Çarşamba , 14 Nisan 2021

RUS DEVRİMİNİN ÖTEKİ TARİHİNE DAİR GECİKMİŞ BİR YAZI – SAİT ÇETİNOĞLU

Sosyalizm olmadan özgürlük, bir ayrıcalık ve adaletsizliktir; özgürlük olmadan sosyalizm ise kölelik ve zalimliktir Mihail Bakunin

Bildiğimizin ötesinde Rus Devrimi ve Bolşevik Parti tarihi
bilgilerinin sunulmasına paralel olarak, iktidar mücadelesi ve süreç içinde
diktatörlüğün tesisinin  ortaya konarak
irdelendiği, Rus  Devrimini hatırlamak ve
devrimi yeniden düşünmek bakımından, Gün Zileli’nin Hazırladığı “1917-1918
Rusya’da Devrimden Tek Parti Diktatörlüğüne”[i] başlıklı
çalışması önemli bir çalışmadır. Gün Zileli, bu kapsamlı çalışmasında Şubat
Devriminin ilk gününden başlayıp, kronolojik olarak adım adım, devrimin tek
parti diktatörlüğüne dönüşüm sürecinin hakikatini paylaşır.  Rus Devriminin bir başka tarihini okuyucularla
paylaşır.  

Çalışmanın mütemmim cüzü olarak kabul edeceğimiz kapsamlı ve
derinlikli sunuşunda; Fikret Başkaya, devrimin temel niteliklerinin altını
çizer: “Devrim
Şubat’ta oldu, Ekim’de Bolşevik Parti iktidarı ele geçirdi. Lâkin bir şey
vardı: Örgüt devrim yapmazdı… Devrim, bir siyasi partinin, dahası profesyonel
devrimcilerin yapacağı bir şey değildir. Devrimi halk yapar, devrimin ne zaman
olacağı bilinemez-öngörülemez, aksi halde devrimler olmazdı. Devrim, o devrimin
özneleri olan geniş kitleler de dahil herkesi şaşırtır…” Başkaya sunuşunda, Rusya’da
devrim sürecinin özetlendiği, Rus Devriminin öneminin ayrıntılı ele alındığı, milyonlarca
sıradan insanların radikal önderlere dönüştüğü süreci resmettiği ve karşı
devrim tohumlarının atıldığı süreci göz önüne serer.

Başkaya devamla, “resmî ideoloji, resmî tarihi varsayar. Dolayısıyla resmî tarih kendi başına
bir amaç değildir. Resmî ideolojinin ham maddesidir… Resmî tarih, yalan,
tahrifat, yok saymaya [occul­tation], adıyla çağırmamaya, sansüre ve oto-sansüre dayanan bir
tarih versiyonudur. Toplumsal bellek yeni egemen sınıfın ihti­yacına göre
‘yeniden kurgulanır’. Hâkim sınıfların ihtiyacına göre yazılmış tarih, işe
geçmişi tahrif ederek, geçmişte yaşanmış olana dair tabular oluşturarak, bazı
olayları öne çıkarıp önemi­ni abartarak, bazılarını yok sayarak, değilse
önemsizleştirilerek, karartarak, silikleştirerek, kişiyi yüceltip kişiye
tapınmaya da­yalı bir kişi kültü yaratarak, ama hepsinden önemlisi geçmişin
bilinmesi istenmeyen kısımlarını unutturup, hafıza kaybı [am­nésie] yaratmakla mümkün oluyor. Kimi
zaman da yok saymaya yok etme eşlik eder…” sözleriyle resmi
ideolojinin can simidi resmi tarihini eleştirerek, tarihin gerçek öznesi olan
kitlelerin öneminin bir kere daha altını çizer.

Bilindiği gibi Rus Devrim Tarihi Başkaya’nın yukarıda özetlediği
“gereksinmeler” doğrultusunda bir çok değişikliklerle defalarca yazılmıştır.

