Cuma , 20 Mayıs 2022

RESMİ İDEOLOJİ VE ONUN MAKBUL VATANDAŞI – Mete K. KAYNAR

Resmî ideoloji, yurttaşların düşünmesi, söylemesi,
inanması ve tüm bunlara uygun şekilde hareket etmesi için resmî ideologlar
tarafından kurgulanmış fikirler, değerler ve ritüeller bütünüdür. Diğer bir
ifade ile belirtmek gerekirse resmî ideoloji, bizden inanmamız istenenlerin
toplamıdır; yurttaşın zihninin dönüştürülmesi sürecidir. Devlet, çeşitli
toplumsal kurumlar aracılığı ile vatandaşının düşünmesini, inanmasını,
yapmasını istediklerini ona aktarır; verir. Bu verilenleri içselleştirenler,
zihni inşâ edilenler makbul vatandaşı, içselleştiremeyenler ise ötekini, hâini,
kökü dışarıdakini, satılmışı oluştururlar.

Ele avuca sığmaz bir kavram resmî ideoloji. Toplumsal
kurumların tamamına nüfuz etmiş, toplumsal ilişkiler ağı içersinde kendini her
gün yeniden üreten bir kavram. Eğitim sistemi, siyasal sistem, din, ekonomi
gibi toplumsal kurumların neredeyse tamamında yürütülen ilişkilerin içerisinde
yer alır. Dinin “ulu’l emre itâat” düşüncesinden, eğitim sistemindeki andımıza,
ekonomideki milli burjuva yaratma projesinden Anayasadaki “devletin ülkesi ve
milletiyle bölünmez bütünlüğü” düşüncesine kadar tüm toplumsal yapı içinde üretilir
ve aktarılır resmî ideoloji.

Resmî ideoloji sadece yalana, uydurmaya indirgenemez;
bunları da kapsar, hatta aşar. İnkâr, görmezden gelme, yok sayma ve tevil de
resmî ideolojinin en önemli araçlarıdır. Toplumsal dokuda var olan ve/ya
tarihte gerçekte var olmuş olan kimi zaman görmezden gelinir, onun varlığından
bahsedilmez, bahsedilse de gerçekte oluğundan farklı şekillerde bahsedilir. Kimi
zaman gerçekler inkâr edilir, çoğu zaman da o dokuda var olanlar çarpıtılarak
sunulur makbul vatandaşa ve makbul vatandaşın makbullüğü, kendisine
sunulanların gerçeğin bizzat kendisi olduğuna canı gönülden inanması ve
inandıklarını içselleştirebilme kapasitesi ile ilgilidir. Bunu yapamayanlar bu
coğrafya da yaşamlarını devam ettirmelerine rağmen, aynı coğrafya üzerindeki
kamusal alanda yer almazlar; dışlanmışlar, öteki haline getirilmişlerdir; onlar
yokturlar. Tabir-i câizse Hayalî’nin şiirinde olduğu gibi, onlar deryaya
içredirler ama mâhî değildirler; denizin içindedirler ama balıktan sayılmazlar.

Resmî ideoloji, adından hareketle, sadece resmî
kurumlarda üretilen bir ideoloji değildir. Devletin resmî kurumları da resmî
ideolojinin üretilmesi ve aktarılmasında çok önemli bir yere sahiptir, fakat
resmî ideolojiyi sadece ve sadece resmî kurumlarda üretilen ideolojiye
indirgeyerek düşünmek onun niteliğini anlamayı zorlaştırır. Aksine resmî ideoloji,
medyada, eğitim kurumlarında, üniversitelerde, romanlarda, şiirlerde, filmlerde
üretilen ve bekli de en önemlisi dilin kendisinde üretilen ve aktarılan bir
ideolojidir. “Kürt” dağda gezen bir Türk boyudur; devlet “baba”dır, devlet
talihtir, “Ermeni dölü” ya da Rum çocuğu” ise birer küfürden ibarettirler.

