Cumartesi , 3 Aralık 2022

12 Eyül’ün Sonucu İslamcı İktidar. Yasin DURAK

Yasin DURAK

Bugün 12 Eylül. ABD destekli sağ cuntanın gerçekleştirdiği malum kanlı darbenin kırk ikinci yılındayız. Hala sonuçlarını yaşadığımız bu tarih Türkiye’de neo-liberal rejimin asker süngüsüyle, dipçikle, zorla başlatıldığı bir milat. Toplumsal hafızada bir travmaya, bir özgüven yitimine tekabül ediyor. Pek çok yönüyle tartışılması, yüzleşilmesi, tekerrürüne asla mahal verilmemesi gereken bir vaka. Nitekim -yahut Kenan Evren deyişiyle “netekim”- tartışıldı da. Hatta burjuva siyasi söylevlerde dillere pelesenk edildi bir vakit. Yüzleşme faslı ise es geçildi. Sabun köpüğü soruşturmalarla, davalarla geçiştirildi, “yetmedi” araçsallaştırıldı, kendi amaçlarına içrek bir siyasi yörüngeye girmeye “evet” demenin bahanesi haline getirildi, İslamcı iktidar ve liberal işbirlikçileri tarafından!

Uzun bir tartışma gerektirir tüm bunlar. Fakat benim burada bahsetmek istediğim şey 12 Eylül’ün toplumun kültürel serüveninde ne gibi kırılmalara neden olduğu. Çünkü bu milat, Türkiye’nin dincileştirilmesinin ve İslamcılığın yükselişinin önünü açan önemli dönemeçlerden biriydi…

 

 

“Aile yapımız belli” diye söze girdi Kenan Paşa zorunlu din derslerini kabul ettirmek için, “bu toplumu dinsiz yapmak mümkün değil” diyerek devam etti. Denetimi kuvvetlendirmek için dini yaygınlaştırmanın gerekliliğini her fırsatta dile getirdi. Hülasa 80 darbesini içeren altı yıllık dönemeçte Türkiye’de basılan İslami neşriyatta yüzde 226’lık bir artış söz konusu oldu.

12 Eylül’ün sonucu İslamcı iktidardır

Fotoğraf: Depo Photos

Humeyni’nin yurt dışından İran’a gönderdiği bant kayıtlarının şeriatçı propagandadaki başarısını fark eden Türkiye’deki tarikat liderleri de konuşmalarını teyp kasetlerine kaydederek müritlerine dağıttırmaya başlamıştı o yıllarda. Denetimden muaf, sansüre takılmayan, dağıtımı kolay ve basit kasetçalarlarla çoğaltılabilen kayıtlar o sıralar yasaklı siyasi ortamda bir çeşit “hane içi ideolojisi” işlerliğini kazanan dinciliğin sinsi propagandasına hizmet etti. Ki bu durum İslami kültür endüstrisinin ilk ürünleri olan bant tiyatrolarının ortaya çıkışına da ilham veren şey oldu.

Kolormatik gözlükleriyle iktidarı alan o şişman “bir elinde Kuran bir elinde bilgisayar olan bir nesil yetiştireceğiz” diye atıldı ortaya. Turgut Özal iktidarı boyunca esen liberal rüzgârın reklam patlaması ve arabesk sisiyle örttüğü dönemde başka bir İslamlaştırma sürecine daha girilmişti. Büyük kentlerin periferisindeki gecekondu mahallelerinde örgütlenen İslami cemaatler, ahaliyle kurdukları bağları güçlendirerek etkinliklerini artırdılar. Bu mahallelerde iş bulma, işçi bulma, barınma sorununu çözme gibi pek çok gündelik soruna temas ederek ahalinin arasında bulunan “moral ekonominin” yönetimini ele geçirdiler. Bu durum İslamcılığın “yerlilik” iddiasını kuvvetlendirerek kendini tabandan bir ideoloji kisvesinde sunmasına hala hizmet ediyor. Fakat 80 öncesinde bu alanlarda sosyalistlerin etkin olduğu, buralardan asker süngüsüyle “süpürüldükleri” gerçeği ise nedense göz ardı ediliyor. Hülasa yetmişler boyunca bilhassa gecekondu alanlarında faal olan devrimciler, bitirimhanelerden pavyonlara uzanan bir hatta bu moral ekonomiyi -illegal unsurları dahi içeren- etik bir bağlamda yönlendirmekte ve örgütlemekteydiler. Direniş komitelerinden kurtarılmış mahallelere uzanan tüm yardımlaşma ve dayanışma ağları devrimcilerin kontrolündeydi. 80 darbesiyle yok edilmek istenen şeylerden biri, sosyalistlerin ahaliyle birlikte geliştirdikleri bu kültürel şebekelerdi ve İslamcıların bu alanlardaki etkinlikleri, tıpkı aynı dönem kentsel dönüşümü kolaylaştırmak için kullanılan ülkücü mafyaların etkinlikleri gibi bilfiil derin devlet eliyle teşvik edildi. İslamcılar, devrimcilerden arda kalan dayanışma ağlarını bir himmet kültürüne, sadaka ve minnet bağına çevirmeyi başararak neo-liberal taarruza kapıyı içeriden açma görevini ifa ettiler. Bugün hala sosyolojik yazında bu alanlara ilişkin yapılan, dönüp dolaşıp Mübeccel Kıray pozitivizmine hapsedilmiş merkez-çevre analizlerinde anlatılmayan şeydir bu.