Gün Zileli’nin çalışması,  Başkaya’nın yukarıda özetlediğimiz sunuşu ile  birlikte dört bölümdür. Birinci Bölüm, Rus
Devriminin Şubat’tan başlayarak Ekim sürecine kadar olan döneme odaklanır:  Şubat Devrimi’ni, özgürlükçü bir halk devrimi kavramıyla ifade eden Gün
Zileli, “Bu devrim, sadece Çarlık rejimini değil, tüm devlet yapısını ve onun
demir çekirdeği olan orduyu ve ordu disiplinini yıkmasıyla, tüm ezilen,
sömürülen sınıfların katıldığı ve aktif rol aldığı muazzam bir özgürlük dev­rimidir.
Sadece bununla da kalmamış, aşağıdan işçi ve köylü ko­mitelerinin hareketiyle
üretim yapısını da hedef almış ve burjuva­zinin ve toprak sahiplerinin mülkiyet
sistemini de yıkmıştır. Yani bu anlamda aynı zamanda bir altyapı devrimidir
de.” Sözleriyle Şubat Devrimini özetler. Bolşeviklerin devlet­çi
uygulamalarıyla kıyaslayarak, Şubat’ın Ekim’e göre çok daha radikal bir üretim
ilişkileri devrimi olduğunun altını çizer.  İkinci Bölüm, Kasım, Aralık, Ocak aylarını kapsayan
tek parti yönetimine geçiş sürecine odaklanmıştır.  Bu özgürlük devriminin, Ekim ayında Bolşeviklerin iktidara el koymasıyla
birlikte, Bolşevik iktidarın pekiştirilmesi için devletin sönümlenmesi
söylemiyle, despotik devlete dönüşüm sürecine odaklanılmıştır. Üçüncü
bölüm, tek parti diktatörlüğünün temellerini irdelenmesine ayrılır.

Şubat Devrimi itibariyle devam eden direnişler ve radikal devrimci
muhalefetin, Ekim’den sonra sistemli bir şekilde kriminalize edilerek, bunlara
karşı şiddet kullanılmasının kararnamelerle meşrulaştırılmasına paralel olarak,
iktidarın Bolşeviklerce konsolide edilmesi tek parti ve tek kişi iktidarına
olanak sağladı.  Yeni rejim tek parti ve
tek kişi diktatörlüğüne dönüştü. Bu bakımdan Lenin’in “demokratik
merkeziyetçilik” diktatörlüğe denk geldiğini söyleyebiliriz. Emma Goldman’ın
ironisiyle anlatırsak; “Her ne pahasına olursa olsun Komünist birliğin
korunması gerekiyordu. Ve beybaba bu arada haşarı çocuklarının kulaklarından
sırasıyla tutup terbiye kurallarını gösteriyordu”[ii]

Süreç içinde Sovyetlerin içi boşaltıldı, sırasıyla askerler,
köylüler ve işçiler[iii]
kazanımlarını sistematik bir şekilde kaybederek, tek kişi yönetimine teslim
olma seçeneği, aslında seçeneksizliği ile karşı karşıya kalındı. Emma Goldman, 1922
yılında gelinen noktayı şu sözlerle özetler:

“Bugünkü Rusya’yı Sovyet Rusya Bolşevik devleti de Sovyet devleti
diye adlandırmak düpedüz gülünçtür.”[iv]

Lenin’in başlangıçta karşı olduğu, “Tüm İktidar Sovyetlere”
sloganı hayata geçirildiğinde işçi sınıfı iktidardan sonsuza kadar
uzaklaştırılmıştı. İşçi sınıfı söylemi terkedilerek yerine geçirilen halk
söylemi illüzyonu yoluyla, Parti’nin emekçi sınıfların tümünü kucakladığı ifade
edilmekte ve kitlelerin bu illüzyona inanması sağlanmaktaydı. Oysa, bu temel
söylem değişimi, Parti’nin  tüm
emekçi  sınıfları kucaklayan bir aparat
olarak kendini tanımlaması, kolaylıkla Parti-Devlet’e dönüşümünün zeminini
oluşturmuştur. Bundan sonrası iktidar için artık kolaydır. Kendisine karşı en
küçük bir eleştiride bulunan ya da bulunması ihtimali/potansiyelini barındıran
her kişi veya odak kolaylıkla “halk düşmanı” etiketi ile yaftalayıp, çok ağır
ve telafisi imkansız cezalandırmalara olanak sağlayarak, olağanüstü bir
“meşruiyete” erişilmiştir. Bu “meşruiyet” ile Uluslararası Komünist Hareketi,
kendi seksiyonlarına dönüştürmesini kolaylaştırmıştır.

Bu teslimiyet uluslararası devrimin koşullarını ortadan kaldırmış,
hareketin gelişmesini de önleyerek kısırlaştırmıştır.

