Perşembe , 25 Şubat 2021

KIYAMET HİKAYESİ OLARAK HASTALIK – A.Ömer Türkeş

 

Susan Sontag, “Metafor Olarak Hastalık” adlı kitabında insanlık tarihine damgasını vuran salgın -ya da yaygın- hastalıkların zihinlerde yarattığı etkileri incelerken “hasta olma durumuyla ilintili olarak kafamızda kurduğumuz cezalandırıcı ya da duygusal fanteziler üzerinde” durur. Niyeti hastalıkların “gerçek coğrafyasını” ortaya koymaktan ziyade  hastalıklardan kaynaklanan klişeleri ele alarak fiziksel hastalığın kendisini değil  hastalığın bir figür ya da metafor olarak kullanılma hallerini tartışmaya açmaktır. Zira, Sontag’a göre söz konusu metaforlar son derece gerçek sonuçlar doğururular ve yarattıkları çarpık algılarla, hurafelerle, komplo teorileriyle hastalıklarla etkili mücadelenin önüne geçebilirler.

Sontag’ın tüberküloz, kanser ve HIV ağırlıklı incelemesi Corona virüsü ile başetmeye çalıştığımız bugünlere de ışık tutacak metinler üzerinden ilerliyor. Edebi eserlerden de örnekler vermiş Sontag. Çıkış noktamız burası; salgın hastalıkların edebi metinlere yansımasını ele alacak bu yazı, Sontag’ın incelemesine edebi metinler anlamında katkıda bulunmak amacıyla  hazırlandı. Ancak külliyatın dev hacmi düşünüldüğünde çok mütevazi kaldığını da eklemeliyim.

Edebi metinler hastalıklar hakkında bilimsel veriler sunmamakla birlikte insanlığın  “muazzam bir pratikler, beklentiler, duygular, umutlar, hayaller ve yorumlar alanını -akla ha­yale sığmayacak kadar bereketli, girift, bulanık, sancılı ve çapraşık bir alanını soruşturmaya açmak” demektir. Edebi metinler üzerine düşünmek Eco’nun deyişiyle “aklın canavarlar üreten uykusuna karşı bir tür terapi oluşturabilir”. Gerçekten de insanlar hastalıktan ziyade hastalık ve ölümün zihinlerinde yarattığı korkularla boğuşuyor, canavarlar üretiyorlar. Schopenhauer “dünyada ölüm olmasa felsefe olmazdı” demişti. Belki de edebiyat da olmazdı. Zira biliminin, felesefenin ve edebiyatın nesnesi “bir”dir. Thomas Mann’ın ifadesiyle “amaç sağlık ve insanlıktır; hedef saf haliyle insan düşüncesinin yeniden kurulmasıdır.”.

Felsefi metinler gibi edebi metinler de insanların hastalıklara karşı çaresizliğini, şifa arayışlarını, ölüm karşısındaki tutumlarını, büyüye ya da dine savruluşlarını işleyen hikayelerle bir tür terapi vazifesi üstlenirler. Üstelik -Karl Jasper’den alıntılıyorum- “hastalık, değişik ve muhalif düşünce yollarını gösterir… Büyük kuşkuculuğun öğretmeni olur”. Her seferinde birey, etik ve moral değerler, hayatın ve varoluşun anlamı yeniden sorgulanır, yeniden inşa edilir. Camus ile bitirelim; “ölüme, absurde ve dünyanın akla aykırılığına başkaldırı, insanın yaşayabileceği bir hayat özlemi ve kaderini sonuna kadar tüketebileceği bir ömür, kendisini romanda gösterir.”

Bugün belleklerimizde yer almayan ama bizden önceki kuşaklarda derin izler bırmış bir dolu büyük salgın dönemi barındırıyor insanlık tarihi. Elbette içinde yaşadığımız durumu tarihin basit bir tekerrürüne indirgemiyorum ama tarihin aynılıklar inşa ettiğini söylüyorum; “davranış aynılıkları, tutum aynılıkları, risk aynılıkları. Bunları bilmek, rastlantıları engellemenin değil, ama onlara hazırlıklı olmanın ender yollarından biridir. Krizler öngörülemez, ancak daha önce gerçekleşmiş krizlerin bilgisi olabilecek en iyi hazırlıktır.”

Destanlardan Modern romanlara

İnsanların hastalıklara karşı mücadelesi daha ilk yazılı metinlerde çıkar ortaya. Bilimin olmadığı bir zamanda köken tanrılara havale edilmiştir. “Gılgameş” destanında Enkidu, onu ölüme götürecek korkunç bir hastalıkla cezalandırılır.  Yine “Gılgameş”ten bir alıntı yapalım; “Sen tanrıların efendisisin ve bilgesin. Nasıl nedensiz yere böyle bir tufan yaratabildin? (…) Bir tufan yaratmaktansa bir hastalık yaratarak insanların üzerine salıp onların sayılarını azaltsaydın daha iyi olurdu!”

