandılar. Kapitalizmin merkezindeki gelişmiş ülke ve çevresindeki gelişmekte olan pek çok ülkede finans ve finans dışı şirketler, devlet ve hane halkı borçları hızla arttı. Türkiye de küresel ekonomideki spekülatif sermaye hareketlerinin yönlendirdiği görece bol ve ucuz dövizden bu yıllarda alabildiğine yararlandı ve tasarruf açıklarını finanse etmek olanağını buldu.  2003-2007 yılları arasında yüzde 7 gibi yüksek bir büyüme hızının yakalanmasında küresel sermaye akışının payı büyüktür.

Küresel kapitalizmi bir finansal krizle karşı karşıya bırakan ve yüksek orandaki borç ve durgunluk içine iten bir diğer neden, Costas Lapavitsas’ın ( Üretmeden Kar Etmek, Finans Hepimizi Nasıl Sömürüyor, Koç Üniversitesi, 2015) işaret ettiği gibi, kapitalizmin merkezindeki ABD de ortaya çıkan ve yayılan finansın teknolojik dönüşümüydü. Küresel bilgisayar ağlarıyla küresel bir finans piyasasının oluşması, finans kurumlarının yüksek hızda elektronik işlem yapmalarına yol açtı. Finans piyasalarındaki yeni finansal teknolojik yenilikler (Fintech) ve finansal ürünler ( türev işlemler, opsiyonlar, her türden varlığın menkul kıymet haline gelmesi) sermayenin sanal hale gelmesine yol açtı, hayali bir sermaye türedi.  Kısaca kapitalizm finansallaşmıştı. Gerek devletler gerekse finans-dışı işletmeler ve hane halkları hızla finans piyasalarına çekildiler.  Öyle ki pek çok çevre ülkede finansallaşma kısa sürede bir kalkınma stratejisine dönüştü ve krediye/borçlanmaya dayalı büyüme stratejisi dünya çapında bir strateji oldu. Küresel finansallaşmış kapitalizmle bütünleşen ülkeler kısa sürede borç kapanına girdiler. Türkiye de bu ülkeler arasına tereddütsüz katıldı.

Kısaca özetlemek gerekirse, sermaye bir değer/artık değer ya da katma değer yaratmayan alanlarda dolaşıyor. Oysa değer/artık değer üretim alanında yaratılır. Kapitalist bir ekonomide üretim alanında yaratılan artık değer reel sermaye birikiminin kaynağıdır. Bu faaliyet alanlarında yaratılan reel birikim sanayi sermayesi eliyle değer/artık değer üreterek üretken kapasiteyi artıracak olan sermaye stokuna dönüşür. Üretkenliği artıracak olan teknolojik bilgi ve yenilikler de finans değil, sanayi kesiminde gerçekleşir. Finans/finansal birikim öncelikle üretim alanından uzakta, dolaşım alanında yer alır ve ölçülebilir bir değer yaratmaz. O değer/artı değer ya da katma değer üretmeyen, sadece borç verilebilir sermaye akışlarıyla ve artık değerin dağıtılmasından doğan finansal kar ve finansal birikimle ilgilidir. Küresel ekonomide yaşanan üretim/üretkenlik kayıplarının ardında işte üretken kapasite yaratan sabit sermaye stokundaki/yatırımlardaki aşınma yatmaktadır. 2000’li yıllarda artan finansallaşmayla birlikte borçlanarak tüketimdeki artış tasarruf oranlarını düşürmüştür. Reel birikimdeki bu aşınma pek çok çevre ülkesinde yaşanan sanayisizleşmenin de nedeni olmuştur.

  • Son 40 yılda dünya ekonomisinde çarpıcı değişimler yaşandı. Ana akım yayınlarda bile biri gelir ve servet eşitsizliğindeki artış, diğeri çevresel bozulma ve iklim krizi olmak üzere iki alanda ciddi uyarılar yapılıyor.  Bu açılardan finansallaşmış kapitalizmin bu evresi nasıl karakterize edilebilir?

Önceki soruyla da bağlantılı olarak, küresel ekonominin durgunluğa girmesinde kapitalizmin 2000’li yıllarda finansallaşmasıyla birlikte finansal birikimin ve finansal gelirlerin artık değer içindeki payı artarken, emek gelirinin payının gerilemesinin ve bunun yol açtığı düşük efektif talebin de rolü var. Şirketlerin borçlarının sürdürülemez düzeylere ulaşması yatırım eğilimini olumsuz etkilerken, gelir dağılımındaki bozulma tüketici talebini aşağıya çekerek durgunluğu derinleştiriyor.

