Cuma , 13 Aralık 2019

TOPLUMLARIN ALTYAPI ANATOMİSİ VE MARKSİZM –VI- Nazım Can 12 Kasım 2019

Sosyalist Emekçi Mülkiyet Biçiminin, Toplum Altyapı İnşasındaki Önemi ve Devrimci Rolü

‘Tarihi Toplumsallaşma Süreci’ boyunca insanlık, ilkel topluluğa ait elden ağza geçim biçimi ile farklı uygar toplum üretim biçimleri aşamalarından geçerken, yaşadıkları zamanın ve mekânın, ruhuna ve doğasına uygun olarak, maddi ve manevi olmak üzere, iki tür alet üretip, ivmelendirerek geliştirmektedir. Bunlardan birincisi, ok, yay, kazma, kürek, karasaban, traktör, otomobil, uçak, telefon, bilgisayar, uzay araçları, internet vb. maddi üretim aletleridir. Diğeri de gelenek, din, devlet, hukuk, siyaset, felsefe, sanat, edebiyat vb. manevi (düşünsel) üretim aletleridir. Birinci türde olanlar, toplumsal üretim biçimlerine uygun, ekonomik altyapıyı oluştururken; ikinci türde olanlar da aynı üretim biçiminin altyapısına uygun, toplumsal üstyapıyı oluştururlar. Herhangi bir toplumun, altyapısını oluşturan maddi üretim aletlerinin, evrim geçirip değişmesi gibi; üstyapıyı oluşturan manevi üretim aletleri de kendi altyapısına uygun, maddi üretim aletlerine tabi ve ona bağlı olarak, evrim geçirip, nesnelleşerek değişirler. Örneğin, bir üstyapı kurumu öğesi olan, devlet ile hukuk kavramları, ‘Tarihi Toplumsallaşma Sürecinin’, belli bir üretim biçimi altyapısına uygun tarzda, evrim geçirip, köleci devlet ile köleci hukuku sistemi veya kapitalist devlet ile kapitalist hukuk sistemi gibi önemli farklar alarak, nesnel biçimlere bürünürler.

Aynı evrimci geçiş biçimi, diğer üstyapı öğeleri için de geçerlidir.

İlke düzeyinde, asıl mesele şudur:

Herhangi bir toplumun bağrında doğan, her yeni toplumsal üretim biçimi, içinden doğup geliştiği toplumsal üretim biçimini; nitel devrimci önemi olan, nicel ve yeni devrimci reformlar temelinde, mülkiyet ilişkilerinden başlayıp, bölüşüm veya dağıtım, değişim, yatırım ve tüketim ilişkilerinden oluşan, yeni bir ekonomik altyapı inşası ile onu değiştirip dönüştürür. Dolayısıyla her hangi bir devrimci hareket, toplumsal değişime konu, mevcut toplumsal sistemin mülkiyet biçiminin değiştirilmesini iş edinmiş, işe toplumsal altyapıdan başlamış ise eski mülkiyet biçimine dayalı, toplumsal altyapı ile ona uygun eski üstyapının çözünüp, yeni üretim biçimine, köklü bir biçimde dönüşmesi gerçeği kaçınılmazdır. Bu diyalektik tarihi materyalist yasayı anlamadan, toplumsal yaşamın gerçekliğini kavrayıp, işin özüne; doğru yaklaşmak mümkün değildir.

‘Tarihi Toplumsallaşma Süreci’ boyunca, her toplumsal üretim biçiminden bir diğerine geçişte, devrimci sınıfsal özne; her zaman, üretim araçları, özellikle, üretim aletleri ve makineler ile ilişkilenip, onları özel mülkiyet edinen, yeni üretim biçiminin kuruluşunu başlatan, sınıfsal güçler olmuştur. Bu geçiş aşamasında, istisnasız her yeni toplumsal üretim biçimi de kendisine ait özel mülkiyet edinme biçiminden başlayarak, geçmişten devir aldığı devlet, hukuk, siyaset, din, felsefe, sanat, edebiyat vb. gibi üstyapı öğelerini, altyapısına uygun biçimde, değiştirip dönüştürerek geliştirir; onları, kendi özgünlüğünde nesnelleştirip, toplumun örgütlenmesini tamamına erdirir. Örneğin, onun içindir ki, kapitalist hukuk sistemi ile kapitalist devlet, kapitalist toplum altyapısının ürünü olduğu gibi Sosyalist hukuk sistemi ile sosyalist devlet de sosyalist toplum altyapısının ürünü olarak gelişmek zorundadır.

Tüm bu gelişmeler, üretim araçları, özellikle, üretim aletleri ve makinelerin özel mülkiyet edinme biçimi ile başlar. Toplumsal altyapı-üstyapı oluşumu ile yeni bir üretim biçimine geçilmiş olur.

Her hangi bir toplumsal üretim biçimine ait toplumsal altyapı öğeleri, kendisine uygun yeni üstyapı öğeleri üretebilir. Ama tersine, aynı toplumsal üretim biçimine ait toplumsal üstyapı öğeleri, kendisine uygun, altyapı öğelerini yönetir ama yeni bir altyapı öğesi üretip yönetemez. Onun içindir ki, Fransız Jakobenlerinin, yeni bir altyapı projeleri olmadığı için kapitalist siyasal iktidarı ele geçirdikleri halde, siyasal iktidar aracılığı ile -ekonomik zayıflıklarından dolayı- mevcut olan kapitalist altyapıyı, ne yönetebildiler, ne de kapitalizmi aşan yeni bir toplumsal proje geliştirip ortaya koyabildiler. Dolayısıyla büyük burjuvaziye yenildiler! Benzer biçimde, Reel Sosyalist ülkeler, işçi sınıfı merkezli, Jakoben Marksist devrim ve sosyalizm davası paradigmasıyla, kitlesel “devrimci” sınıf mücadelesi tarzı ile siyasal iktidarları ele geçirdikleri halde, bu siyasal iktidarlar aracılığı ile yukarıdan aşağıya, sosyalist altyapı inşasını, 70 yılda geliştirip oluşturamadılar. Oluşturamadıkları için de yenilip tarih oldular.

Ama tam tersine, kapitalist toplumun bağrında, sosyalist topluma ait özel mülkiyet edinme biçiminde, mülkiyet altyapı öğesinden hareketle, günlük devrimci demokratik sınıf mücadelesi tarzı ile devrimci değişim ve dönüşüme başlansaydı; gelişen sosyalist altyapı, kendine uygun yeni sosyalist üstyapı öğelerini kesinlikle üretirdi. Örneğin, eğer biz bugün, ‘Sosyalist Emekçi Paradigma’ temelinde, ‘Sosyalist Emekçi İşletmeye’ dayanarak, sosyalist özel mülkiyetli altyapıdan hareket ediyorsak, o zaman, bu altyapı temelinde gelişecek hukuk ve devlet sistemi, asla kapitalist tarzda gelişemez. Çünkü tecrübe ile tespittir ki, kapitalist veya türevi, Reel sosyalist bir “altyapı” veya Lenin’in deyimiyle, “devlet tekelci kapitalizmi” [[1]] türü bir toplumsal “altyapıya” dayanarak, 70 yılda, sosyalist bir altyapı üretilemediği gibi ona uygun sosyalist üstyapı öğeleri de üretilememiştir.

Bu deneyimin tam tersine, bir ilk adım olarak, sosyalist özel mülkiyete dayalı, ‘Sosyalist Emekçi’ bir işletme kurulsaydı, günlük devrimci demokratik sınıf mücadelesi tarzı ile ona uygun sosyalist bir altyapı biçimi, nitel devrimci önemi olan, nicel ve yeni devrimci reformlar ile geliştirilip kurulabilirdi. Bu gelişme, aynı andan itibaren, mevcut kapitalist hukuk sistemi ve devlet biçimini, kendine uygun, değiştirip dönüştürerek,yeni bir sosyalist hukuk sistemi ve devlet biçimi, belirlemeye çalışırdı. Çalışırdı! Çünkü bunun dışında, kapitalist üretim ve mülkiyet ilişkileri engelini aşıp, üretim güçleri, özellikle üretim aletleri ve makinelerin ÖZGÜRCE gelişmesinin önü açmak, mümkün değildi. Dolayısıyla dünyanın herhangi bir ülkesinde, özellikle merkezi kapitalist ülkelerde, ‘Sosyalist Emekçi’ bir işletme örgütleyip, kapitalist toplumdan, sosyalist topluma geçişi başlatırken; o ülke toprağında, eşit paylı, kolektif komünal sosyalist özel mülkiyet temelli bir toplumsal altyapı oluşumu ile köklü bir biçimde, toplumsal devrimler süreci de başlatıyoruz demektir. Bu gelişme tarzı, hakkıyla anlaşıldığında, hiç kimsenin, Marks’ın işçi sınıfı merkezli, Jakoben Marksist devrim ve “sosyalizm” davası alışkanlığına kapılıp, sınıf mücadelesi ezberciliğine dair tekerlemeleri ileri sürmesine gerek kalmaz.

Ama tam tersine, eğer varsa: ciddi, işe yarar bilimsel eleştiri ve analizlere, emek su kadar ihtiyacımız vardır.

Yapılması gereken şudur:

Marks ve Marksizm, ciddiye alınmalı, cesaretle, tarihi tutarlılık ve bilim ahlakı temelinde, radikal eleştiriden geçirilmelidir. Bu anlayış temelinde, Marks ve Marksizm’e yönelik, yapılacak eleştirilerin düzeyi, sorumsuz, üstü kapalı, ben söyledim kim ne anlarsa anlasın, formunda değil; tam tersine, bilimsel, olabildiğince sorumlu, ciddi, açık, net ve anlaşılır, direk nokta hedefine vuruşlar yapıp, çözümlemeler geliştiren, yıkarken aynı zamanda kuran/yapan güçte ve özellikte olmalıdır. Her radikal eleştiri çalışması, yeni bir gelişmeyi ihtiva etmeli, yeni sosyalist toplum teorisinin inşasına hizmet etmelidir.

Bu bağlamda, toplumsal REFORMLAR söz konusu olduğunda, eski ezberciliğimizin nüks etmemesi için çok dikkatli olmalıyız. Çünkü reformlar, sistem içi ve sistem dışı olmak üzere, iki türlüdür. Örneğin, devrim ve sosyalizm davasının ilk adımını, siyasal iktidarın ele geçirilmesi ile başlatan, işçi sınıfı merkezli, Jakoben Marksist devrim ve sosyalizm davasına ait her türlü reform şekli, devrimci dozu, örgütlülük düzeyi, kitle tabanı ve adı ne olursa olsun, mutlak biçimde sistem içidir. Buna karşın, devrim ve sosyalizm davasını, özel mülkiyetli bir toplumsal altyapı inşası ile başlatan, ‘Sosyalist Emekçi Pradigmanın’ öngördüğü reformlar ise esas olarak devrimci ve sistem dışıdır. Dolayısıyla, toplumsal reform konusunu, ele alıp düşünme işlemi yaparken, çok dikkatli bir şekilde, sistem içi reformların karakterleri ile sistem dışını hedefleyen, altyapı inşasında, niteliksel devrimci önemi olan, nicel ve yeni devrimci reformların, farklı toplumsal rollerinin ve önemlerinin bilincinde olmamız, onları tanımamız ŞARTTIR. Değilse, sistem dışını hedefleyen sosyalist devrim ana yolundan çıkıp, sistem içini hedefleyen, işçi sınıfı merkezli, Jakoben Marksist devrim ve sosyalizm davasına ait müzmin ezberciliğe dönmemiz kaçınılmazdır. Yaklaşık 1840’lı yılların başından bugüne, büyük insanlık, bu ezberci yolda, sosyalizm ve devrim davası için muazzam bedeller ödeme pahasına, her seferinde, etrafında dönüp dolaşarak, aynı noktaya, kapitalist sistem orijinine gelip, üstüne çökmüştür.

