Pazar , 4 Aralık 2022

Ahmet Türk: HDP ve Kürtlerden uzak duran muhalefetin demokrasi projesi net değil. Helalleşme yerine yüzleşme lazım (2)

Muhammed Zahit Gül ve Faik Bulut

Fotoğraf: Burak Ütücü/Independent Türkçe

Faik Bulut: Siyasi durumu nasıl görüyorsunuz? Memleketin hali ne durumda?

Zor bir dönemden geçiyoruz. Hukukun ve adaletin askıya alındığı, hak ve özgürlüklerin kısıtlandığı bir dönem bu… Elbette umutsuz değiliz. Biliyoruz ki bu ülkenin insanları hep eşit, özgür ve kardeşçe yaşamayı hedeflediler. Birlikte yaşamı güzelleştirmeye çalışıyorlar. Ama gerçekten de bugünkü mevcut durum sisli pusludur.

İktidar tarafından benimsenen ideoloji ve uygulanan siyaset halkları ayrıştırıp karşı karşıya getiriyor. Bu da hem Türkiye’nin, hem de Kürt halkının geleceğine büyük zararlar veriyor. İnanıyorum ki bir gün halklarımızın ortak demokratik değerlerde buluşacağı bir anlayış bu topraklarda egemen olacak ve kardeşçe yaşamanın yolları açılacak.

Türkiye elbette Ortadoğu’da önemli bir aktör… Kürtler de bu coğrafyada önemli bir potansiyele sahipler. Devletin resmi ideolojisi ise Kürtleri sindirmeye, susturmaya yönelik bir anlayışla yaklaşmayı öngörmekte… Oysa buradaki halkların buluşmasıyla Türkiye, Ortadoğu’da çok daha etkili bir ülke olabilir ve Ortadoğu ölçeğinde demokrasinin gelişmesine katkı sunabilir. Maalesef bugün sindirme, susturma yöntemleriyle hareket ediliyor.

Biliyorsunuz, yaşadığımız süreçte halkımızın iradesiyle seçilmiş olan belediye başkanları görevlerinden alındı. Büyük bir kısmı cezaevlerine, zindanlara gönderildi. Yerlerine kayyımlar atandı. Demokrasinin yerel ayağı yok edildi. Bu tutum halkta bir tepkinin, bir öfkenin gelişmesine neden oldu. Oysa insanlarımız, bizler yani siyaseti bilenler demokrasiye inandık. Şimdi ise hiç mutlu değiliz.

AKP, vesayete karşı bir politika güderek ya da o söylemlerle ortaya çıktı ve kazandı. Fakat bakıyoruz, yeni bir vesayet sistemi geldi. Tabii ki bu, biraz da demokrasi kültürüyle ilgili… Böyle bir anlayışla bu ülkede demokrasiyi içselleştiremezsiniz. Farklı kimliklerin, inançların, grupların hak ve özgürlüklerin var olduğunu kabullenip içselleştirmediğiniz takdirde ise hiçbir sorunu çözemezsiniz. Sonuçta resmi ideolojinin baskıcı ve inkârcı noktasına varırsınız.

Bir meseleyi samimi olarak çözmek için, önce onu benimseyip içinize sindirmeniz gerekir. Şimdi bakıyoruz iktidar sahiplerinin Türkiye’yi yenileme, yeni bir anlayış, yeni bir sistem kurma konusunda bir hedefi kalmadı. Oysa onlar vesayet karşıtı söylemlerle ortaya çıktıklarını ifade etmişlerdi. Gelgelelim tam tersini yaptılar; vesayet anlayışını ve politikasını ülkede egemen kıldılar.

Kürtler de bu ülkenin yurttaşı, vatandaşı. Onların da bir dilinin, bir kimliğinin, bir hukukunun olduğunu kabul etmezseniz, hiçbir sorunu çözemezsiniz. Sonuçta geçmişte söylediğiniz,
savunduğunuz hiçbir inancı ve fikri gerçekleştirme şansına sahip olamazsınız.

Elli yıldan beri siyasetin içindeyim. 1973 yılında parlamentoya girdim. Altı dönem milletvekilliği yaptım. İki dönem Mardin Büyükşehir Belediye Başkanlığı görevinde bulundum. Görebildiğim kadarıyla mevcut siyaset sistemin sorunlarını çözmeyi değil, sorunlardan beslenmeyi esas alan bir mantığa sahip.

