Çarşamba , 21 Ekim 2020

COVID-19 salgını ve ekonomik ulusalcılığın yükselişi* Nick Beams 25 Nisan 2020

Koronavirüs salgını ve onun ekonomik sonuçları, bütün dünyadaki milyarlarca insanın gözleri önünde, kapitalist sistemin apaçık saçmalıklarını olduğu kadar içten çürümüşlüğünü de ortaya çıkarmış durumda.

Örnek olaraksa, Amazon’un kurucusu ve dünyadaki en zengin kişi olan Jeff Bezos’un bu yılın başından beri servetini 24 milyar dolar arttırarak 138 milyar doların üstüne çıkarmasına; diğer tarafta ise ABD’deki ve dünya genelindeki hemşirelerin ve sağlık emekçilerinin virüsle gerekli koruyucu donanım olmadan mücadele ettiğine dikkat çekmek yeterlidir.

Bir konteyner gemisi Tacoma’da limanında yükünü boşaltıyor. (AP photo/Ted S. Warren)

ABD’deki sağlık yetkililerinin ve eyaletlerin gerekli donanımı ve malzemeleri sağlamak için kapitalist “serbest piyasa”da birbirleri ile mücadele etmeye zorlanması ya da mandıracılar sütleri döker ve tarım üreticileri mahsullerini toprağa gömerken ABD’de aşevleri önünde binlerce kişilik kuyruklar oluşması gibi çok sayıda başka örnek de verilebilir.

Salgın, artık mazide kalan sözüm ona “normal zamanlar” döneminde üstü örtülü olan bu tür çelişkileri açığa çıkarırken, uzun zamandır gerçek sosyalizm uğruna mücadeleye temel oluşturan asli gerçekleri de gözler önüne seriyor.

Her şeyden önce, salgın, çok küçük bir şirket ve finans oligarkları azınlığının ve yönettikleri kâr sisteminin, insan yaşamına yönelik tehditle başa çıkmak için ekonominin ve toplumun akılcı bir şekilde düzenlenmesinin ve bilimsel olarak planlanmasının önünde bir engel olarak durduğunu açıkça ortaya koymuştur. Bu, ortadan kaldırılması gereken bir engeldir.

Bununla birlikte, bu devasa toplumsal sorunu sadece salgının neden olduğu olağanüstü durumla ilgili olarak görmek bir hata olur. O, çok daha geniş bir kapsamdadır.

İşçiler için doğurduğu sağlık tehlikelerine aldırmadan işe geri dönmeyi savunanlar, karantinanın devam etmesinin hem daha fazla ekonomik sıkıntı ve yoksulluk hem de sağlıkla ilgili ve psikolojik sorunlar anlamına geleceğini iddia ediyorlar. Ne var ki bu tür sorunlar, bir yandan sağlık kriziyle mücadele ederken diğer yandan herkese geçinmeye yeterli bir gelir sağlamak için dünyadaki Bezos’ların uçsuz bucaksız servetlerini kamulaştırma yoluyla hızla çözülebilir.

Dünya Sosyalist Web Sitesi’nin 18 Nisan’daki perspektif yazısında açıklandığı gibi, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki 250 milyarderin toplam net değeri 9 trilyon dolara yaklaşan servetleri kamulaştırılıp en yoksul 100 milyon hanehalkına eşit miktarda dağıtılsa, her bir hanehalkına 18 ay boyunca aylık 5.000 dolar gelir sağlanırdı.

Dahası, işe geri dönme savunucularının karantina uygulamalarının ürünü olarak tarif ettikleri sorunlar, gerçekte kapitalist sistemin gündelik “normal” faaliyetleri eliyle yaratılan sorunlardır. Ve bu sorunlar, egemen sınıflar işçi sınıfından çıkardıkları değeri şirketlerin ve mali sistemin kurtarılması sonucunda yaratılan fiktif sermaye dağına pompalamaya uğraştığı için, salgının ardından büyük ölçüde yoğunlaşacaktır.