İşçi sınıfı merkezli, Jakoben Marksist devrim ve sosyalizm davasının, sınıfsal şiddet ve devrim sarmallı teorik anlayışı, insanlığa; 1789 Fransız Devrimindeki, Jakoben küçük burjuva devrimciliği gerçeğinin bir “hediyesidir”. Kapitalizmden sosyalizme geçişte, bu devrimci hareket biçimi, salt şiddet araçları ile siyasal iktidarın ele geçirilmesi anlayışı üzerine kurulmuştu. Başka bir ifadeyle, kitlesel “devrimci” şiddet kullanarak, kapitalist toplumsal üst yapının, kapitalizmin türevi ütopik sosyalist bir “altyapıya” öncelenmesi ŞARTI ile kurgulanmıştı.

Bu tarihi bir handikaptır. Bu handikabın tarihsel gelişimini, kısaca, şöyle özetlemek mümkündür:

Batı Avrupa’da “100 yıl” [[2]] arayla, burjuva karakterleri tartışmalı da olsa, tarihin doğal akışına uygun biçimde, feodalizmden kapitalizme geçişi sağlayan, iki büyük devrim gerçekleşmişti. Biri 1689 Muhteşem İngiliz Devrimidir (Glorious Revolution). Diğeri, 1789 Büyük Fransız Devrimidir (Great Revolution). Ama ne hikmetse, Büyük Fransız Devrimi, gündeme alınıp yoğun ve geniş biçimde propaganda edilip parlatılarak, adeta insanlığın gözüne sokulmuş; ama ondan “100 yıl”  önce ve daha başarılı, toplumsal altyapı düzeyinde bir değişim dönüşüm sağlayan 1689 İngiliz Devrimi, adeta insanlığın “dikkatlerinden kaçırılmış”, sözü edilmez olmuştur.

Neden?

(a) Bizce esas neden, Batı Avrupa’daki tarihsel toplumsal gelişmeler olmak birlikte,

(b) Tali ve diğer önemli gelişmeler ise dönemin karşı devrimci güçlerinin özellikle, İngiliz Monarşisi ve Büyük Burjuvazisinin, esasa ilişkin tarihsel gelişmeleri, stratejik ve taktik hamleler ile ülke ve bölge çapında, karşı devrimci biçimde, kullanması ve yönlendirmesinin de dikkate değer önemi ve anlamındadır.

Esas olan nedenin, tarihsel toplumsal kökeni şöyle gelişmiştir:

1775’ten itibaren, Buharlı Sanayi Devrimi makinesinin gelişmesi ile birlikte, feodalizmden kapitalizme değil de kapitalizmden sosyalizme geçiş biçimi, evrimci biçimden, devrimci iradı gelişme biçimine taşınmıştı. Bu değişimin gereğini yerine getirmemiş olsa da 1845’te, bu gelişmeyi sezen Marks, “filozoflar, yalnızca dünyayı değişik biçimlerde yorumladılar, önemli olan onu değiştirmektir” diyerek, dönemin önemine atfen, devrimci irade ile geliştirilecek, devrimci sosyalist bir programın zorunluluğuna işaret etmişti. Çünkü kapitalizm de dâhil, daha önceki bütün toplumsal geçişler: üretim araçları, özellikle, üretim aletleri ve makineleri, evrimci biçimde, özel mülkiyet edinen sınıflar (kölenin efendisi, toprağın beyi ve kapitalist burjuvazi) tarafından sağlanmıştı. Ama Buharlı Sanayi Devrimi Makinesi ile kapitalizmden sosyalizme geçiş biçimi değişmişti. Çünkü üretim araçları, özellikle, üretim aletleri ve makineleri, özel mülkiyet edinen her insanın yolu, burjuva devrimlerini gerçekleştirdikleri halde, sosyalizm varacağı yerde, yine de İngiltere ve Fransa’da olduğu gibi kapitalizme çıkıyordu [[3]]. Yani Buharlı Sanayi Devrimi Makinesi, üzerinde taşıdığı eşitçi toplumsal öze uygun olarak, kendisinin artık kapitalist tarzda değil; sosyalist emekçi tarzda, özel mülkiyet edinilmesini koşullayıp, topluma dayatmıştı. Bu nedenle, kapitalizmden sosyalizme, toplumsal geçiş biçimi, evrimci biçimden, devrimci bir program eşliğinde, “iradı belirleme” (voluntary determination) [[4]] yoluna girmişti.

Batı Avrupa’da, bu devrimci ortam, şöyle başlayıp gelişmişti:

1095 yılında başlayıp, 175 yıl süren Haçlı Savaşları sürecinde, Merkezi Ortadoğu ve Doğu Asya’dan bilim, teknoloji ve üretim tekniği, Merkezi Ortadoğu üzerinden Batı Avrupa’ya aktı. Bu temel üzerinden sıçrama yapan bütün bir Batı Avrupa, gelişip ilerleyerek, 1492 yılından itibaren, deniz yolunu kullanıp, ticaret yolu ile dünyaya açılarak, ticaret ve sömürgecilik talanı ile bir dünya pazarı geliştirdi. Dünya pazarı üzerinden, Batı Avrupa’da biriken dünya zenginliği, kapitalizmin gelişmesini devasa boyutlara vardırdı. Batı Avrupa’da, kapitalist sömürünün vardığı boyutlar, iç ekonomik siyasi gelişmeler, açlık, yoksulluk ve işsizlik, yaygın sınıf mücadelelerinin yükselmesine yol açıp, hâkim sınıfların iktidarını sarsmaya başlamıştı. Bu kapitalist gelişmeye koşut olarak, Rönesans ile başlayan Aydınlanma Hareketlerinin etkisiyle, akademi, aydın ve entellektül çevrelerde, kapitalist sömürü ve talandan çıkışın yolları hakkında arayışlar, tartışmalar, yazılıp çizilmeler başlamış, yoğunlaşarak devam ediyordu. Bu arada eşitlik, özgürlük, adalet, kardeşlik ve kurtuluş fikirleri çerçevesinde, yeni bir dünyanın kuruluşu için sosyalist/komünist fikirler de gelişmeye başlamıştı.

İşte tam bu sırada, dünya karşı devrim güçleri harekete geçti. İngiliz Kralı 8. Henri’nin danışmanı, hukukçu, yazar, toprak sahibi (toprak kapatmacısı) Thomas More [[5]] tarafından 1516 yılında yazılan ÜTOPYA adlı eser ile İspanyol asıllı, Fransız Kralı XIII. Louis’in saygın ve gözde adamı Giovanni Campanelia [[6]] tarafından, 1623 yılında yazılan “Güneş Devleti” adlı iki eser gündeme düştü. Bu iki eserin asırlarca süren olumsuz etkilerinden, murat edilen amaç, yeni bir dünyanın kuruluşu ve kurtuluşu için gelişen sosyalist/komünist fikirleri sulandırıp, karalamak, gözden düşürmek, umutsuzluk yollarına taşlar döşemek, devrimin doğru yola girmesini engellemek için abuk sabuk kurgusal düzgüleri ile ideolojik bulanıklık yaratmaktı. Buna bezer, daha başka pek çok dini, siyasi ideolojik karartmalar eşliğinde, 1689 yılında “başarılı” bir biçimde, feodalizmden kapitalizme geçişi sağlayan İngiliz Devrimi, yayılıp yükselen, yoğunlaşıp derinleşen, kitlesel sınıf mücadelesine rağmen, kapitalizmden sosyalizme geçiş için bir türlü ideolojik yolunu arayıp bulamıyordu. Kapitalizme muhalif, devrimci güçler de usanıp bıkmadan, her seferinde, yenilgi ve başarısızlıklar ile karşılaşıyor olmalarına rağmen, başka bir ad altında örgütlenip, yeniden ortaya çıkıyorlardı.

Tüm bir Batı Avrupa, bu tarzda şiddetli sınıf mücadeleleri ile sarsılmaya devam ederken, 16’ncı, 17’nci ve 18’nci Yüzyılda, sınıf mücadelesi, belirli tarihi tepe noktalarından geçti. Bu tarihi tepe noktalarının ilki, 1525 yılında gelişen, Alman Köylü isyanı ile ardından; 1689 yılında, feodalizmden kapitalizme geçişi sağlayan İngiliz burjuva devrimiydi. Üçüncüsü de İngiliz Devriminden tam “100 yıl” sonra, 1789 Fransız Devrimi [[7]] olarak patlak vermişti. Bu üç büyük gelişmeden sonra, İngiliz Monarşisi, 1827 yılına kadar gelişmesine dokunmadığı, hatta sempati ile yaklaştığı, Robert Owen’ci kooperatifçi faaliyeti [[8]], bu tarihten sonra tedrici biçimde iniş trendine sokup, yok olmasına yol açtı. Keza 1836 yılında, Fransız devrimi ve daha sonraları da Marks-Engels’ten etkilenerek, örgütlenip gelişmeye başlayan Çartist (Charrtist) hareket ise İngiliz işçi sınıfının yaşamını iyileştirme, parlamentoya girmelerini sağlama ve kapitalist özel mülkiyeti sorgulamaya çalışırken; 1848 Batı Avrupa burjuva devrimler dalgasından sonra inişe geçip, iki yıl sonra da yok olup dağıldı. Bu tarihten itibaren İngiltere, sınıf mücadelesi temelinde gelişip, kıta Avrupa’sını kasıp kavuran, işçi sınıfı merkezli, Jakoben Marksist devrim ve komünizm (sosyalizm) “heyulasına” adeta kendisini kapatmış oldu.

Peki, işçi sınıfı merkezli bu “komünist heyula” nereden çıkıp gelişmişti:

Kapitalizmden sosyalizme geçiş için bu “komünist heyula”, Marks-Engels tarafından, 1840’lardan itibaren, Jakoben küçük burjuva devrimci şiddet anlayışı ile kuşanan, işçi sınıfı merkezli, Marksist devrim tarzı olarak, dünya devrimleri için teorik ve pratik bir model olarak inşa edildiğinde ortaya çıkmıştı. Dolayısıyla tespit ediyoruz ki, aslında, Reel Sosyalizmin çöküş nedenlerinin altında yatan asıl gerçeklik, Marks-Engels tarafından, Fransız Devrim sürecinde gelişen, Jakoben küçük burjuva devrim tarzının, “teorik” ve pratik olarak devir alınmış olmasıdır [[9]].

Marks-Engels, böyle yapmakla, Fransız Devrimi (1789-1899) ve sonrası için esas olarak gözden kaçırdığı temel toplumsal gerçeklik şudur:

Fransız büyük burjuvazisi, Fransa’da, siyasal mücadeleyi başlatmadan önce, Fransız Monarşisini borçlandırabilecek düzeyde, esas olarak ekonomik altyapıda, iktidar olmuştu. Bu temel yapı üzerinden, genel olarak Fransız burjuvazisi,  siyasal mücadeleyi atıldı. Bu arada, Fransız büyük burjuvazisi, -1689 İngiliz Devrim tecrübesi ve 1774 Amerikan Kurtuluş Mücadelesi üzerinden, İngilizler tarafından geliştirilen çağdaş burjuva referansları ile- taktik icabı, Fransız Monarşinin yedeğine çekilip, “ittifak” olarak, Monarşiyi destekleyerek [[10]] Fransız Feodal Aristokrasisini yenip bertaraf etti. Böylece Fransız büyük burjuvazi, Monarşinin siyasal gücünü kısıtlayarak, iktidarda kalmasını sağladı. Ama Fransız Jakoben küçük burjuvazisi, geniş kitleler üzerindeki etkisine dayanarak, Monarşinin siyasal iktidarda kalmasına, çok sert tepki gösterdi. Kitlesel devrimci şiddete başvurup, 1890-92’de Monarşiyi devirerek iktidar oldu. Ama ekonomik altyapı üzerindeki etkisi zayıf olduğu için iktidarı sürdüremedi. Büyük burjuvazi ile mücadelesinden kısa bir süre sonra, büyük burjuvaziye yenilip, sisteme entegre oldu. Entegre oldu! Çünkü onların, Fransız Büyük Burjuvazisinden farklı ve daha güçlü bir ekonomik altyapı zeminleri ve yeni bir toplum projeleri yoktu. Bu nedenle, sınıfsal doğaları itibariyle, kapitalist sistemi aşmaları mümkün olamazdı.