Böyle bir replik ancak salgın bir hastalığı deneyimlemiş, dehşetini yaşayıp içselleştirmiş insanların ağzından çıkabilirdi. Öylesine deneyimlenmiş ve içselleştirilmiş olmalı ki Antik Çağ’ın en parlak metinlerine de yansıyacaktır. Salgının genel adı vebadır ve elbette yine tanrısaldır. Homeros’un “Ilyada”sından bir sahne ile örnekliyorum; Akha’ların Troya ovasındaki gemi ordugâhındayız. Tanrı Apollon’un rahibi Khryses gelir, Agamemnon’un tutsak olarak alıkoyduğu kızı Khryseis’i geri ister. Agamemnon kızı vermez. Ve sonra;

“Tanrı, rahibin duasını duydu. Olympos Dağı’nın doruklarından yüreğinde öfke, omuzunda okları ve yayı, gece gibi aşağı indi. Her görülmez ok ölümcül bir hastalık taşıyordu. Önce katır ve köpeklere ok attı, sonra dokuz gün boyunca o kadar çok Yunan savaşçı öldürdü ki, her yerde sürekli cenaze odunu yanar oldu”

Pandora efsanesinde Zeus’e bağlanır ölüm getiren hastalıklar;

“Eskiden insanoğulları bu dünyada/ dertlerden, kaygılardan uzak yaşarlardı, / bilmezlerdi ölüm getiren hastalıkları. / Pandora açınca kutunun kapağını, / dağıttı insanlara acıları, dertleri. / Bir tek umut kaldı dışarı çıkmadık / kapağı açılan dert kutusundan. / Umut tam çıkacakken Pandora kapamıştı kapağı, / böyle istemişti bulutlar devşiren Zeus.”

Daha pek çok efsaneyle yaygınlaşan, Sofokles’in “Oedipus”uyla tragedyalara aktarılan ve ne yazık ki yüzyıllara yayılacak olan boş inançların tohumları atılmıştır atrık yeryüzüne. Öyle ki tıp ilminin atası sayılan Hipokrates’in bilimsel görüşü bile hıyarcık vebasının sebebini ‘Tanrı’nın gazabı’na bağlayacaktır.

Sadece Eski Mezopotamya’ya ya da Eski Yunan’a özgü bir durum değil; dünyanın her köşesinde yazılan ilk metinlere benzer deneyimler yansımıştır. Batıdan Doğuya, Kuzeyden Güneye, insanlığın bütün yazılı ilk metinlerinden -Eski Roma, Kelt, Fin, Hint, Çin, Çingene mitolojilerini ve hatta Eski Ahit’i de kapsayan- sayısız örnek verilebilir.  Kozmik felaketlerle ilgili mitler son derece yaygındır ve en korkutucu felaketlerden birisi salgın hastalıklardır.

Ancak özellikle belirtmek gerekir ki hastalıklar -tanrısal cezalar olmakla birlikte- utanılası durumlar değildi. Hatta gereksiz ve haksız cezalar da olabilirdi. Aslında eski çağların geleneksel hastalık metaforları bir yandan insanların doğayla mücadelesinin yansımalarıydı. Öte yandan öfkeyi, isyanı dile getirmenin, kötülüğü ya da adaleti tartışmanın araçlarıydı.

Hastalığın utanca dönüşmesi hastalık konusunda daha ahlaki ve katı ölçütler dayatan Hıristiyanlığın -ve “Şeytan”ın- ortaya çıkışıyla birlikte başladı. İS 180 civarında yazılan “Peter’in Amelleri”nde dünyanın hastalıklarından sorumlu tutulan İblis’tir. Üstelik hastalıkları verdikleri gibi tedaviyi veren, hastalıkların hakiki, şeytani kökeni konusunda insanı aldatmak için başka bir tür büyü sanatı olan tıbbı icat eden de onlardır. Bundan böyle kitlesel hastalık vakaları Eski Çağlar’daki metaforik anlamlarını yitirecek salt bir ceza olarak kavranacaktır.

Orta Çağ’da karar kesilmiştir; hastalıklar toplumun sapkınlığına, günahkarlığına verilen ağır cezalardır. Lakin tuhaf bir düşünce mekanizması işler; cezalar bu günahkarlara doğrudan indirilmemiş, dış mihraklar tarafından bulaştırılmıştır.  Mesela ortaya çıkmasıyla birlikte frengi, “İngilizler’in gözünde ‘Fransız frengisi’, Parisliler’in gözünde “Germen hastalığı”, Floransalılar’ın gözünde ‘Napoli hastalığı’, Japonlar’ın gözünde ‘Çin hastalığı’” sıfatıyla damgalanacaktır.

Elbette asıl yabancılar kendilerine hiç benzemeyenlerdi. Batılılar kendisi gibi olmayanlar hakkında en acımasız tahayyülleri belki de hastalıklar sayesinde üretebilmiş, “kaybedecek fazla bir şeyi olmayanların, Asyalıların (yani yoksulların, yani siyahların, yani Müslümanların) Avrupalılar (yani, beyazlar) kadar acı ve ıstırap çekmediklerine ya da üzüntü duymadıklarına inanmak doğallaştırılmıştır.”

ki edebiyat din dışı bir tutum izleyecek kadar sağduyuluydu. Boccacio’nun “Decameron”u bu yıllarda (1349-1353) kalema alınmış en önemli edebi  eserlerden birisidir ve Floransa’daki ahlaki çöküşü hicvederken eleştirisinden en fazla nasiplenen papazlar ve soylulardır.

