Pazar , 4 Aralık 2022

*Faşizmin küresel yayılması COVID-19’un yayılması kadar gerçek – Walden Bello

 

Far-right anti-refugee protesters in Germany (Photo: Shutterstock)

 (Photo: Shutterstock)

Faşizmin küresel düzeyde yaygınlık kazanması, koronavirüs salgınının (COVİD-19) dünya çapında yayılması kadar bir gerçek. Akademik analiz açısında konuyu ele alacak olursak; “faşist eğilimli” bir hareket ile gerçek anlamda faşist bir hareket arasında veya aşırı sağcı faşist bir rejim ile otoriter popülist faşist bir rejim arasında ayırım yapmak meşru bir çaba olabilir. Ancak, ben Filipinler parlamentosunun eski bir üyesi ve aynı zamanda ülkemde sokak aktivistiyim. Akademisyenlere büyük bir saygım olsa da, pratik siyaset alanında faaliyet gösteren biz aktivistler akademisyenler gibi hareket etme lüksüne sahip değiliz.

Benim açımdan, politik bir hareket veya siyasi bir kişilik aşağıya çıkarılan beş özelliği barındırıyorsa faşist olarak kabul edilir;

  • Demokratik prensip ve usullere karşı küçümseyici tutumları ve nefret duyguları vardır.
  • İktidarın şiddet uygulamalarına itiraz etmez ve şiddeti teşvik eder.
  • Antidemokratik düşünce ve davranışları destekleyen öfkeli bir kitle tabanı vardır.
  • Bazı toplumsal grupları günah keçisi olarak alır ve belirli sosyal grupların zulmünü destekler.
  • Bu davranışları sergileyen ve normalleştiren karizmatik bir lider tarafından yönetilirler.

 

Tehdidi küçümsemeyin

 

Benito Mussolini ve Adolf Hitler İtalya ve Almanya’da sosyal ana akımları oluşturan halkı meydanlarda coşturmaya çalıştıkları zaman, sol kanat, merkez ve geleneksel sağ kanat politikacıları Mussolini ve Hitler hareketlerinin zamanla ülke siyaset sahnesinden çekileceklerini düşündüler, parlamenter demokratik sistem içinde faaliyet göstermekte olan bir takım tuhaf hareketler olarak kabul edip görmezden geldiler.

Donald Trump Kasım 2016’da ABD Başkanı seçildiğinde, film yapımcısı yenilikçi Michael Moore gibi bir avuç kanat önderi kesim haricinde bütün Amerikalılar şaşkınlık geçirmişlerdi. Ancak, çoğu insan, Başkanlık Makamının, bu beklenmeyen reality şovu program starı Donald Trump’ı, dünyanın en eski demokrasi ülkesi ABD’nin demokrasi gelenekleri ve göreneklerine saygılı, uygun bir başkana dönüştüreceğini tahmin ediyordu.

Filipinlerde 2016’da yapılan seçimlerinden önce Rodrigo Duterte’nin, 1917-1989 yılları arasında kurduğu otoriter rejim ve baskı uygulamalarıyla bilinen yeni bir “Marcos” olacağına dair yapılan pekçok uyarıdan sonra, Duterte’nin başkanlık döneminde iki ay boyunca Duterte’nin “orijinal bir faşist” olduğunu bende yazmıştım. Ancak, pek çok kanat önderi, akademisyen ve hatta kimi ilerici kesimler “faşist” kavramını kullandığım için beni eleştirmişlerdi.