Aslında, başından itibaren, stratejik düzeyde, Fransız Devriminin ipleri, Monarşiyi destekleme taktiği üzerinden zaten, büyük burjuvazinin eline geçmiş. Esas olarak büyük burjuvazi, zımni siyasal iktidar olmuştu.

Fransız Devrimine, Batı Avrupa devletlerinin çıkarcı yaklaşımları, özellikle İngiliz Monarşisinin ekonomik, siyasi ve ortak kültürel ilişkilerinin kullanımına dayalı, [[11]] uzaktan ve zımni biçimde devrime müdahale ve devrimin başarılarından beklentileri hesaba katılınca, özellikle İngiliz Monarşisi ve büyük burjuvazisi için “bir taşla iki kuş vurulmuş” oldu. Fransız devrimini başarısı ile İngiliz Monarşisi ve büyük burjuvazisi için bir yandan tarihi rakibi, Fransız Monarşisi yenilip yok olmuş. Ama öte yandan ve daha da önemlisi, Fransız Devrim sürecinde ortaya çıkan, Jakoben küçük burjuva devrimciliğinin çıkış biçiminin, daha sonraları Marks-Engels tarafından devir alınmış olmasıdır. Marks-Engels tarafından, Fransız Jakoben küçük burjuva devrim tarzının devir alınıp, işçi sınıfı üzerinden sürdürülmesi hadisesi, İngiliz Monarşisi ve büyük burjuvazisinin korkulu rüyası olan “Sosyalist Dünya Devriminin”,  2, 3 makas daha değiştirip, toplumsal gerçeğinden ötelenerek, raylarından daha da uzaklaşmış olması gerçeğidir.

Böylece dünya devrimleri, kapitalizmden sosyalizme geçişte, tarihin doğal mecrasına uygunsuz bir biçimde, şirazesinden çıkmış oldu.  

Bu temelde Marksistlerin, dünyanın pek çok ülkesinde, işçi sınıfını merkez alıp, kapitalist altyapı üzerinden, ilk adım olarak siyasal iktidarı ele geçirmek için sınıf mücadelesi yürüttüklerinden, tıpkı Fransız Jakobenler gibi Reel Sosyalizmler ile siyasal iktidarı ele geçirdiler; ama 70 yıl uğraşmalarına rağmen, kapitalist sistemi, mülkiyet ve altyapı düzeyinde dönüştürüp aşamadılar. Fransız Jakobenler gibi siyasal devrimi, ekonomik altyapı devrimlerine önceledikleri için onlar da sistem içi kalıp, esas olarak 1990’da yenilip, tarihsel gelişmenin devresinden çıktılar. Dolayısıyla, Fransız Jakobenlerinden, Marks-Engels’e ve oradan Tarihi Marksistlere kadar; hemen hepsinin gerçekleştirdiği devrimler, sistem içi kaldı. Bu siyasal devrimlerin, mülkiyet temelli bir altyapı dayanakları olmadığı için kullanabilecekleri tek araç kalıyordu, o da kitlesel şiddet kullanma aracıydı. Gel gör ki, kapitalist sistemin bir sınıfı olarak, işçi sınıfının, sadece satılık ücretli emek gücüne dayalı, oldukça zayıf toplumsal ekonomik bir gücü vardı. O da ekonomik olarak, kapitalist mülkiyet sisteminin bir parçasıydı. Bu nedenle, kapitalist mülkiyet edinme dışında, farklı bir mülkiyet biçimi ve ona dayalı bir toplum projeleri olmadığı için sistemi aşma güçleri de yoktu.

Aslında işçi sınıfı, doğası itibariyle, kapitalist altyapıya dayanarak, siyasal iktidar olup, üretilen artı değerden,  daha fazla pay almak için sistem içi mücadele eden, kapitalizme ait sınıfsal bir güçtür. Onun, esas tarihi gerçeği buydu. Bu nedenle, işçi sınıfı ile bir yere varılamazdı.

Ama çağın bu olumsuz tarihi gelişmelerine karşın, kapitalist sömürü ve zulme kaşı, iz süren büyük insanlık, günümüzde, ‘Sosyalist Emekçi Devrim ve Sosyalizm Pardigması’ ile devreye girmiş. Reel Sosyalist yenilgiyi, hakkıyla araştırıp özümseyen, onun deneyim ve tecrübesine dayanan, kapitalist özel mülkiyeti, sosyalist özel mülkiyete dönüştürmeyi, kendine temel sorun edinen, ‘Sosyalist Emekçi Devrim ve Sosyalizm Pardigması’ ile tespit etti ki:

1800’lerden itibaren kapitalizm, tarihsel olarak gayri meşru bir konumda, varlığını sürdürmektedir. Ama reel verili düzeyde kapitalist burjuvazi, sömürücü, talancı, kıyıcı, kırımcı ve soygunculuğunu sürdürüyor. Tarihsel gayrı meşruluğunu gizlemek için “bulanık suda balık avlayarak”, her türlü saldırı, şiddet ve terör faaliyetini, legal ve illegal biçimlerde, devlet ve sivil toplum düzeyinde örgütleyip kullanmaktan çekinmiyordu.

Bu yıkıcı tutuma karşın, Sosyalist Emekçi:

Tarihin meşru müdafaa çizgisinin gücü olarak, toplumu koruyup kollamak, kucaklayıp selamete çıkarma görevi ile karşı karşıya olduğunu kavrayıp tespit etti. Bu temelde, burjuvazi ile arasındaki tarihi rolü, sınıf farkını ve tarihsel toplumsal mülkiyete dair miras sahipliğinin bilincini kazanarak, hareket etmek zorunda olduğunu tarihi derinliği ile kavradı. Dolayısıyla bu temelde, dünyanın her ülkesinde, büyük insanlığın, can ve mal güvenliğini sağlamak, günlük ve gelecek yaşamın insani boyutlarını hesaba katmak, tarihi sınıf vakarlığı, ağırbaşlılığı ve olgunluğu ile toplumun, değişim dönüşümünün tarihi temsilcisi olma bilinciyle, sorumlu ve ciddi mücadele biçimlerini iş edinmek zorundaydı. Bu anlayış ve kavrayış temelinde, toplumsal realiteyi ve meşruiyeti, toplumsal geçiş için kullanmak adına, her türlü şiddet aracı ve biçimini kullanmayı, açıkça ret ederek, onu, yaşam gerçekliğinden çıkarıp atmalıydı. Kapitalist özel mülkiyet biçimini, sosyalist özel mülkiyetli altyapı düzeyinde, değiştirip dönüştürmeye başlamadan önce, siyasal iktidar değişimi ile toplumsal devrimin, değişim ve dönüşümün olacağına ihtimal vermemeli. Böyle bir maceraya kalkışmamalıydı. Kalkışmamalıydı! Çünkü bu konuda, yığınla tarihi deneysel bilgi birikimine ve tecrübeye sahipti.   

Bu tespitler temelinde, Sosyalist Emekçi devrim ve sosyalizm davasına uygun olarak Sosyalist Emekçinin asıl görevi:

Her türlü toplumsal şiddeti dışlayıp, sabır, dirayetle ve inatla, kapitalizmin reel verili meşruiyetini ele alıp çalışarak, sosyalist özel mülkiyetli ekonomik altyapıyı, ‘Sosyalist Emekçi İşletmelerinin’ kuruluşu ile başlatmaktır. Bu eylemi ile Sosyalist Emekçi, kapitalist altyapıyı, nitel devrimci önemi olan, nicel ve yeni devrimci reformlar ilesosyalist altyapıyı, günlük devrimci demokratik sınıf mücadelesi tarzına dayanarak usulünce, toplumu değiştirip dönüştüren, köklü, meşru bir toplumsal devrim tarzına sahiptir.

Sosyalist Emekçi devrim ve sosyalizm teorisi, Diyalektik Materyalizme, Diyalektik Tarihi Materyalizmin ilke ve doğal akışına, tamamen uygundur. İşte bu devrim paradigması: şiddet ile salt siyasal devrim sarmalına dayanan, işçi sınıfı merkezli, Jakoben Marksist devrim ve sosyalizm davasına ait teorik pratik ezberciliği aşarak gelişmiştir. Sosyalist Emekçi devrim ve sosyalizm teorisi, 1689 İngiliz devrimi ile 1789 Fransız Devriminin “bıraktığı yerden başlayarak”, köklü bir biçimde, kapitalizmden sosyalizme geçişi, ‘Sosyalist Emekçi İşletme’ kuruluşları temelinde başlatan, çağdaş bir devrim hareketidir.

Bu çağdaş devrim hareketi temelinde, Sosyalist Emekçi İşletmelerdeki, ‘Sosyalist Emekçi’ mülkiyet ve ‘Sosyalist Emekçi’ bilinç ile kuşanmış, her ‘Sosyalist Emekçi’ bilir ki; tüm bir ülke toprakları, her türlü yaşam, kuşam ve üretim aracı, özellikle üretim aletleri ve makineler, tarihsel toplumsal varlıkları ile toplumsal mirastır. Bunlar, mülkiyetin eşitçi özünü, üzerlerinde taşıyıp temsil etmektedirler. Reel olarak onların, bugün için burjuvazinin mülkiyetinde ve yönetiminde olması, bu gerçeği değiştirmez. Sosyalist Emekçi devrim tarzı, kırıp dökmeyi değil, toplumsal meşruiyet içinde kalarak, bu miras üzerindeki, kapitalist özel mülkiyet biçiminin dönüştürülmesini hedefler, kendine asıl iş edinir. Çünkü her ‘Sosyalist Emekçi’ bilir ki, tüm bir ülke toprakları, her türlü yaşam, kuşam ve üretim aracı, özellikle üretim aletleri ve makineler, gelecek sosyalist ulusa ait tarihsel toplumsal mirastır. İşte bu temelde, Sosyalist Emekçi: günlük olarak, hem insanca düzeyli bir biçimde yaşayıp, çoluk çocuğu ile mutlu olmak zorundadır. Hem de gerekli tarihi toplumsal değişim basamaklarını, günlük devrimci demokratik sınıf mücadelesi tarzı ile kesintisiz biçimde tırmanarak, toplumsal değişim ve dönüşümü radikal tarzda gerçekleştirip aşan, çağdaş uygarlık düzeyini öngören, devrimci bir hareket olmak zorundadır.

