Pazar , 9 Ağustos 2020

ÜÇLÜ KRİZ SARMALINDA İNSAN MANZARALARI[*] SİBEL ÖZBUDUN

“- Ülkenizde faşist var mı?

– Faşist olduklarını bilmeyen ama

zamanı geldiğinde bunu öğrenecek

bir sürü insan var!”[1]

İbrahim
öldü(rüldü)… Helin ve Mustafa da öyle… Biri adil yargılanabilmek, diğerleri ise
türküleri üzerindeki yasakların kalkması için girdikleri ölüm orucunda sonuna
dek yürüdüler… Geride acıları kaldı… Ve yüreklere gömülen öfkeleri…

Acı ve öfkeyi
şimdilik bir yana bırakalım. Ama yitirdiklerini kavlince uğurlamak, onun yasını
tutmak, bir insan(lık) hâlidir. Kimi cenazesini toprağa gömer, kimi yakıp
küllerini savurur, kimi ağıt yakar, kimi mumyalar… Dedim ya, insanlık
hâl(ler)i.

Peki ya
İbrahim’in cenazesini uğurlamak üzere Gazi cemevinde toplananları biber gazına
boğmak? Cemevi morgunun kapısını kırıp cenazeyi aileden kaçırmak? Kayseri
“Ülkü” Ocakları başkanının İbrahim’in memleketi Kayseri’de gömüleceğinin
açıklanması üzerine “Cenaze merasimi düzenlemek ülkücüler varken mümkün
değildir; eğer böyle bir eyleme teşebbüs ederlerse başları da vücutlarında
olmayacaktır,” yollu twit’ler atması? Kentin sokaklarında (üstelik de sokağa
çıkma yasağının yürürlükte olduğu saatlerde, polislerin “sevecen” bakışları altında)
“Cenazeyi buraya gömdürtmeyiz, gömülürse çıkartıp yakarız” afra-tafrasıyla
nümayiş yapan yeni yetmeler? Cenaze sonrası mezarlık önünde videoya çekilen
“polis elbet buradan çekip gidecek, o zaman çıkartıp yakacağız” tehditleri? Ve
sosyal medya âleminden yükselen “hain, terörist, leş” tezahüratı?

Şunu görmek
gerek; ülkedeki iklim giderek zehirleniyor.

Uzaklara
gitmeye gerek yok; Gazi Cemevi’nin güvenlik güçlerince basıldığı, İbrahim’in
cenazesini memleketine uğurlamak isteyenlerin üzerine gaz bombaları salındığı
sırada, ya da kendilerini “vatansever, milliyetçi vb.” olarak niteleyen
zorbalar Kayseri sokaklarında hezeyan gösterileri yaparken, iki kadın, Esra
Elönü ve Sevda Noyan TV ekranında ellerindeki ölüm listelerinden söz edip kaç
kişiyi öldüreceklerini yarıştırıyorlar. Birkaç gün önce, CHP’li Canan
Kaftancıoğlu ve Özgür Özel’e “darbe çağrısı” yaptıkları asparagası üzerinden
ölüm tehditleri yağdırılıyor. İnsan hakları savunucusu Ragıp Zarakolu’nun
“böyle giderse sonunuz hayırlı olmaz” mealli yazısından dolayı Cumhurbaşkanı ve
çevresi velveleye veriyor ortalığı. Aktroller bir kez daha sokaklara
dökülmekten, vurup kırmaktan, asıp kesmekten dem vuruyorlar. Bu arada mafya
işlerine bulaşmış, “Hanımağa” lakaplı eski polis, sabıkalı bir kadın, sosyal
medyada bir başka mafya babasına tehditler savuruyor… “Yargı” görmüyor,
duymuyor, susuyor…

Tüm bunlar,
bir ABD dolarının 7 küsur lirayı bulduğu, işsiz sayısının 10 milyonu geçtiği,[2] milyonlarca
esnafın Covid-19 salgını nedeniyle kapatmak zorunda kaldığı kepenklerini
yeniden açıp açamayacaklarının belli olmadığı, insanlarda çarşıya-pazara
çıkacak hâl kalmadığı, bir “gıda krizi”nin kapıda olduğunun sık sık dile
getirildiği ve karantina sonrası “normalleşme”nin nasıl cehennemi bir sahneye
açılacağını kestiremediğimiz bir ortamda gerçekleşiyor.