İşçilerin sağlığı, koşulların aralıksız kötüleşmesi sonucu her gün giderek bozuluyor. Her gün, bir “yeniden yapılanma” operasyonunun sonucunda işten atılıp yoksulluğa sürüklenme tehdidi altında çalışıyorlar.

Ve her gün, küresel mali sistemdeki değişimler ve spekülatörlerin faaliyetleri sonucunda, ıskartaya çıkarılma, emekli maaşlarının ya da 401(k) planlarının kesilmesi, ipotek geri ödemelerinin artması vb. olasılığı ile karşı karşıya bulunuyorlar. Bunlar, bir anda hayatlarını mahvedebilecek değişimlerdir.

Başka bir ifadeyle, salgının görünür kıldığı delilik, yalnızca, zarar verici bir toplumsal ve ekonomik düzenin günlük işleyişinin özellikle dikkat çekici bir dışavurumudur.

Salgın, kâr sisteminin saçmalıklarını, mantıksızlıklarını ve yıkıcı sonuçlarını açığı vurduğu gibi, özel kâr birikiminin dayandığı siyasi yapıların, yani ulus devlet sisteminin gerici karakterini de ortaya çıkarmıştır.

Salgın, doğası gereği, hem sağlık hem ekonomi açısından uluslararası işbirliği ve ortak çalışma gerekliliğini gözler önüne sermiştir.

Virüsün doğurduğu sağlık tehditlerine herhangi bir ulusal çözüm yoktur; planlı küresel bir müdahale gerekmektedir. Tekil bir ülke virüsü kendi sınırları içinde kontrol altına alabilir ancak virüsün dünyanın diğer yerlerinde yayılmaya devam etmesi nedeniyle, hastalıkta bir “ikinci dalga” tehlikesiyle karşı karşıya olacaktır. Virüsün bir pasaportu olmadığı gibi göç ve sınır kontrolü de tanımamaktadır.

Bu salgın, dünyada büyük bir şoka neden olmuş durumda. Fakat salgın, koşulları hatırı sayılır bir dönem boyunca gelişmiş olan krizi tetikleyici bir olay olmuştur. I. Dünya Savaşı’nın patlamasını tetiklemiş olan Avusturya Arşidükü Franz Ferdinand suikastı çatışmanın temel nedeni olmadığı gibi, salgın da mevcut krizin altında yatan asıl neden değildir.

Salgın; krizi tetiklemekle kalmamış, kendisi ortaya çıkmadan önce zaten oldukça ilerlemiş durumdaki süreçlerin hızlandırıcısı olmuştur. Bunlardan biri, ulusal bölünmelerin ve çatışmaların büyümesidir.

Şu anda Trump yönetiminin ve dünya genelindeki müttefiklerinin virüs salgını üzerine Çin’e yönelttikleri suçlamalardan çok daha önce, ABD istihbarat ve ordu aygıtı, siyaset kurumunun (Demokratlar ve Cumhuriyetçileri) ve medyanın güçlü kesimlerinin desteğiyle, Çin’i ABD’nin “ulusal güvenliği”ne bir tehdit olarak belirlemişti.

ABD’nin askeri makinesinin stratejik planlama dokümanlarında “terörle mücadele”nin yerini artık bir “büyük güç rekabeti” dönemine hazırlanmanın gerekli olduğu vurgusu alırken, Çin de ABD’nin ekonomik ve askeri hegemonyasına yönelik başlıca tehlike olarak belirlendi.

Ticaret savaşı, gümrük vergilerinin uygulamaya konmasıyla başlatılmış ve Çin’in ekonomik ve teknolojik gelişimi ABD ulusal güvenliği açısından varoluşsal bir tehdit ilan edilmişti. Bunlara, Çinli telekom şirketlerine bir dizi yasak getirilmesi ve ABD’nin, müttefiklerini, Çinli şirket Huawei’yi 5G ağı geliştirmekten dışlamaya çağıran bir küresel kampanya başlatması eşlik etti.