Bakın benzer biçimde, Marks, Engels ve Lenin, bugünkü Sosyalist Emekçi devrim tarzı için nasıl bir öngörüde bulunmuşlar:

“Kurtuluş, tarihsel bir olgudur. Zihinsel bir iş değildir” [[12]] diyor Marks-Engels. Bu kurtuluşun tarihsel toplumsal diyalektiğini, özetleyen Lenin ise “Yeni toplumun, eski toplumdan, başlayan doğuşu; eski toplumdan, yeni topluma geçiş biçimi; doğal bir tarih sürecidir” [[13]] diyor. Dolayısıyla Lenin’in belirttiği bu “doğal tarih sürecinde”,“İnsanlar, tarihlerini kendileri yaparlar ama” demiş Marks, “kendi keyiflerine göre kendi seçtikleri koşullar içinde yapmazlar, doğrudan belirli olan ve geçmişten gelen koşullar içinde yaparlar” [[14]]. Bu anlayış temelinde, kapitalizmden sosyalizme geçiş için kurulu kapitalist toplumsal sistemin reel verili durumunu ele alıp, devrimci demokratik mücadele tarzıyla çalışmak için daha da yaşamsal olanı, Diyalektik Tarihi Materyalizme uygun bir ifade tarzıyla “İnsanlar”, diyor Marks-Engels, “tarih yapabilmek için yaşamak durumunda olmalıdırlar. (…) Ama yaşamak için her şeyden önce içmek, yemek, barınmak, giyinmek ve daha bazı başka şeyler gerekir. Demek ki, ilk tarihsel olgu, bu gereksinmelerin sağlanmasını elverişli kılan araçların üretimi, maddi yaşamın kendisinin üretimidir ve bu binlerce yıl önce olduğu gibi bugün de insanları yaşamda tutmak için gün be gün, saat be saat yerine getirilmesi gereken tarihsel bir olgu, bütün tarihin temel koşuludur” [[15]] (…) İşte “Bu bakımdan, her kuşak, demek ki, bir yandan kendisine aktarılmış olan faaliyet tarzını, ama kökten değişmiş olan çevre koşulları içinde sürdürür ve öte yandan, kökten değişik bir faaliyete kendini vererek, eski koşulları değiştirir” [[16]].

İşte!

Toplumsal geçişlerde, takınılacak ‘Sosyalist Emekçi’ devrimci tutum, tam da budur.

Yoksa kapitalizmden sosyalizme geçerken, her şeyi “yakıp yıkarak”, sözde yeni bir “sosyalist” düzen kurmak için tarihin doğal seyrini, sıfırdan başlatmak; iş değildir. O da belki ki, bir devrimdir ama o asla, bir sosyalist devrim olamaz. Bu açıdan bakıldığında, dünya devrimine model olan, işçi sınıfı merkezli, Jakoben Marksist devrim ve sosyalizm davasının ideal felsefesi, Hegel’in “kutsal devlet” anlayışı ile Marks-Engels’in Hegel’e tepkici “devletsizlik” anlayışı üzerinden geliştirilmiştir. Bu nedenle onlar işi, önce devleti veya siyasal iktidarı ele geçirme ile başlatmışlardır. Bu yol, Hegel ile Marks-Engels’in geliştirip, büyük insanlığa yaşattığı tarihi toplumsal bir faciadır. Günümüzde, bu yola çakılıp kalmak artık yersizdir. Yersizdir! Çünkü teorik yetersizliğinin yanında, yeterince denenmiştir. İşçi sınıfı merkezli, Jakoben Marksist devrim ve sosyalizm anlayışının bizi bir yere vardırmadığı, vardıramayacağı, Reel Sosyalizm ve türevlerinin, yığınla deney ve tecrübeleri ile ispatlanmıştır.

Bu ezberciliği, artık terk etmeliyiz. Bilimsel araştırma, inceleme ve sorgulamayı iş edinerek, tarihi sorumluluk çerçevesinde kalıp mümkünse: Ya ortaya konan ‘Sosyalist Emekçi Devrim ve Sosyalizm Paradigmasını’ bir seçenek olarak kavramayıp geliştirmeye; ya da onun dışında, yeni bir başka “Sosyalist Paradigma” için sosyalizm ve devrim davasına kafa yormalıyız…

Dolayısıyla ve her halükarda:

Her toplumsal üretim biçiminin kuruluşunda, ekonomik altyapı (mülkiyet, üretim, bölüşüm/dağıtım, değişim, yatırım ve tüketim) ilişkileri; üstyapı (din, felsefe, hukuk, devlet, devlet biçimleri, siyaset, sanat, edebiyat vb.) ilişkilerini doğurup biçimlendirir. Ama üstyapı ilişkileri de altyapı ilişkilerini yönetip yönlendirir, onu sınırlayıp karakterize ederler. Her hangi bir toplumsal üretim biçimi, böylece belirlenip oluşarak, toplum örgütlenmesine belli bir karakter kazandırır. Bu bağlamda, biri olmadan diğeri olmaz ama ekonomik altyapı olmadan, her hangi bir toplumsal üretim biçimine ait oluşum süreci BAŞLAYIP var olamaz. Dolayısıyla tarihi tutarlılık temelinde, söz konusu toplumsal geçişlerde, başat ve hareket ettirici öğe, her zaman, yeni bir toplumsal üretim biçiminin altyapısını geliştirip oluşturan, özel mülkiyet edinme biçimi olmuştur.

Bu güne kadar, tarihi toplumsallaşma sürecinin gelişmesinde özne; köle sahipleri, toprak sahipleri ve burjuvazi olmuştur. Kapitalizmden sosyalizme geçişte de özne, her ülkenin hayali burjuva “ulusal” veya etnik anavatan toprakları temelinde, cari emek gücünü kapsayan, eşit paylı, kolektif komünal sosyalist özel mülkiyetli işletmelerde örgütlenen, Sosyalist Emekçi olacaktır. 

Bu nedenle, Diyalektik Tarihi Materyalist çizgide, Marksist’lerin zannettiği gibi ilkel topluluk insanı, köle, serf ve proletaryanın (işçi sınıfının) toplumsal geçişlerde, hâkim sınıf güçlerine tabi olmanın dışında, başarılı devrimci bir öncülük, değişim ve dönüşüm güçleri yoktur ve olmamıştır. Bu durum, bu ezilen sınıfların diyalektik doğası ile ilgilidir. Onlar, kurulu toplumsal sistemin diyalektik A-Tezi olarak, olgudan sömürülerek beslenen, temel tali sınıflardır. Onlar, sadece, her kalkışmada ve her toplumsal üretim biçiminde, doğup geliştikleri toplumsal biçimin kurulması, tahkimi ve devamı için sistem içi reformlara, kısmi kazanımlara neden olmuşlardır. Ezilen sınıflar, ezileni olduğu toplumsal üretim biçimine karşı, oldum olası, üretim araçlarını, özellikle üretim aletleri ve makineleri, özel mülkiyet edinme biçiminde onlar ile ilişkilenmek, onları sahiplenmek gibi kendi sınıfsal kimlikleri ile toplumsal dönüşümü gerçekleştirme tarzında, sınıf mücadelesini yürütmemiş, mülkiyet edinmeyi temel sorun haline getirmemişlerdir. Buna ütopik sosyalistler, Fransız devrimci küçük burjuva Jakobenleri, sözde sistem dışını hedefleyen her türlü anarşist hareketler ile Marksist Reel Sosyalist hareketler de dahildir.

Bunların içinde, en önemlisi ve hapsinin özeti diyebileceğimiz hareket, Reel Sosyalist harekettir. Bu hareket, 1789 Fransız Devriminden itibaren, kapitalist özel mülkiyetin, tarihsel olarak gayri meşru olmasına rağmen, onun reel meşruiyetini, toplumsal altyapı düzeyinde ele alıp değerlendirememiş. Onu sosyalist özel mülkiyete dönüştürmeye çalışmamıştır. Tam tersine onlar, yürürlükteki kapitalist altyapı zemininde, ilk iş olarak, Fransız Jakobenler gibi siyasal iktidarı ele geçirmeye çalışmıştır. Böylece altyapısız ve toplumsal karşılığı olmayan, bir üstyapı kurumu olan, “sosyalist/komünist” partiler ile siyasal devrime kalkışmışlardır. Örneğin, Rusya’da olduğu gibi Jakoben küçük burjuva sınıf mücadelesi tarzı ile işçi köylü temel ittifakı üzerinden yürüyen Bolşevikler, 17 Ekimde 1917’de “Sosyalist Devrimi”, Lenin’in üstün çabası ile sistem içi “devrimci” bir planlama ve zorlamayla gerçekleşmiştir. Devamında bu “moda” hareket ile dünyanın 1/3’inde Reel Sosyalizm ve türevi siyasal devrimler ile siyasal iktidarları ele geçirdiler. Ama hiç biri, sosyoekonomik düzeyde, sosyalizme için bir istisna bile olamadılar. Büyük bir çoğunluğu, uzun yıllar, bin bir zorluk ve bedel karşılığı, zorla yaşatılmaya çalışılmasına rağmen, 1990’da, etrafında dönüp dolaşarak, kapitalist özüne “entegre” olup, tarih oldular.

Bu bağlamda, bugünden yarına, durmadan ve dinlenmeden, Fransız Devrim patentli, devrimci küçük burjuva Jakobenizmi sınıf mücadelesi tarzı ile geliştirilmiş, Marksist devrim ve sosyalizm davası ezberciliğinden kurtulmalı, süratle ve cesaretle onu aşma çabası içinde olmalıyız. Bunu yapamadığımız takdirde, kapitalizmin tarihsel olarak gayrı meşruluğuna bir anlam ve önem biçemez. Onun reel varlığını ele alıp, sistemi aşan devrimci dönüşüm için düşünme işlemi dahi gerçekleştiremeyiz.

Kapitalizmi aşmak için ‘Tarihi Tutarlılık’ temelinde, mevcut sistemin reel imkân ve olanaklarını kullanıp, sistem dışına taşırabilen, sosyalist düşünme işlemi yapabilme yeteneği kazanmalıyız. Kazanmalıyız ki, elde edilen devrimci bir program ile ilk iş olarak, sosyalist toplumsal altyapısının kuruluşunu hedefleyen, eşit paylı kolektif komünal sosyalist özel mülkiyetli ‘Sosyalist İşletmeler’ kurup örgütlenmeliyiz. İkinci bir adım olarak da günlük devrimci demokratik sınıf mücadelesi tarzı ile sosyalist meta üretimi ve bu üretimin eşit dağılım ve bölüşüm biçimi üzerinden; değişim, yatırım ve tüketimi biçimi ilişkilerinin hâkim olduğu, yerleşim alanlarına uzanıp, toplumsal yaşamı, merkezi ve yerel siyasal örgütlenmeler düzeyinde, olabildiğince doğrudan demokrasi ile kurmalıyız. Kurmalıyız ki, kapitalist toplum altyapısına karşı; sosyalist toplum altyapısının kuruluşu temelinde, ona uygun, sosyalist adalet, hukuk, devlet, siyaset, felsefe, kültür ve sanat gibi üstyapısal düzenlemelerin yolu açılsın.

Bilindiği gibi her emekçi insan için kendi emek gücünün ürünü, doğal olarak onun özel mülkiyetidir. Bu mülkiyete ek olarak, her insan için üretim araçları, özellikle, üretim aletleri ve makineler üzerinde yürüyen, ‘Tarihsel Toplumsal Mülkiyet Mirası’ da insanlığın her bir bireyi için eşit, özel mülkiyet edinme payı olarak belirlenmiş bir haktır. Bu pay edinme hakkı (hâkim sınıfların, ortalama kişi payını aşan miktarı üzerinden, edindiği, sömürü amaçlı mülkiyet payı dışında), onu geliştirme ve yönetme işi, doğası gereği, ortak atadan, yaşayan her insana MİRAS olarak intikal eden, TEMEL İNSAN (KİŞİ) HAKKIDIR. Her anne babadan intikal eden mirasın bölüşülmesinde olduğu gibi bu miras hakkının da reel toplumsal meşruiyete dayalı, ama “bedeli ödenerek” bölüşülmesi temelinde, kişiye ait sosyalist özel mülkiyet biçimine eklenmesi bir zorunluluktur.