Benzer şekilde, Atatürk Mevlidi’nde “Gel dilersiz
bulasız halktan necat/ Atatürk’e Atatürk’e Esselat” diyen Behçet Kemal
Çağlar’sız, Çılgın Türkler’in yazarı Turgut Özakman’sız, Korporate medyanın
amirali Ertuğrul Özkök’süz, olası bir Marmara depreminin yaratacağı hasarı
azaltmak için o bölgede sıkıyönetim ilan edilmesini savunan jeoloji profesörü
Celal Şengör’süz ya da Veda filminin yönetmeni Zülfü Livaneli’siz bir resmî
ideoloji düşünülmesi mümkün değildir. Hatta, resmî ideoloji asıl buralarda
üretilir ve aktarılır. Ancak, eğitim kurumu ve medyanın resmî ideolojinin
oluşturulması ve aktarılması konusunda ayrıcalıklı bir rolü olduğunu
belirtmeden geçmemek gerekiyor. Yapılan araştırmalara göre, ortalama Türkiye
yurttaşının günde yaklaşık dört saatini karşısında geçirdiği televizyon ve
siyasal gündemi belirleyen, yorumlayan ve aktaran gazeteler resmî ideolojinin
aktarılmasındaki başlıca kaynaklardır. Eğitim sistemi, makbul vatandaşın zihninin
inşâsında medyadan da derin bir etkiye sahiptir. Hepimizin anıları arasında yer
alan, askeri düzen yürümeyi öğrendiğimiz beden eğitimi derslerini, varlığımızı
Türk varlığına feda etmemizi öğütleyen andımızı ve yine askeri düzen tekmil
verilerek başlanan Milli Güvenlik derslerini hesaba katmadan Türkiye’de eğitim
sistemini tartışmak da mümkün değildir.

Resmî ideoloji, ayrıca, geçmişi bugünün ihtiyaçlarına
göre kurar şekillendirir; onu resmî tarih haline getirir. Tarih artık, tarih
bilimcisinin yaptığı bir bilim değildir; aksine tarih, artık, resmî ideolojinin
ajanları, sinemacıları, şairleri, romancıları, gazetecileri vb. tarafından
üretilmiş bir kurgu, gerçek tarihten yararlanılarak yazılmış bir senaryodur;
tarih yok resmî tarih vardır; tarihin kendisi sadece resmî tarihin bir
malzemesidir; o günümüzün siyasal ihtiyaçlarına göre yeniden
şekillendirilebilir. Tarihçi tarihte olanı ifşa ederken, resmî tarihçi tarihi
inşâ eder; bugüne ular. Resmî tarihle birlikte, tarih inşâ edilmiş, üretilmiş
ve bu şekliyle bugünkü resmî ideolojinin emrine sunulmuştur. Dün, artık bugünü
inşânın bir malzemesi; bugünkü siyasal tartışmalara geçmişten vereceğimiz bir
misal, bugünkü siyasal tartışmalarda nerede durmamız gerektiği ile ilgili bir
referans noktasıdır. Böylece makbul vatandaşlara, bir geçmiş, bir tarih de inşâ
edilmiş olur. Bir başka ifade ile resmî ideoloji, bugünü “makbul vatandaşlar”
ve “ötekiler” şeklinde bölerken, geçmişi de -resmî tarih yoluyla- “kahramanlar”
ve “hâinler” olarak tasnif ve inşâ eder. Bunu yaparken de tarihi de çarpıtır,
dönüştürür, tevil eder. Kurtuluş Savaşı’nın Çılgın Türkler’i bugünün makbul
vatandaşlarının fikir ataları iken, Mustafa Kemal’in bütün muhalifleri de bugünkü
ötekilerin fikri akrabaları haline sokulur: 31 Mart’ın Avcı Taburu ile bugünün
“şeriat tehlikesi”, dünün Hareket Ordusu ile günümüzün Kemalistleri arasında
kopmaz bir bağ kurulur resmî tarih yoluyla.