Orta Çağ’ın ilerleyen dönemlerinde bir yandan salgınlar ve yıkımlar sürüyor diğer yandan insanların kilisenin yasakladığı hayat tarzlarına ilgisi artıyordu. Bu durum edebi metinlere, özellikle sahne oyunlarına tehdit edici bir figür olarak Şeytan’ın yerleşmesini sağladı.  Halkı eğlendirirken eğitmek daha doğrusu korkutmak amacı güden bu oyunlar çoğunlukla din adamları ya da kilisenin himayesindeki yazarlar tarafından kaleme alınıyordu. “Vaazlar ve meseller gibi, seçkin bir sınıf tarafından yaratıldılar, fakat daha geniş, eğitimsiz bir izleyiciyi çekmek için tasarlandılar.”

Sonuç olarak veba, frengi, cüzam ve tifüs gibi salgınlarla kasıp kavrulan Orta Çağ Avrupası’nda insanlar, salgının nedenini kendileri dışındaki bir günah keçisine yükleyerek rahatladılar; en çok da yahudilere ve çingenelere… On binlerce insanın hayatına mal olan, onları yerinden yurdundan eden katliamlar sayesinde asıl ürkütücü salgınının cehalet, yobazlık, doymak bilmez güç arzusu ve din kurumu ile el ele vermiş despotik iktidarlar olduğu gizlenebilmişti.

Orta Çağ’ın hastalık karşısındaki tutumunu bugünlere bağlamak çok zor değil. Yine sapkınlıklar, yine komplo teorileri, yine hastalık bulaştıran yabancılar…. Belli ki egemenler yine kendi iktidarlarının bekasını sağlamaya çalışıyorlar. Tarih yüzlerce yıl sonra ne yazık ki insanın en ilkel ve kötücül yanları üzerinden aynılıklar inşa ediyor.

Ancak kilisenin, “bilimin” ve elitlerin propagandası edebiyatı topyekün teslim alamadı. Özellikle salgınlardan en çok etkilenen Britanya adasında hastalık mitleri şiire ve halk şarkılarına konu edildi, yol açtığı acılara ve felaketlere dair güçlü bir bellek yarattı. Mina Urgan’ın “İngiliz Edebiyatı Tarihi” incelemesinde pek çok örnek sıralanmış. Birkaç isim sayarak bu karanlık çağı kapatalım; Thomas Nashe’ın 1594’te yayımlanan picaresk romanı “The Unfortunate Traveller or the Life of Jack Wilton”,  Thomas Dekker’in Londra’yı kasıp kavuran veba salgınını anlatttığı “The Wonderful Year”, John Evelyn’in aynı salgını konu edinen günlükleri, John Dryden’in hastalıktan sonra daha da büyük ve güzel bir Londra’nın doğacağı umuduyla kaleme aldığı dört dizeli üç yüz kıtadan oluşan “Annus Mirabilis”i edebiyatın yüzünü güldüren eserlerdi. Bunlara İtalyan yazar Thomas Campenella’nın 1643’te yayımlanan ütopyası “Güneş Ülkesi”ni de eklemek gerekir. Campenalla, hastalıklarla kıvranan dünyanın haline bakıp salgınların olmadığı, insanların doğayla uyum içinde yaşadıkları için hastalıklara karşı bağışıklık geliştirdiği bir ütopya tasarlamıştır ki bu çok sonraları ekolojik ütopyalarda karşılık bulacaktır.

Hastalık Modern Romanlara Bulaştığında

Bir bellek yaratıldığını söylemiştim. Öyleyse roman sanatının ilk örneklerinden birisinin tamamiyle bu meseleye odaklanması şaşırtıcı gelmemeli; Daniel Defoe’nin 1722’de yayımlanan “A Journal of the Plague Year” yani “Veba Yılının Güncesi” romanından söz ediyorum. Defoe, 1664-1665 yılları arasında Londra’yı kasıp kavuran veba salgınını bir gazeteci üslubuyla, objektif bir gözle ve titizlikle işlemiştir. Bundan böyle hastalıklar ve salgınlar modern romanın sıklıkla işlediği bir temaya dönüşecektir. Üstelik Orta Çağ’ın resmi anlatılarından ve resmi görüşünden radikal biçimde kopan bir bakışla…

Hurafelere yüz vermeyen, kilise masallarından uzak duran ve tıpkı Eski Çağlarda olduğu gibi, hastalık karşısındaki insani dramlara odaklanan -veba, kolera ve frenginin başrolde oynadığı- çok sayıda roman adı sıralanabilir. Seçme yapmak ve önemli örnekler üzerinde durmak zorundayız. En sevdiğim yazarlardan birisiyle, Edgar Allen Poe ve onun “Kızıl Ölümün Maskesi”(1842) hikayesi ile başlayalım. Halkın vebadan kırıldığı bir dönemde steril konaklarında eğlenen zenginlerin arasına hastalık bir azrail gibi dalacak ve paranın ya da soyluluğun bağışıklık sağlamadığını kanıtlayacaktır.

Alessandro Manzoni, “Nişanlılar”da (1827) Milano’daki salgını tarihsel bir perspektifte, insan ve toplum üzerindeki etkileriyle birlikte ve güçlü tasvirlerle yansıtır. Batıl inançlar hortlamıştır. İnsanlar bir ceza olarak algıladıkları salgını birilerine ya da bulaştırıcı “hayaletlere” yorarlar. Manzoni,” kenti saran hastalık kadar büyümesini izlediği bu korkuyu, ahlâki olarak tıpkı şehri telef etmekte olan hastalık kadar zehirli bir şekilde resmeder”.