Siyaset uzmanlarının Macaristan’da Victor Orban, Hindistan’da Narendra Modi, Brezilya’da Jair Bolsonaro gibi siyasi kişiliklerin ülkelerinde başkanlık seçimlerini kazanmaları bir şans esri olduğu düşünmeleri ne kadar yanlış bir bakış açısı olduğunu gördük. Akademisyenler  “ağır şartlar” olarak nitelendirdikleri davranışları sanki küçümsüyor gibiler. Ancak faşist siyasetçilerin demokrasiye yönelik oluşturdukları tehdidi hafife almanın doğurabileceği sonuçlar akademik bir sonuca varma değildir. Donald Trump’ın aslında kazandığı seçimlerde engellendiğine dair sistematik yalanları yayarak ve vatandaşları şiddetli bir ayaklanmaya teşvik ederek ABD’de barışçıl bir iktidar devrini engellemeye yönelik neredeyse başardığı girişimini unutmamak yerinde olur.

Başka alan kariyerlerini bu kadar yakından takip etmemiş olanlar için bu faşist yönetimlerin hükümdarlık dönemlerinin önemli noktalarını açıklamama izin verin: Beş yıllık yönetim dönemi ve 20.000’den fazla yargısız infazdan sonra “faşist” kavramı aslından tanımlama yapmak üzere en hafif terimlerden biridir. Oysa Rodrigo Duterte için kullanılan tanımlayıcı kavramlar “seri katil” veya “kitlesel katil” olarak tercih ediliyor. Narendra Modi uyguladığı Hindu milliyetçiliği projesiyle, Gandi ve Nehru dönemleri seküler ve bünyesinde farklı sosyal grupları barındıran Hindistan’ı geçmişte kalmış bir Hindistan haline getirmiştir. Victor Oban ve başında bulunduğu Macar Yurttaş Birliği Partisi Macaristan’da demokrasiyi kısırlaştırmayı neredeyse tamamlamış bulunuyor.

 

Demokrasi tehlikede

 

Amerika Birleşik Devletleri, Hindistan, Brezilya ve Filipinler bundan sadece dokuz yıl önce dünyanın en büyük yedi demokrasi ülkesinden dördü olarak gösteriliyorlardı. Günümüzde ise söz konusu ülkelerden üçü en azından liberal olmayan demokratik sistemlere dönüşümlerini tamamlamaya kararlı faşist yöneticiler tarafından yönetiliyorlar. ABD ise iktidarda kalma kararından vazgeçmeyen faşist bir liderin ellerinden zar zor kurtulmuş oldu.

Amerika’da 2016 yılına kıyasla 2020’de 11 milyon daha fazla Amerikalının Donald Trump’a oy verdi. Cumhuriyetçi Parti seçmenlerinin % 70’i Trump’ın seçimleri kazandığına dair üretilen yalan kanıtlara inanıyor. Cumhuriyetçi Partinin yol gösterici ideolojisi olarak ortaya çıkan beyaz ırkın üstünlüğü ve açık bir şekilde öfkeli aşırılıkçılar koalisyonu olan Partinin itici gücü olan şiddete başvurarak iktidarı alma girişiminden sonra başkanlık makamının Joe Biden’a geçmiş olmasına rağmen Amerikan demokrasisinin neredeyse yoğun bakımda bir hasta olduğunu kim inkâr edebilir?

Bu noktada üç hususu vurgulamak isterim: İlki, bu dönemde, faşizmin özellikleri benzersiz bir şekilde bir araya gelmiştir. Günümüz dünya koşullarında, ideal tipte denilebilinecek bir faşistin siyaset sahnesinde boy göstermesini bekliyorsak, yani Adolf Hitler’in burnundan düşmüş bir faşist imajını görmeyi bekliyorsak, sonsuza kadar daha çok beklemiş oluruz.

İkincisi, faşizmin karakteristik temel özellikleri hemen bir anda ortaya çıkmazlar. Faşizmin bu özellikleri, Benito Mussolini’nin İtalya’da iktidara gelmesinden 16 yıl sonra, yani 1938’de çıkarılan yasalarla Yahudilere yönelik tasfiye edici politikaların uygulamaya konulmasında olduğu gibi, günün geç saatlerinde ancak kurumsallaşabilirler.