Çünkü maddi gelişme süreciyle, özel mülkiyet; ilkel sahiplik ve mülk edinme biçimi süreçlerinden geçerek oluşmuş, uygarlığın yaratıcısı ve öncülüdür. İlkel sahiplik, mülk ve özel mülkiyetin gelişim çizgisi, geleneksel ve hukuki sahipliği, birliği ve ayrışma süreci, avcı toplayıcı insanından üreten insana, yabanilik ve barbarlıktan uygarlığa, kırsal yaşamdan kentsel yaşama, doğaya köle olmaktan, doğaya hâkimiyete geçişin öncülü, dinamiği ve motor gücüdür. İlkel sahiplik, “hayvanlardan” insanlığa geçmiştir. Bu geçişin temelinde, maddenin “bencilliğinin” ve devamlılığının doğası yatmaktadır. Dolayısıyla ilkel sahiplik, “hayvanlarda” ve ilkel insanda; mülk sahipliği, reis, ana, ata ve devlette; özel mülkiyet sahipliği ise uygar toplum hâkim sınıflarının tasarrufunda, hukuki olarak güncel kimliğine kavuşmuştur.

Mülkiyetin özü toplumsal, biçimi ise özeldir.

Mülkiyetin özü, Tarihi toplumsallaşma süreci boyunca üretim araçları, özellikle üretim aletleri ve makineler üzerinden yürürken, kendini farklı zaman ve mekân koşullarında, farklı üretim biçimleri şeklinde somutlaştırmıştır. Onun içindir ki üretim aletleri ve makineler üzerinden yürüyen tarihsel toplumsal özel mülkiyet biçimleri, ortak atadan kalma potansiyel birer mirastır.

Mülkiyetin biçimi, tarihsel olarak köleci, feodal, kapitalist gibi somut özel biçimler alarak yürümüş. Sosyalist özel mülkiyet biçiminde, gerçekleşmeyi dayatmış bulunmaktadır. Bu bağlamda, İnişli çıkışlı, dolambaçlı, ileri geri, karışık karmaşık olarak düz bir çizgi izlemeyen insanlık tarihi, günümüze kadar, ana çizgileri ile sömürücü hâkim sınıfların gerçekleştirdiği özel mülkiyetin köleci, feodal ve kapitalist biçimlerini yaşamış. 1800’lerden itibaren de tarihte ilk kez sıra, sanayi makinelerinin gelişmesi ile toplumsal altyapı düzeyinde, özel mülkiyetli TOPLUMSALLAŞMAile kolektif komünal sosyalist özel mülkiyet biçimine gelip dayanmıştır.

Sanayi Devriminden itibaren burjuvazi, kapitalist özel mülkiyet [Tarihsel Toplumsal Mülkiyete dayalı türev (makine) emek gücü sömürüsü ile Ücretli emek gücü sömürüsü bileşiminden oluşan özel mülkiyet] biçiminde ısrar ederek gericileşmiş, tarihsel olarak gayri meşru konuma düşmüştür. Burjuvazi, açgözlülüğü yanı sıra, üretim süreçlerinde, makinenin devrimci tarzda gelişmesine, ful otomasyona geçişine tedrici ve kontrollü olarak engel olmaya başlamış ve devam etmektedir. Bu açgözlülük, ısrar ve kontrollü engelleme, sömürge, yarı sömürge ve yeni sömürgelerde ‘İthal Aşılı Kapitalist’ gelişmeye, dünya çapında tedrici büyüyen yapısal kronik işsizliğe, kapitalist sistemin aşrı meta üretimine; ekonomik, siyasal ve toplumsal bunalım ve devreli krizlere yol açmış, devam etmektedir. Dolayısıyla makine, kendi üzerindeki kapitalist özel mülkiyet ve üretim ilişkileri sistemine karşı, isyan edercesine, 1800’lerden beri sürekli sistem bunalımı ve devreli krizler geliştirmektedir. Çünkü MAKİNE, doğası gereği EŞİTLİKÇİ TOPLUM ÜRETME YETENEĞİ veya kapasitesidir. Bu yetenek, kapitalist üretim ve mülkiyet sistemi ile büyük bir kavgaya tutuşmuştur. Makine, özellikle işçileri işsizleştirip, üretim süreçlerinin dışına atarken, öte yandan eşitlikçi toplum üretme zorunluluğunu insanlığa dayatmış, her geçen gün biraz daha fazla dayatmaya devam etmektedir. Bu devrimci dayatma, makinenin “istediği” özgürleşme ve gelişme eğiliminden kaynaklanmaktadır. Bu gelişme, insan iradesinden bağımsız, sosyalizmin maddi önkoşulu olarak, bir yasa hükmünde, zorunlu ve kaçınılmaz bir eğilim olarak devam etmektedir.

Makinelerin kısıtlanan özgür gelişmesi, kapitalist toplumsal sistemin sürekli bunalımını koşullandırmıştır. Bu bunalımlar, 1775’lerden beri, kapitalist toplumun alt ve üst yapısında toplumsal bunalım ve devreli krizlere ve kargaşaya yol açmış, derinleşip, genişleyerek devam etmektedir. Kapitalist üretim sürecinin hâkim ve esas devrimci unsuru olan makine, kendini, kendisi için mülkiyet edinemeyeceğine göre, toplumsal dönüşüm için burjuvazinin dışında birilerinin, makineyi, özel mülkiyetine alması gerekir ki, makinenin ÖZGÜRCE gelişmesinin önü açılsın. Bu birileri, diyalektik doğası gereği, kapitalist sistemin diyalektik A-tezi olarak, artık işçi sınıfı olamaz. Olmayacağı Reel Sosyalizmin teori ve pratiği ile tartışmasız biçimde ispatlanmıştır. Marks-Engels tarafından, zamanında fark edilemeyen makinenin, eşitlikçi toplum üretme ve dayatmasının anlamı: mülkiyetin, her ülke toprağında, cari toplumsal emek gücüne eşit dağılımlı, kolektif komünal sosyalist özel mülkiyet biçimine koşullu olan ‘Sosyalist Emekçinin’yaratılmasıdır.

Sosyalist emekçi işletmenin kuruluşu için kapitalist toplumsal sistemi, tarihsel değil ama reel planda meşru bir veri olarak ele alıp, sabır ve dirayetle çalışmak gerekir. Reel planda, kapitalizmi meşru bir veri olarak ele alıp, sabır ve dirayetle çalışmak demek: kapitalist özel mülkiyet biçimini, meşru bir veri kabul ederek; onu sosyalist emekçi özel mülkiyetli altyapı inşası temelinde, günlük devrimci demokratik sınıf mücadelesi tarzı ile değiştirip dönüştürerek, sosyalizme vardırmak demektir.Dolayısıyla, 1800’lerdeki sanayi devriminden itibaren, Batı Avrupa’da, özellikle 1900’lerden sonra, tüm kapitalist emperyalist merkez ülkelerin, reel verili burjuva demokratik toplumları ile sömürge, yarı sömürge ve yeni sömürge ülkelerin düşük yoğunluklu, ‘İthal Aşılı Kapitalist’ toplumlarında, sosyalist özel mülkiyet edinmenin ve işletmenin, sosyalist demokratik inşası önünde, hiçbir burjuva yasal “engel” yoktur. Olamaz! Çünkü bu mesele, dünya kamuoyu vicdanında, tarihsel toplumsal düzeyde geniş ve köklü, tarihsel toplumsal bir meşruiyete sahiptir. Dolayısıyla, Engels gibi “bay burjuvazi önce sen saldır” demeyeceğiz. Amacımız, burjuvaziye saldırmak da değildir. Amacımız, kapitalist özel mülkiyet biçimini, devrimci demokratik mücadele tarzı ile sosyalist özel mülkiyet biçimine dönüştürmektir.

Örneğin, bir üzüm bağının önünden geçen, ‘Sosyalist Emekçiye’ sormuşlar: “amacın, ‘üzüm yemek midir; yoksa bağcıyı dövmek midir?’ ‘Sosyalist Emekçi’  cevap vermiş: bizim amacımız, başkasına ait bağdan, ne üzüm yemektir, ne de bağcıyı dövmektir. Bizim amacımız, reel toplumsal meşruiyet koşullarına dayanarak, günlük devrimci demokratik sınıf mücadelesi tarzı ile usulünce bağı satın alıp, sosyalist emekçi özel mülkiyet biçiminde, onu, mülkiyet edinmektir. Esas amacımız bundan, ne bir millim fazla, ne de bir millim eksiktir. Bütün meselemiz budur. Çünkü dünya çapında yaşanan geçmişte, başkasına ait BAĞDAN, ‘üzüm yeme’ ile ‘bağcı dövmenin’ her türlüsü denendi ve yaşandı. Ama olmadı!”

Bu anlayış temelinde, ‘Sosyalist Emekçi’, kapitalist her ülke toprağı gerçeğinden hareketle, reel verili kapitalist üretim ve mülkiyet ilişkilerinin ürettiği şu TEMEL ÇELİŞKİNİN çözümünü, kendine adına şart koşar. O bilir ki, 1800’lerden itibaren, üretim araçları, özellikle, üretim aletleri ve makineler üzerinden ivmelenip gelişerek, kapitalist üretim ve mülkiyet ilişkilerini aşan,‘Tarihsel Toplumsal Mülkiyetin’ eşitçi ÖZÜ ile burjuva özel mülkiyet biçimi arasındaki çatışma, kapitalist toplumun TEMEL ÇELİŞKİSİ olarak devam etmektedir.

Kapitalizmden sosyalizme geçiş yapmak için bu temel çelişkinin, diyalektik Tezi burjuvazi, Anti-Tezi ise ‘Sosyalist Emekçi’ Olacaktır. İkisi arasında, özel mülkiyet edinme temelinde, uzlaşmaz, günlük devrimci demokratik sınıf mücadelesi, ilk ‘Sosyalist Emekçi İşletmenin’ kuruluşu ile başlayacaktır. Bu çelişkinin tek çözüm tarzı, kapitalist özel mülkiyet sisteminin, ‘Sosyalist Emekçi’ özel mülkiyet sistemine, günlük devrimci demokratik sınıf mücadelesi tarzı ile dönüştürülmesidir. Bunu gerçekleştirmek için üretim araçları, özellikle üretim aletleri ve makineleri, ülke toprakları çapında, cari emek gücüne teşmil, eşit paylı, kolektif komünal sosyalist özel mülkiyetli ‘Sosyalist Emekçi İşletmenin’ iki adımda inşasıyla mümkündür.

A) ‘Sosyalist Emekçiye’ dönüşüm için:

1) Kapitalist sömürüye maruz kalan büyük insanlık, hayali burjuva “ulusal” veya etnik anavatan toprakları temelinde, cari emek gücünü kapsayacak tarzda, üretim araçları, özellikle üretim aletleri ve makinelerle eşit paylı, kolektif komünal sosyalist özel mülkiyet biçiminde ilişkilenmelidir.

2) Bu ilişkilenme tarzını şahıs, çok ortaklı şahıs, limitet ve anonim şirket formlarında, işletme ve işyeri biçiminde örgütlemelidirler.

3) Örgütledikleri işyeri ve işletmelerde, ülke ve iş kolu ortalaması düzeyinde, kişi başına düşen makine gücü kullanmalı, ücretli çalışma ve işçi çalıştırma olmadan, bizzat çalışarak, ‘sosyalist meta üretimi’ yapacak şekilde, faaliyete sokmalıdırlar.