Cinnet
kareleri eşliğinde… Menderes’te bir Mehmetcan’ın bir sokak köpeğini yakıp
görüntüleri sosyal medyada paylaştığı… Denizli’de eşini bıçakladığı için
girdiği cezaevinden infaz indirimiyle çıkan adamın çıkar çıkmaz oğlunu
öldürdüğü… Gaziantep’te eşinin boğazını kesenin ise infaz indirimiyle
cezaevinden çıkıp kızını işkenceyle öldürdüğü… Kadınların sokak ortasında
boğazlandığı… Toplu intiharların baş gösterdiği ve intihar edenlerin “ateist”
oldukları için intihar ettikleri haberlerinin gazetelerde yer alabildiği…[3] İmamların,
Kur’an kursu hocalarının el kadar çocuklara tecavüz ettiği… Eskişehir’de bir
kadının 14 yaşındaki kızını kendi erkek arkadaşıyla birlikte olmaya zorladığı,
kızının çıplak resimlerini sevgilisiyle paylaştığı…[4] İstanbul
Bahçelievler’deki Ermeni Kilisesi’nin kapısının yakılmak istendiği ve gözaltına
alınan zanlının “Corona virüsünü bunlar başımıza getirdiği için yakmak
istedim,” dediği…

Örnekler
sayfalar boyu uzar gider…

Şunu
söylemekte beis yok, bu ülkede bugün üç kriz eğrisi kesişmiş durumda:
ekonomik-siyasal ve sosyo-kültürel, giderek beşerî…

Bilinir,
iktisadi krizler, genellikle siyasal krizleri tetikler – ve siyaset genellikle
çözümleyici sonuçları üretir: Seçime gidilir, iktidar güven tazeler ya da
değişir veya halk sokaklara dökülür, hükümeti istifaya zorlar vb… Nihayetinde
radikal ya da reformist, yeni iktisadi politikalar devreye sokulur, halkı
ferahlatacak önlemler alınır, güven tazelenir, ve… Yola devam edilir.

Ancak iktisadi
(ve onun tetiklediği siyasal) krizin sosyo-kültürel (giderek beşerî) bir krizle
kesişmesi, tehlikelidir. Yönünü yitirmişlik duygusunu yaşayan, bir arada yaşama
iradelerinden soyunmuş, değerler sistemi dağılmış, yani eski sosyologların
deyişiyle “toplumsal dayanışması (tesanüt)”nı yitirmiş bir toplum… Kuşkusuz
esas olarak Durkheim’cı bir kavram olan “toplumsal dayanışma” ya da “ortak
değerler sistem(ler)i” ilk formüle edildikleri yıllarda anlaşıldığı üzere
“sınıflar arası dayanışma” ile “korporatif bir toplum” tahayyülü kast
etmiyorum. Burada daha çok, Gramsci’ci anlamda, uç noktada bir “hegemonya
krizi”nden söz ediyorum: Egemen blokların parçalandığı, egemen ideolojilerin
ikna yetilerini yitirdiği, ancak alttakilerin alternatif bir hegemonya
üretemediği bir hâl…

Bu ülke,
2002’den bu yana iktidarda olan AKP eliyle böyle bir “dağılma” hâline
sürüklendi. İktidar partisinin, daha doğrusu temsilciliğini, sözcülüğünü
üstlendiği kesimin farklı bir niyeti, daha doğrusu bir “projesi” olduğu açıkça
ortada artık. İkili bir proje bu: Bir yandan sermayeyi temsilcisi olduğu
toplumsal kesimlere transfer eder, bu sınıf(lar)ın iktisadi ve siyasal nüfuzunu
arttırırken, bir yandan da toplumu (yeniden-?) “İslâmileştirme” hedefini
güdüyor AKP.