Bütünsel olarak baktığımızda, iktidarın bir Kürt düşmanlığı politikasını benimseyip uyguladığını görüyoruz. Neden derseniz, çünkü toplumun özgürleşmesini istemiyorlar. Bu tür politika ve uygulamalarla Kürtleri düşman gösterip buradan bir çatışma anlayışı çıkarmak suretiyle Türkiye’deki apolitik ve milliyetçi kesimi kendi tekellerinde tutmaya çalışıyorlar. Verebileceği başka bir mesajı yok mevcut iktidarın.

Ekonomiye baktığınızda gidişat çok kötü, yoksullaşma yaygınlaşmış, insanların büyük çoğunluğu açlık sınırında yaşam mücadelesi veriyor. Peki, ne yapıyor ve ne yapacak AKP? İllaki gündemi değiştirecek bir durumu icat ederek iktidarını sürdürme gayretinde olacak.

E, gündem neyle değişir? Kürtlere karşı yürütülen politika işte bunun tipik örneği. Birçok milletvekilimizin dokunulmazlıkları kaldırıldı, zindanlara atıldı. Birçok kişi yurtdışına çıkmak zorunda kaldı. Hemen hemen yargılanmayan kimse kalmadı. On binin üzerinde Kürt siyasetçi cezaevlerinde. Büyük bir kısmı yargılanıyor. Türk veya Kürt, fikir ve düşüncesini ifade eden herkes mutlaka zindanlara atılıyor. Bunun değişmesi konusunda ısrarlı olacağız.

Bakın bizim halkımız, ortak demokratik değerlerde buluşmayı esas alıyor. Buluşmak istiyor. Ama siz bunun önünü kapatıyorsunuz. Aslında bu söylediklerimiz, toplum tarafından da yavaş yavaş kabul görmeye başladı. Ancak ne yaparsak yapalım, bu devleti yönetenler ve iktidarda olanlar maalesef birçok şeyi görmezden geliyorlar. Milliyetçilik temelinde halkı ve toplumu hem geriyor hem de ayrıştırmak suretiyle ayakta kalmayı amaçlıyorlar. Bütün mesele burada düğümleniyor.

4.jpg
Ahmet Türk, Independnet Türkçe için Muhammed Zahit Gül ve Faik Bulut’un sorularını yanıtladı

 

F. Bulut: Peki, sizce AKP özellikle de Recep Tayyip Erdoğan mı devletçi anlayışı benimsedi? Yoksa devletçi anlayış mı, AKP’nin milliyetçi-mukaddesatçı çizgisine geldi?

Aslında fikir itibarıyla çok da farklı değiller. Esasında bu bir sistem meselesidir. Bazı siyasi partiler mevcut sistemi ıslah etmek (reform yapmak) üzere mesajlar veriyorlar. Sistemi değiştirme, Türkiye’yi dönüştürme diye bir hedefleri yok. Bugünkü muhalefet de toplumu gerçekten güçlendirecek, cesaretlendirecek, toplumun geleceğini değiştirecek bir mesaj vermiyor.

Altı parti bir araya geliyor. Sormak lazım: Ülkenin en önemli sorunu olan Kürt meselesi hakkında ne düşünüyorsunuz? Keza, kararnamelerle mağdur edilen insanlarla ilgili neler yapacaksınız? Haksız yere cezaevlerinde bulunan Kürtler, demokratlar, aydınlarla ilgili çözümünüz nedir? Ortadoğu’daki komşularla ilişkileri nasıl düzenleyeceksiniz? Demokrasi adına neler yapacaksınız? Kürt meselesinin çözümü konusunda İYİ Parti ile CHP nasıl anlaşacak?

Sürekli “Parlamenter sisteme yeniden dönmekten” bahsediyorlar. İyi de parlamenter sistem daha önce de vardı ama sorunları çözmüyordu ki. Eğer parlamenter sisteme geçecekseniz, bu parlamenter sistemin muhtevası nedir, bunu da açıklamanız gerekir.