Charles Dickens’ın pek çok romanında sanayii devriminin yarattığı sefalet manzaralarıyla brlikte sergilediği salgın hastalıklar toplumsal bir yarayı da işaret etmektedir. Mesela “Kasvetli Ev”i (1853) şu replikle sonlanır; “Öldü, Majesteleri. Öldü, lordlar ve baylar. Öldü, her sınıftan çok saygıdeğer ve hiç saygıdeğer olmayan din adamları. Öldü, Tanrı’nın bağışladığı merhameti yüreklerinde taşıyarak dünyaya gelen erkeklerle kadınlar. Ve çevremizde böyle ölmekteler her gün.”

Brezilyalı yazar Joaquim Maria Machado de Assis, 1882 yılında yayımlanan öykü koleksiyonunda yer alan “Asabiyeci”sinde, ruh hastalıklarını ele alırken aslında hastalık ve kapatmanın siyasi anlamını sorgulayacaktır. Öyle ki Machado de Assis  delilikten ziyade deliliğin siyasi ve toplumsal işlevini mizah yoluyla açığa çıkaran hikayesi Foucault’un “Deliliğin Tarihi” incelemesini akla getirir.

Hastalık teması İngiliz romanında hayli etkilidir. Özellikle Marry Shelley, Thomas Hardy, Charles Kingley, George Eliot, William Moris, Charlotta Bronte, Elisabeth Gaskell, Samuel Butler gibi yazarlar salgınlar ve hastalıkları topluma ve bireye yaptığı etkilerle birlikte ortaya koyarken ülkenin “zengin” salgın hastalık mirasından yararlanırlar.

  1. yuzyılda tüberkülozun özel bir yeri olduğunu vurgulamak gerekir. Victor Hugo’nun, Balzac’ın, Alexandre Dumas’ın, Charles Dickens’ın, Goncourt Kardeşler’in, Turgenyev’in, Andre Gide’in roman kahramanlarına musallat olan “ince hastalık”ın ayrıcalıklı bir statü kazanmasında kuşkusuz veba, cüzam ya da çiçek gibi bedensel deformasyonlara yol açmamasının da rolü vardır. Bir diğer neden ise bireysellik fikrinin giderek yerleşmesidir. Hatta “bireysel hastalık fikri de, tıpkı insanların kendi ölümleriyle yüz yüze geldikçe daha bilinçli davranmaya başladıkları fikrinde görüldüğü üzere, tüberkülozla birlikte başlamıştır”. Şöyle sürdürüyor Suzan Sontag; “’Romantik ıstırap’ diye bilinen edebi ve erotik tutumların birçoğu, tüberkülozdan ve onun metafor aracığıyla dönüştürülmesinden ileri gelmektedir; “acı ve ıstırap, hastalığı haber veren bazı semptomların üslupçu bir anlatımla söze dökülmesi sonucu romantik bir hare kazanmış ve böylece gerçek acı yok sayılmıştır.

Popüler aşk romanlarında sıklıkla işlenen bir tema yarattı tüberküloz; hastalığın nedeni karşılığını bulamamış tutkular, en çok da karşılıksız aşklardı. Yeşilçam filmlerine ve yerli aşk romanlarımıza da miras kalan klişelere göre, adı üzerinde, “ince hastalık”a yakalananların duyguları da bünyeleri de ince olmalıydı. Kaybetmenin üzüntüsüyle hayata küsen ve ansızın yakasına yapışan hastalığı yenecek gücü olmayan bireylerdi onlar. Ancak ortaya çıkış şekli ani ve bireysel olduğu için bir yandan da lanet gibi algılanıyordu.

On dokuzuncu yüzyıl hastalıklarının en belalılarından olan frenginin ise sanat ve edebiyatta fazla bir karşılığı görülmez. Zira yaratıcılık ve sanatçılıkla özdeşleştirilen tüberkülozun tersine cinsel yolla bulaşan frengi bayağılığı, kabalığı çağrıştıran bir hastalık gibi algılanmıştır. İnsani duygu ve değerler piramidindeki yeri en alttadır; frengi pek çoklarına göre ahlaki düşüklük göstergesidir.

Hastalık ve salgınların 19.yüzyıl insanında yarattığı tahayyüller ve korkuları anlamak açısından, Dostoyevski’nin “Suç Ve Ceza”sının son bölümüne bakabiliriz. Romanın sonunda sürgüne gönderilen Raskolnikov ateşler içindeyken korkunç düşler görür; Doğu’dan gelip Batı’yı yıkacak bir felaket! Dostoyevski’nin sanki bugüne hedefleyen “kehaneti”nden alıntılıyorum;