4) ‘Sosyalist Emekçi İşletme’ sahipleri, kendi arasında, tam ve doğrudan demokratik tarzda eğitim, öğretim, tecrübe ve yeteneklerini değerlendirerek işbölümü yapmalı. Bu işbölümüne dayalı aylık, haftalık vs. gelirlerini tespit etmelidirler.

5) Her ‘Sosyalist Emekçi İşletmeye’ giriş çıkış, işletme sahiplerinin kararı ve işletmeye zarar vermemek koşulu ile serbest olmalıdır.

Bu beş koşulun yerine getirilmesi halinde, ‘Sosyalist Emekçi’ özel mülkiyet biçimi, toplumun üretim, bölüşüm, değişim, yatırım ve tüketim koşullarını, otomatik denge denetim mekanizması ile düzene sokarak, kontrol altına alacak. Ülke mülkiyetinin % 80-85’ini kontrol eden % 15-20 kapitalist nüfus yerine; tam tersine % 80-85 nüfusu temsil eden büyük insanlık, ‘Sosyalist Emekçi’ özel mülkiyet edinme biçimi ile peydir pey günlük devrimci demokratik sınıf mücadelesi tarzı ile tarihsel toplumsal mülkiyete tamamen sahip olacak. Böylece bir avuç kapitalist girişimci yerine, tüm toplumu kapsamına alan, tarihsel toplumsal mülkiyet sahibi girişimcinin, mülkiyetini yönetme ve geliştirme inisiyatifi harekete geçmiş olacaktır. Bu tarihi gelişme temelinde, kapitalizmden sosyalizme; ücretli köleden, sosyalist emekçiye; hayali burjuva ulus veya etnik yapılardan, sosyalist ulusa; burjuva demokrasisinden, sosyalist demokrasiye, toplumsal dönüşüm başlayacak. Bütün insanlığı kapsamına alan sınıf ve tabakaların varoluş gerçekliği, ‘Sosyalist Emekçi’ sahsında eriyip senteze varacak, sosyalist ulus ile örtüşüp bir ve aynı reel gerçekliğe kavuşacaktır.

B) ‘Sosyalist Emekçi İşletmenin’ kuruluşunda gerekli finansman için:

(a) Emek gücü sahibi her birey, mevcut olan irili ufaklı birikimlerini,

(b) Dost, akraba, arkadaş ve kurulacak işyeri kredilerini,

(c) Kurulu sistemin “meşru” kredi imkânlarını, [Kredi kullanım imkânlarına çok dikkat edilmelidir. Çünkü bu yolla, sosyalist işletmeler kolayca vurulabilir].

(d) Çalıştıkları işyerlerinden, sendika vb. kurumlardan kaynaklanan, birikmiş meşru alacaklarını, haklarını ve imkânları kullanmalıdırlar.

Eşit paylı, kolektif komünal sosyalist özel mülkiyet biçimi, kurgulanan, bir yerlerden sipariş edilen veya iyi niyet gösterisi bir mülkiyet biçimi değildir. O, üretim araçları, özellikle üretim aletleri ile makinelerin gelişme düzeyinin koşullandırdığı, tarihsel toplumsal bir mülkiyet biçimidir. O, tarihi bir üretim biçimi olarak, olabildiğince, ilk eşitlikçi tarihsel toplumsal mülkiyet biçimi olacaktır.

Bu mülkiyet biçiminin, “ilkel komünal mülkiyet biçimi” gibi daha önceki bir ilham kaynağı ve dayanağı yoktur. Bunun dayanağı ve kaynağı, üretim araçları, özellikle, üretim aletleri ve makinelerin, teknolojik gelişme düzeyidir. Ayırt edici özelliği, eşit paylı, kolektif komünal sosyalist özel mülkiyetli şirket biçiminde olmasıdır. Bu biçimi, 1800’lerden itibaren, makinelerin otomatikleşip kendi kendine yeterli hale geldikçe, üretim süreçlerinde, el ve işbirliği işletmeciliğini eşit paylı, özel mülkiyetli komünal işletmelerde (şirketler formlarında) işletilmeyi zorunlu hale getirmesinin ürünüdür.

İlkel insanın geri bilgi düzeyi ve aletlerin teknolojik yetersizliğinden kaynaklanan “ilkel sahiplik” ile daha sonraki sınıflı uygar üretim biçimlerinin geliştirdiği, – devletin zorunlu mülk ve eşitsiz mülk ortaklıkları dışında- özel ve eşitsiz “mülk ortaklıkları”, aletlerin yetersiz ve etkisiz gelişmelerinin yan/tali ürünleri olarak ortaya çıkmıştır. Kapitalistlerin eşitsizlik üreten sözde mülk ortaklıkları ise kitlelerin kapitalist sınıflara karşı, sürdürdüğü sistem içi sınıf mücadelesindeki çaresizlik, yetersizlik ve zorlanma nedeniyle, ilkel yaşama öykünmelerinden dolayı, bu “mülk ortaklaşmaları” cazip hale gelmiştir. Bu nedenle, söz konusu “sınıflı toplum mülk ortaklaşma biçimleri”, ait oldukları hiçbir toplumsal üretim biçiminde esas mülkiyet biçimi olamadılar. Her toplumsal üretim biçimine ait esas özel mülkiyet biçimlerine tabi, tali olup geriden izlediler. Etkisiz, önemsiz toplumsal rol oynayarak, kurulu sömürücü sistemin tahkimine ve devamına hizmet ettiler. Marksizm, Hegelci etkiyle, nasıl ideal tarzda, işçi sınıfını “devrimin” öznesi veya aktörü (Anti-Tezi) haline getirdiyse. İlkel ortakçı sahiplik ile sınıflı toplum üretim biçimlerinin geliştirdiği kooperatif tarzı “mülk ortaklaşma” biçimlerini de öyle “sosyalist” sistemin mülkiyet biçimi haline getirdi. Bu temelde Marksizm, Sosyalizm (Reel Sosyalizm) için “mülk ortaklaşma” biçimlerini, “İlkel Komünal Mülkiyet” adı altında, “sosyalist” devlet mülkünün tarihi dayanağı haline getirdi.

Oysa hiçbir sonlu olgu veya olay, maddenin sonsuz eylem sürecinde, kendini tekrarlayamadığı gibi “Komün” de “tarihte yaşandıysa” bile, ‘Üretim Biçimi’ olarak kendini asla toplumsallaşma sürecinde tekrarlayamaz.  

Marks-Engels, ilkel sahipliği, ilkel ve uygar mülk ortaklığını, “ilkel komünal mülkiyet” diye sosyalizme temel dayanak haline getirdiler. Böylece Marks’a göre, “komünizm, tarihin çözülmüş bilmecesi” oluyordu. Oysa insanlaşma sürecinin özü, sürekli toplumsallaşma olmuştur, komünleşme değil. Tarihi Toplumsallaşma Süreci, her zaman için komünal biçimi koşullamamıştı. Ama komünal mülkiyet biçimi, Tarihi Toplumsallaşma Sürecinin, Buharlı Sanayi Devrimi Makine temelli aşamasının zorunlu ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Komün, Buharlı Sanayi Devrimi Makinesinin eşitlikçi toplum yaratma yeteneğinin dışa vurumu olarak var olmuştur. Başka bir deyişle komün, basit ve yalın aletlerin yarattığı eşitsiz toplumun değil, Buharlı Sanayi Devrimi Makinelerinin yarattığı eşitçi gelişmenin tarihsel toplumsal çocuğudur. Bu koşul dışında, tarihte komün aramak abesle iştigaldir.  

Buharlı Sanayi Devrimi Makinesi öncesi, her türlü özel mülkiyet biçiminin özü (eşitçiliği), basit ve yalın aletlere dayandığı için zayıftı. Zayıf olduğu için de üretim süreçlerinde baskın insan emek gücüne muhtaçtı. Böylece hâkim sınıf temsilcileri, kaygısız ve kolayca satın aldığı aletleri, mülkiyet edinebiliyor, gelişmesinden korkmuyorlardı. Ve bu aletler, sahibi için kapitalizmdeki gibi toplumsal sorun yaratmıyorlardı. Dolayısıyla aletin basit ve yalın teknolojik hali, toplumsal eşitsizliğe cevaz veriyor, toplumsal eşitsizliği belirliyordu.

Ama Buharlı Sanayi Devrimi Makinesi ile bu durum tersine döndü. Makine şahsında, tarihsel toplumsal mülkiyetin eşitçi özü, üretim süreçlerinde güçlenerek baskın hale geldi. Buharlı Sanayi Devrimi Makinesi işçiyi, üretim sürecinin tali ve önemsiz bir öğesi haline getirip, tedrici olarak üretim sürecinin dışına itti. Makinenin yarattığı teknolojik işsizliği, hafife almamak gerekir. Çünkü bu durum, esas olarak makinenin, kapitalist özel mülkiyet sistemine karşı, yükselen somut uzlaşmaz mücadele tarzıdır. Durum, burjuvazinin tüm gerici müdahalesine rağmen devam etmektedir. Otomatik makineyi satın alıp mülkiyet edinen kapitalist, bir yandan daha az işçi çalıştırıp daha çok kar ederken, öte yandan sermaye birikimi kapitalistte yoğunlaşıp, geniş kitleleri gelir düşüklüğüne sevk eder. Bu kapsamlı çelişki, üretilenlerin tüketilememesi, süreklileşen bunalımlara ve devreli “üretim artışı” veya kitleler tarafından tüketememe krizlerine yol açar. Dolayısıyla makinenin eşitlikçi toplum yaratma “isteği”, kapitalistin baş belası, ayağına dolanan kelepçeli zincir misali onu yürütmektedir.

Aslında kapitalist, makinenin eşitlikçi özü tarafından tutsak alınmıştır…

Buharlı Sanayi Devrimi Makinesi, kapitalistin kendisinden önceki toplumsal eşitsizliği devralması üzerinden ortaya çıktı. Burjuvazi, dünya çapında dağınık ve güçsüz halde bulunan mülkiyeti, ticari kapitalizm (Merkantilizm) ile bir araya toplayıp, onu özellikle Batı Avrupa’da, kapitalist meta üretiminin güçlü kaldıraçları haline getirdi. Ve toplumsal geçişte, eşitsiz sermaye imtiyazı elde etti. Bu durum, tarihin burjuvaziye biçtiği ve ona oynattığı devrimci bir roldü. Tarihi olarak, aç gözlü burjuvaziden başka, hiçbir sınıf, bu sıklıkta ve bu hızda, dünyaya yayılmış ‘Tarihsel Toplumsal Mülkiyeti’ bir araya toplayamazdı. Burjuvazinin açgözlülüğü, emperyalist ve sömürgeci gericiliği yanı sıra, bölgesel ve kısmi, sadece Batı Avrupa’ya özgü bir devrimciliği varsa eğer –ki vardır- o da, bu tarihi rolden dolayıdır. Batı Avrupaburjuvazisi, toplayıp mülkiyet edinirken gerici; topladığının bir kısmını sadece BATI AVRUPA’DA sermaye olarak üretime sokarken, belli bir süreliğine ilerici roldedir.

1775 yılından itibaren, üretim süreçlerindeki Buharlı Sanayi Devrimi Makinesi, burjuva eşitsizliğini şahsında eleyerek, eşitlikçi toplumu koşullandırmaya başladı. Kapitalizmi saran ekonomik, siyasi ve toplumsal bunalımlar ile devreli ekonomik krizler, gelişen sınıf mücadelesi, eşitlik, özgürlük ve kardeşlik idealleri, parti, dernek, sendika, kooperatif, komün, burjuva devrimleri, sosyalizm fikriyatı, kurum ve kuruluşların hemen hepsi Buharlı Sanayi Devrimi Makinesinin eşitlikçi toplum dayatmasının ürünleri olarak ortaya çıkıyorlardı. Özgürce gelişmesi için makine, gerici, tutucu kapitalist sahibini baypas edip, yeni sahibi, ‘Sosyalist Emekçi’ ile buluşmak “istiyordu”.