Dünya Eşitsizlik Raporu (T. İş Bankası yayınları, Ocak, 2018)gerek gelir, gerekse servetlerin dağılımındaki eşitsizliğin 2018 yılı itibariyle görülmemiş boyutta olduğuna dikkat çekiyor. Rapora göre ekonomik eşitsizliğe büyük ölçüde özel kişi ya da kurumlara ait sermayenin mülkiyetindeki eşitsizlik yol açmıştır. Küresel eşitsizliğin coğrafyasının 2007’den bu yana, geçtiğimiz otuz yılda çok değiştiğine işaret eden bu rapora göre,  dünya gelirinin en üst yüzde 1’lik dilimi en yoksullardan oluşan yüzde 50’lik dilimin kazandığının 2 katı katını kazanmıştır.Gelir eşitsizliğindeki artışın önemli bir kısmı sermaye gelirlerindeki artıştan ( faiz, kar payı, kira ve şirketlerin dağıtılmamış kazançları) kaynaklanmıştır. 2000’li yıllarda hızla katlanarak artan finansal birikim/sermaye sahipleri giderek daha çok zenginleşmiştir. Gelirin yeniden dağıtıldığı bu sürecin kaybedenleri emekçiler olmuştur. Emek gelirlerindeki kayıplar/aşınma küresel efektif talebi düşürerek küresel ekonominin durgunluğa girmesinde etkili olmuştur.

Belirtmek gerekir ki, eğer toplumsal yaşamın bir zamanlar paylaşılan ve toplumsallaşan alanlarının hızla metalaştığı ve piyasalaştığı dikkate alınırsa, emekçilerin kayıpları aslında göründüğünden fazladır.

Küresel kapitalizmin coğrafyasında bir diğer bozulma çevrenin tahribatı ve süregelen iklim krizi ile ilgilidir. Bugün dünya’da yaşanan kriz iki alanda yaşanıyor. Biri ekonomik, diğeri ekolojik. Karşı karşıya kaldığımız spekülatif sermaye akışları ve finansal birikime dayalı büyüme modeli ekosistem üzerinde ciddi tahribata yol açtı. Özel sermayeye/finansal birikime dayalı büyüme modeli tüketim çılgınlığına neden olan borçlanmayı artırırken ve küresel finans sisteminin çöküşüne zemin hazırlarken, gezegenimizin eko sistemini de tehdit etmektedir. Küresel ekonomiye gelişmekte olan ülkeler açısından yaklaşması ve eleştirel tutumuyla bilinen UNCTAD ( Ticaret ve Kalkınma Konferansı) yakın tarihli 2019 Ticaret ve Kalkınma Raporu raporu (www.unctad.org) Yeni Yeşil Düzen çağrısında bulunuyor ve “hiper küreselleşme” olarak tanımladığı sürecin  yol açtığı ekolojik yıkımın (ve iklim krizinin) yarattığı tehlikenin sanılanın çok ötesinde olduğuna dikkat çekiyor.

İklim krizinin yıkıcı etkilerine başka pek çok raporda dikkat çekiliyor. Bu yılın ortalarında Avusturalya’da Breakthrough isimli düşünce kuruluşunun yayımladığı rapora göre ( https://www.newscientist.com) 2050 yılında küresel ısınma artışı 3 dereceyi bulacak. Oysa çevre bilimcileri söz konusu tehdidi önleyebilmek için bu yüzyılın sonuna kadar gezegenimizin yüzey sıcaklığının en fazla 1.5-2 derece ile sınırlı tutulması gerektiği uyarısında bulunuyor.

Kar amacı gütmeyen düşünce kuruluşlarından Küresel Uyum Komisyonu’nun yayınladığı raporda (http://www.gca.org) eğer önlem alınmazsa küresel tarım üretiminin 2050 yılında yüzde 30 azalacağı, yeterli su bulamayan insan sayısının 5 milyarı bulacağı, dünyamızdaki canlı türlerinin her dördünden üçünün yok olma tehlikesi yaşayacağı ve iklim değişimi nedeniyle gelişmekte olan ülkelerde 100 milyon insanın yoksulluk sınırının altında yaşam sürdüreceği uyarısı yapılıyor. Çevre bilimciler insanlığın önünde sıfır-karbonlu emisyon sistemlerine dayalı bir ekonomiye geçmesi için sadece 10 yıl kaldığına dikkat çekiyorlar.

Kısaca özetlersek; uluslararası finans kuruluşları/bankalar ve finans dışı kurumlarındaki kontrolsüz kredi büyümesi pek çok ülkeyi aşırı borçlanmaya itmiş, başı boş bırakılan/ kuralsızlaştırılmış finansal sermaye çarpık sanayileşmeye ve çevre tahribatına neden olmuştur. “Parasal gevşeme” adı altında uygulanan politikalarla enerji şirketlerine fosil yakıtlar için verilen teşvikler, çok uluslu gıda şirketlerine verilen tarımsal teşvikler,  ayrıca bu şirketlere tanınan sermaye transferi ve vergi muafiyetleri etkisini en çok çevre ve ekonomi üzerinde gösteriyor. Bu dönemin özelliği hiç kuşkusuz küresel durgunluk, yüksek borç yükleri, yüksek işsizlik ve gelir eşitsizliği, sanayisizleşme ve ekolojik yıkım olarak karşımıza çıkıyor.     

