Pazar , 6 Aralık 2020

Türkiye’de Parlamenter Sistemin Dünü ve 7 Haziran 2015’ten Sonraki Durumu -I – Osman Tiftikçi

Parlamenter Sistemin Tarihinde Yeni ve
Can Alıcı Bir Dönüm Noktası; 7 Haziran 2015 Seçimleri

7 Haziran seçimleri,
1876’dan beri kesintilerle süregelen parlamenter sistemin tarihinde önemli bir
dönüm noktası oldu. Bu tarihten sonra başlayan süreçte 1946 yılından beri var
olan parlamenter sistem kaldırıldı ve Cumhurbaşkanlığı sistemi adıyla tek adam
yönetimi kuruldu. Bu sistemde T. Erdoğan’a verilen yetkiler, 1876 Birinci meşrutiyet
döneminde Abdülhamit’e verilen, tek parti döneminde de M. Kemal’in sahip olduğu
yetkilerle kıyaslanabilir düzeydedir.

Yeni sisteme CHP başta
olmak üzere meclisteki düzen partilerinin zımni (açıktan olmayan) desteği ile
geçilmiştir. Bu durum eski biçimiyle parlamenter sistemin, egemen sınıflar
açısından tarihi ömrünü doldurduğunu göstermektedir.

Tekrar eskiye benzer
bir parlamenter sisteme dönebilmenin temel koşulu şudur: HDP etrafında oluşmuş
olan ve Türkiye’deki bütün milli, dini, cinsel kimlikleri, işçi sınıfı ve
ezilen kesimleri temsil eden ittifakın dağıtılması, HDP’nin Kürt hareketine ve
sosyalist harekete karşı düzenin yanında işbirlikçi bir güce dönüşmesi. Bu
şartın yerine getirilebilmesi de mümkün görünmüyor.

Biz bu iki bölümlük
yazı dizisinde, Türkiye’de parlamenter sistemin tarihi gelişimini, meclislerin
kimlere açık kimlere kapalı olduğunu, istenmeyen bir meclis bileşimi ortaya
çıktığında egemen kesimlerin nasıl tavır aldıklarını kısaca özetleyip, 7
Haziran seçimleri sonrasında ortaya çıkan durumu tartışacağız.

Türkiye’de Parlamenter
Sistemin Kısaca Tarihi

Türkiye tarihinde ilk
meclis 1876 yılında açıldı ve ilk seçimler de gene bu yılda yapıldı. Padişaha Anayasayı ve
meclisin açılmasını kabul ettirenler Osmanlı burjuvazisinin
siyasi temsilcileri olan ve 1865 yılından itibaren örgütlü faaliyet yürüten
Genç Osmanlılar’dı. Seçim yasasına göre seçimler iki dereceliydi. Yasa kadınlara, işçilere,
yoksullara seçme ve seçilme hakkı tanımıyordu. Bu seçim yasasına
göre, “seçim esnasında bir kimsenin hizmetinde
bulunanlar
”, emlak sahibi olmayanlar milletvekili olamıyordu. Kadınların zaten seçme ve
seçilme hakkı yoktu.

Avrupa ülkelerinde
olduğu gibi Osmanlı’da da burjuvazi demokrasiyi (Meşruti yönetim) emekçiler, kadınlar,
yoksullar için değil kendi için istiyordu.

Osmanlı burjuvazisi hem
Panislamist hayallerini devam ettirmek, hem Müslüman ulusların imparatorluktan
kopmalarını engellemek, hem de halk hareketini tetikleyecek bir çatışmaya
meydan vermemek için halife padişahı yerinde tuttu. Hatta ilk anayasa olan 1876
Anayasası ile padişaha olağanüstü yetkiler verdi:

Saltanat hakkı ve
halifelik Osmanlı soyuna aitti. Padişahın sahsı kutsal ve sorumsuzdu. Osmanlı
sülalesinin malları, ödenekleri ömür boyu güvence altına alınıyordu. Meclis ve
hükümet padişaha bağlıydı. Padişah bakanları tayin etme, para basma, savaşa
karar verme, orduya komuta etme, şeriat hükümlerini uygulama yetkilerine
sahipti. Padişah meclisi feshetme yetkisine de sahipti.