Resmî ideolojinin yurttaşların zihinlerini esir aldığı
bir toplumda “siyaset” imkânı da ortadan kalkar. Bunu bizzat resmî ideoloji ve
siyaset kavramlarının dayandıkları temellere baktığımızda da görmek mümkündür.
Siyaset kavramı, son analizde, “bilmek”, “düşünmek”, “tartışmak”, “analiz
etmek” gibi fiiller ile ilgilidir. Siyaseti nasıl tanımlarsak tanımlayalım, bu
fiillerin siyasetin nüvesini oluşturduğunu apriori olarak kabul etmek
zorundayız. Siyasetin tersine, resmî ideoloji kavramı ise “inanmak”, “itâat
etmek” fiilleriyle ve ritüellerle ilgilidir. Düşünmek, tartışmak, analiz etmek,
eleştirmek, yorumlamak türünden tüm kavramlar resmî ideoloji kavramının
dışındadır. Resmî ideoloji, yukarıdaki türden tüm kavramları dışlar; çünkü
varlık nedeni, bu kavramların toplumsal hayattan dışlanması ile ilgilidir.
Düşünen, düşündüğünü ötekileştirilme korkusu taşımadan ifade eden, tartışan ve
örgütlenebilen insanın, bir diğer ifade ile siyasetin öznesi olan yurttaşın
olduğu yerde resmî ideoloji, resmî ideolojinin insanların zihnini inşâ etmeyi
başarabildiği yerde de “siyaset”ten ve siyasetin öznesi olan yurttaştan
bahsedilemez. Çünkü ikincisinde insanlar, resmî ideolojinin tahakkümü altındaki
siyasal süreçlerin nesnesi haline getirilmişlerdir.

Resmî ideolojinin zihinleri iğdiş ederek tartışmanın
yerine itâati, düşünmenin yerine inanmayı koyduğu yerde siyaset, ancak, resmî
ideolojinin farklı kutupları arasındaki bir çekişme şeklinde tezâhür edebilir.
Siyaset, resmî ideolojinin yurttaşları çepeçevre sardığı bir toplumda da (gerçek
anlamıyla değilse de) mevcuttur, hatta serbesttir; ancak sadece resmî
ideolojinin vazettiklerinin terennüm edilmesi koşuluyla. Ermeni soykırımının
olmadığı yönündeki her türlü siyasî faaliyet serbesttir böylesi bir toplumda;
ancak bunun tersini söylemek, söyleyeni öteki ve hâin kılar. Böylesi bir
ortamda hâinlik, satılmışlık yaftasını taşımayı kabul etmeden, resmî
ideolojinin vazettiği kavramlar setinin dışına çıkılarak siyaset yapmak, mümkün
değildir: Resmî ideolojiye göre Ermeni soykırımı “sözde”dir. Siyaset imkânı
sadece onun sözdeliğini teyit edecek faaliyetlerle sınırlıdır. Tersini
söylemek, iddiâ etmek, eğer söyleyen öteki ve hâin olmayı göğüsleyebilecek ve
“denizden kovulmayı” göze alabilecek cesarette ise kanunen yasak değildir.