  • Türkiye’nin krizine gelirsek; ekonomi nasıl bir dönemin içinden geçiyor? 2018 yılı ile gelen ekonomik yavaşlamanın nedenleri ve sonuçları hakkında neler söylenebilir? Eylül ayında açıklanan ikinci Yeni Ekonomik Program (YEP) (2020-2022) çok tartışıldı. Programın kendi içinde tutarsız ve hedeflerinin abartılı olduğu, programın bir IMF programı olduğu eleştirileri yöneltildi. Genel olarak neler söylersiniz?

Türkiye’nin krizini, ülkenin kendi içinde yaşadığı sorunlar fazlaca öne çıkmış olsa da, küresel kapitalizmin işleyişinden bağımsız ele alamayız. Türkiye’de bugün krizde olan şey dışa bağımlı, borçlanmaya dayalı birikim ve büyüme modelinin krizidir. Krizin kökeninde Türkiye’nin bir değer/artı değer yaratmayan, üretemeyen buna karşın geniş bir kitleyi yoksullaştıran bu birikim/büyüme modelinin, ülkeyi tekelci küresel şirketlerin yönettiği küresel üretim ağlarına ucuz emek rezervleriyle eklemlemiş olması ve dışa bağımlı, yüksek borçlu hale getirmesi yatmaktadır. Dış borca ve ithalata bağımlı bu birikim/büyüme modeli artık tıkanmış, sürdürülebilir olmaktan çıkmıştır. Bu model istikrarsız bir büyüme ve giderek sanayisizleşen bir ülke yaratmıştır.

Türkiye kapitalizmi yavaşlayan büyüme ve durgunluğun, yatırımlardaki gerilemenin, artan işsizlik ve yüksek borç oranının kıskacındadır. OECD Türkiye ekonomisinin 2019’da yüzde 0.3 küçüleceğini, 2020’de ise sermaye akışının olması halinde yüzde 1.5 büyüyeceğini tahmin etmektedir. Dünya Bankası ise ekonominin 2019‘da “sıfır” büyüceğini istikrar ve güvenin tesis edilmesi halinde büyümenin yüzde 3 olacağını tahmin etmektedir.

2008 küresel finans krizinden sonra gelişmiş ülkeler merkez bankalarının sıfıra yakın yurt dışı faiz oranlarıyla dağıttığı bol para Türkiye gibi tasarruf/döviz açığı olan ülkelere yurt dışından borçlanarak yüksek büyüme oranını yakalama fırsatını sağladı. Türkiye dış borç buldukça büyüyen bir ülke haline geldi. Toplam ( kamu+özel) dış borç (2018: 453 milyar dolar, 2001:124 milyar dolar) ve dış borcun milli gelire oranı (2018: yüzde 56.7; 2001: yüzde 56.4) Cumhuriyet tarihinin rekorunu kırmış durumda. 2009-2018 yılları arasında yabancı kredi kuruluşlarının Türkiye’ye sağladığı sermaye akışı 426 milyar dolardan fazlaydı. Finans-dışı şirketlerin döviz yükümlülükleri bu dönemde 151 milyar dolardan on yıl sonra 320 milyar dolara yükseldi (www.tepav.org.tr, Ekonominin Seyir Defteri, Nisan, 2019). Finansal şirketlerin dış borç yükümlülükleri ise aynı dönemde 79 milyar dolardan 220 milyar dolara çıktı.  Geçen yıl yaşanan kur şokunun ardından Türk şirketleri 300 milyar TL ek borç yükü altına girdiler, şirket bilançoları hızla bozuldu. Şimdi siyasal iktidar şirketleri bu bozulan bilançolardan kurtarmaya çalışıyor.

Türkiye ekonomisi büyümesini esas olarak borçlanmayla sağlayan, ithalat yapamadan büyüyemeyen bir ekonomidir. Son on yılda gerçekleşen reel büyüme oranı potansiyel büyüme oranının (yüzde 5) altına gerilemiştir. 2018’de GSYH (789 milyar dolar) ve kişi başına gelir ( 9 693 dolar) 2008 yılı düzeyinin de altındadır. 2019 için tahmin edilen yüzde 0.5 büyüme oranı ile GSYH (749 milyar dolar) ve kişi başına gelir (9 093 dolar) tahminleri tam 11 yıl öncesinin altındadır. Yukarıda da belirttiğimiz gibi bu büyüme üretkenlik artışından çok dış borçlanma artışından kaynaklandı. Türkiye dış borçlanmasını artırırken bu kaynakları istihdam yaratan ve döviz kazandıran sektörlerde üretip yaparak dışarıya ihraç eden, böylece döviz açığını azaltacak alanlarda değil, ticaret ve inşatta ( lüks konut, AVM vb.) kullandı. Dış sermaye girişlerinde yaşanan yavaşlamayla birlikte krediye erişim kanallarının kapanması ekonominin yavaşlaması ve durgunluğa girmesinin de nedenidir.