Tekrar Rusya’ya dönersek; Fabrika komitelerinin tasfiyesi ve
Taylorizm’e geçiş, karşı devrimin embriyoları olarak sisteme yerleşmiştir.
Lenin : “İleri ülkelerdeki halklara kıyasla Rus kötü bir işçidir. Çarlık rejimi
altında ve serilik kalıntılarının inatla sürmesine bakarak başka türlü de
olamazdı. Sovyet hükümeti, çalışmayı öğrenme görevini bütün kapsamıyla halkın
önüne koymalıdır.” Goldman’ın, angaryadan başka bir şey  değil dediği; Komünistlerin çalışma
yükümlülüğü
ile kapitalizmin çalışma etiği arasındaki fark
silikleşmiştir.

İçine düşülen bu sarmaldan çıkışın, “Yakalama ve geçme” olarak
anlaşılması daha vahim sonuçları doğurmuştur. 
“Yakalama ve geçme”nin   sosyalizm
olarak tarif edilmesi bir başka garabeti oluşturur. Bu durumda en gelişmiş
kapitalist ülkelerin işçi sınıfına görev düşmemektedir.

Özellikle idam cezasının geri getirilmesi,- oysa Bolşevikler bu
türden vahşete karşı çok şiddetli tepki göstermiş, ölüm cezasını insanlık
açısından ne kadar barbarca ve alçaltıcı olduğunu savunmuşlardı- Bolşevik
rejimin en karanlık kurumu[v] Çeka
suretinde Okhrana’nın diriltilmesi, yargısız infazları meşrulaştırdı. -Çeka
mensuplarının büyük çoğunluğu eski Çarlık Okhrana’sının, Kara Yüzler’in
elemanlarından ve ordunun eski üst rütbeli subaylarından oluşmaktadır- Giderek
toplu infazların kanıksanması özgürlük ve yarışma ortamını ortadan kaldırarak
siyasi zemini zehirledi. “Razstrels (kurşuna dizme) Çeka’nın komünist dev­letçe
kabul edilen ve bir komünist azizin yetkisi dahilinde uygulanan en gözde
yöntemdir”.[vi] Siyaset,
Halk Düşmanı söylemiyle muhalefet potansiyeline karşı bir savaşa
dönüştü. Bu bakımdan Bolşevik uygulamalar İttihatçı/ Kemalist uygulamalar ile
örtüşür. Men’i İhtikar komiteleri,  İstiklal
Mahkemeleri, Milli Mücadele’de Tekalif-i Harbiye ve İTC’nin seferberlik
uygulamaları vesilesiyle Ermenilerin ve Rumların mallarına ve birikimlerine el
koyma… gibi

Gün Zileli, çalışmasında başta Emma Goldman ve Volin olmak üzere  bir çok saygın ismin tanıklığına baş vurarak, devrim
sürecinin diktatörlüğe ve bir terör sarmalına evrilmesini  örnekler.

Bolşeviklerin Lenin imzalı  11 Ağustos 1918 günlü telgrafı Özgürlük
Devrimi’nin ulaştığı noktayı özetlemektedir:

“Yoldaşlar!
Kulakların beş vilayette başlatmış olduğu isyan acı­masızca
bastırılmalıdır. Bütün bir devrimin çıkarı bunu gerek­tirmektedir…

“1.
Yüz kişiden az olmamak kaydıyla, adı çıkmış kulakları, zenginleri, kan
emicileri asın (asın ki bütün narod görsün).

“2.
isimlerini yayınlayın.

“3.
Ellerindeki bütün tahıla el koyun.

“4.
Dünkü telgraf doğrultusunda rehineler belirleyin.

“Bunları öyle bir şekilde icra edin ki,
yüzlerce kilometre öte­deki narod bile görsün, korksun, bilsin ve şöyle
haykırsın: insan­ları gırtlaklıyorlar ve kan emici kulakları
gırtlaklayacaklar.

“Telgraf alındısı ve icraat.

“Saygılar,

Lenin.

Not: Daha çetin ceviz olan adamları
bulun
.”