Bu yönelim, de
ülkeyi 200 yıla yakın bir süredir ( kolaylık olsun diye “Tanzimat’tan bu yana”
diyelim mi?) izlemekte olduğu “Batı modelinde bir uygarlık” rotasından İslâmi
ağırlıklı bir modernizasyona doğru çevirme stratejisi izliyor. Bunu
gerçekleştirebilmek için, 20. Yüzyıl başının “Kemalist konsensüs”ünün kırılması
gerektiğinin bilincinde.

Bu “kırdırma”
işlemini ise Kemalizm’in “marjinalize ettiği”ni düşündüğü toplumsal kesimleri
rejim aktörlerine dönüştürmek suretiyle, onların eliyle gerçekleştirmeye
çalışıyor. Taşrada ya da büyük kentlerin varoşlarında sıkışıp kalmış, alt-orta
sınıflar: Sünnî, milliyetçi, muhafazakâr, devletine-milletine bağlı… Esnaf,
zanaatkâr, işçi, köylü, küçük ticaret erbabı, işsiz…

Rejime vergi,
asker, şehit vermiş, okulda, medyada kendisine aktarılan tüm milliyetçi
değerleri sorgusuz benimsemiş, ancak iş “kaymağını yemeğe” gelince hep bir
köşeye itildiği, mağdur edildiği hissiyatına teslim. “Boğaza nazır yalılarda oturan,”
“viskinin su gibi aktığı eş değiştirme partileri yapan,” “Bağdat Caddesi’nde,
Nişantaşı’nda “cıbıl” dolaşan” vb. klişeler aracılığıyla tanıdığı “Cumhuriyet
elitleri”ne aslen sınıfsal, ama kendilerinin “kültürel” olarak algıladığı,
suyüzüne çıkmak için fırsat kollayan tepkiyi içten içe büyüten…

Ne dediğinden
tek kelime anlamadığı ağzı kalabalık, “enteller”in medyadaki hâkimiyetinden
bunalmış… Oğlunun kulağındaki küpeye, kızının sevgili edinmesine söz
geçiremeyen…

Altlarında
spor arabalar, ayaklarında ithal ayakkabılar, okulun en güzel kızını tavlayan
“züppe” yaşıtları karşısında ezik…

Velhasıl,
Cumhuriyet’in bu “itilmiş-kakılmışlar”ı, AKP’nin ülkeye yeni (ve İslâmi
referanslı) bir rota çizme teşebbüsünün gövdesini oluşturacaktı. İmanlı ve
milliyetçi nesiller: “Tarihin şanla yazacağı, çelikten hızarlarla küfrü
ikiye bölecek, rükûda ve secdede Rabbine eğilen, satılmış paryaların safında
olmayan, eşsiz dehasıyla tuzağı idrak eden, maskeli vicdanlara haddini
bildiren, Garb’ın maskesini düşüren, vatanı soysuz palikaryaya çiğnetmeyen,
kesesini doldurmayıp vatan için yaşayan
…”[5] ve vatan
uğruna şehadet şerbeti içmekten bir an tereddüt etmeyen “dindar ve kindar
nesil”: Asım’ın nesli… güzellemeleriyle gaz verilen, başörtülü teyze kızının
daire başkanı, İmam-hatip’li amcaoğlunun bakanlıkta müsteşar, komşu oğlunun TV
ekranlarında boy gösterip fikirlerini serdeden bir üniversite doçenti, dergâhta
birlikte zikrettikleri cemaat arkadaşının milli eğitim müdürü olduğunu gördükçe
özgüveni arttıkça artan…