 

90’lara gelindiğinde tüm bunlar meyvelerini vermeye başlamış, Refah Partisi fevkalade hızlı bir yükselişe geçmişti. Ele aldıkları kimi büyükşehir belediyelerinde modern bir iddia olarak İslamcı yönetim mantalitesinin ilk denemelerini yapmaya başlamışlardı. Aynı süreçte kapitalizmin nimetlerinden faydalanmak için birbiriyle yarışan İslamcılar, “faiz değil kâr payıdır” diyerek dolandırdıkları gurbetçilerin paralarıyla tabela holdingleri kurmuş, Konya’da, Kayseri’de Türkiye’nin ilk yerel televizyon kanallarını açarak dinci propagandanın dozunu artırmaya başlamışlardı. Helal et gıda pazarından okunmuş sınav kalemi satmaya kadar varan bir “helalizasyon” furyasıyla cümle emtianın İslami versiyonunu türetme gailesinin ardından, yine 80 darbesi sayesinde işleyişe geçirilen birikim rejiminin hikmetiyle taşrada gerçekleştirdikleri sermaye birikimiyle ekonomik olarak da yükselişe geçmişlerdi. Çokbilmiş burjuva kalemler “İslam protestanlaşması” dediler bu olgu kümesine o vakitler, “İslam dünyevileşiyor” diye yazdılar, “girişimcilerin İslami motivasyonu ekonomik başarı sağlıyor” dediler. Gittik araştırdık: Her şeyin arkasından yine sömürü ilişkisi çıktı, cemaat tarafından görevlendirilerek “sevap kazanmak için” boğaz tokluğuna çalıştırılan işçiler çıktı.

 

Devletli burjuva hizipler o vakitler iyiden iyiye palazlanmaya başlayan İslamcı rakiplerini sorun etmeye başladığından, kof bir laiklik savunmasına giriştiler. 28 Şubat süreciyle anılan o dönemin dokusuna en fazla sinen şey kamu kurumlarında uygulanan türban yasakları oldu bu nedenle. İslamcılar buradan devşirdikleri “mağduriyet” söylemiyle kendilerini baskı altına alınan bir kadın gibi göstermeye alıştılar o sıralar. Keza hiç vazgeçmediler de bundan, Kabataş yalanının deşifresine rağmen bugün hala terk edilmeyen “başörtülü bacılarım” söylemiyle devam ettiği üzere…

2001’de iktidarı alan AKP, krizi bahane ederek 4857 sayılı iş kanununu (82 anayasası sayesinde) çıkardı. Bu şekilde çalışma yaşamının İslamileştirilmesine kapı araladıktan sonra işçi sınıfına karşı taarruzunun dozunu artırdı da artırdı. Özal’ın başlattığı özelleştirmeleri son evresine kadar sürdürürken, Erdoğan sağ liberal bir “gömlekle” dolaştırdı İslamcılığını. Osmanlı idealine münhasır çok kültürcü ve sivil toplumcu bir “ılımlı muhafazakâr” imajla tüm liberallerin gönlünü fethetti. Kürt açılımı, Ermeni açılımı gibi göstermelik demokratik tevazular bol İslami sos ve liberal baharatla kamuoyuna servis edilirken “askeri vesayetten kurtulmak” gailesi her nasılsa tüm siyasi tartışmaların orta yerine mıhlandı. Kimi sol çevrelerde bile, “laiklik” kelimesinin telaffuzu dahi yasaklandı demokrasi tartışmalarında. AKP’nin dinciliğini sorun etmek “ulusalcılık” ve hatta “darbecilik” anlamana gelir oldu. Liberallerin alkışları eşliğinde, devlet protokollerinden kabahatler kanununa uzanan ince ayarlarla, sinsice, kademe kademe İslamileştirdi yaşamın örgütlenmesi. Eni sonu Haziran 2013’te isyan patlak verdiğinde, adına Türkiye kültürü denilen sosyolojik gerçekliğin sanıldığı kadar “dindar-muhafazakar” olmadığı biraz da olsa anlaşıldı fakat, AKP çoktan işçi sınıfıyla işini bitirmiş, taarruzun nişangahını diğer “ötekilere” çevirmişti bile. Barış sürecinin müzakere masası devriliverdi bir anda, o çok kültürcü ve sivil toplumcu aynı Osmanlıcılık ansızın devletçi ve fetihçi bir yöne bükülüverdi. Değiştikçe aynı kaldı, aynı kaldıkça değişti. Nihayet 15 Temmuz gecesi sözde “darbe karşıtı” olan AKP’nin kendi bünyesinden türeyen Fethullahçı hizipler darbe yapmaya yeltendiği gece, top tüfek sesleriyle sala salavat sesleri iç içe geçtiğinde laikliğin hikmeti biraz olsun anlaşıldı. Sonrası malum.

Ezcümle, bugün artık insanların yaşamına bu denli müdahil olan, “hassasiyet” söylemiyle başlattığı içki yasaklarından keyfe keder yaptığı konser yasaklarına varan İslamcı iktidar 12 Eylül darbesinin en esaslı sonucudur. İslamcılar hala topuğunu yere vura vura “mağduriyet” edebiyatı yapadursun, o sövdükleri askeri cunta ile neo-liberal kapitalizmin işbirliğinden en fazla nemalananlar da onlardır.

BirGün; 12 Eylül 2022