ABD, en azından şimdiye kadar, Trump yönetiminin “Önce Amerika” doktrini doğrultusunda ekonomik ulusalcılığın baş savunucusu iken, aynı eğilimler her yere yansıyor.

Avrupa Birliği (AB), bölünmeler ve çatışmalar ile yarılmış durumda; bu durumun en öne çıkan olayı Brexit oldu. AB, salgına yönelik ekonomik yanıt konusunda da bölündü. Ülkedeki siyaset kurumunun başlıca figürlerinin küresel meselelerde daha büyük bir rol oynaması gerektiğini savundukları Almanya, blok üzerindeki egemenliğini sürdürmeye uğraşıyor.

Salgının bir sonucu olarak, virüsün yayılması ve kısıtlamalar nedeniyle küresel tedarik zincirlerinin parçalanmasının, ekonomik küreselleşmedeki sorunları ortaya çıkardığına ilişkin sesler yükseltiliyor. Onlara göre bu, her ülkenin “kendi” ekonomisini korumaya bakması gerektiği anlamına geliyor.

ABD Ticaret Bakanı Wilbur Ross, daha Ocak ayında ortamı belirleyecek şekilde, virüs salgınının sonucunda Çin’deki tedarik zincirlerinin parçalanmasının, ABD’li firmaları faaliyetlerini Amerikan topraklarına kaydırmaya cesaretlendireceğini ilan etmişti.

Şinzo Abe’nin Japon hükümeti, ekonomik teşvik paketinden 2,2 milyar doları, imalatçıların üretimi Çin’den dışarıya kaydırmalarına yardımcı olmaya ayırdı.

Neil Irwin’in 16 Nisan’da New York Times’ta yayımlanan “Bu, bildiğimiz haliyle dünya ekonomisinin sonu” başlıklı yazısı, Dış İlişkiler Konseyi’nin kıdemli üyesi Elizabeth Economy’nin, her ülkenin bir diğerine ne kadar güvenmek istediğine dair bir “yeniden düşünme” sürecinin söz konusu olduğu biçimindeki sözlerini aktarıyordu.

Elizabeth Economy, bunun küreselleşmenin sonu olmadığını ancak salgının Trump yönetimi içinde “kriz durumunda burada, ABD’de olmasını istediğimiz kritik teknolojiler, kritik kaynaklar, rezerv imalat kapasitesi” olduğu hakkında düşünmesini hızlandırmış olduğunu öne sürüyordu.

Makale, Fransa maliye bakanının, Fransız şirketleri Çin’e ve diğer Asya ülkelerine daha az bağımlı olacak şekilde tedarik zincirlerini yeniden değerlendirmeye yönlendirdiğini belirtiyordu.

Çin karşıtı taşkınlığın her geçen gün tırmandığı ABD’de ise Güney Carolina’dan Cumhuriyetçi Senatör Lindsey Graham, yönetimin, COVID-19 nedeniyle Çin’in ABD Hazine bonosundaki varlıklarını iptal ederek Pekin’i cezalandırmasını dahi önerdi.

Bu süreçlerin hızı açısından bir ölçüt, şu an geçerli olan durum ile 2009 küresel mali krizinin ardından olanları karşılaştırarak elde edilebilir.

Nisan 2009’da, G20 liderleri, krize koordineli bir müdahale taahhüdünde bulunmak üzere Londra’da bir araya gelmiş ve orada, Büyük Bunalım sırasında II. Dünya Savaşı’nın koşullarının oluşmasına yardımcı olarak bu denli yıkıcı bir rol oynamış olan korumacı önlemler yoluna bir daha asla sapmayacaklarına yemin etmişlerdi.

“Korumacılığa direnme” taahhüdü, bir süre, G20 ve G7 gibi uluslararası ekonomik toplulukların tüm açıklamalarının değişmez bir parçası olmuştu. Artık, II. Dünya Savaşı sonrası dönemde küresel kapitalizmin savaş sonrası ilişkilerini düzenlemek üzere kurulmuş olan tüm kurumların –Dünya Ticaret Örgütü, G7, Uluslararası Para Fonu, Dünya Sağlık Örgütü– çatışmalarla bölündüğü ya da ileri düzeyde çürüdüğü koşullarda, bu ifade bile ortadan kayboldu.