II. Abdülhamit’in
meclisi feshetme yetkisini kullanmasıyla bu dönem 1877’de kapandı. 30 küsur yıl
sonra 1908 II. Meşrutiyetin ilanı ile meclis tekrar açıldı. Seçim yasası gene
1876 yılında uygulanmış olan yasaydı. Bu iki dereceli, seçim yasası M. Kemal
döneminde de uygulandı ve 1946 yılına kadar yürürlükte kaldı. 1942 yılında
yapılan yeni seçim yasası, özde hiçbir değişiklik meydana getirmemişti.

II. Meşrutiyetin ayırt
edici özelliği, sürece halkın katılması, Ermeni, Bulgar, Rum, Arap ulusal
güçleriyle İttihatçıların ittifak yapması ve mecliste sosyalist
milletvekillerin de bulunmasıydı. Bütün Osmanlı meclisleri (dünya savaşı öncesi
1914 seçimleriyle oluşan meclis dahil), imparatorluk mantalitesine uygun
olarak, çok uluslu ve çok dinliydi. Meclislerde Müslüman olarak Türk, Arap, Kürt ve Arnavutlar, gayrı
müslim olarak ta Rum, Ermeni, Yahudi, Ulah, Bulgar, Sırp vekiller yer alıyordu.

Çoğu Ermeni olan sosyalist milletvekilleri esas
olarak, Ermeni ulusal hareketinin desteğine ve Ermenilerin İttihatçılarla
yaptığı ittifaka dayanarak meclise girebilmişlerdi. 

Tarihimizde siyasi partilerin
ilk kez kurulmaları da II. Meşrutiyet ile mümkün oldu.

İttihat ve Terakki bu çok partili, çok dinli, çok
uluslu, çok dernekli, grevli, sendikalı, kadın sesli ortama ve meclise tahammül
edemedi. Tatil-i Eşgal Kanunu ve Dernekler Kanunu ile sendikalar, dernekler,
gösteriler ve yürüyüşler yasaklandı. 
1913 yılında da da Babı Ali darbesiyle tek parti diktatörlüğü kuruldu. Ermenilerin
İttihatçılarla ittifakı 1914 seçimlerinde de devam etti. Rumlar da aynı şekilde
1914 seçimine, tek parti olan İttihatçıların listesinden meclise girdiler.

Özetlersek Osmanlı meclisleri çok uluslu, çok dinli
ama işçi sınıfına, köylülere, yoksullara, kadınlara kapalı meclislerdi.

Birinci meşrutiyeti ilan ettiren Genç Osmanlılarla,
İttihatçıların önemli bir farkı, birincilerin Osmanlıcı, şeriatçı olmalarına
karşılık, İttihatçıların özellikle 1912 Balkan yenilgisinden sonra Türkçü, laik
eğilimli politikalar uygulamalarıydı. İttihatçıların bu politikaları I. Dünya
Savaşı sırasında gayrı Müslimlerin soy kırımına dönüştü.

Türkiye Meclisleri

Osmanlı bir imparatorluktu. Türkiye ise ulusal bir
devletti. Bu özellik Osmanlı dönemindeki birçok politika ile (örneğin
Panislamizm, Pantürkizm, farklı ulus ve dinlere tavır gibi) Cumhuriyet
döneminde uygulanan politikalar arasındaki farkları açıklamaya yarar. Ama
Osmanlı ile Türkiye arasında siyasi, ekonomik ve ideolojik alanlarda önemli
devamlılıklar da vardır.

Savaş sonrasında kurulmakta olan yeni devletin ulusal
özelliği meclise de yansıdı. 23 Nisan 1920 günü Ankara’da açılan TBMM tarihimizin
ilk tek dinli meclisiydi. Bu meclis Cumhuriyetin ilanı ile birlikte, tek dinli
ve tek uluslu meclise dönüştü.