Resmî ideolojinin gerçek anlamda siyaset kavramının
içini boşaltarak siyaseti, kendi inşâ ettiği gerçeklikler âlemindeki bir oyuna,
ritüellere dönüştürmesi, siyaseti toplumsal bağlamından tamamen koparır;
siyaset makbul vatandaşlardan mürekkep partilerde icra edilen bir temaşa haline
gelir. Yurttaşlar ise gerçekleştirilen ritüellerin bir nesnesi. Bu çemberin
dışında kalmaya çalışan kişi ve siyasal örgütlenmeler ise önce görmezden
gelinir, yok sayılır; ardından da hâin ve satılmış olarak tanımlanarak sistemin
dışına itilir. Zaten resmî ideoloji yoluyla ulaşılmaya çalışılan temel amaç da
budur: Yurttaşların siyasetin öznesi olmaktan çıkartılarak, resmî ideolojinin
ritüelerinin bir nesnesi haline getirilmesi. Çünkü toplumdan siyaset yapması
değil, inanması ve itâat etmesi beklenmektedir. Resmî ideolojinin toplumu
tahakkümü, aynı zamanda öznenin nesneleştirilmesi sürecidir. Örneğin, eğitim
sisteminde genç yurttaşlardan İstiklal Marşı’nı okuyup anlamaları,
eleştirmeleri, tartışmaları, örneğin neden marşın “korkma” hitabıyla
başladığını düşünmeye, anlamaya çalışmaları değil; öğretmenleri tarafından
öğretilen teatral hareketlerle hiçbir kelimesini anlamadıkları,
anlayamayacakları bu sözleri, karşılarındaki topluluğa gözyaşları arasında
okumaları beklenmektedir. Siyasal faaliyet, onlu yaşlarındaki gençlerin “o
zaman vecd ile secde eder varsa taşım, her cerihamdan ilahi boşanıp kanlı
yaşım” dizelerinden etkilenerek ağlamalarının izleyiciler tarafından
alkışlanması şeklindeki bir ritüeldir artık. Benzer şekilde, rejimin Mustafa
Kemal’in “dahi” anlaşılmasına, eleştirilmesine, hatta bir insan olarak
sevilmesine bile tahammülü yoktur. Eğlenen, içki içen, karanlıktan korkan, bir
diğer ifade ile herkes gibi insanî zevk ve endişeleri olan bir Mustafa Kemal
imgesinin makbul vatandaşlara sunulmuş olması da resmî ideologları tedirgin
eder. Resmî ideolojinin beyinleri esir aldığı yerde, Mustafa Kemal, Ardahan’ın
Damal İlçesi Karadağ sırtlarına gölgesinin yansıması her yılın Temmuz ayı
başlarında resmî törenlerle kutlanan bir totem-baba’dır; ulu önder Atatürk’tür;
o asla “Mustafa” olamaz. Neyse ki, Mustafa filminin resmî ideolojinin
tanımladığı Mustafa Kemal imgesinde açtığı yaranın tedavisi için resmî
ideologlar görevden vazife çıkardılar da Veda ve Dersimiz Atatürk filmleri gösterime
girdi.

Rejim için resmî ideoloji işlevsel, önemli, hatta
hayatîdir. Resmî ideolojinin siyasal sistem içerisindeki en önemli işlevi,
Türkiye Cumhuriyeti’nin kendini bir ulus-devlet olarak tanımlayabilmesini
mümkün kılmasıdır. Resmî ideoloji bu işlevini, rejimin ulusu (yurttaşları)
siyasal sistem içerisinde gerçek anlamda bir özne (hakimiyetin gerçek sahibi)
olarak tanımlama konusundaki başarısızlıklarını ve çelişkilerini örterek,
gizleyerek gerçekleştirir. Cumhuriyet, teoride bir ulus-devlet projesiydi;
fakat ulusun bir özne olarak devlet ile bütünleşip ulus-devleti kuramadığı
durumda, devlet bir nesne olarak ulusu şekillendirerek ulus-devleti inşâ etmeye
yöneldi. Resmî ideoloji işte tam bu nokta da işlevsel hale geldi.

Osmanlı modernleşmesinin ağırlık noktası
imparatorluğun dağılmaktan kurtarılmasıydı. İttihad-ı anâsır düşüncesi, Osmanlı
reformlarının temel sâiklerinden birini oluşturuyordu. Bu öylesine belirgin bir
ihtiyaçtı ki, Abdülhamid’in İslamcılığı ile İttihat ve Terakki’nin Anayasal
meşrutiyet düşüncesini aynı düzlemde bir araya getirebiliyordu. Hatta Türk
milliyetçisi Rıza Nur bile, imparatorluğun dağılabileceği korkusuyla
milliyetçiliğini açıkça ifade etmekten çekindiğini anılarına şu sözlerde dile
getiriyordu: “Türk ülküsü için ölüyorum,
fakat bu ülküyü içimde gizli bir çanak gibi saklıyorum ve ondan kimseye söz
etmiyorum. Biliyorum ki böyle yapsam bu hareketim diğerlerinin gizli
fikirlerini meşrulaştıracaktır. Ve bu da devletin parçalanması, tükenişi
anlamına gelecektir.