Millet İttifakı’na baktığımızda bizim beklentilerimizi çözecek bir anlayış göremiyoruz. Ellerinde somut bir şey yok. Çünkü birikip kangrene dönüşmüş sorunlar tartışılmıyor. Maalesef durum bu! Bugün verdikleri mesajlarda başta Kürt meselesi olmak üzere Türkiye’nin en önemli sorunları hakkında çok farklı düşündüklerini görüyoruz. AKP öncesi veya mevcut parlamenter sistem içinde bunları çözme şansının olmadığını da görüyoruz.

Muhalefetin ortaklığından söz ediliyor ama gelecekle ilgili projeler konusunda net değiller.
Altı partinin yarınla ilgili ne yapacaklarını açıklamaları gerekir. Aralarında ilkeli bir birleşme olmalıdır… Ortak bir bildiriyle birliğe ve çözüme dair hedeflerinin ne olduğu konusunda topluma mesaj vermeleri şarttır.

F. Bulut: Ortak mesaj ne olmalı sizce? 

Mesaj şudur: Türkiye’nin gerçek sorunlarını gündemlerine alıp, hangi yol ve yöntemlerle bunları çözeceklerini ortak bir şekilde açıklamaları lazım.

Evet, bugün ortaklık var lakin parlamentoya girdikleri zaman her parti kendi siyasetini uygulayacak. Şimdi açıkça ifade etmek lazım; Kürt parlamenterlerin dokunulmazlıkları gündeme geldiği zaman İyi Parti, bunları meclisten atmaktan bahsediyor. Bunu söyleyenler, yarın bu meseleleri nasıl çözecekler? Cumhuriyet Halk Partisi ve diğer partilerle nasıl bir araya gelecekler?

Şunu gözlemeyebiliyorum: Geçmişte siyasal düzlemde karşı karşıya geldiğimiz ve çok eleştirdiğimiz Saadet Partisi ile Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu, bugün daha fazla barışı ve toplumun ortaklaşmasını talep eden bir noktadadır. Keşke diğerleri de bu kadar samimi davranabilseler!
Sorunların artık ortak akılla çözülmesi ve herkesi kucaklayacak bir anlayışla yaklaşılması gerektiğini herkesin görmesi gerekiyor.

1.jpg
Fotoğraf: Burak Ütücü/Independent Türkçe

 

F. Bulut: Peki, sizce muhalefet ve bilhassa CHP bahsettiğiniz hususlarda çekingen mi davranıyor? Yoksa “çözüm projelerimizi daha sonra açıklarız” tutumu içindeler mi? Mesela CHP diyor ki: “Bu devlete sahip çıkacağız!” Ama mevcut devlet aygıtının gerçekte tek parti devletine dönüştüğü ortada. Böyle bir devlete mi sahip çıkacaksınız yoksa devleti demokrasi temelinde mi dönüştüreceksiniz? 

Zaten sıkıntı da burada, yani demokratik bir devlet noktasında… Sosyal hak ve özgürlükleri esas alan bir devlet yapısı şarttır. Ülkenin bütün sorunlarıyla yüzleşebilecek bir devlet yapısı lazım. Buna “İkinci cumhuriyet” veya “21. yüzyılın cumhuriyet devleti” denilir mi, bilemem. Her durumda gerçekten demokratik bir cumhuriyete ihtiyaç var. Herkesi kucaklayan, farklılıklarını kabullenip gözeten, onların hak ve özgürlüklerini içselleştirip teminat altına alabilen bir devlete, bir cumhuriyete ihtiyacı var.

CHP elbette ki dostlarıyla birlikte bir partiye sahip… Kendi başına da seçimlere girecek. Kürtler de öyle. Cumhurbaşkanlığı seçiminde de sonuçta ikinci tura kalan iki ittifaktan biri tercih edilecek. Ama şunu söylüyorum: CHP, “çantada keklik” gibi görerek Kürtleri muhatap almadan “yan cebime koy” türünden bir mantıkla yaklaşırsa, Kürtler bu tutuma ödün vermez ve bu partiden beklentisi de kalmaz. Kürtlerin büyük bir çoğunlukla onları desteklemeleri konusunda sıkıntılar çıkar.

Evet, Kürtler Erdoğan’ın gitmesini, değişmesini veya olumlu bir tavır almasını isterler. Ama sonuçta yarınlar konusunda mesaj vermeyen, kucaklayıcı olmayan hiçbir partiye yüz vermezler. İYİ Parti’ye sıcak bakmamaları bundandır Kürtlerin.