1918 yılı sonlarında Mütareke ile
birlikte çok partili dönem tekrar başlamıştı. İstanbul’da içlerinde sosyalist
partilerin de olduğu onlarca parti kurulmuştu. Ama 23 Nisan 1920’de açılan
TBMM’de partiler yoktu. Partiler yoktu ama bu mecliste komünistler (Türkiye
Halk İştirakiyun Fırkası yöneticilerinden bazıları) vardı. Kürtler, Lazlar
kendi ulusal kimlikleriyle mecliste yer alıyorlardı. Bu durumun nedeni, M.
Kemal liderliğindeki egemen kesimlerin, Kürtlerle ittifaka ve
Sovyet yardımına mecbur olmalarıydı. Bu etkene, Ankara hükümetinin henüz
ülkenin tümünde denetimi kurabilecek bir güce sahip olmadığını da eklemek
gerekir. Komünistlerin ve Kürtlerin kendi ulusal kimlikleriyle mecliste yer
almaları Türk egemen sınıflarının hiç istemediği bir durumdu. Nitekim ilk
fırsatta buna son verildi.

Cumhuriyet döneminde, seçim yasasını ve meclisin
bileşimini düzenlemede duyulan kaygılar günümüzde de aynen devam ettiği için
önemlidir.  Bu kaygılar; işçi sınıfı ve
komünist hareketin, Ermeni, Rum ve Yahudiler başta olmak üzere gayrı Müslim
azınlıkların, Kürtlerin, kadınların meclise girmelerini engellemek, bunların
örgütlenmelerine, seslerini duyurabilmelerine engel olmaktır. 

Bu tespitimize; “M.
Kemal kadınlara seçme ve seçilme hakkı verdi, kadınlar 1935 seçimlerinde
meclise girdiler” diye itiraz edenler olacaktır. Mevcut iki dereceli seçim
sistemi ve M. Kemal’e verilen yetkiler, M. Kemal’in seçtiği bir avuç kadın
dışında kadın kitlesinin bu hakkı kullanmasına imkan vermiyordu. Yani
uygulamada kadınlar seçme ve seçilme hakkına sahip değildi ama M. Kemal istediği
kadını milletvekili yapma hakkına sahipti.[1]

İttihatçıların özellikle I. Dünya Savaşı sırasında
uyguladığı, farklı ulus ve farklı dinlere karşı düşmanlık, soykırım
politikaları, cumhuriyet döneminde aynen sürdürüldü. Bunlara ek olarak
İttihatçıların döneminde önde olmayan Kürt düşmanlığı ve sola karşı düşmanlık
Cumhuriyet döneminde belirleyici hale geldi.

1876 tarihli iki dereceli seçim yasası M. Kemal
tarafından aynen uygulanmaya devam edildi demiştik. Yasa üzerinde; 1923 yılında
vergi verme şartının kaldırılması, oy kullanma yaşının önce 18’e indirilmesi
sonra 22’ye çıkarılması, vekil sayısında, ikinci seçmenlerin sayısında
değişiklikler, M. Kemal’e istediği kadınları milletvekili yapma hakkının
verilmesi gibi biçimsel oynamalar yapıldı.

1918 sonlarında başlayan ikinci çok
partili dönem 1925 Takrir-i Sükun Kanunu ile resmen sona erdi ve 1927 yılında
da 1914’ten sonra ilk tek partili seçim yapıldı. Seçim yasasının anti
demokratikliğinin yanı sıra M. Kemal’e, II. Abdülhamit’i aratmayacak yetkiler
verilmişti. Örneğin;

CHP 23 Haziran 1927’de
yaptığı tüzük değişikliği ile milletvekillerini belirleme yetkisini M. Kemal’e
verdi. M. Kemal ayrıca değişmez parti genel başkanı ve cumhurbaşkanı oldu. Yasamanın,
yürütmenin, yargının ve ordunun başında M. Kemal vardı. 1936 yılının Haziran
ayında çıkarılan bir genelgeyle, CHP il başkanları aynı zamanda vali yapıldı ve
Parti Genel Sekreteri de aynı zamanda İçişleri Bakanı oldu. Aynı yıl (1936)
faşist İtalya’nın ceza yasasından alınan maddeler, ünlü 141 ve 142. Maddeler
olarak düzenlenip, Türk Ceza Yasasına konuldu. Böylece TBMM, M. Kemal’in ve
CHP’nin istemediği toplumsal kesim ve sınıflara su sızdırmaz biçimde kapatılmış
oluyordu.

