Pazartesi , 10 Ağustos 2020

HEPİMİZ AYNI GEMİDE DEĞİLİZ! – FİKRET BAŞKAYA

                                                                                              “ Kıvılcım dinamite ulaşmadan fitili kesmek gerekir.”

                                                                                                                                              Walter Benjamin

Sistem ne zaman ‘sıkışsa’, burjuva politikacılarının, egemen sınıfın sözcülerinin aklına “hepimiz aynı gemideyiz” tekerlemesi geliyor. Aslında ‘hepimiz aynı okyanustayız, aynı denizdeyiz ama aynı gemide değiliz… Kimileri lüks yatlarda, milyar dolarlık süper lüks gemilerde sefa sürerken, sıradan insanlar, sallarda,küçük kayıklarda alt-alta, üst-üste cefa çekiyor. Yeryüzünün lânetlileri  lastik botlarda ölümle boğuşuyor… Korona virüs ideolojik bir deprem yarattı ve ‘gemi’ retoriği yeniden birilerinin aklına geldi… Bu virüsün ve benzerlerinin peydahlanmasında ezilen-sömürülen sınıfların, yeryüzünün lanetlilerinin bir dahli yok ama, ona asıl muhatap olan küresel oligarşi ve çevresi değil, zenginlerin zenginliğini üreten yoksullar, sıradan insanlar, emekçi sınıflar… Siz hiç metroda, belediye otobüsünde bir kapitalist patrona, bir CEO’ya, bir bakana, bir milletvekiline, bir medya patronuna, vb… rastladınız mı?

Esasen virüs iki şeyi açık etti: birincisi, kapitalist dünya
sisteminin ne kadar kırılgan bir zemin üzerinde durduğunu, ne kadar kırılgan
olduğun gösterdi ve ikicisi, kapitalist devletlerin salgınla mücadele yeteneğinin
yetersizliğini açık etti… Aslında bunun nedeni bir sır değil. Kapitalizmde
‘değerli olan’ insan değil, onun yarattığı, kâr etmeyi sağlayan şeyler,
metalardır… Kapitalistler insanı insan olarak görmez ve öyle davranmaz… Aksi
halde kapitalist olmazdı…Bir kapitalist için çalıştırdığı, sömürdüğü, emeğinin
ürününe el koyduğu işçi [proleter] aynı hammaddeler, makinalar, ara-mallar, üretimde
kullanılan enerji, vb. gibi, üretim girdilerinden sadece biridir… Burjuva
toplumunun işçisi şeklen ‘özgürdür’, ‘klasik köle’ gibi bir ‘efendiye’ tabii
değildir, onun malı değildir… Emeğini istediği kapitaliste satmakta ‘özgürdür’
ama satamadığında da açtır… Üstelik satabilmesi de kesin değildir. Aslında
kapitalist toplumun işçisi, tüm kapitalistlerin ‘ortak kölesidir’… Hesap
ortada. Virüs en çok insanı neden dünyanın en zengin ülkesi olan ABD’de
öldürdü? Bütçenin ne kadarının sağlığa ne kadarının silahlanmaya ayrıldığına
bak anlarsın… Kaldı ki, ABD’de sağlık hizmeti parası olanlar içindir…

Neoliberal çağda her şey gibi sağlık hizmetleri, sağlık
bakımı da özelleştirildi. Parayla alınıp-satılan bir metaya dönüştürüldü…
Sağlığın özelleştirilmesi demek, bir bütün olarak koruyucu hekimliğin ve  ‘birinci derece’ sağlık hizmetlerinin
tasfiyesi demektir. Oysa bir salgınla sadece hastanede düzeyinde mücadele edilemez…
Salgınla mücadele için salgına hazırlıklı olmak, uygun bir koruyucu hekimlik
sistemi, bir sağlık altyapısı gerekir… Mesela insanların içtiği suyun, soluğu
havanın, yediği şeylerin sağlığa uygun olması gibi… Yegâne amacın daha çok kâr,
daha çok zenginliğe el koymak olduğu, hastalıktan kâr edildiği koşullarda,
salgınla gerektiği gibi mücadele edilebilir mi? 
Tam tersine, sistem her seferinde daha çok hastaya [müşteriye] ihtiyaç
duyar ki, bu kepazeliğin yeteri kadar sorun edilmemesi rahatsız edicidir…

Korona virüs’ün [Covid-19] bulaşı katsayısının yüksek olduğu
biliniyordu…  Bir salgının bulaşı
katsayısı ne kadar yüksekse, ona karşı tedbirlerin de olabildiğince çabuk
alınması gerekir… O halde ne yapmak gerekirdi? Aslında yapılması gereken
belliydi ama yapılmadı. İlk vak’a ortaya çıktığında, vakit kaybetmeden 14 veya
21 günlük tam bir karantina uygulaması başlatıla bilirdi. Sadece zorunlu
hizmetler dışında herkes evde tutulabilir, belediyeler karantina günlerinde
insanların yiyecek-içecek gibi temel ihtiyaçları için seferber olabilirdi…
Hızlı ve etkili bir tarama – test- yapılarak vak’alar saptanıp tecdit
edilebilirdi… Karantinaya son verildiğinde de etkili önlemler [maske, mesafe,
temizlik, vb…] alınarak insanlar normal aktivitelerine dönebilirlerdi… Doğu
Asya ülkeleri  [Çin, G.Kore, Vietnam,
Tayvan, vb.] pandemiyle görece daha başarılı bir mücadele  yapabildiler… Aynı şeyi bir çok AB ülkesi ve
ABD ve Türkiye yapamadı. Neden?

Aslında neden belli… Birincisi salgına hazırlıklı
değillerdi. Oysa Dünya Sağlık Örgütü ve uzmanlar bir salgının kapıda olduğu
uyarısı yapmışlardı…Fakat asıl neden, kapitalist devletin insanların
sağlığından önce sermayenin kârını gözetmesidir… Öncelik insan sağlığı değil,
sermayenin kârıdır. Sermaye için durmak demek, yok olmak demektir. Kapitalizm
varlığını büyümeye borçludur…

Tabii salgın her zaman olduğu gibi, yoksulları, yeryüzünün
lânetlilerini
vuruyor. Güney’in 46 ülkesi sağlığa harcadıklarından
daha fazlasını dış borç faizi ödemelerine ayırmak zorunda. 748 milyon insanın da
sağlığa uygun içecek suyu yok…  

Artık Korona öncesine dönmek mümkün değil. Zira,
kapitalizmin sorun çözme yeteneği yok… İster sosyal, ister ekolojik mahiyette
olsun, her seferinde sorunları daha da azdırıyor… Bir sürdürülemezlik durumu,
bir uygarlık krizi söz konusu… İnsanlık ve uygarlık kritik bir eşiğe gelmişken,
çözümün aktörleri bu süreçten zarar gören geniş emekçi kitleler, yeryüzünün
lânetlileri
olabilir… Velhasıl insanlığın kurtuluşu, sosyal mücadelelerle
ekolojik mücadeleleri bütünleştirebilen bir eko-sosyalist  ‘geçiş programını’, yeni paradigmayı
varsayıyor… Zira, iklim krizini durdurmak için önümüzde sadece 10 yıl var… Aksi
halde insanlığın ve uygarlığın bir geleceği kararmaya devam edecek!