Oysa,
Emma Goldman’ın Rusya’dayken görüştüğü ve o sırada henüz tutuklanmayıp kaçak
yaşayan Sol SR’lerin liderlerinden Mariya Spiridonova’dan naklen aktardığı şu
bilgiler, sorunun bir “kulak” ayaklanması olmayıp, Ekim Devrimi’ni desteklemiş
köylülerin topyekûn bir direnişi olduğunu ortaya koymaktadır:

“ ‘Bolşevikler, ürünlere zorla el koymanın, köylülerin
kentleri beslemeyi reddetmeleri üzerine benimsendiğini iddia ediyorlar’ dedim.
Bunun gerçekle bir ilgisi olmadığını söyledi Mariya. Köylüler aslında ‘merkezle
komiserleri aracılığıyla ilişki kur­mak istememişlerdi. Onların kendi
Sovyetleri vardı, işçi Sovyetleriyle doğrudan bağ kurmakta ısrar ediyorlardı.
Sovyetlerin gerçek anlamıyla uygulanacağını sanmışlardı, sıradan halkın her
zaman sandığı gibi…” Goldman, eleştirilerini sıralarken emin olduğu bir şey
vardır: Komünist Parti ile Rus Devrimini birbirine karıştıran devrimin sözüm
ona dostlarının da beni mahkûm edeceklerinden eminim.”

Rejim, kırsalda direnişi kendi elleriyle yaratmıştır.
Bolşevikler kendi ilkelerine direnmişlerdir demek daha doğru olur. Ülke
çapında açlığın, bu bakımdan Bolşevikler eliyle örgütlenmiş ve tetiklenmiş olduğunu
söylemek yanlış değildir.

Sürecin sonuu bir hayal kırıklığıdır ki, en dirençli
militanları etkiler; Rus devriminin en önemli figürlerinden daha çok Kamo
adıyla bilinen Bolşevik “profesyonel devrimci” Simon
Ter Petrosyan’ı (1882-1922) anarak bitireyim; Kamo
son gününde (18 Temmuz 1922), Parti’de karşı karşıya  kaldığı durumla ilgili olarak kırgındır: “Bir fiş
doldurmak. Parti komitesi hakkımdaki her şeyi biliyordu. Anlıyor musun?
Çıldırmışlar! Yaşamımı on satırda anlatacağım! Saçma. İşte ben bu kadarım. Bir
kâğıt parçası üstündeki on satır!
 Devrim koca Kamo on satırlık bir kağıda
dönüşmüştür

“Kamo
bisikletine atladı… Bisikletçi virajlara yan yatarak giriyordu.
Pedallara bü­tün gücüyle basıyordu. Kırk yaşında, hız hâlâ onu kendinden
geçiriyordu. Akşam havası bir ana yumuşaklığındaydı. Top­rak onu taşımaktan
mutluydu. Kamo toprağın kendisini hâlâ sevdiğini bildiği için, gülüyordu.

Otomobil
virajda aniden belirdiğinde, ne bisikletçi ne araba yönünü değiştirmedi. Sanki
eskiden kararlaştırılmış bir randevuya geliyorlardı…”[vii]

Kim
bilir… belki de, Lenin’in Yerevan’daki heykelinin kolunun Kamo’nun (Simon Ter
Petrosyan) mezarına doğru  uzanması garip
bir tecelliydi…


[i] Gün
Zileli, 1917-1918 Rusya’da Devrimden Tek Parti Diktatörlüğüne, Bilim ve Sanat
Yayınları, Eylül 2019.

[ii] Emma Goldman,
Rus Devriminin Çöküş Nedenleri, çev: Yakup Coşar, Dipnot, 2008, s52-53

[iii] Goldman
1922 yılında işçi birlikleri olan sendikaları şu sözlerle özetlemiştir:
Lenin’in sendikaların göreviyle ilgili tezi, “sendikaların ko­münizmin
okulları” olduğu yolundadır. Ancak gerçekte bu bile değildirler. Okul, fikir
alışverişinin varlığını ve öğrenci­lerin inisiyatifini gerektirir. Oysa
Rusya’daki sendikalar herkesin devletin emriyle girmeye zorlandığı, hareketli
işçi ordularının askeri kışlalarından başka bir şey değildirler. Emma Goldman,
Rus Devrimi… s 47

[iv] Emma
Goldman, Rus Devrimi…  s 33.

[v] Tanım
Emma Goldman’dan ödünç alınmıştır..

[vi] Emma
Goldman, Rus Devrimi… s 45

[vii] Jaques
Baynac, Lenin’in Fedaisi Kamo, Kaldıraç Y. 2009, s 228-29