Pazar , 9 Ağustos 2020

SİZ PROFESÖRÜ NE SANIYORSUNUZ? FİKRET BAŞKAYA “BİLMEYEN AHMAK, BİLİP DE SÖYLEMEYEN SUÇLUDUR.” FRANSIZ ATASÖZÜ

Geçtiğimiz günlerde, TBMM’den, termik santrallerin filtre
takma zorunluluğunu erteleyen bir yasa geçti. Profesör, üstelik halk sağlığı
profesörü olan MHP’li Sefer Aycan bir gün önce “Ben halk sağlığı uzmanıyım. Termik santraller 1 dakika bile filtresiz
çalışmamalı. Bu akciğer hastalıklarının, kanserin direkt sebebi. Meclis’te son
ana kadar mücadele edeceğim
” dediğinin ertesi gün yapılan oylamada ‘evet’
oyu kullanması, tepkilere neden olmuş görünüyor… Tabii hem profesör ve hem de
halk sağlığı uzmanı oluşu, insanları rahatsız etmiş olmalı…

Türkiye’de isminin önünde dr, doçent, profesör unvanları
olanlar nedense biraz fazla önemseniyor. Aslında bunlar uzmandır. Herhangi
başka bir dalda/alanda olduğu gibi… Mesela biri hukuk fakültesine gider, hakim,
savcı, avukat olur, iktisat fakültesine gider, iktisatçı olur, bir başkası fırıncının
çırağı olur. Ekmek pişirmeyi, pide ve pasta yapmayı öğrenir, bir başkası da bir
marangoza çırak olur, kapı, pencere, masa, sandalye, vb. yapmayı öğrenir,
marangoz olur. Bunlar arasında şeylerin
gerçeğine nüfûz etmek bakımından
önemli bir fark yoktur… Sonuçta hepsi
uzmandır. Sadece eğitimli olanlar diğerlerine göre şeylerin gerçeğini anlamak,
bilince çıkarmak bakımından daha avantajlıdırlar… Daha fazlası değil…

Profesör de, bir alanda uzmanlığa sahiptir. Üniversite
üyesini diğer uzmanlardan ayıran, Mete Kaynar’ın dediği gibi, Uzman yetiştiren uzman olmasıdır.*
Lâkin, uzman ağacı gören, ormanı görmeyendir… Sosyal ve maddi gerçeğinin çok
küçük bir veçhesine dair bilgi sahibidir ama bütünden habersizdir. Oysa, gerçek [hakikat] bütündedir… Sosyal
düşünce, sosyal bilim denilen ‘küçük kompartımanlara’ ayrılmış durumdadır. Ve bu
tesadüfen öyle değildir, bilinçli olarak yapılıyor… Böylece eğitilmişlerin, mekteplilerin
şeylerin bütününden haberdar olmaları engelleniyor… Entellektüel’se bütüne
odaklanandır. O şeyleri bir ‘bütünlük’ olarak kavramayı amaçlar… Elbette bu
herkes her şeyi bilmeli, bilecek demek değil. Bununla, söylenmek istenen, sınırlı
bakışın ve bilginin şeylerin gerçeğine nüfûz etmekte yetersiz kalmasıdır…  

Elbette eğitimli [diplomalı] olanların diğerlerine göre bilimsel
bilgiye, bilimsel düşünceye ulaşma imkânları daha büyüktür ama bu sadece
potansiyel bir avantajdır. Daha fazlası değil… İşte, uzmanın bu özelliği,
onları egemen sınıflar için kullanışlı hale getiriyor. Sömürüye, baskıya,
sosyal eşitsizliğe dayalı egemenlik sistemini dayatmayı kolaylaştırıyor… “Uzmanlar
taifesi” sömürüyü, yağma ve talanı meşrulaştırıyor… Mülk sahibi sınıfların
devletinin, halka karşı aldığı kararlar onlar aracılığıyla dayatılıyor… Aslında
o taife [her zaman istisnalar olmak kaydıyla] nesnel olarak sömürü düzeninin
suç ortaklarıdır… Mesela ekonomiye dair alınan tüm halka karşı kararlar,
uzman iktisatçıların, ‘siyaset bilimi’ eğitimi almış diplomalıların dahliyle
mümkün oluyor…  

TBMM’de termik santrallerle ilgili kanuna evet diyen üyeler
insanlık suçu işlemişlerdir. Kaldı ki, o Meclis’ten halk yararına bir düzenleme
çıkması pek mümkün değildir. Şimdilerde artık parlamento içi boş kabuk
sadece… Bu eskiden matahtı demek değil… Esasen Siyasetçilerin, siyasi
partilerin ve parlamentonun misyonu ve varlık nedeni, halka tuzak kurmak,
oyalamak, aldatmaktır. [Elbette aralarında samimiyetle kamu yararını gözetenler
siyasetçiler de vardır ama onlar istisnadır] Aksi halde akla, mantığa, ahlaka
aykırı,  böyle bir kanun ne akıl edilir
ne de kabul edilirdi… O kanuna evet diyenler tartışmasız insanlık suçu
işlemişlerdir ama kanunu engelleme konusunda yeteri kadar mücadele etmeyenler de
suç ortağıdır…

Fakat o Meclisten geçen yegane halk düşmanı kanun termik
santrallerle ilgili olan değil. Bu güne kadar onlarca, yüzlerce halk düşmanı kanun
çıktı, çıkıyor… Meclis, münhasıran sömürüyü, yağma ve talanı dayatma işlevi
görüyor… TBMM, artık külliyen rantokrasi‘ninbir aracına dönüşmüş durumda…