Ama olmadı…

Zamanında ütopik sosyalistler, Marks-Engels ve Tarihsel Marksistler, bu işin üstesinden gelemediler. Dolayısıyla, o gün bugündür makine, eşitlikçi komünal sosyalist toplum özel mülkiyet biçimi oluşumunu, yasa hükmünde sürdürmeye devam etmektedir. Bu nedenle, eşit paylı, ‘Kolektif Komünal Sosyalist Özel Mülkiyet’ biçimi dışında, her türlü mülk (zorunlu devlet mülkü hariç), ve “mülkiyet” biçimi, geniş kitlelerde yanılsama yaratmıştır. Kamu mülkünün her türlüsünün denemesi (kolhoz ve solvhoz ile Reel sosyalizm’de yapılmıştır), grup mülkiyeti (denemesi “Sosyalist” Yoguslavya’da yapılmıştır) ve her türlü kooperatif mülkiyeti (denemesi Robert Owen tarafından İngiltere ve Amerika’da, Kolhozlar ile SSCB’de yapılmış, Kubitzler ile İsrail’de devam etmektedir) vb. mülk ve mülkiyet biçimlerine itibar edilmemelidir. Bunların her biri, az çok, bir sömürü, suiistimali içerir, sömürücü sistem lehine kitlelerde pasifleştirici ve uyuşturucu etki yapmaktadır.

Bu nedenle, burjuva özel mülkiyet biçiminin acımazsız sömürüsüne bakıp, ‘Sosyalist Özel Mülkiyet’ biçimindeki, “özel” kelimesinden, yığınların mülkiyeti sorgulama ve sahiplenmesinden korkmamak gerekir. Kim, neden korkar! Mülkiyetin, özel biçimde toplumsallaşıp, toplumsal cari emek gücü şahsında sahiplenilmesinden? İnsanlığın mirası olarak, ‘Tarihsel Toplumsal Mülkiyetin’, ‘Sosyalist Emekçi’ bireyler şahsında, özel mülkiyet edinilmesinde, kapitalist burjuvazinin dışında kimin ne zararı olabilir? Tarihten gelen insanlığın malını, insanlığı temsilen, büyük insanlığın özel mülkiyet edinip kendini sosyalist emekçiye dönüştürmesine kimin ne sıkıntısı olabilir?

‘Sosyalist Emekçi’, genel olarak her türlü SÖMÜRÜNÜN, amansız düşmanıdır. Özellikle, ‘Tarihsel Toplumsal Mülkiyet’ ve canlı emek gücü sömürüsü üzerinden geliştirilen, kapitalist sömürünün UZLAŞMAZ düşmanıdır. Çünkü bunlar, toplumsal sömürü biçimlerinin iki ana biçimidir. Bu temelde ‘Sosyalist Emekçinin’ esas amacı, sömürünün her türlüsüne kaynaklık eden, kapitalist mülkiyet ve üretim ilişkileri biçimini tasfiye etmektir.

Günlük devrimci demokratik sınıf mücadelesinin tarihi önemi:

‘Sosyalist Emekçinin’ ilgilenmekte olduğu mücadele biçimi, kesinlikle ve kesintisiz biçimde yürütülen, günlük devrimci demokratik sınıf mücadelesidir. Bu mücadelenin esası, meşru yollardan, işçi-emekçinin bireysel emek gücü mülkiyeti ile ‘Tarihsel Toplumsal Mülkiyetin’ kişiye tekabül eden miras hakkının toplamını, kişiye ait sosyalist özel mülkiyet biçiminde teslim etmek, sosyalist iktidar için günlük devrimci demokratik sınıf mücadelesini yükseltmek ve kazanmaktır. Her türlü burjuva engelini, günlük devrimci demokratik sınıf mücadelesi tarzında, demokratik hak ve özgürlük eylemleriyle veya gerektiğinde demokratik “sivil itaatsizlik eylem hakkını” kullanarak aşmaya çalışmaktır.

Her ülke toprağında, cari toplumsal emek gücüne teşmil, eşit paylı, kolektif komünal Sosyalist özel mülkiyetli birey, toplumun aktif siyasal öznesi, tarihin özgür bireyidir. Sosyalist özel mülkiyet, siyasal sürece, herkesin eşit hakla, karar ve hak arama süreçlerine katılımını sağlar. Sosyalist demokrasiyi işletir, adil ve yaşanabilir kılar. Sosyalist özel mülkiyetin yaratılması, kollanıp korunması ve geliştirilmesi, günlük devrimci demokratik sınıf mücadelesi ile zorunlu olarak kapitalist iktidar ve yönetim biçimlerini, kendine uygun ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel biçimlere dönüştürecektir. Böylece bu toplumsal dönüşüm, otomatik denge denetim mekanizmasına ile sosyalist özel mülkiyeti, mikro düzeyde tek bir sosyalist işletmede başlatarak, makro düzeyde tüm bir ülke ve dünya ekonomisini disipline edecek güçte olduğu gibi siyasal planda da sosyalist demokrasinin toplumsal maddi temeli olarak yaşam bulacaktır.

Dolayısıyla:

Dünyanın büyük insanlığı (Emekçiler, kamu emekçileri, işsizler, yarı-işsizler, işçiler köylüler vs.), yaşayan Reel Sosyalist ülkeler, “sosyalist” eğilimli iktidarlar, iddialı “sosyalist/komünist” parti, örgüt ve hareketler, burjuva ulusal kurtuluş hareketleri ve tek tek bireyler:

Günlük devrimci demokratik sınıf mücadelesi temelinde, kapitalist özel mülkiyeti, sosyalist özel mülkiyete, kendilerini kapitalist ücretli kölelikten, kolektif komünal sosyalist üreticiye, burjuva demokrasisini sosyalist demokrasiye, hayali burjuva ulusunu veya etnik yapılarını, sosyalist ulusa, kapitalizmi sosyalizme, inat ve sabırla bir “millim” dahi olsa, acilen dönüştürme yoluna girmelidirler.

Bu nedenle, sosyalist emekçi mülkiyeti temelinde yaratılacak olan sosyalist emekçi sınıf ile günlük devrimci demokratik sınıf mücadelesini geliştirmeliyiz. Bu mücadele temelinde yaşama sarılmalı, parmaklarımızı sosyalist özel mülkiyet yaratma coşkusu ve “inadıyla” anavatan topraklarının derinliklerine geçirip kavramalıyız. Burjuvazinin her kışkırtma ve saldırısı karşısında, devrimci demokratik mücadele zeminini terk etmeden, sabır ve inatla direnerek, minder değiştirmeden, reel toplumsal meşruiyet içinde kalarak, verili reel burjuva sistemi ile mücadele etmeliyiz. Kapitalist üretim ve özel mülkiyet biçimini sorgulama ve tasfiye temelinde, toplumu sosyalist özel mülkiyete adım adım dönüştürmeliyiz. Burjuva ekonomik sistem ve burjuva demokrasisi ile yarışıp, teşhir ederek, ikiyüzlülüğünü sergilemek; günlük devrimci demokratik sınıf mücadelesi üzerinden, sosyalist parti ile siyasal iktidara yürümeliyiz. Böylece kapitalist emperyalist finans oligarşisinin, stratejik ortak ve işbirlikçilerinin ayaklarını yerden, anavatan topraklarından, ancak, sosyalist özel mülkiyet temelinde, temelli kesebiliriz.

Aksi takdirde:

Ezilen, sömürülen sınıf ve tabakaların, kapitalist emperyalist sistemin payandaları, dayanakları olmanın ötesinde, bağımsız bir rol oynamaları, kendi GÜNDEMİNİ oluşturmaları mümkün değildir. Onların günlük olarak, şu veya bu burjuva sınıfın, kliğin veya kapitalist emperyalist bloğun kuyruğuna takılmadan, sürüklenmeden kurtuluş yoluna girmeleri imkânsızdır.

Diyalektik Tarihi Materyalist yasalara göre, ezilen sömürülen büyük insanlığın, işçi, emekçi sınıf ve tabakaların, kendi ekonomik konumlarında, sosyalist özel mülkiyet edinme bazında, bir değişim ve dönüşüm yaratmadan, kapitalizmi sorgulayıp, kendilerini sosyalist emekçiye dönüştürmeden, her kalkışma ve girişimleri, kapitalist sistemin tahkimine ve sistem içi reformuna, devamına yol açmıştır. Bundan sonra da öyle olacaktır.

Şu husus kesin olarak bilince çıkarılmalıdır ki, bugüne kadar; toplumsal üretim biçimleri arasında, sadece, ‘Sosyalist Emekçi’ temelli sosyalizm cinsiyetsizdir. Sadece O, erkek veya dişi değildir. Sadece O, insan türünü, toplumsal mülkiyetin eşit özel biçimi temlinde kucaklar. Sadece O, insan türünün toplumsal kurtuluşunun maddi temelini teşkil etmektedir.

Eğer büyük insanlık, emperyalist III. bir dünya savaşı istemiyor, kapitalist emperyalist sömürü ve soygundan, işsizlik ve ekolojik felaketlerden, fiziki ve ahlaki çürümeden, erkek egemen baskı ve şiddetten kurtulmak istiyorsa, acilen, her emek gücü sahibi birey, kendi ülke ana vatan toprakları temelinde, kendisini sosyalist emekçiye dönüştürecek yola girmelidir. Ancak bu yolla, emperyalist kapitalist saldırı ve savaşa karşı, faşist ve gerici güçlere karşı kendilerini, çıkarlarını ve ülkelerini savunabilir. Bu yolla, kapitalist emperyalist sömürüye ve faşist ve sömürgeci vahşete dur diyebilir! Bu yolla, ‘Sosyalist Emekçi’ GÜNDEMİ oluşturulabilirler.

Aksi takdirde, kapitalist emperyalist küresel finans oligarşisi, sömürü, soygun ve talanına, kıyım ve yıkımına bir de III. Dünya Savaşını ekleyecektir.

Kapitalist emperyalist finans oligarşisi çılgınlığının eli GERÇEKTEN kulağındadır…

(son)

NOT: Seri halinde yayınlanan bu yazılar: Temmuz 2014 tarihinde yazılan, Marsk’ın Marksistliği; Ağustos 2014 tarihinde yazılan Üretici Güçlerin Devrimci Öğesi; Eylül 2014 tarihinde yazılan, İşçi Sınıfı Burjuvazinin Anti-Tezi olabilir mi?, Ekim 2014 tarihinde yazılan, Marks Kapitalizmin Anti-Tezi İşçi Sınıfıdır; Kasım 2014 tarihinde yazılan, İnsanın Toplumsal özü; Şubat 2015 tarihinde yazılan Sosyalist Emekçinin Kuruluşu ve Sosyalizm adlı 6 yazı, tarihlerinde, internet üzerinden kamuya sunulmuştu. Bu yazılar, Temmuz, Ağustos, Eylül, Ekim, Kasım 2019 tarihlerinde gözden geçirilmiş, gerekli ek ve düzeltmeler yapılarak genişletilmiş. Toplumların Altyapı Anatomisi ve Marksizm adı altında, seri halinde güncellenmiştir.

DİPNOTLAR:


[1] Lenin, (Eylül 1917), Ütopik ve Bilimsel Sosyalizm, Bilim ve Sosyalizm Yayınlar, 1. Baskı 1977, S. 94-95.