Siyasal iktidarın 2011 seçimleri öncesinde ilan ettiği 2023 Hedefleri (milli  gelir 2 trilyon dolar, kişi başına gelir 25 bin dolar) boşa çıkmış, 11. Kalkınma Planı’nda 2023 yılı için öngörülen dönem sonu hedefler (milli gelir 1.080 milyar dolar, kişi başına gelir 12.484 dolar) önceki 10. Kalkınma Planı’nın da ( 1.285 milyar dolar, kişi başına gelir 15.960 dolar) gerisinde kalmıştır. Hedeften sapmaların büyüklüğü siyasal iktidarın kalkınma planlarında ne kadar başarısız olduğunu göstermektedir.

Siyasal iktidarın 2020-2022 dönemini kapsayan ve “Değişim Başlıyor” sloganı ile kamuoyuna duyurduğu Yeni Ekonomi Programı (YEP) ise büyüme,  enflasyon, cari açık ve dış borçlar ile ilgili hedefler açısından kendi içinde tutarsızlıklarla doludur ve birçok yönden IMF gözetimi altında hazırlanmış görünmektedir. Ücret artışlarının gerçekleşen yüksek enflasyona göre değil, daha düşük olan enflasyon hedeflemesi doğrultusunda belirlenmesi, emek piyasasında “esnekliği ve beceri uyumunu” artıracağı düşüncesiyle çalışma hayatının esnekleştirilmesi ve kıdem tazminatının tasfiyesi, ayrıca vergi yükünün sermaye kesiminden emek gelirlerine kaydırılması krizin faturasının 2020 yılı ve devamında emekçilere çıkarılacağını gösteriyor. 

Sorun işte bu birikim-büyüme modelinin tıkanması ve krize girmesinden kaynaklanıyor. Belirttiğim gibi Türkiye ekonomisi dış sermayeye ve ithalata bağımlı, borçlanmaya dayanan, ticaret ve inşaat odaklı bu büyüme modelinin sınırlarına dayanmış durumda. Bu yapı ekonominin dış şoklara ve krizlere açık, bir hayli kırılgan hale gelmesine yol açtı. Bu yapının sürdürülebilmesi artık mümkün görünmüyor.

Türkiye ekonomisinin “yapısal kriz”ini aşabilmesi için büyük ve kapsamlı bir dönüşüme ihtiyacı var. Krizden çıkışın kolay bir yolu yok. Küresel ekonomiye çok uluslu şirketlerin yönettiği meta zincirlerinin düşük değerli aşamalarında uzmanlaşmış olarak katılan, yeterince üretemeyen ve yeni değer/artı değer yaratmakta zorlanan, sadece finansallaşan ekonominin rantlarından pay kapmaya çalışan, üstelik küresel finans sistemine dış borç bağımlısı olarak eklemlenmiş bir ülkeye geleneksel IMF/kemer sıkma politikaları da çözüm getirmeyecektir. Artık geleneksel para ve maliye politikalarıyla çözüm üretmek de mümkün değil. Bir başka deyişle her düzeydeki kurumların ciddi şekilde aşındığı, beklentilerde ciddi bozulmanın yaşandığı ülkede bu politikaların krizin üstesinden gelmesi beklenmemeli.  

Kısaca özetlersek; küresel kapitalizmin bu yeni döneminin özelliği yüksek dış borçlar, yavaşlayan büyüme, yüksek işsizlik ve gelir eşitsizliğine bağlı olarak artan yoksullaşma ve çevresel bozulmadır. Buna tepkiler giderek artmakta ve halk kitleleri düzen değişikliği talep etmektedir. Yakın dönemde Şili, Bolivya ve Ekvator’dan Irak, Lübnan ve Hong Kong’a kadar uzanan bir alanda giderek büyüyen isyan dalgaları bu düzenin değişmesini isteyenlerin talebini yansıtmaktadır. Bu talep Türkiye’de güçlüdür. Yoksullaşan ve ezilen kesimlerin kurulu düzene ve neoliberal politikalara karşı giderek büyüyen karşı hareketleri küresel kapitalizmin yeni bir evresine girdiğimize işarettir…