Bu gelişmelerin anlamı, ancak daha geniş tarihsel bağlamları içinde kavranabilir.

19. yüzyılda ulus devletlerin oluşması –1871’de Almanya’nın birleşmesi, İtalyan ulus devletinin kurulması ve Amerika Birleşik Devletleri’nin bir ekonomik dinamo olarak gelişmesinin siyasi temellerini atan Amerikan iç savaşı– kapitalizmin ve insanlığın üretici güçlerinin gelişmesine yardımcı oluyordu.

Ancak üretici güçlerin ilerleyişi ulusal sınırlarda durmadı. 19. yüzyılın son çeyreğinde ve 20. yüzyılın ilk on yılında dünyanın dört bir yanına yayıldı. Ne var ki, bu muazzam ekonomik gelişme, küresel kapitalist sistem içinde var olan –ve onu o tarihten beri altüst eden– merkezi bir çelişkiyi su yüzüne çıkardı: küresel bir ekonomi ile dünyanın rakip ulus devletler ve büyük güçler arasında bölünmesi arasındaki çelişki.

Troçki’nin belirttiği gibi, bu çelişki, her bir kapitalist hükümet onu “insanlığın tüm üreticilerinin akılcı ve örgütlü işbirliği yoluyla değil; dünyanın ekonomik sisteminin zafer kazanan ülkelerin kapitalistleri tarafından kendi çıkarları için kullanılması yoluyla” çözmeye çalıştığı için, I. Dünya Savaşı biçiminde patlak vermişti.

Ekim 1917 Rus Devrimi, işçi sınıfının kapitalizmi yıkması biçimindeki tek çıkış yolunu göstermişti. Lenin ve Bolşevik Parti önderliği, uğruna mücadele ettikleri bu devrimi dünya sosyalist devriminin başlangıcı olarak kavramışlardı. Yani o, küresel ekonomiyi —insanlığın tarihsel gelişimindeki bir sonraki gerekli aşama olan— sosyalist temelde yeniden inşa etmenin ön koşulu olarak uluslararası işçi sınıfının siyasi iktidarı almasının başlangıcıydı.

Savaş hiçbir şeyi çözmedi. Ekonomik ulusalcılık sonraki yirmi yıl boyunca yoğunlaşarak 1939’da daha da yıkıcı bir dünya savaşının çıkmasına yol açtı.

II. Dünya Savaşı’nın son günlerinde ve hemen sonrasında, dünya emperyalizminin önderleri, yeni bir uluslararası ekonomik düzenin ve para sisteminin kurulması gerektiğini kabul ettiler, zira 1930’ların koşullarına dönülmesi ABD de dahil olmak üzere sosyalist devrime neden olacaktı.

Dünyada başlıca emperyalist devletin, ABD’nin ekonomik gücüne dayanan yeni bir ticaret ve para sisteminin geliştirilmesi yoluyla küresel ekonominin gelişimi ile dünyanın rakip ulus devletlere ve büyük güçlere bölünmüşlüğü arasındaki çelişkinin üstesinden gelme girişimi söz konusuydu. 1944’te kurulan ve altının desteğiyle ABD dolarının rakipsiz uluslararası para birimi haline geldiği Bretton Woods para sisteminin temeli buydu.

Fakat bu sistem kalıcı bir çözüm değil; tarihsel anlamda ancak geçici bir iyileşme sağlamıştı. Temel çelişki yeniden ortaya çıktı, çünkü tam da bu sistemin yol açtığı ekonomik genişleme, sistemin üzerine kurulduğu temelin, yani ABD’nin rakipleri karşısındaki ekonomik üstünlüğünün altını oymuştu.