Osmanlı’yı dağılmaktan kurtarmak, imparatorluğu
oluşturan unsurları bir arada tutabilmek, dağılmayı önlemek, “üç tarz-ı siyaset”in
her birinin temel mantığı idi. Ancak, Birinci Dünya Savaşı, imparatorluğun
sonunu getirdi ve yerine teknik anlamda bir “ulus-devlet” olan Türkiye
Cumhuriyeti kuruldu. Kurulan Cumhuriyet gerçekten de sadece teknik anlamda bir
ulus devletti. Çünkü batılı usullerle kurulmuş bir (ulus) devlet olmasına
karşın, o ulus-devletin “ulus”u henüz ortalıkta yoktu. Bir başka ifade ile, hâkimiyet
bilâ kayd-ı şart milletindi ancak ortada hâkimiyeti kayıtsız şartsız
sırtlanacak, sahiplenecek, onun öznesini oluşturacak ulus (demos) halinde
örgütlü bir kitle mevcut değildi.

Cumhuriyet, ulus tarafından değil, ağırlıklı olarak asker
ve bürokrat tarafından batılı örnekler göz önüne alınarak kurulmuştu.
Cumhuriyet yönetiminin bu açmazı, Cumhuriyet dönemi reformlarının da temel sâikini
ve bunların Osmanlı dönemi reformlarından temel farklılığını oluşturdu:
Ulus-devletin ulusunun, ulus-devletin devleti tarafından imâli, yaratılması;
yani, Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasal öznesini oluşturacak bir ulusun
oluşturulması. Farklı kelimelerle ifade etmek gerekirse, Cumhuriyet’in elinde
Osmanlı’dan farklı olarak, Batılı formlarla kurulmuş bir devlet vardı; var
olduğu düşünülüyordu. Bu Cumhuriyet’in, bu ulus-devletin en büyük eksiği ise kendi
öznesi olacak bir ulustu. Erken Cumhuriyet’in idarecileri kolları sıvadılar ve
kendi politikalarıyla kendi öznelerini (hâkimiyetin sahibini) yaratmaya
koyuldular; devletin politikaları ile Cumhuriyet’in öznesi, sahibi olan bir
ulus, bir toplum yaratılacaktı.