Dün bir televizyon kanalında izledim Ekrem İmamoğlu’nun Rize’de yaptığı konuşmayı. Kendisini beğenirim. Ancak orada Kürt demekten çekinmiş. Aynı Ekrem Bey, İYİ Parti’ye teşekkür etti, Cumhuriyet Halk Partililere de teşekkür etti. Belediye başkanlığını kazanması için büyük özveriyle çalışan HDP’lilerle tabanından ise hiç söz etmedi.

Burada bir kırılma yaşanmış görünüyor. İptal sonrası yenilenen seçim sırasında Sayın Kılıçdaroğlu beni aradı. İstanbul’a gitmemin iyi olacağını söyledi. Orada İmamoğlu’nu desteklememi istedi. Ben gittim, İstanbul’da çalıştım bir hafta. Bütün Kürt dernekleriyle, şahsiyetleriyle toplanıp görüşmeler yaptık. Sonuçta seçim kazanıldı. Ancak Kürtlerin o desteğini sanki görmezlikten gelen, bunu dile getirmekten çekinen bir anlayışı gördüm. Tabii, bu durum bizi üzüyor.

Gönül isterdi ki muhalefet daha samimi, daha kıymet bilir olsun. Bu iktidarın gitmesini isteyen herkesi kucaklayacak, açık bir şey yapsın. Zaman zaman elbette eleştirilerimiz olacak muhalefete. Sonuçta farklı bir siyasetteniz.

Elbette yargısıyla, adaletsizliğiyle ve benzeri devlet kurumlarıyla tahribata yol açan tek adamın etrafında toplanan bir sistemi, bir şahsiyeti destekleme durumunda olmayız. Buna karşılık muhalefetin de kendisine çekidüzen vermesi gerekiyor.

Daha önceki söyleşimde SHP Genel Başkanı Erdal İnönü’nün ittifak konusunda bizi nasıl savunduğuna dair bir örnek vermiştim. Erdal Bey’in sözünün özü şuydu: “Ben yurttaşımı kazanmak ile ötekileştirmek arasında birinci seçeneği tercih ettim!”

Adalet Yürüyüşü sırasında Kılıçdaroğlu’na destek vermemiz nedeniyle “Bölücülerle kol kola yürüdünüz!” suçlamasında bulunan Erdoğan karşısında sus pus oldu Kılıçdaroğlu. Kürtler, eski Kürtler değil; politikleşmiş bir halk. Kimin ne dediğini, kimin nasıl yaklaştığını, yaklaşma biçiminin nasıl olduğunu çok iyi görüyorlar.

Herkes şunu bilmeli ve ona göre ilişkilerini gözden geçirmelidir: Biz, demokrasiden yana olan insanlarla ve bu arada muhalefet ile ortaklaşarak bu ülkede demokratik bir geleceği inşa etmek için destek vermeye varız. Oysa bazıları, “Türkiye’yi bölecekler” edebiyatıyla bizleri öcü gibi gösteriyorlar. Gerçekte bizim istediğimiz demokratik bir Türkiye’dir; Kürt’ün, Türk’ün, Arap’ın, Laz’ın da özgür olduğu, özgürce kendisini ifade edebileceği bir Türkiye!

Yakından biliyor ve anlıyoruz: Türkiye bir ulus devlet mantığıyla inşa edildi. Ulus devletlerin mantığı diğer farklı kesimleri eritmeye yöneliktir. Hâlbuki bu ülke çok farklı etnik ve inançsal kimliklerin, kültürlerin olduğu bir coğrafyadadır. Bu nedenle biz demokratik bir devlet inşası hususunda ısrar ediyoruz. Böyle bir devlet, farklılığı kucaklayan bir anlayışa sahip olmalıdır.

O halde mücadelemiz demokratik devlet için, Kürt ve Türk halklarının birbirlerini kabullendiği, barış içinde kardeşçe yaşayabileceği ortak bir geleceği kurmak içindir. Bizim önceliğimiz ve aradığımız budur. Dolayısıyla HDP’ye mesafeli davranmanın toplumsal bir getirisi olmaz. En basitinden diyalogu sağlamaz. Mesafeli davranmakla bu işler yürümez. Türkiye’nin geleceğine, demokrasisine katkı sağlayacak olan şey temas ve diyalog mantığıdır; mesafeli durmak değildir.