“Asya’nın derinlerinden Avrupa’ya doğru bugüne dek görülüp duyulmamış bir kıran geliyordu. Dünyanın sonuydu bu. Seçkin birkaç kişi dışında herkes ölüyordu. İnsanların bedenlerinde yeni birtakım kurtçuklar, gözle görülmeyen yaratıklar türüyordu(…) Bütün köyler, bütün kentler, tüm dünya, tüm insanlar bu hastalığın pençesindeydi, herkes deliriyordu. Kimse kimseyi anlamıyor, herkes telaş içinde koşturuyordu. Herkes gerçeği kendisinin bildiğini düşünüyor, karşısındakilerin bunu anlamıyor olmasından acı çekiyor, göğsünü yumrukluyor, ağlıyor, kıvranıyor, ellerini oğuşturuyordu. Kimi yargılayacaklarını, nasıl yargılayacaklarını bilmiyorlardı. Neyin iyi, neyin kötü olduğunda anlaşamıyorlardı. Kim suçlanacak, kim aklanacak, kimsenin bildiği yoktu(…) En sıradan işler bile bırakılmıştı; çünkü işlerin düzeltilmesiyle ilgili olarak herkesin bir görüşü vardı ve herkes kendi görüşünün şaşmazlığında ısrarlıydı(…) Herkes her şey mahvoluyor, mikrop git gide derinlere işliyor, çoğalıyor, büyüyordu”…

Hastalık temasını 20.yüzyıla taşınmasında Thomas Mann romanları bir geçişi temsil eder. Susan Sontag’a göre “romanları yirminci yüzyıl başındaki hastalık mitlerinin bir ambarı işlevini gören Thomas Mann”, ‘Doktor Faustus’ta frengiyi, ‘Venedik’te Ölüm’ ve ‘Büyülü Dağ’da tüberkülozu hikayelerinin merkezine yerleştirken insanın ölüm ve hastalık karşısındaki duruşunu araştırır. “Büyülü Dağ”a ilişkin tutucu kesimlerden gelen eleştirilere şu cevabı verecektir; “Benim yazarlığımın gerçek dürtüleri günahkar bireyselliktir yani metafizik, ahlaki, pedagojik olan, kısacası iç dünyaya ilişkin olandır.” Roman kahramanı Hans Castorp’un tedavisi aynı zamanda “hastalık ve ölümle ilgili düşüncelerinin ilerici biçimde gözünün açılması süreci”dir. Yaşamda acı, hastalık, ölüm ve yozlaşmanın varlığı yaşamın reddedilmesi için neden olabilir mi, sorusuna yanıt aramaktadır Mann. Yüzyılların mirasını ve belleğini kullanmış ama klişeleri ters yüz ederek hastalığı yaşamın olumlanmasının metaforuna dönüştürmüştür.

Salgın hastalıklar konusunda yazılmış en kuşatıcı ve en felsefi roman Albert Camus’ün “Veba”sıdır (1947). Genç yaşta verem hastalığına yakalanan, 20. yüzyılın ilk yarısındaki büyük savaş felaketlerini yaşayan Camus’te ölüm duygusu her an yanıbaşında giden bir düşünce biçimiydi. Nitekim “Sisyphos Söylemi’ne “yaşamın yaşanmaya değip değmediğinde bir yargıya varmak felsefenin temel sorununa bir yanıt vermektir” cümlesiyle başlayacaktır. Varoluşçuluğunun çıkış noktası burasıdır ve “Veba” romanında bu soruyu yanıtlamaya çalışır. “Veba”da totaliterizme, burjuva toplumunun açgözlülüğüne göndermeler olmakla birlikte siyasi bir metafora -mesela Nazi işgaline- indirgenemez. Ölüm ansızın baskın yapmış ve insanların en kötü özelliklerini açığa çıkarmıştır. Buna karşılık iyilik de vardır insanlarda. Ancak basitçe iyilik-kötülük çatışmasına girmez. Camus, bir felaket üzerinden hayatın, varoluşun ifade ettiği anlamları sorgular. Bu sorgulamada yokluğa, yitirmişliğe, tecrite, umutsuzluğa dair ifadeler içinde bulunduğumuz dönemde hissedilenlerin edebiyat tarihindeki belki de en doyurucu karşılığıdır.

Dikkat çekmek istediğim birkaç eser daha var: Somert Maugham’ın -Çin’deki bir kolera salgını etrafında gelişen “Renkli Peçe”(1925), Gabriel Garcia Marquez’in yine aynı hastalığa ilişkin “Kolera Günlerinde Aşk”(1985) ve Jose Saramago’nun körlük metaforunu kulllandığı “Körlük” (1995) romanları yine insani acıları, değerleri ve toplumsal yaşantıyı öne çıkarmak yönündedir.

20.yüzyılın ikinci çeyreğinin en yaygın ve ürkütücü hastalığı olan kanserin ve en lanetli hastalık sayılan HIV’in romanlara -en azından türkçeye çevrilenlere- pek az konu edilmesi şaşırtıcı görünüyor. Belki arkasında dev bir endüstri barındıran “sağlıklı yaşam” sloganının zihinlerde yarattığı etkilerden belki de her türden mağdurluğun modern insanın ilgisini çekmemesinden. Özet olarak, günümüzde salgın hastalık teması distopyaların ve bilimkurguların konusudur. Bu durumun bilim ve teknolojinin gücüne biat etmişlikle ilgisi olmalı. İnsanlığın ulaştığı bu yüksek mertebede bilim ve teknolojinin her şeyin üstesinden geleceğine dair yaygın kabüllenme, üstesinden gelinemeyen bir virüs hakkındaki hikayeleri “fantastik”, “bilim-kurgu” ya da “distopya” kategorilerine “iteklemiş”tir. Oysa geleceğin karanlık görünümü sunan romanlardaki fantastik salgınlar bugün acı bir hakikat olarak duruyor karşımızda.