Amerikan demokrasisinin temel taşı olan seçmen çoğunluğu kararına saygının gereği iktidarı barışçıl bir yolla yeni seçilmiş başkana devri konusunda halk iradesine açıkça saygı göstermeme isteğine önceki Başkan Donald Trump’ın Kasım 2020 seçimlerini kaybetmesine kadar tanık olunmamıştı. Narendra Modi ve Hindistan’da merkez sağ parti Hindistan Halk Partisinin 2014’te iktidarı alıncaya kadar Müslüman vatandaşlar hakkındaki kışkırtıcı düşünceleri çoğu vatandaş tarafından basit retorik alışkanlıklar olarak değerlendirilmiş ve ciddiye alınmamıştı. Ancak, iktidar partisi taraftarları, izleyen dönemlerde haksız yere sığır tüccarı sıfatıyla küçümseyip suçladıkları Müslüman vatandaşları linç etmeye başlamış, ayrıca bu kesimin gettolarına yapılan çete saldırıları marifetiyle Müslümanların sosyal itaati alt zemini yasallaştırılmıştı.

Üçüncüsü, faşist bir hareket, iktidar olmadan önce faşist olarak damgalanmaktan çekindiği için, iktidar olma imkânını elde etmeye ne kadar yaklaşırsa, liberal ve ilerici basının ileri sürdükleri kadar kötü olmadığı konusunda seçmenleri inandırmak amacıyla demokratik süreçlere ve değerlere saygı göstermesi gerektiği hissiyatı içinde olduğunu söyler.

Almanya’daki, Almanya Alternatif Partisi liderleri Alman geleneksel ana muhafazakâr partisi olan Hıristiyan Demokrat Parti ile iktidar koalisyonu ortağı olmak amacıyla koalisyon şartlarına uygun davranacakları ve güvenilebilir sorumlu politikacılar olma imajını geliştirmek üzere çokça çaba harcıyorlar. Bereket versin ki, tam da anlaşma sağlamayı başardıklarını düşündükler zaman, saflarında birisinin çantasında bir kara kedi çıkarıverdi. Tıpkı Alman Alternatif Partisinin basın sözcüsü Christian Lueth’in kısa bir süre önce göçmenler konusunda bir sağcı blog yazarına güvence vermesinde olduğu gibi. Almanya Alternatif Partisi Sözcüsü  “Göçmenleri daha sonra her zaman vurabiliriz, bu sorun değil. Veya onları zehirli bir gazla öldürebiliriz. Benim açımdan sorun olmaz” şeklinde açıklama yapmıştı.

Yirminci yüzyılın ilk yarısında faşizmi doğuran ve 21.yüzyılın ikinci on yılından sonra faşizmin yeniden ürediği verimli toprak haline gelen Batı ve Orta Avrupa ülkelerinde kısa bir inceleme yapacak olursak, faşist bir dirilişin yeniden canlandığını nasıl inkâr edebiliriz?

2000’lerde Avusturya’daki istikrarsız iktidar koalisyonları döneminde kısa süreli küçük ortaklıklar dışında hiçbir radikal sağ rejim yönetimi olmamakla birlikte, Doğu Avrupa’da iki ülkede ideolojileri birbirlerine çok benzeyen iki hükümet var; Macaristan’da Victor Orban partisi, Macar Yurttaş Birliği ve Polonya’da Hukuk ve Adalet Partisi hükümetleri. Avrupa’da aşırı sağ partinin ana muhalefet partisi olduğu dört ülke ve aşırı sağın hem parlamentoda ve hem de sokaklarda etkili varlık gösterdiği yedi ülke var.

 

Siyasi başarıya zemin hazırlanıyor

 

Günümüz koşullarında faşizmin dirilişini yalnızca politik başarı açısından değerlendirmek, dünyayı anlamak açısında, dar görüşlülük olur. Bir bölgede faşist fikirlerin yaygınlık kazanması, seçimlerde başarı kazanmasından çok daha hızlı olur ve aynı zamanda nihai politik başarının da temelini oluşturur. Irkçılık ideolojisi, beyaz ırkın üstünlüğü, şiddet uygulamalarının teşvik edilmesi, komplo teorileri – Müslümanların Hindistan’da demografiyi değiştirmek üzere “aşk cihatçılarının” Hindu kızlarını baştan çıkarması örneğinde olduğu gibi – ve benzeri varsayımlar çevrimiçi olarak hızla yayılır, internet ağlarının yankı odalarında normalleşir ve en sonunda meşru hale getirilir.