F. Bulut: İYİ Parti Başkanı Meral Akşener ile karşılaşsaydınız kendisine ne derdiniz? 

Şunu söylerdim: Bu ülkede bin yıllık bir beraber yaşanmışlık var. Bu insanlara farklı bakmak, onlara mesafeli davranmak Türkiye’nin geleceğine katkı sunmaz. Konuşarak, birbirimizi ikna ederek bu ülkeye hizmet edebiliriz. Bu ülkenin geleceğini kurtarıp onu daha güçlü bir ülkeye dönüştürebiliriz.

“Kürtlerle ilgili bir şey söylersem milliyetçiler beni eleştirir” tarzındaki bir yaklaşım tümüyle verimsizdir. Aksu durumda iktidara gelseniz bile fazla değişen bir şey olmayacak. Kürtler bugüne kadar nasıl acı çekmişse, çekiyorsa; mesafeli ve ötekileştirici tutum, bu acıların devam etmesi anlamına gelecek.

F. Bulut: Bazı kaynaklardan duyduğum kadarıyla Kılıçdaroğlu’nun bir niyeti varmış, sizinle görüşmeyi istiyormuş. Diyelim ki görüştünüz. Ona ne derdiniz? 

Beklentiler ortada, yapılması gerekenler ortada. Biraz önce söyledim: Kucaklayıcı bir politika… Kürtlerin haksız, hukuksuz yere yargılandığı bir süreç yaşandı. On binlerce insan bugün cezaevinde. Kürt dili ve kültürü üzerinde büyük bir baskı var.

Demokrasinin en önemli ayağı yerel demokrasidir. Yerelde demokratik anlayışın yerleşmesidir. Merkezi yönetim yerine yerelleri güçlendirecek bir yönetim anlayışının ortaya çıkması lazımdır. Şimdi dünyanın pek çok yerinde ülkeler, sadece merkezden yönetilmiyor. Gerçekte yerel ayaklar çok güçlü bir hale geliyor. Sonuçta yerellerin aldığı kararlara saygı ve yerellerin ihtiyaçlarını karşılayacak bir iradeyle ortaya çıkılması, bu konuda bazı adımların atılması gerekiyor.

Sayın Kılıçdaroğlu sıkça “Helalleşeceğiz!” diyor. Helalleşmeden kasıt, geçmişle ilgili bütün o yaşanan olumsuzluklarla yüzleşmek midir? Maksat buysa, evet, geçmişle yüzleşmek lazım… Masaya yatırıp yüzleşme hususunda Türkiye’nin geleceği uğruna hepimiz katkı sunarız. Ancak yüzleşme olmadan helalleşmenin bir anlamı ve faydası yoktur.

Kardeşliğin yeniden güçlü tesis edilmesi durumunda her türlü katkıyı yaparız. Bütün Kürtleri teröristmiş gibi yorumlama ve görme anlayışıyla gündemlerine getirmekten vazgeçmeliler. Birçok insanımız bugün tutuklu veya mahkûm. Sadece fikirlerini, düşüncelerini açıkladığı, iktidarı eleştirdiği, sistemi eleştirdiği için pek çok kişi bugün cezaevlerinde.

Eğer demokratik bir ülkeden söz ediyorsanız, haksızlıklara karşı insanların demokratik tepkilerini görmeniz ve buna katılmanız lazım. Diyelim ki bir Osman Kavala davasında, bir Selahattin Demirtaş davasında bunları dillendirmek ve fiiliyata geçirmek şarttır.

Zaman zaman insanlar bu durumu protesto edince, muhalefet ve bilhassa CHP yetkilileri, “Aman ha, sakın ha sokağa çıkmayın, şöyle olur böyle olur!” diyorlar. Yahu, demokratik tepki insanların anayasal hakkıdır. Sokaktaki insanlara, bireysel, grupsal ve kitlesel tepkilere böyle yaklaşırsanız, yarın iktidar olsanız da bir şey yapamazsınız, demokrasi getiremezsiniz.