Kitaplar
devirerek, dirsek çürüterek, aklı zorlayarak güç bellenilen “bilimsel”
kuramlardan, felsefi mülahazalardan, operalar, baleler, tiyatro oyunları
izleyip şiirler, romanlar okuyarak edinilmiş estetik birikimdense, dükkânının
önüne attığı badakta güneşlenirken, kahvehanede pişpirik oynarken paylaştığı
menakıplar, mitoslar, inanması kolay ve hoş komplo teorilerinin karşılığının
olduğunu görmek… Nasıl edindiğini kendisinin de kestiremediği pozisyonda
eteklenmek… Birden bire nasıl harcayacağını bilemeyeceği kadar deli para sahibi
olmak…

Tek kriteri
“Reis”e yakınlık olan bir tırmanışın baş döndürücülüğü… Ya da en azından artık
“devlet” katında iş gördürebilecek yakınları olmak. O güne dek soğuk ve
saygıyla karışık bir ürküntüyle kapısını aşındırdığı “devlet”le ense-tokada
yakın bir laubalilik ilişkisi kurabilmek… İktidarın hoyratça dağıttığı
nimetlerden (para, şan-şöhret, mevki, yetke, nüfuz…) şu ya da ölçüde nemalanan,
o güne dek önemsenmeyen, itilip kakılan kişiliğini birden merkezde bulan,
kahvehane muhabbeti kıvamındaki fikriyatının, komplo teorilerinden beslenen
dünya görüşünün en tepedekiler tarafından ekranlarda paylaşıldığını gören,
velhasıl apansız “değer kazanan” Cumhuriyet’in “ezikler”inin bu apansız ve baş
döndürücü, yükselişi, “vasat”ın, en alttaki ortak paydanın egemenliğinin
yanısıra, kaçınılmaz olarak bir “rövanş”ı da getirecekti beraberinde…

Zengin,
kolejli, Batıcı, “rafine” Cumhuriyet elitlerinden rövanş. Herşeyin tepetaklak
olduğu bir momentti bu: Felsefeden, estetikten, etikten ya da ne bileyim,
quantum’dan dem vuran profesörlere dudak bükülebilir, insan hakları
savunucularına, hümanistlere hakaretler yağdırılabilir, hayvanseverlerle dalga
geçilebilir, LGBTI’ler mahalleden kovalanabilir, feministler aşağılanabilirdi.
Anaakım olmanın, çoğunlukta olmanın, kendini iktidarda hissetmenin dayanılmaz
hafifliği. O güne dek karşısında kendini ezik, kifayetsiz hissettiğin her şey
karşısında şişkin bir ego, hoyrat bir cürete dayanan sınır tanımaz bir
saldırganlık…

Yüzyıllık
bir ezilmişlik duygusunu tersyüz eden bu sıradanlık, bir başka deyişle, her
burjuva iktidarının kendisini ayakta tutmak için yaslandığı, pohpohladığı, ama
hiçbir zaman ipleri ele geçirmesine izin vermediği bir “güruh”un kendini
dümende hissetmesi… Bu coğrafyada yaşanan tam da bu.

Ne ki AKP’nin
hegemonyasını tahkim etmek üzere yol verdiği bu “başıbozukluk” tam da adıyla
müsemma, bir “başıbozukluk” olarak kaldı. Örneğin 1980’lerin İran’ında olduğu
üzere İslâm’ın toplumsal yaşamın tüm alanlarına egemen kılındığı bir “İslâm
devrimi”ne, bir “mollarşi”ye dönüş(e)medi.[6] Bugün iktidarı
payandalayan güruh, insicamlı bir referans çerçevesine sahip değil. İşlerine
geldiği kadar ve de kulaktan dolma İslâmcı, TV dizisinden kaptığı kadar
Osmanlıcı, hamaset milliyetçisi, marka giyinmeye, son model cep telefonuna sahip
olmaya, 4 x4’lerde hava atmaya can atacak kadar serbest piyasacı…

