Perşembe , 22 Ekim 2020

Tayyip Erdoğan, İhvancı mı? – Dr. İsmet Konak

 

Bir taraftan kürekleri kaybolmuş bir kayık gibi dalgadan dalgaya savrulan bir ülke, diğer taraftan umursamazca tıpkı Neron gibi “lir tıngırdatıp teganni eden” bir “parvenüs”. Öyle ki gelen trenin rayları üzerinde güneşlenmeye benzer bir keyfiyet söz konusudur. Ülkeyi kaos ve kokuşmuşluktan çıkarmak için bulunan tek çare ise “İslamî değerlere” geri dönüş ve “ricat borusu” çalmaktır. Bu uğurda Erdoğan yönetiminin iç ve dış siyasette “İhvancı veya İslamcı” olma edasıyla birçok manevrada bulunduğu bilinmektedir. İslamcı kimlik bir yana biz daha çok İhvancı doktrinle arasında bir korelasyon olup olmadığına bakmaya çalışalım. Erdoğan’ın “zahiren” mi yoksa “batınî” anlamda İhvancı olduğu üzerine biraz dimağımızı yoralım.

Bilindiği üzere 1928 yılında Mısır’da Hasan El-Benna öncülüğünde yayılmaya başlayan İhvân-ı Müslimîn hareketinin en önemli karakteri kolonyalizm ve kolonyal güçlerle işbirliği yapan hükümetlere karşı mücadele etmekti. Hatta İngiliz sömürgeciliğine karşı “en-Nizâmü’l-hâs” adlı bir silahlı direniş ordusu dahi tesis edilmişti. Bu mücadele uğruna Hasan El-Benna, 1949 yılında bir suikaste kurban gitmişti. Sonraki süreçte İhvân-ı Müslimîn hareketinin direnişçi tutumu devam etmişti.

Bu kısa malûmatı esas alırsak, İhvancılık ve Erdoğan yönetimi arasında nasıl bir “oxymore” olduğunu gözlemleyebiliriz. İhvancılığın tam aksine Orta Doğu’da sürek avına çıkmış sömürgeci güçlerle “izdivaç” halinde olan bir Erdoğan rejimi ile karşı karşıyayız. Rusya, ABD, İngiltere ve Almanya gibi devletlerin silah ve enerji şirketleriyle derin bir “al takke, ver külah” ilişkisi içinde olduğu kaçınılmazdır. Hem lotos hem notosa açılan yelkenlere sahip Erdoğan yönetiminin yayılmacı Rus oligarşisiyle kurduğu ticarî dostluk malûmun ilamıdır. Bu çerçevede 2015 yılında temeli atılan Akkuyu Nükleer Enerji Santrali, 2017’de yapımına başlanan Türk Akımı doğalgaz boru hattı, 2018 yılında Afrin Harekâtı’nda Rusya’dan alınan “sihirli” destek ve S-400 hava savunma sistemi Türk-Rus ilişkilerinin iç yüzünü yeterince yansıtmaktadır.

      Saray’ın dönem dönem “teşrik-i mesai” ettiği bir diğer küresel güç ise ABD’dir. Her ne kadar Reza Zarrab, S-400 krizi ve Suriye politikasından dolayı ikili münasebetler bir çıkmaza girmişse de Trump yönetimi ve Erdoğan kliği arasındaki “unio mystica (mistik birlik)” tüm canlılığını korumaktadır. Trump Home ve Dorya Mobilya arasındaki ticarî ortaklık bir yana, Trump Towers Mall’ın varlığı da Erdoğan ve Trump yönetimleri arasındaki ilişkilerin boyutunu yansıtmaktadır. Hâlihazırda NATO’nun (Şile, İzmir, Konya, Muğla, Ankara, Malatya, Diyarbakır, Batman, Adana vb. şehirlerde üsleri vardır) “taht-ı himayesi” altında olduğunu belirtmeye hacet yoktur. ABD kökenli enerji şirketlerinden ExxonMobil yaklaşık 1 asırdır Türkiye’de faaliyet yürütürken, New Generation Power International (NGPI), Taronis Technologies INC gibi dev enerji şirketlerinin de son yıllarda yatırım yaptıkları ve ortak girişimler geliştirdiği bilinmektedir. Tabii ki iki cenahın ticarî ortaklıkları daha da kapsamlı analiz edilebilir. Biz sadece birkaç örnek üzerinden tahlil etmeye çalışmaktayız.
      İki ülke arasındaki “dayanışmanın” vücut bulduğu adımlardan biri Ekim-Kasım 2019’da gerçekleştirilen “Barış Pınarı” Harekâtı’ydı. Aslında Rojava’daki Kürt yönetimini hedef alan operasyonda, Trump yönetimi Türk birliklerine adeta “cevaz” vermişti. Bu, Erdoğan hükümeti için bir “summum bonumdu (en yüksek iyilik)”. Dolayısıyla iki siyasî figür arasında yer yer vuku bulan salvolar, taktiksel bir illüzyondan ibarettir. Otokratlar arası bir “münazaa (ağız dalaşı)”, kitleleri asla aldatmamalıdır.