[2] Bu “100 yıl” ifadesi, İngiliz Monarşisi ve Büyük Burjuvazisinin, tarihi stratejik imzasıdır.

[3] Marks, Engels. (1946), Alman İdeolojisi, Sol Yayınlar, 2. Baskı (1987),  S. 82.

[4] Bu tarihi gelişme, teorik olarak, Mahir Çayan tarafından da fark edilip, “Kesintisiz” yazılarında ifade edilmişti.

[5] Wood, Ellen Meiksins, Özgürlük ve Mülkiyet, Yordam Kitap. Basım İst. (2012), S. 241-242.

[6] Henri Denis, Ekonomik Doktrinler Tarihi, Sosyal Yayınları, Cilt 1 (1982), S. 132.

[7]  1774 tartışmalı Amerikan “Devrimi”, İngiliz Monarşisi tarafından kurgulanan yapay bir “devrimidir”. Bu sözde devrim ile çağın burjuva ruhuna uygun ekonomik, özellikle siyasal referanslar, İngiliz Monarşisi tarafından, dünya burjuvazisine, özellikle de 1789 Büyük Fransız Devrimi burjuvazisine başarıyla sunulmuştur. Bu nedenle, tanıtım ve övgü propagandası ile Amerikan Devrimi, Fransız Devrimini daha geriden izlemektedir.

[8] Aybay, Rona (1970), Robert Owen Sosyalizmin Öncülerinden, Alfa Yayınl. (2012), S. 146.

[9] Lenin, İşçi Sınıfının “Jakobenizm”den Çekinmesine Gerek Var mı? Adlı Konuşması veya Lenin, Oeuvres 15, içinde, Ed.Sociales Paris/Ed. Du Progres Moskova, 1971, S. 123-125.

[10] Wood, Ellen Meiksins, Özgürlük ve Mülkiyet, Yordam Kitap. Basım İst. (2012), S. 175.

[11] Wood, Ellen Meiksins, Özgürlük ve Mülkiyet, Yordam Kitap. Basım İst. (2012), S. 22.

[12] Marks, Engels. (1946), Alman İdeolojisi, Sol Yayınlar, 2. Baskı (1987),  S. 48.

[13] Lenin, (1919), Komün Dersleri, Çev. Kenan Somer, Sol Yayınlar, 3. Baskı 2008. S. 88.

[14] Marks, K. (1852), Louis Bonaparte’ın 18. Brumaire’i, Sol Yayınlar, İkinci Baskı 1990, S. 13.

[15] Marks, Engels. (1946), Alman İdeolojisi, Sol Yayınlar, 2. Baskı (1987),  S. 53.

[16] Marks, Engels. (1946), Alman İdeolojisi, Sol Yayınlar, 2. Baskı (1987),  S. 66.

KAYNAKLAR:

  • Aybay, Rona (1970), Robert Owen Sosyalizmin Öncülerinden, Alfa Yayınl. (2012).
  • Bergson, Henri (1939), Madde ve Bellek, Dost Kitabevi Yayl. (2007).
  • Betz, Frederick (2003), Teknolojik Yenilik Yönetimi (Değişimle Gelen Rekabet Avantajı), TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları Ankara (2007).
  • Boguslavski, Karpuşin, Rakitov (1976), Diyalektik ve Tarihsel Materyalizmin ABC’si, Sol Yayınl, (2006).
  • Boochin, Murray, Kentsiz Kentleşme, Ayrıntı Yayınları, İstanbul (1999).
  • Boochin, Murray, Özgürlüğün Ekolojisi, Ayrıntı Yayınları, İstanbul (1994).
  • Boochin, Murray, Toplumu Yeniden Kurmak, Sümer Yayıncılık, İstanbul (2013).
  • Braudel, Fernand (1963), Uygarlıkların Grameri, İmge Yayınları (2014).
  • Braudel, fernand (1976), Kapitalizmin Kısa Tarihi, Say Yayınları, (2013).
  • Bumin, Tülin (1998), Hegel, Bilinç Problemi, Köle-Efendi Diyalektiği, Yapı Kredi Yayınl, İst. (2013).
  • Callan, Rob (2003), Artificial Intelligence, Palgra ve McMillan, NewYork.
  • Canton, James(2006), The Extreme Future, The top Trends That Will Reshape the Wold for the Next 5, 10, and 20 Years, Dutton Publisher, U.S.A. (2006).
  • Childe, Gordon (1941), Tarihte Neler Oldu, Kırmızı Yayınları (2009).
  • Cogito, Yapay Zekâ, Sayı 13 -1998, Yapı Kredi Yancılık İst.
  • Cornfort, Maurice, Bilgi Teorisi, Yorum Yayınları, (1993).
  • Cüceloğlu, Doğan (1991), İnsan ve Davranışı, Remzi Kitabevi (2012).
  • Çkredov, Vladimir . Sovyetler Birliği Seçmeler 2, (Sovyetler Birliğinde Mülkiyet), Değişim Yayınları.
  • Denis, Henri, Ekonomik Doktrinler Tarihi, Sosyal Yayınları, cilt 1, 2 (1973).
  • Engels F. (1880), Ütopik Sosyalizm ve Bilimsel Sosyalizm, Sol Yayınları, (2008), 
  • Engels, F. (1878),  Anti-Dühring, Sol Yayınları, (1975).
  • Engels, F. (1878),  Doğanın Diyalektiği, Sol Yayınları, (2006).
  • Engels, F. Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, Sol Yayınları (1990).
  • Felicien Challaye, Mülkiyetin Tarihi, Düşünen Adam Yayınları (1994).
  • Gellner, Ernest (1983), Uluslar ve Ulusçuluk, İnsan Yaynl. İst.  (1992).
  • Gombrich, Ernest H, (1985), Dünya Tarihi, İnkılap Kitabevi (2009).
  • Gorz, André (1988), İktisadi Aklın Eleştirisi, Ayrıntı Yayınları (1995).
  • Gorz, André, Kapitalizm, Sosyalizm, Ekoloji, Ayrıntı Yayınları, (1993).
  • Gorz, André, Maddesiz, Ayrıntı Yayınları (2011).
  • Gregory, Richard L.TheMind, Oxford Uni. Press, 1th printing in USA (1987).
  • Güriz, Adnan (1969), Teorik Açıdan Mülkiyet Sorunu, Ankara Üni. Hukuk Fak. Yayınları (1969).
  • Hançerlioğlu, Orhan. Felsefe Sözlüğü, Remzi Kitabevi, (1989).
  • Hawkins, JeffandBlokeslee, Sandra (2004), On Intelligence, Times Book 1th Additoin 2004, Henry Holtand Company NewYork.
  • Hegel, G.W.F. (1830), Doğa Felsefesi I: Mekanik, İdea Yayınları, İstanbul (1997).
  • Hegel, G.W.F. Mantık Bilimi (Büyük Mantık), İdea Yayınları, İstanbul (2008).
  • Hegel, G.W.F. Tarihte Akıl, Kabalcı Yayınları, (2003).
  • Hegel, G.W.F. Tinin Görüngübilimi, İdea Yayınları, İstanbul. (1986).
  • Henri Denis, Ekonomik Doktrinler Tarihi, Sosyal Yayınları, Cilt 1, 2 (1982).
  • Hilav, Selahattin, Diyalektik Düşüncenin Tarihi, Yapı Kredi Yayınları, İst. (2012).
  • Işıklı, Alpaslan, Kuramlar Boyunca Özyönetim ve Yugoslavya Deneyi,  Alan Yayıncılık (1983).
  • Kaku, Michio (2008), Physics İmpossible, Published İn Penguin Books, Yew York, (2009).
  • Kıvılcımlı, Hikmet, Komün Gücü, Köxüz Dijital Yayınları.
  • Kıvılcımlı, Hikmet, Tarih Yazıları, Köxüz Dijital Yayınları.
  • Kramer, Samuel Noah (1956), Tarih Sümer’de Başlar, Kabalcı Yayınları, (1999).
  • Lenin, (1919), Komün Dersleri, Sol Yayınlar, (2008).
  • Lenin, V. İ.  (1913), Karl Marks ve Doktrini, Bilim ve Sosyalizm Yayınları (1980).
  • Lenin, V. İ.  (1917), Ütopik ve Bilimsel Sosyalizm, Bilim ve Sosyalizm Yay. (1977).
  • Lenin, V.İ, Felsefe Defterleri, Sosyal Yayınları, (1976).
  • Lenin, V.İ, Materyalizm Ampiryokritisizm, Sol Yayl. (1993).
  • Lenin, İşçi Sınıfının “Jakobenizm”den Çekinmesine Gerek Var mı? Adlı Konuşması veya Lenin, Oeuvres 15, içinde, Ed.Sociales Paris/Ed. Du Progres Moskova, 1971, S. 123-125.
  • Lipson, Leslie (1964), Demokratik Uygarlık, T. İş bankası Yayınl. (1984)
  • Marks, K.  – Engels, F. (1845), Alman İdeolojisi, Sol yayınları (1987).
  • Marks, K.  (1844), El Yazmaları, Birikim Yayıncılık, (2009).
  • Marks, K.  (1852), Louis Bonaparte’ın 18. Brumaire’i, Sol Yayınlar, (1990).
  • Marks, K.  (1859), Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, Sol Yayınları (2005).
  • Marks, K.  (1867),  Kapital, Cilt I,  II ve III, Sol Yayınları (1986).
  • Marks, K.  ve Engels, F. (1848), Komünist Partisi Manifestosu, Bilim ve Sosya. Yayınları (1976).
  • Marks, K. (1847),  Felsefenin Sefaleti,  Sol Yayınları (1979).
  • Marks, K. (1857-1858),  Grundrisse, Çev. Arif Gelen,  Sol Yayınları, Cilt I ve II, (1999).
  • Marks, K. (1875), Gotha ve Erfurt Programlarının Eleştirisi, Sol Yayl. 3. Baskı (1989).
  • National İnstitute of Standart and Technology (NIST), U.S. Department of Commerce, Blockchain Technology Overview, PDF, https://doi.org/10.6028/NIST.IR.8202
  • Proudhon, P. J.  Mülkiyet Nedir? Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları ( 2010).
  • Rousseau, J.J, Toplum Sözleşmesi, Türkiye İş Bankası Yay. (2012).
  • Smith, Adam (1776), Ulusların Zenginliği, Alan Yayınları, Cil 1, 2. (2002).
  • Spinoza, B. (1663), Ethica, Kabalcı Yayınları, İstanbul (2011).
  • Şenel, Alaeddin (1982), İlkel Topluluktan Uygar Topluma,  Ank. Üni. Yay. (1982).
  • Şenel, Alaeddin (1990), Siyasal Düşünceler Tarihi,  Bilim ve Sanat Yay. (2013).
  • Taylor, Charles, Hegel, Cambridge Press, 17th printing in USA (2005).
  • Wallerstein, Immanuel (1974), Dünya Sistemleri Analizi, Bir Giriş, Aram Yayıncılık (2004).
  • Wallerstein, Immanuel , 21. YY’da Siyaset, Aram Yayıncılık (2005).
  • Wallerstein. I. (1992), Tarihsel Kapitalizm ve Kapitalist Uygarlık, Metis Yay. 6. Basım (2012).
  • Wood, Ellen Meiksins, Özgürlük ve Mülkiyet, Yordam Kitap. Basım İst. (2012)
  • Yenişehirlioğlu, Şahin, Felsefe ve Diyalektik (Bilgi Kuramı), Ümit Yayıncılık (1996).
  • Zhisheng, Zeng (2007), Geleceğin Sosyalizmi, Sosyalizm ve Demokrasi için Arayışlar, Kalkedon Yayınl (2012).