2.jpg
Fotoğraf: Burak Ütücü/Independent Türkçe

 

F. Bulut: Anketler genel olarak AKP’nin oylarının giderek eridiğini gösteriyor. Fakat bu erime, nedense muhalefete yaramıyor. Uzaklaşma var ama orta yerde durma da var. Erimenin böyle sürdüğünden hareketle AKP iktidarının seçimi kaybettiğini varsayalım. Acaba kaybettiğinde, iktidarı barışçıl ya da demokratik bir şekilde muhalefete teslim edecek midir? 

Bu soruyu cevaplayacak noktada değilim. Çünkü devletin işleyiş biçimini, o gizli devletin işleyiş biçimini bilemiyorum. Tabii ki, iktidarı kaybettiği zaman hükümeti değil ama devleti asıl yönetenler nasıl bir yaklaşım gösterirler? Onu bilemiyoruz. Bu hususta hepimiz endişe duyuyoruz. Erdoğan’ın iktidarı bırakmama konusunda ısrarlı olacağını da biliyoruz. Lakin bu ısrarın şekli, yolu, yöntemini, nereye kadar varacağını bizim hesaplamamız mümkün değil.

Ben de zaman zaman iktidarı devredeceğine dair kuşku duyuyorum. Seçimlerde kaybettiklerinde Türkiye’yi bir kaosa, bir krize sürükleyecek bazı manevralar geliştirebilirler diye düşünüyorum. Halkın iradesine saygı gösterilir mi? Bilemiyorum. İktidarı teslim etme konusunda kendilerince çeşitli taktiklere başvurabilirler. Böyle şeyler yaşanmasın diye ümit ediyorum.

F. Bulut: Seçimi kaybedeceği varsayılan iktidarın devir teslim yapmaması durumunda muhalefetin tavrı ne olmalı? Dik durup kararlı olmak yeterli mi? Yoksa merkezi politikasına halk dinamiğini de katması gerekir mi?

Kitlelerle birlikte demokratik eylemler bizim de vurguladığımız bir husustur. Ancak sokağa çıkıp yıkıp yakma benzeri olaylar değildir sözünü ettiğim. Bu tür tahripkâr eylemleri asla tasvip etmeyiz. Ancak en azından halkın itirazını ortaya koyabileceği bir anlayışla ortaya çıkılması gerekiyor.

Demokrasinin esası seçimlerdir ve halkın iradesine saygı göstermektir. İktidar kaybettiği zamanda bile bu halkın iradesine sahip çıkmayacaksa muhalefet, seçimlere girmeye, milletvekili olmaya, parti kurmaya, siyaset yapmaya yeltenmemelidir. Ne yapılacaksa halkın iradesi ve katılımıyla yapılmalıdır. Demokrasilerde halkın iradesi ve katılımı böyle gerçekleşir.

Halk kararını veriyor; bir değişiklik yapıyor ama birileri direniyor. Bu hususta demokrasiye ciddi olarak sahip çıkmayan bir muhalefetin demokrasi anlayışından şüphe duyulmalıdır. Demokrasiyi korumak için sadece çıkıp bir iki kelime söylemek yetmiyor. Bütün gücüyle, partisinin bütün gücüyle, tabandaki halkla beraber demokrasiyi kalıcı hale getirmek, gerçekleştirmek için direnmek gerekir diye düşünüyorum.

F. Bulut: Irak Kürt Bölgesinde son dönemde (Kilit-Pençe) operasyonları devam ediyor. Ezdî bölgesi Şengal’de var, Sincar’da var. Günübirlik olarak Rojava denilen Kuzey Suriye’nin belli bölgelerine fiili operasyonlar da söz konusu. Bunu nasıl görüyorsunuz? 

Operasyonlar seçimle bağlantılı olabilir. Bu saldırıları, başka bir ülkenin bütünlüğüne ve geleceğine zarar veren anlayışlar olarak görüyoruz. Mesela Rojava’daki Afrin’e gidip yerleşmişler. Oysa Afrin’den Türkiye’ye vallahi tek bir mermi bile atılmamış. Ne ellerinde dağları tepeleri aşacak top var ne de başka bir şey. Şimdi de Irak’a yönelik bir saldırı söz konusu.