İki dereceli seçim
sistemi M. Kemal döneminde şöyle işliyordu:

Önce CHP’nin yerel
örgütlenmeleri ikinci seçmenleri belirliyordu. Yani milletvekili seçimlerinde
oy kullanacak olanlar iktidar partisi (CHP) tarafından belirleniyordu. Bu
ikinci seçmenler o bölgenin CHP’li bürokrat, eşraf, asker kişileri oluyordu. M.
Kemal’e kadınlardan da vekil seçme yetkisi verilince, bu saydıklarımızın
kadınları da ikinci seçmenin arasına katıldılar. Belirlenen ikinci seçmenlerin
isimleri yerel gazetelerde yayınlanıyordu.

CHP üyesi ikinci
seçmenler tüzük gereği partinin gösterdiği milletvekili adaylarına oy vermek
zorundaydılar. Aksi takdirde çeşitli disiplin cezalarına çarptırılıyorlardı. [2]

İkinci seçmenlerin
belirlenmesinden sonra M. Kemal kendi belirlediği milletvekili adaylarını ilan
ediyordu. Böylece, CHP’nin belirlediği seçmenler, mecburen (parti tüzüğü gereği)
M. Kemal’in belirlediği adaylara oylarını veriyor ve seçimler yapılmış oluyordu!

Bütün bu düzenlemeler,
istenmeyen kişi ve düşüncelerin yani sosyalizmin temsilcilerinin, Kürtlerin,
gayrı Müslimlerin istemlerini dile getiren temsilcilerin, M. Kemal’e biat
etmeyen onun gibi düşünmeyen kadınların, Sünniliğin resmi din olarak dayatılmasına
karşı çıkanların meclise girememesi için yapılmıştı. M. Kemal döneminde solun,
azınlıkların, Kürtlerin, kadın erkek hiçbir temsilcisi mecliste yer alamadı.[3]

Tekrar Çok Partili
Düzene Geçiş

1946 yılında yapılan
çok partili seçimler İsmet İnönü’nün ve CHP’nin ne kadar demokrasi aşığı
olduklarının kanıtı olarak ileri sürülür. Günümüzde sahip olunan nispi
demokratik haklar 1946’da CHP’nin çok partili sisteme geçmesinin ve 1960 askeri
darbesinin ürünü olarak gösterilir.

Gerçekte ise 1946
seçimleri ve onun devamı olan 1950 seçimleri, Türkiye’de 2016 referandumu ile
kaldırılan parlamenter sistemin gerçekte ne olduğunu, bu sistemin sınıfsal,
ulusal, dini niteliklerini gösteren en iyi örneklerdir. Kısaca duralım.

Cumhuriyetin ilk seçim
kanununun 14 Aralık 1942 tarihli Mebus Seçimi Kanunu olduğunu ama bu kanunun
eski iki dereceli seçim sistemini devam ettirdiğini belirtmiştik. 1876’dan
kalma iki dereceli seçim yasası 5 Haziran 1946’da yeni yasayla değiştirildi.
Parti ve dernek kurmak, sendika kurmak serbest bırakıldı. Ama bu haklar sadece
düzen güçleri için geçerliydi, komünistlere ve diğer muhaliflere yasaktı. İlk
çok partili ve tek dereceli seçim 1946 yılında yapıldı. Fakat iktidardan
gitmeye hiç niyeti olmayan İnönü ve CHP bu seçim yasasına bazı maddeler koydular.
Seçimler tek dereceli ama açık oy gizli sayım yöntemiyle yapılacak, sayımdan
sonra seçmen pusulaları yakılacaktı. Seçim kurulları, belediye başkanları ve
belediye meclis üyelerinden yani CHP’lilerden oluşacaktı. Yargı denetimi olmayacaktı.

Yeni tek dereceli seçim
yasası böyleydi ama İnönü ve CHP esas demokrat(!) yüzlerini muhalif kesimlere
karşı takındıkları tavırlarda gösteriyorlardı. Kürtler en son 1938 Dersim
kırımından sonra kendi kabuklarına çekilmişlerdi. Azınlıklar ise 1942’de
konulan Varlık Vergisi, kurulan çalışma kampları ile başlarını kaldıramaz
haldeydiler. Kadın hareketi 1935 yılında sözde seçme ve seçilme hakkı verilerek
ama dernekleri kapatılıp örgütlenme hakları, yayın çıkarma hakları, kadın
emekçilerin sendika hakları ellerinden alınarak ortadan kaldırılmıştı.