Batı’da liberal demokratik inançların erozyona uğratılamayacak kadar sağlam bir yerde yerleşik olduğunu düşünen kimi insanlar nezdinde Holokost olgusu inkârının Avrupa’da otuz yıl öncesine göre daha yaygın olduğu ve Amerika Birleşik Devletlerinde yapılan anketlere verilen cevaplarda  “Y” kuşağı ve Gen-Z katılımcıları arasında Holokost hakkında yaygın düzeyde cehaletin var olduğu görülmektedir.

Şayet konuyu abarttığımı düşünüyorsanız, 2020’de Almanya’da görülen anti-semitik olayların, işlenen politik amaçlı suçlarla ilgili veriler toplamaya başladıkları 2001’den beri en yüksek oran olan 2275’e yükseldiğini bildiren Alman yetkililerin seslerini dinleyin. “Anti-semitizm düşüncesinin sosyal olarak tekrar kabul edilebilir” hale geldiğini ifade eden Almanya Yahudileri Merkez Konseyi Eski Başkanı Charlotte Knobloch’un söylediklerini dinleyin. Almanya’da en büyük muhalefet partisi olan Almanya Alternatif Partisinin hem İslamofobi ve hem de Yahudi düşmanlığının yuvası sıfatıyla şüpheli bir faşist organizasyon olarak incelenmeye almak üzere bu güne kadar görülmemiş bir talepte bulunan Alman İç İstihbarat Teşkilatı yetkilileri ile görüşün.

Faşistler ilk önce göçmenleri hedef alıyorlar

Bugün faşistlerin ilk olarak hedef aldıkları kesimler, beyaz ırktan olmayan göçmenlerdir. Bir bireyin göçmen karşıtı duygulara sahip olması, o bireyin kararlı bir faşist olduğu anlamına gelmez. Ancak, bu bakımdan sorunlu olan husus; Trump yönetiminin Orta Amerikalı ve Meksikalı göçmenlerin durumunda olduğu gibi insan haklarını ihlal etmek, sığınmak durumunda kalan insanların siyasi mülteciler olgusuyla sınırlandırmak, insanları “suçlu” olarak görmek veya “ulusal güvenlik riskleri” açısında sınır dışı etmek, “asimilasyona” tabi tutmak, ebeveynlerin ve çocukların bir arada kalma hakları gibi temel insan haklarını yok sayarak ihlal etmektir.

(Yabancı bir ülkede) en savunmasız olanlar göçmenlerdir ve örgütlü faşist grubun ilk hedefleridirler. Ancak, faşistlerin belirledikleri bu hedefleriyle yetinmeyecekleri konusunda emin olabilirsiniz. Pastor/Papaz Niemoller’în ünlü bir şiirinde dile getirdiği şekliyle “faşistler sizinle ilgilenmek üzere tekrar gelinceye kadar güvende olduğunuzu düşünebilirsiniz, ancak, o zaman durumunuzu konuşabileceğiniz hiç kimse kalmayacak.”

Faşizm canavarı Almanya’da vurulmuş zincirlerine karşı mücadele ediyor. Washington D.C’de zehirli dişlerini göstermiştir. Filipinler ve Hindistan’da kan dökmektedir. 20.yüzyıl ilk başlarında ortaya çıkan bu faşizm canavarı kendi sıfatıyla anmaktan çekinme hatasına tekrar düşmeyelim.

 

Çeviri : Nizamettin Karaben

 

*CounterPunch.org  / 07 Mayıs 2021