Sonuç olarak ülkelerin geleceğiyle ilgili kararları, o toprakların insanları belirleyecek. Federal bölge olsa da Irak devleti hiçe sayılıyor bu operasyonlarla. Irak ile Kürt partilerinin karşı çıkmasına rağmen orada operasyonlar yapılmasını, saldırılarda bulunulmasını Kürtler açısından doğru bulmuyoruz. Buna karşıyız.

Demokratik bir ortam olsaydı, herkes ayağa kalkardı. Kürtler, büyük bir sesle itiraz ve protestolarını dile getirirlerdi. Bunun doğru olmadığını, bunun halkların kardeşliğine zarar vereceğini ifade ederlerdi. Baskılar olduğundan karşı çıkmıyor görünüyorlar. Daha önce de bu konuda açıklama yaptım. Bu saldırılar, aslında halkların ortak demokratik değerler etrafında buluşmasında büyük sıkıntılara yol açıyor. Sıkıntıların devam edeceği görüşündeyim.

Eğer iktidarın Kürtlerle ilgili bir sorunu varsa, bunu diyalogla çözmesi gerekir. “Teröristlere karşı mücadele ediyoruz” deyip çatışmaları tırmandırmakla Kürtler kazanılmaz. Bu yöntemle de Kürtler bitip tükenmez. 21. yüzyılda bir halkı bitirmek, yok etmek veya hakları gasp edilen insanların suskun kalmasını beklemek doğru değildir.

Neticede biz saldırı, şiddet ve teslim alma yöntemleri yerine, diyalogla bu sorunun ele alınmasını istiyoruz.

F. Bulut: Burada hedef nedir? Kendi Kürdünü dövüp, oradaki Kürdü sevmek mi? Yoksa kendine bağlı, kendi himayesinde bir Kürt idaresi ikame etmek mi?

Aslında aralarındaki ilişkilerden şunu görüyoruz: KDP ile ilişkilerinin, kendisine bağlı bir yönetim biçimini oluşturmaya yönelik olduğunu biliyoruz. Türkiye’de seçimler yaklaşıyor. Türkiye’de apolitik çok büyük bir kesim var. Milliyetçi bir kesim var. O apolitik kesimler, sadece devletin televizyonundan dünyayı görüp izleyebiliyorlar. Fazla bilgi ve fikirleri de yok.

İktidarın gayesi, işte bu kesimleri elinde ve kendi tekelinde tutmak, onları memnun ederek oylarını almaktır. Bir anlamda seçime hazırlık taktiğidir. Bakın, “Türkiye düşmanı teröristleri bitirdim!” algısını yaratmak istiyor taraftarları ve kararsızlar arasında. Oylarını toplayabilmek için kürsülerde böyle propaganda yapıp mesaj verecekler.

Oysa Kürtler Ortadoğu’da önemli bir halk, güçlü bir potansiyeli var. İktidarlar, bu potansiyelden çekiniyorlar. Kürtleri kazanma yerine sindirmeyi, susturmayı esas alan ve 200 yıldan beri uygulanan bir politika söz konusu. Osmanlı’dan bugüne kadar gelen bir politika… Cumhuriyet döneminde, bu politika daha da ağırlaştı. Tek millet inşası üzerine kurulu bir toplum mühendisliğinin mimarı oldu ulus devlet anlayışı.

3.jpg
Fotoğraf: Burak Ütücü/Independent Türkçe

 

F. Bulut: “Kürt Çözümü” döneminde “Kürtler arası birlik” hususu da tartışılıyordu. Birlik görüşmeleri neredeyse beklenen sonuca ulaşacaktı ki, sürpriz bir biçimde bozuldu. Bunda Türkiye’nin olumsuz rolü ve etkisi neydi? 

Kürt hareketlerinin kendi aralarında birlik yapmasını bir yana bırakın,  Güney’deki bazı partiler, Türkiye ile birlikte hareket ediyorlar şimdi. Oysa Irak’taki partilerden bir kısmı, bu operasyonlara itiraz ediyorlar. Güneyde Türkiye ile ortak hareket eden partilerin başını KDP çekiyor. Diğer partiler ise Türk askeri müdahalesine karşı açıklama yaptılar. Irak ve Lübnan’daki Hizbullah başta olmak üzere birçok oluşum bu operasyonlara karşı çıktı.