Ancak burada
önemli olan, kendini “iktidar”da gören bir güruhun, konumunu ya da çıkarlarını
tehlikede hissettiği an neler yapabileceği, nelere kalkışabileceği. Hiçbir
disipline edici değerler sistemiyle kendini bağlı hissetmeyen, kendini canı
istediğinde sokak ortasında kadın pataklayabilecek, el kadar çocukları istismar
edebilecek, sokak hayvanlarına işkence edecek kadar “serazat” gören, yaptıkları
hiçbir cezai yaptırımla karşılaşmayıp aksine, yöneticiler tarafından sırtları
sıvazlanan, övgüler düzülen bir güruhun kritik bir momentte kontrol
edilemeyecek patlamaların, yıkımın faili olabileceğini St. Bartholomew
katliamından Kristal Geceler’e, Ruanda’daki Tutsi katliamından Serebrenitsa’ya,
tarih tanık. Ya da bu topraklardaki 6-7 Eylül’ler, Maraş’lar, Çorum’lar,
Sivas’lar… Tarihin bu “kara delikler”inde kışkırtıcılar kadar, “kışkırtılmaya
yatkın” olanların varlığı da önemlidir!

Bugün
Türkiye’de ne yazık ki “kışkırtılmaya hazır” bir güruh var. Ucunu “Kürtçe
konuştu” diye sokak ortasında linç edilen Kürtlerde, kapılarına çarpı işareti
konan Alevi evlerinde, tahrip edilen devrimci mezarlarında, “kadınlara baktı”
diye meydan dayağı çekilen, apar topar mahalleyi terk etmek zorunda bırakılan
Suriyelilerde gösteren bir kara deliğin eşiğindeymişiz gibi gözüküyor.

Diyorum ya,
bugün bu coğrafyada iktisadi-siyasal ve toplumsal/insani krizin kesişim
noktasındayız. Bu kavşaktan nasıl, ne kadar hasarla çıkılabileceğini ve nereye
yöneleceğimizi eşitlikçi, özgürlükçü bir yaşam uğruna emek eksenli bir mücadele
yürütenlerin örgütlü, kararlı ve kitlesel müdahalesi belirleyecek.

11 Mayıs 2020
11:14:56, İstanbul.

N O T L
A R

[*] Newroz, Mayıs 2020…

[1] Ernest Hemingway, Çanlar Kimin İçin Çalıyor?, çev:
Rosa Hamken, Can Yay., 1985.

[2] Mehtap Özcan Ertürk, “İşsizler Ordusu 10 Milyonu
Geçti”, Sözcü, 23 Nisan 2020, https://www.sozcu.com.tr/2020/ekonomi/issizler-ordusu-10-milyonu-asti-5767724/.

[3] “Akit’e Göre Dört Kardeşin İntihar Sebebi Richard Dawkins”,
Medya Faresi, 8 Kasım 2019, https://www.medyafaresi.com/haber/akite-gore-4-kardesin-intihar-sebebi-richard-dawkins/926526

[4] “14 Yaşındaki Kızını Kendi Sevgilisiyle Birlikte
Olmaya Zorlayan Kadın, Tahliye Edildi”, Halk TV. https://halktv.com.tr/turkiye/14-yasindaki-kizini-kendi-sevgilisiyle-birlikte-olmaya-zorlayan-kadin-ta-424254h

[5] Mustafa Nihat Malkoç, “Asım’ın Nesli”, https://www.antoloji.com/asim-in-nesli-8-siiri/

[6] The Economist’de yer alan bir yazıda
“Türkiye’nin dindar nesil yetiştirme girişiminin ters teptiği”
değerlendirilmesi yapılıyor. (Aktaran: Ahval, 10 Mayıs 2020 https://ahvalnews-com.cdn.ampproject.org/c/s/ahvalnews.com/tr/islam/economist-turkiyede-dindar-nesil-yetistirme-girisimi-ters-tepti?amp)