Distopik salgınlar ya da distopya “salgını”

Distopyalardaki artış elbette yakın tarihin konusu ama Distopya edebiyatının ilk örnekleri çok eskilere dayanıyor. Konumuzla da ilişkisi olan ilk örnek Mary Shelley’nin 1826’da -“Frankenstein”dan on yıl sonra yazdığı “The Last Man”, yani “Son İnsan” romanı. Shelley, 80’lerden sonra salgına dönüşecek bir temayı, salgın hastalık nedeniyle dünyadaki insan türünün yok oluşunu ve sağ kalan son insanın dramını işerken açıkçası “Frankeinstein”ı aşmış ama hak ettiği ilgiyi bulamamıştı.

Samuel Butler’in 1872’de yayımladığı “Erewhon”, distopyadan ziyade -İngiliz geleneğine uygun- bir hicivdir. Hayali Erewhon ülkesindeki çarpıklıklar üzerinden Victoria Çağı İngilteresi’ni eleştirirken hastalık kavrayışına da yer açar Butler. Erewhonlular’a göre yaşamda başarı elde etmek her şeyden önemlidir. Bu nedenle insanın başına bir felâket gelmesi, örneğin bir yakınının ölmesi neredeyse suç sayılır, çok ayıplanır. Hele hastalık, bir insanın işleyebileceği suçların en büyüğüdür. Bu yüzden de, vereme ya da başka bir hastalığa tutulanlar, ağır cezalara çarptırılırlar.

Alfred Kubin’in “Diğer Taraf”ı (1908) için de hiciv yoluyla eleştiri denilebilir. Ancak hem edebi açıdan hem daha başarılı hem de toplum ve hastalık eleştirleri daha keskindir.

1912 yılında yayımladığı “Kızıl Ölüm”da Jack London,  Shelley’nin mirasını sürdürür.  2013 yılında veba nedeniyle çöküşe geçen insanlığın 2070’lerdeki cehennemi görünümünün sergilendiği hikayesinde London’un üzerinde durduğu mesele medeniyet denilen yapıların, devletlerin ortadan kalktığı bir dünyada insanın ilkel bir varlığa dönüşmesidir.

Sherlock Holmes’un yaratıcısı A.Canon Doyle’un bu kez bilimkurgu meraklıları için kaleme aldığı “Zehirli Kuşak”(1913) romanı içerik açısından çok tatmin edici değil. Buna karşılık ölümcül bir küresel salgını konu edinen hikayesiyle güncelleşiyor.

Savaşların, siyasi ve toplumsal çalkalanmaların, muhtemelen “İspanyol giribi” gibi salgınların zihinlerde yarattığı imgelerle Distopya ve Bilimkurgu yazımı giderek hız kazandı. Aldoux Huxley’in “Cesur Yeni Dünya”sı ve George Orwell’in “1984”ü gibi iki başyapıtın etkileri de unutulmamalı. 20. yüzyıl distopyalarının iki kaynaktan beslendiği söylenebilir; bir yandan totaliterlik düşüncesi, diğer yandan -ve ilkine bağlı olarak- bilim ve teknolojik gelişmelerin daha güzel bir dünya sağlamaktan ziyade daha despotik yönetimlere yol açma potansiyeli.  Nitekim bu tedirginlik savaş sonrası yayımlanan ilk örneklere yansımıştır. Mesela Robert A. Heinlein “Dünya Batıyor”(1952) romanında mikrop savaşının, Nevil Shute “Kumsalda”da(1959) nükleer savaşın yol açtığı salgın hastalıkları, daha doğrusu dünyanın “nihai son”unu konu edinirler. İkisinde de kazanan yoktur, haklı-haksız yoktur, kaybedense insanlıktır.

Antikapitalist söylemlerden Malthusçu zihniyetlere dek geniş bir siyasi yelpazede tartışılan Ekolojik felaketler senaryoları en çok da bilimkurgu ve distopya edebiyatında işlenmiştir ve işlenmeye de devam ediliyor.  “Malthusçu zihniyet” ifadesi komplo teorisi gereği değil. ABD’de bu tarzda etkin baskı gurupları gerçekten var. Brian Stableford’un “Ekoloji Ve Distopta” makalesinde belirttiği üzere ABD’de -1950’lerde kurulan “Nüfus Konseyi”nin devamı olan- “Sıfır Nüfus Artışı” gurubu 1970’li yıllarda nüfus artışının olumsuz etkileri üzerine kurgulanmış bilimkurgu ürünlerine gerek sinemade gerek edebiyatta destek olmuştu. 70’li yıllarda bu tarz romanlarda yaşanılan patlamada  yabancı düşmanlığı ile el ele giden, kirlilik temasıyla tahkim edilmiş nüfus artışı korkusunun önemli bir payı vardır. Korkular sinema, Tv dizileri ve edebiyata ifadesini “zombi”lerde bulan korku imgeleriyle yansıyacaktır. 