Tek parti dönemi bu çabayla geçti. İnkılâp kanunları,
Türk Tarih Tezleri, Halkevleri, Köy Enstitüleri, hepsi son analizde ulusun bir
özne olarak inşâsına yönelik çabalardı. Cumhuriyet, tüm bu çabalarına karşın, hem
Ankara’nın dışına çıkmakta zorlandı, hem de idarî politikalar ile siyasal
süreçlerin “özne”si, hâkimi olacak bir toplumun, bir ulusun inşâ edilmeye
çalışılmasındaki çelişkiyi göremedi: Hâkimiyet bilâ kayd-ı şart milletindi,
yani teorik olarak millet siyasal süreçlerin öznesi, sahibi olarak kabul
ediliyor, meclis sadece ve sadece bu öznenin adına hâkimiyeti kullanan bir
organ (nesne) olarak tanımlanıyordu. Hâkimiyet teorik olarak milletindi, ancak
gerçekte millet tek parti dönemi politikaları ile ileri bir tarihte inşâ
edilecekti. Peki, o takdirde hâkimiyet aslında kimdeydi? Kimdi gerçek anlamda
özne, hâkim o dönemde? Tabii ki, pratikte hâkimiyet, ulusa değil, idarî
politikalarla hâkimiyetin gerçek sahibini yaratacak olan idarecilere aitti. Bu,
Cumhuriyet yönetimi için ciddî bir çelişkiydi. Tabir-i câizse, Cumhuriyet’in
kuruluş tanımında nesne ile özne yer değiştirmiş, nesne fail, özne mef’ul
haline gelmişti. Özne (ulus) olarak tanımlanan gerçekte nesne, nesne (devlet,
meclis) olarak tanımlanan ise gerçekte nesneyi kendi politikalarıyla özne
haline getirecek özneydi. Özne (hâkimiyetin gerçek sahibi, devlet) nesnesinden
(gelecek nesilden) yeni bir özne (Cumhuriyet’in sahibi) yaratacaktı. Bu, tam da
“tavuğun, kendini yumurtlayacak tavuğu doğurması” türünden bir çelişkiydi. Cumhuriyet,
gelecek yeni neslin, devletin izleyeceği politikalarla yetişecek yeni neslin,
bir “Cumhuriyet kuşağı” olacağını, ulus devletin ulusunu, öznesini
oluşturacağını düşünüyordu. Mustafa Kemal Nutuk’unu gençliğe hitabe ile,
gençliğe öğütlerle bitiriyor; bayramlar çocuklara, gençlere ithaf ediliyordu.
Tek parti yönetiminin politikaları, genç nesillerin bir özne-ulus haline
gelmesine yol açacak, Cumhuriyeti bu kuşak sahiplenilecek; böylece ihtiyaç
duyulan ulus bir kuşak sonra yaratılmış olacak; Cumhuriyet, gelecek nesillere
bir armağan olacaktı.

Oysa hâkimiyetin gerçek öznesi olan ulusun inşâsı bir
yana, Cumhuriyet teknik anlamda bile tüm yurda yayılmış değildi. 1922’de
“kurtarılan” İzmir bile 1930 yılında Cumhuriyet politikalarına direniyordu.
Cumhuriyet yönetiminin göz bebeği İzmir, 4 Eylül 1930 tarihinde kente gelen Ali
Fethi Okyar’ı çılgınca karşılıyor; halk, CHF idaresine tepkisini Okyar’a
gösterdiği ilgi ile dile getiriyor; çıkan çatışmada 12 yaşındaki bir çocuk da
öldürülüyordu. Doğu ve Güneydoğu’da ise durum daha da  vahimdi. İzmir’den yükselen muhalefeti Serbest
Cumhuriyet Fırkası’nı kapattırarak atlatmaya çalışan yönetim, Doğuya karşı çok
daha haşin davranacak, 1938 yılındaki Dersim örneğinde olduğu gibi, şiddet
yöntemlerine başvuacaktı: Rejim, kurulduktan 15 yıl sonra bile, kendi sınırları
içerisinde kendi öznesini (ulusunu) yaygın bir şekilde imâl edememişti; hâlâ Cumhuriyet
idarecilerinin arzu ettiği yaygınlıkta bir Cumhuriyet ulusu yaratılamamıştı.