“İhvancı” saray rejiminin en esrarlı müttefiklerinden biri de İngiltere’dir. Havacılık ve savunma sanayisinde faaliyet yürüten BAE Systems adlı İngiliz şirketinin Türk askerî mekanizmasındaki rolünü bilmek, teş başına yeterlidir. Orta Doğu’da silah satışı yapmanın ötesinde bir de Suudi Arabistan ve Türkiye gibi devletlere harp eğitimi veren BAE Systems, özellikle Türkiye’de TUSAŞ (Türk Havacılık ve Uzay Sanayii A.Ş.) ve Nurol Holding gibi şirketlerle “enigmatik” bir ilişkiye sahiptir. Milli muharip uçağı üretmek için BAE Systems ile TUSAŞ arasında 2017 yılında bir sözleşme imzalandığı bilinmektedir. Bu çerçevede ilk Türk savaş uçağının (TF-X [Turkish fighter-X]) 2023 yılında hangardan çıkış yapması beklenmektedir. Nurol Holding ile yapılan iş ortaklığı çerçevesinde ise “BNA ve FSNN Savunma Sistemleri A.Ş.” gibi ortak girişimler tesis edilmiştir. FSNN Savunma Sistemleri A.Ş.’de yüzde 51 ortaklık Nurol’e, yüzde 49 ise BAE Systems’e aittir. Bu ortaklığın en önemli tasarım ve üretimlerinden biri “zırhlı amfibi hücum aracıdır (ZAHA)”. 2022 yılında ilk ZAHA’nın Türk Deniz Kuvvetleri’ne teslim edilmesi düşünülmektedir.

“Diyar-ı küffar” ile Erdoğan yönetimi arasındaki “kurbiyyetin” taraflarından biri de şüphesiz Almanya’dır. Ekonomik ve siyasî münasebetler bir yana askerî anlamda kurulan “gizemli dostluğun” perdesini bir örnek üzerinden aralamak mümkündür. Sarayın sadık iş insanlarından Ethem Sancak’ın sahibi olduğu BMC Group ile Alman silah şirketi Rheinmetall arasında 2018 yılında bir antlaşma imzalandığı aşikârdır. Bilhassa Leopard 2 tanklarının modernizasyonu (tam da Afrin Operasyonu esnasında) ve “millî” tank üretimi konusunda iki taraf uzlaşmaya varmıştı. Bu bağlamda kurulan Rheinmetall BMC Savunma Sanayi ve Tic. A.Ş. ortaklığı, Altay adlı yerli tank üretimine başlamıştır.

Görüldüğü gibi leisure classe yani rantiye sınıfı, perde arkasında omuz omuza artı-değer hesabı yapmaktadır. İhvancılık ise şarjöre koyulmuş boş bir kovandan ibarettir. Erdoğan yönetiminin, bekâsını devam ettirmek için başvurduğu tek taktik, “hile-i şeriyyedir (dini siyasete alet etme)”. Zira  karıncalarda olduğu gibi feromonlarını yitirmiş ve “ölüm çemberinin (death mill)” içine hapsolmuştur. Bu çemberden çıkışın tek çaresi yaklaşık 20 yıldır inşa ettiği “kleptokrasiyi (hırsızlar rejimi)” teolojik adımlarla yaldızlamaktır. Nitekim son popüler imanlı eylemlerinden (praxi spütatis) biri Ayasofya’yı camiye tahvil etmekti. Ezcümle, saray rejiminin attığı her İslamî adım, -Ali Şeriati’nin deyimiyle- müminlerin boynuna geçirilen bir “itaat dizginidir.”