19.yüzyılın popüler aşk romanlarında hikayeye çeşni katan, ağdalaştıran bir motifti hastalık ve salgınlar 20.yüzyılın ucuz bilimkurgularında ya da korku edebiyatında da aynı işlevi gördüler. Son yıllarda bizatihi bir salgına dönüşen zombi teması bunun en uç örneğidir. Yaşayan ölü maceraları barındırdıkları şiddetle “korkunç” nitelemesini hak ediyorlar. “Korkunç”un yanına “iğrenç”i de eklemek gerekir. Ama asıl iğrenç olan her yanından fışkıran faşizan ideolojilerinde. İnsanları ölüler ve yaşayanlar ya da hastalıklı ve sağlıklı ikilemine sıkıştıran, giderek bu ikilemin normal ve normaldışı, modern ve premodern ikilemlerini çağrıştırmasını sağlayan kurgu içerisinde ölülerin en vahşi yöntemlerle imha edilmesi meşrulaştırılıyor. Asıl meşrulatırılan kendi normlarının dışında kalanların yok edilmesidir ki söz konusu normdışılık -ırk, dil, din, cinsten tutun da yoksulluğa kadar genişleyen- pek çok alana yayılabilir.  Susan Sontag’ın itiraz ettiği modernleştirilmiş ortaçağ eskisi metaforlar ne yazık ki popüler kültür ürünlerinde fütursuzca kullanılıyor ve çok daha derin izler bırakıyor.

Ancak ekoloji merkezli temalar kapitalizm eleştirisi yapmaya da çok uygundur ve muhalif yazarların elinden çıkan çok sayıda romanda etkili biçimde kullanılmıştır. İmha edilmesinde sakınca olmayan “zombi”lere farklı yaklaşımlarıyla James S.A. Corey’in “Leviathan Uyaniyor” (2011) ve M. R. Carey’in “Tüm Sırların Sahibi Kız”(2014) romanları anılmaya değer. Ama Colin Whitehead’ın “Bölge Bir”ine(2011) özel bir yer açmak isterim. Colson Whithead popüler kültüre yerleşmiş zombi şablonların farkındalığıyla, dahası bu şablonlara ve şablonların barndırdığı zihniyete duyduğu rahatsızlıkla kurgulamış hikayesini. Whitehead de bir virüs salgını sonucu yayılan “ölülük” halini kullanıyor ama söz konusu ölülüğün daha öncesindeki “canlılıkla” farksız olduğunu sezdirmeyi ihmal etmeden… Bir adım daha attığımızda çizilen  kıyamet tablosunun bilinmeyen bir geleceği değil tam da günümüzü resmettiğini, toplum dediğimiz kalabalığın yaşayan ölülerden ibaret olduğunu anlıyoruz. Üstelik kötülük ve tehlike sadece hastalığa yakalanmış, leşe dönmüş varlıklardan kaynaklanmıyor. Kötülük bu toplumun içinde saklı!..

Distopik bir kurgu olmamasına rağmen Meksikalı yazar Yuri Herrera’nın “Bedenlerin Göçü” (2013) romanını da anmakta yarar var. Yuri Herrera siyasetten ziyade siyaset felsefesine açılan anlatısına bir gerçeklikten esinlenerek başlamış ama hikayeyi başka salgınlara evriltmiş; “Bu salgının ne olacağı üzerine birkaç modelim vardı” diye açıklıyor niyetini, “ancak benim için tanımlamak önemli değildi. Domuz humması salgını hakkında, deli dana salgını hakkında düşünüyordum; ama aynı zamanda, birbirimiz için beslediğimiz düşmanlık, korku, nefret, kayıtsızlık salgını hakkında da düşündüm. Bu, şiirsel anlamda, yüzyılımızın salgınıdır. ” Buradan hareketle, dünyayı başka bir bakış açısıyla yeniden yorumlamak için salgın metaforunu kullanıyor ve pek çok insani ve ahlaki meseleye açılan Kafkaesk bir atmosfer yaratmayı başarıyor.

Hastalık salgınlarına yer veren distopik romanların bir çoğunda felaket nedeniyle geleneksel toplum düzeninin parçalanması işlenmiştir. Sözkonusu parçalanma değerler yitimine, yabancılaşmaya ve çatışmaya yol açacaktır. Bireylerin umutsuzca hayatta kalmaya çalıştıkları böyle bir dünyada kaostan istifade eden -kendi iradesini zayıflara ya da çaresizler dayatan- tiranların, tiranlaşan şirketlerin, yeni mesihlerin, ataerkilliğin yeni biçimlerinin ortaya çıkması kaçınılmazdır. Zira sürüleşme ve güdülme insanın hayvani doğasındandır.  Ama insan dış dünyaya ve kendi ilkel doğasına mücadeleyle benliğini bulmuş bir varlıktır da. Romanlara yansıyan işte bu çatışmalardır ki distopyalara feminist, anarşik ve ekolojik bir boyut da kazandırırlar.

Dünyanın dört bir yanından birkaç iyi örnekle kapatalım; Connie Wills’in “Kıyamet Kitabı” (1992), Frank Schatzing’in “Sürü”sü (2004), Margaret Atwood’un “Antilop ve Flurya” (2003), “Tufan Zaman (2009) ve “DelliÂddem”den (2013) müteşekkil üçlemesi, Marie Lu’nun “Efsane”si (2011), Jane Rogers’ın “Jessica Lamb’in Vasiyeti” (2011), Suzanne Young’un “Program” serisi (2013), Emily ST.J Mandel’in “İstasyon On Bir”i (2014), Yoko Tawada’nın “Tokyo’nun Son İnsanları” (2014), Niccolò Ammaniti’nin “Anna”sı (2015), Naomi Alderman’ın “Güç”ü (2016), Agustina Bazterrica’nın “Lezzetli Kadavralar”ı (2017), Sophie Mackintosh’un “Su Kürü” (2019), aç gözlü şirketler, otoriterleşen yönetimler, bilimin manüpüle edilmesi, zengin-yoksul karşıtlığı, çocukluğun yitimi, kadınların başkaldırısı gibi temalarıyla salgın belasının siyasi ve toplumsal vizyonunu ortaya koyuyorlar.   