Bu üstünlükte sonun başlangıcı, ABD Başkanı Nixon’ın 15 Ağustos 1971’de ABD dolarından altın desteğini kaldırma kararıyla gelişini ilan etti. ABD’nin ekonomik rakipleri karşısında göreli zayıflaması, yaratmış olduğu sistemi daha fazla sürdüremeyeceği anlamına geliyordu.

ABD’nin tarihsel ekonomik gerilemesi, o dönemden beri süratle devam etti. ABD, dünya kapitalizminin ekonomik dinamoluğundan kapitalist çürümenin ve bozulmanın merkezi haline geldi. Bu, kendisini, her şeyden önce finansallaşma sürecinde —servet birikiminin esas üretim sürecinden tamamen ayrılmasında— ve eskiden olduğu gibi sınai kalkınma yoluyla değil de asalaklık ve spekülasyon kanalıyla kâr edilmesinde açıkça gösterdi.

Bu çürüme, 2008 mali krizinde dışarıya patlak verdi ve şimdi, salgının ardından daha da grotesk biçimlerde infilak ediyor. On binlerce insan ölürken borsanın yükselmesi buna örnek oluşturuyor.

Bununla birlikte, ABD emperyalizminin sahneden çekilmeye hiç niyeti yok. Tersine, her cephede rakiplerle –Çin, Almanya, Avrupa Birliği, Japonya– karşılaşan ve her yerde düşmanlar gören ABD, konumunu savaş dahil olmak üzere gereken her yola başvurarak korumaya kararlıdır.

İnsanlığın karşı karşıya olduğu büyük sorunların kaynağı, ekonomik küreselleşme ya da ekonomik ve toplumsal yaşamın dünya ölçeğinde bütünleşmesi değildir.

Üretimin küreselleşmesi, özünde, önemli bir ilerlemeyi temsil etmektedir. O, tüm ekonomik ilerlemenin maddi temeli olan emeğin üretkenliğini yeni seviyelere yükseltmektedir. Üstelik ulusötesi şirketlerin kendi ekonomik faaliyetlerini üzerlerinden yürüttükleri çok geniş ve karmaşık planlama ve iletişim sistemleri, daha yüksek bir toplum biçimine zemin oluşturmaktadır: dünyadaki üreticiler, yani uluslararası işçi sınıfı tarafından bilinçli olarak kontrol edilip demokratik olarak düzenlenen planlı bir uluslararası sosyalist ekonomi.

1934’te, savaş bulutları bir kez daha toplanırken, Troçki, faşist ve milliyetçi rejimlerin “ulusal yuva”ya dönme çağrısının çok derin bir anlamı olduğu konusunda uyarıda bulunmuştu.

Kapitalist mülkiyet temelinde uyumlu ulusal ekonomik kalkınma olasılığı tam bir hayal olmakla birlikte, tehdit edici bir siyasi gerçekliğe sahipti. O, büyük güçlerin, ulusun tüm ekonomik kaynaklarını savaş hazırlığı için bir araya getirme dürtüsünü ifade ediyordu. O savaş, birinci emperyalist çatışmadan bile daha yıkıcı sonuçlarıyla birlikte, sadece beş yıl sonra patlak verecekti.

Bugün, ekonomik ulusalcılığın –salgın sonucunda hızlandırılan– yükselişi, aynı gerici içeriğe sahiptir.

Gerçekte, insanlığın karşı karşıya olduğu sorunlar ekonomik küreselleşmeden değil; bu ilerici gelişme ile özel kâra ve dünyanın rakip ulus devletlere ve büyük güçlere bölünmesine dayanan gerici toplumsal ve siyasi düzen arasında derinleşen çelişkiden kaynaklanmaktadır.

O halde, uluslararası işçi sınıfının emeği ile yaratılan üretici güçler, bu gerici prangalardan kurtarılmalıdır. Bunun yolu, Ekim 1917’de dünya sosyalist devriminin başlatılmasıyla gösterilmişti. Mevcut krizden ileriye doğru tek çıkış yolu olarak, uluslararası işçi sınıfının şimdi geri dönmesi gereken yol budur.

wsw.org