Öğretmenlik, diğerleri gibi bir meslek değildir. Bir kişinin
gerçek öğretmen sayılabilmesi için: Öğrenmeyi, öğretmeyi, öğrenciyi sevmesi
gerekir… Bu üçü yoksa öğretmen, öğretmen değildir veya eksik öğretmendir….. Üniversite üyesi sıradan bir memur, bir uzman
değildir, olmamalıdır… Bilmeye, öğrenmeye eğilimli, tecessüs sahibi olmalıdır.
Daha da önemlisi, bilim namusuna ve
entellektüel dürüstlüğe
sahip olmalıdır…

Aksi halde sıradan bir uzman, bir memurdur. Türkiye’de
kapısında üniversite yazan kurumlar resmi ideolojinin üretildiği, yeniden
üretildiği kurumlardır. Resmi ideoloji, egemen ideoloji üretmeye memur edilmiş
kurumlar üniversite adını ne kadar hak edebilir? Barış Akademisyenlerinin
başına gelenler, üniversitelerin ne olmadığı hakkında bir fikir veriyor…
Tabii  o alanda sayısız örnek var…
Dolayısıyla üniversitelerle ilgili oluşturulan algının bir gerçekliği yok…
Üniversitelerin, ‘her türlü düşüncenin sınırsız tartışıldığı, üretildiği  kurumlar” olduğu söylenir ama o kurumlarda
özgür düşüncenin, özgür tartışmanın filizlenmesine, yaşamasına asla izin
verilmez… Kapısında üniversite yazan kurumlar ‘özgür düşüncenin üretildiği
kurumlar değil, boğulduğu kurumlardır… Bizde üniversiteler devlet aygıtının
herhangi bir kurumundan farksızdır… Üniversite üyeleri de herhangi bir
memurdan farksızdır… Elbette her zaman, her dönemde gerçekten üniversiteye
yakışan akademisyenler vardı, bu gün de vardır ama onlar istisnadır…

Şimdilerde bir adım daha ileri gidilmiş görünüyor. Artık
üniversiteler, hızla bilgi ticareti yapılan kapitalist işletmelere dönüşüyor…
Bu, artık ‘üniversitenin, akademinin ruhuna el fatihâ demektir… Onun için
neden söz etiğini bilmek önemlidir… Egemen sınıfların yalana, ezilen ve
sömürülen sınıfların da gerçeğe ihtiyacı vardır. O zaman, yapılacak şey belli:
Gerçek bilimi, eleştirel düşünceyi üreten, bilimsel bilgiyi emekçi sınıfların
hizmetine sunacak, devletten ve sermayeden bağımsız [özerk değil, tam bağımsız]  ‘halk üniversiteleri’ oluşturmak…

Meramımı daha iyi anlatmak için 1992 Birleşmiş Milletler,
” Rio, Çevre ve Kalkınma Konferansı [Yeryüzü Zirvesi’yle] ilgili yazımdan
bir alıntı yapacağım: ” Durum böyleyken, bilim adamlarının bir bölüğü hâlâ
bilim ve teknoloji fetişizminden kendilerini kurtaramıyorlar. Kapitalist
üretimin hizmetinde bir bilim ve teknolojinin yıkıcı sonuçlarını ısrarla
görmezden geliyorlar. Çokuluslu şirketlerin kârlarının düşme olasılığı bile
onları telaşlandırıyor.

Nitekim, Rio Konferansı’nın başında. aralarında 59 Nobel
Ödülü sahibinin de bulunduğu 400 ünlü bilim adamı bir bildiri yayınlayarak,
” XXI’inci yüzyılın arifesinde irrasyonel bir ideolojinin ortaya
çıkmasından duydukları kaygıyı” dile getirdiler… Böylece, çevre ve
ekoloji sorunlarına duyarlı bilim adamlarını “gericilik” ve
“irrasyonellikle” suçladılar. Bildirinin öncülüğünü Dr. Michel
Salomon’un yaptığı Heidelberg grubunun bu tavrı, iki konuda düşünmeyi
gerektiriyor: Birincisi, Nobel Ödülü’nün değerinin tartışılması gerekiyor,
ikincisi de ‘bilim adamlarının’ yüceltilmesinin saçmalığı… Burjuva toplumunda
bilim adamlarının “yüceltilmesi” boşuna değildir… Fransız
genetisyen Andre Langenay’ın Rio Konferansına karşı bildiri yayınlayan ünlü
bilim adamlarıyla ilgili yazısının başlığını: “Bir Devekuşu Çetesinin Mutlak Körlüğü” olarak koyması
gerçekten yerindedir… Yazar, Fronçois Jacob’un, sık sık ” ünlü bilim
adamları arasında da herhangi bir sosyal grupta olduğu kadar ahmak ve pis
herifin bulunduğundan” söz ettiğini yazıyor. Burjuva dünyasında ağacı
görüp, ormanı görmeyen adamlar da pekâlâ Nobel Ödülü alabiliyor. Ve tabii
otorite sayılıyor. Artık ondan sonra her söylediğinde bir keramet
aranacaktır… Kapitalist toplumda [ister doğa bilimci. ister sosyal bilimci olsunlar] ünlü bilim adamlarının çoğunluğunun iki temel işlevi vardır. ARTI-DEĞER’in artırılmasına
katkıda bulunmak ve SÖMÜRÜ DÜZENİNİ MEŞRULAŞTIRMAK… “

*” Türkiye’de “Aydın”ı
Tanımlama Sorunu: Bazı Kavramlar Üzerine
Bir Deneme”,
Ulus, Devlet,
Entellektüel, Fikret Başkaya’ya Saygı I,
Editörler Hakan Mertcan-Aydın
Ördek. Nota-Bene, Ankara 2014, ss: 153-164.