Irak eski Başbakanı M. Hüseyin Maliki, ülkenin kuzeyindeki askeri operasyonlar nedeniyle Türkiye’yi ciddi biçimde eleştirdi. “Milli sınırlarımızı ihlal etti” manasında ifadeler kullandı. KDP’yi de, Türkiye ile işbirliği yapmakla suçladı.

Sayın Mesut Barzani, “Kürtler arasındaki savaşa izin vermeyeceğim!” demişti geçmişte. Ama bugün peşmergelerin Türk Silahlı Kuvvetleri ile beraber o bölgelere askerleri taşıdığı, destek verdiği veya yol gösterdiği konusunda haberler geliyor. E, bu da kardeş kavgasından daha beter bir tutum.
Geçmişte Osmanlı ordusunu eğiten Alman General (sonradan Mareşal) Helmuth Karl Bernhard von Moltke hatıralarında şöyle yazmış:

Serhat bölgesi tarafında bir Kürt isyanı çıkıyor. Bir genci yakalıyorlar. Konuşturup isyancıların yerini bulmaya çalışıyorlar. Mağarada olmadık işkence yapıyorlar. Vücudunda sigara söndürüyorlar. Ancak genç, hiç konuşmuyor. Sorgucular diyorlar ki: Anlaşılan bu genç Türkçe bilmiyor, dilimizden anlamıyor. Bunun üzerine onunla konuşup bilgi alması için Kürtçe bilen bir asker buluyorlar. Asker isyancı gence yaklaşıp Kürtçe bir şeyler soruyor. O genç, Kürt askere şunu söylüyor: ‘Bunlar bana ağır işkence yaptılar. Hiç daralmadım, yüreğim yaralanmadı. Lakin senin gibi bir Kürt kardeşimin gelip beni konuşturmak istemesi, içimi derinden yaraladı.

Kardeşlerin birbirini öldürmesi çok farklı bir şeydir. Bu örneği operasyonlara yardımcı olan KDP’liler ile Iraklı Kürtlere bir mesaj olarak zikrediyorum.

F. Bulut: Bugünkü durumda yakın gelecekten umutlu musunuz? Hem Türkiye demokrasisi açısından hem de Türkiye’nin bütün halkları açısından? 

Kürt olsun, Türk olsun, herkes bir şekilde değişmelidir. Esasen tüm Türkiye değişmek zorundadır. Biz, 1990’lardan beri birçok siyasi parti oluşturduk, HEP’ten başlayan bir süreçtir bu. HEP kurulduğunda, Türkiye demokrasi güçleri o sırada bizi pek sahiplenmedi. Bizden uzak kaldı.

Ama bugün görüyoruz kadınlardan, gençlerden, demokratlardan, akademisyenlerden… Türk olan veyahut farklı kimliklerden çevrelerle Kürt olmayan insanların yavaş yavaş bizi ve mücadelemizi anladıklarını, mücadelemizde Türkiye’nin demokratikleşmesini esas aldığımızı görmeye başladıklarını biliyoruz.

Bugün bu dostlarımız, gerçekten büyük bir destek veriyorlar. Elbette gün geçtikçe daha da büyüyecek demokrasi güçleri. Bu önemlidir. Bir inkâr siyasetiyle, bir imha siyasetiyle geçmişteki veya geçmiş yüzyıllarda kalmış siyasetlerle bu ülkenin yönetilmeyeceğini görmek zorundalar. Görecekler de ne değişecek? Bu ne kadar sürede olacak? Bilmiyorum.

Biraz önce muhalefeti de eleştirdik. Bu muhalefetle olmaz ama yavaş yavaş demokrasi güçlerinin Türkiye’de güçlendiği, Türk siyasetinde söz sahibi olduğu dönemlerde elbette bir değişim ve dönüşüm gerçekleşeceğine inanıyorum.

Bilgi notu: Edirne Cezaevi’nde siyasi mahkûm olarak bulunan Sayın Selahattin Demirtaş’ın çok sayıda gazeteci ve yazara gönderdiği ortak mektubun bir nüshası da bana da iletildi. Bazı köşe yazarları, mektubun içeriğini açıklayıp yorum yaptılar. Mektubun elime geç ulaşması nedeniyle, onun muhtevasını tekrar açıklamak yerine, uygun bir zamanda içindeki fikir ve önerileri kendimce analiz etmeyi düşünüyorum.

 

Devam edecek…

 

© The Independentturkis