Velhasılı…

Kötü bir duruma düşüldüğünde akla ilk gelen sözcüklerdendir “Kıyamet”. Koptu kopacak gibidir. Ama aslında bu söz akla geldiğinde kıyamet bir süreç olarak çoktan işlemeye başlamıştır. Bugün de öyle. Kıyametin içindeyiz ve bu “uzun süren bir televizyon dizisi”  gibi uzun yıllar yakamızdan düşmeyecek. Aslında kıyamet ilk insanla başlayıp son insanla bitecek bir süreç. Yani hem gerçekleşen hem gerçekleşmeyen bir felaket. Doğa kaynaklarının tahribi, çevre kirliliği, pekçok canlı türünün sonunu getiren savaşlar, iktisadi bunalımlar, ansızın orta çıkıp ortalığı kasıp kavurduktan sonra uykuya dalan hastalıklar…. Bunların hepsi de yüzyıllardır tekrarlanan ve her tekrarlanışında kıyamet imgesi uyandıran olgular. Ve işte bu nedenle “kıyametin fiilen gerçekleşmekte olup olmadığını da, yoksa zaten gerçekleşmiş mi olduğunu da henüz bilmiyoruz”.

Belki de bu bilinmezlik şaşkına çeviriyor insanları, distopik bir romanın içinde yaşıyormuş duygusu yaratıyor.  Bu, “gerçeklik duygumuzu, insanlığımızı hedef alan ve şimdiye dek eşine benzerine rastlanmamış bir şiddettir”. Tıpkı Adrian Barnes’ın distopik romanı “Uyuyamayanlar”da (2012) söylenenler gibi;

“Tüm bilimkurgu kâbuslarımız gerçeğe dönüşüyordu. Derken aklıma dank etti: hayal edebileceğimiz her şey mümkündü. Her şey. Hayatım boyunca, dünyanın çoğuyla birlikte, sonsuz bir kültürel snuf-pornosu döngüsüne maruz bırakılmıştık. Nükleer silahlar, savaşlar, ekonomik felaketler ve/veya zombi saldırıları… Ama hiç ciddiye almamıştım. Belki de ağlayarak, daha bir hafta önce öfkeyle inkâr ettiğim masumiyetimin ağıtını yakıyordum”…

Gerek Susan Sontag’ın “Metafor Olarak Hastalık” incelemesinin gerekse de yukarıda kısaca değindim yazınsal külliyatının yani hastalık hikayelerinin bize anlattığı tam da budur. İnsanlık binlerce yıldır çok sayıda kriz/kıyamet sınavından geçmiş ne yazık ki geriye her seferinde dersine çalışmadığı gerçeği kalmıştır.

Yazının icadından bu yana insan, toplum ve siyasetin, güç ilişkilerinin büyük bir ilerlemeye tekabül etmediğini anlatıyor salgın hastalık hikayeleri. Ölüm düşüncesinin bireylerde yarattığı korku, panik, bencillik ve teslimiyet siyasete ve inanç biçimlerine de yansıyor; tekerrür eden aynılıklarla… Evet, “Tarih kendini tekrar eder” ama Marx’ın da söylediği üzere “ilkinde trajedi şeklinde, sonrasında maskaralık”… Bilimin, felsefenin, edebiyatın döne döne anlatmaya çalıştığı işte bu deneyim, donanım edinememişlik halleri, kısacası maskaralıklardır. Oysa “yaşamda acı, hastalık, ölüm ve yozlaşmanın varlığı yaşamın reddedilmesini gerektirmez”. İnsana yakışan yaşamı reddetmemek, daha iyi bir dünyanın haylin kurmak ve ütopyalarından vazgeçmemektir. Zira kıyamet zamanlarında yitirilen ütopya düşüncesi insan iradesinin çöküşü anlamına gelecek, “ütopyalardan vazgeçerek insan, tarihi şekillendirme iradesini ve beraberinde onu anlama yeteneğini yitirecektir.”

Efsanelerden çağdaş distopyalara, edebiyatın iyi örneklerinde vurgulanmaya çalışılan ölüm değil -ölüm korkusuyla çöküşe geçen- kendi tarihini yapma iradesidir. Otoriter bir sistemin kabulünden, toplumun atomize olmasına, dayanışma ve acıma duygusunun tükenmesine, etik değerlerin imhasına kadar yayılan gerçek bir tehdit.

Yazıda adını andığımız eserlerin çoğunda bu tehdidi göğüsleme ve insanları uyarma isteği var. Sadece hayatta kalmak ile igili değil, aynı zamanda bizi hayatta tutan şeylerle de ilgili bu anlatılar. Yani sevmekle, kaybetmekle, sorumlulukla, korkuyla ilgili. Yaşam süresinin kısaldığı bir dünyayı anlatıyorlar; önemli olanın insanın o süreyi nasıl geçirmiş olduğunun farkındalığıyla.