Nitekim sonuç hiç de tek parti yönetiminin arzuladığı
şekilde olmadı. Hâkimiyetin gerçek sahibi olan bir ulusun oluşturulması
düşüncesi geniş oranda başarılamadı. Bir diğer ifade ile, Şerif Mardin’in de
vurguladığı gibi, Cumhuriyet rejimi, imamın yerine öğretmeni ikâme edecek bir
toplumsal dokunun ortaya çıkarılmasında yaygın olarak başarılı olamadı: Rejimi
köylere kadar götürecek olan köy enstitüleri kapatıldı; halkevleri yerel
bürokrat ve CHP’lilerin gidip geldiği bir lokal olma özelliğini nadiren
aşabildi. Ulusun inşâsı düşüncesi başarısızlığa uğradıkça da Cumhuriyet
yönetimi inşâ edemediği ulusu, resmî ideoloji çerçevesinde tanımlamaya, kurmaya
yöneldi ve resmî ideoloji işte bu noktada devreye girdi. Bir anlamda resmî
ideoloji, ulus devletin ulusu ve devleti arasındaki çatlağı dolduran bir sıva
görevi gördü. Bir ulusun kurmadığı ulus-devlette (Türkiye Cumhuriyeti’nde)
devlet, bizzat ulusu inşâ etmeye yönelip, bu konuda da görece başarısız olunca,
resmî ideoloji makbul vatandaşın inşâsının temel enstrümanlarından biri haline
geldi. Tek parti dönemi politikalarıyla inşâ edilemeyen, ortaya çıkmayan özne, ulus,
yine aynı dönemlerden başlayarak resmî ideoloji yoluyla inşâ edilmeye, tahayyül
edilmeye çalışıldı. Tek parti yönetimi politikaları hâkimiyetin gerçek sahibi
olarak ulusu inşâ etmekte başarısız olduğu ölçüde de bu başarısızlık, resmî
ideolojinin dayatmaları ile örtülmeye çalışıldı. Böylece herkesin makbul
vatandaş olacağı, ulusun inşâ edilebildiğinin varsayılabileceği kurgusal bir
zemin de yaratılmış oldu. Çünkü bu kurguda makbul vatandaş olmayanların hâinler,
ötekiler odukları varsayılıyordu.

Resmî ideolojiye göre herkes Türk’tü, her Türk asker
doğardı, varlığımız Türk varlığına armağandı, devlet ülkesi milleti ile
bölünmez bir bütündü ve bizler birbirinin lazımı ve melzumu olan sınıfsız
kaynaşmış bir kütleydik. Oysa Anadolu coğrafyasında yaşayan herkesin Tük
olmadığını, her Türk’ün asker doğmadığını ya da sınıfsız bir toplum
olmadığımızı yöneticiler de biliyorlardı. Resmî ideoloji işte burada devreye
giriyordu. Cumhuriyet rejimi işe herkesi Türkleştirmek, sınıfsız bir toplum inşâ
etmek vb için amaçlarla yol çıkmıştı ama bu gerçekleşmeyince herkesin Türk
olduğu, her Türk’ün asker doğduğu vb. apriori kabul edilerek diğerlerinin yok
sayıldığı, görmezden gelindiği, tüm bunların yapılamadığı durumlarda da
gerçeklerin bastırıldığı, susturulduğu, çarpıtıldığı, tevil edildiği kurgusal
bir inşâya geçildi. Devlet, hayata geçiremediği politikaları (ulusun inşâsı)
resmî ideoloji ile yeni bir gerçeklik alanı yaratarak halka dayatmaya başladı.
Artık ya bu ulus-devletin, tam da devletin istediği türden ulusu olunacaktı, ya
da öteki: Ya deryada mâhî, ya da tava da ızgara!

Mustafa Yelkenli tarafından kaleme alınan bu çalışmada
resmî ideoloji ile ilgi birçok ayrıntıya ve değerlendirmeye yer veriyor. Yazar,
Resmî İdeolojinin Ara Başlıkları isimli kitabında Mustafa Kemal’in Samsun’a
çıkışı, Milli Mücadele’nin anti-emperyalist niteliği, milli irade gibi
konularla ilgili alternatif bilgilere yer verdikten sonra, resmî ideolojinin
temel ilkeleri ve manipülasyon araçlarını çözümlemeye çalışıyor ve bu çerçevede
Şeyh Said isyanını analiz ediyor.

Mustafa Yelkenli, resmî ideolojinin tezahürüne ilişkin
olarak, günümüzdeki tartışmalardan tarihsel örneklere kadar birçok olaya yer
vermiş kitabında ve çalışmasını önemli bir değerlendirmeyle, “resmî ideolojinin
şekillendirdiği bir siyasal iklimde kardeşlik ve demokrasi kültürünün
oluşamayacağı” değerlendirmesi ile bitirmiş.