En diri görünen muhalif
güç komünistler ve onların çevresindeki aydın kesimiydi. CHP bu gücü seçimlerde
saf dışı bırakabilmek ve yasal alandan silmek için acımasız bir saldırı
başlattı. 1944 TKP tevkifatıyla başlayan bu saldılar 1951 tevkifatı ile devam
etti.  1944 tutuklamaları ve işkenceli
sorgular sırasında İlerici Gençler Birliği mensubu Hasan Basri Alp, emniyetin
üst katından kendini attı!   Aralık 1945’te
sola yakın duran Tan gazetesi basılıp talan edildi. Karı koca Serteller ülkeyi
terk etmek zorunda kaldılar. Aziz Nesin, Sabahattin Ali ve Rıfat Ilgaz’ın
çıkardığı Marko Paşa dergisi (Kasım 1946) kapatıldı. Dergi değişik isimlerde
devam etmeye kalkınca 1947 yılında yayımcılar tutuklandı. Sabahattin Ali yurt
dışına kaçmak isterken öldürüldü. Kurulan iki sol parti ve solun etkisindeki
sendikalar kapatıldı. Yani geçilen sözde demokrasiden solcuların, işçi
sınıfının, azınlıkların, Kürtlerin faydalanmaması için elden gelen zulüm
esirgenmedi. Bütün bunlar İnönü’nün başında bulunduğu CHP tarafından ülkeyi
“çok partili demokratik sisteme geçirmek için” yapılıyordu. Çok partili
parlamenter sistemde, azınlıkların, Kürtlerin, sosyalistlerin parti ve
örgütlerine yer yoktu. Parlamento sağın her türüne (dincisi, ırkçısı dahil)
ardına kadar açık, solun her türüne, Kürtlere, azınlıklara sımsıkı kapalıydı.
Komünizm düşmanlığı, çığırından çıkmış durumdaydı. DP bile komünistlikle, Rus
parasıyla kurulmuş olmakla suçlanıyordu. C. Bayar da bu suçlamaya karşılık, kızılları
ve komünistleri partiye almadıklarını söylüyordu.

1950 seçimlerinde açık
oy gizli sayım maddesi kaldırıldı ve bu seçimleri Demokrat Parti kazandı.
Egemen sınıfların 1946 ve 1950 seçimlerinde biçimlenen parlamenter sistem
anlayışları günümüze kadar değişmedi. Bazı istisnalar hariç bu politika
başarıyla uygulandı. Fakat 7 Haziran 2015 seçimlerinde bu politika tümüyle
iflas etti. İflas edince de kaldırıldı ve yerine tek adama, tek partiye
dayanan, kendine özgü bir başkanlık sistemi kuruldu.

Biz makalemizi fazla
uzatmamak için, 1950 seçimlerinden sonraki aşamaları geçerek, parlamento
tarihimizde yeni bir dönüm noktası olan 7 Haziran’a geleceğiz.

7 Haziran sonrası
CHP’nin ortaya koyduğu “garip” tavırları, bu tavırların Kemal Kılıçdaroğlu’nun
kişisel özelliklerinden kaynaklanmadığını, CHP’nin biyolojik yapısında,
genlerinde var olan tarihi özellikler olduğunu anlayabilmek için, yukarıda
özetlediklerimiz akılda tutulmalıdır. Tek parti ve tek adam yönetimi, otoriter
sistemlere yakınlık, Kürtlere, azınlıklara, komünistlere, işçi sınıfına düşmanlık
bu partinin tarihinde her dönem belirleyici bir yere sahip olmuştur. CHP bu
özelliklerini hiç terk etmemiş, bu konularda hiçbir özeleştiri vermemiştir.
Tersine demagojik biçimlerde partinin her dönemi yüceltilmiştir.


[1] Konuyla ilgili olarak, Cumhuriyet
Türkiyesi Kadın Hakları Bakımından Avrupa’dan Bile İleride miydi?
Başlıklı
makalemize bakabilir.

[2]
Kenan Olgun, “Türkiye’de Cumhuriyet’in İlanından 1950’ye
Genel Seçim Uygulamaları
”, s. 6

[3][3] 1935
seçiminde 16 bağımsız aday içinde dört de gayrı müslim aday vardı ve bunlar
kendi cemaatleri tarafından değil, CHP seçmeni tarafından seçilmişlerdi. Yani
vitrinin süsü durumundaydılar.