Cuma , 24 Kasım 2017

Teröristler, İntihar Komandosu ve “Akademisyenler Güruhu” – Taner Timur

taner_timur2016 yılına girerken bir gazetemiz, “2015, seni hiç özlemeyeceğiz!” diye başlık atmıştı. Yoksa bu bir yanılgı mı olacak? Baksanıza 2016’nın daha ilk günlerinde, kafalarda “acaba?” diye sorular tınlamaya başladı. Gerçekten de günlerdir Güneydoğu’dan gelen iç karartıcı haberler yetmiyormuş gibi, dün de Suriyeli bir intihar komandosunun Sultanahmet’te, turistlere karşı gerçekleştirdiği kırımla sarsıldık. Çok planlı olduğu anlaşılan bu suikastta adeta bir taşla iki kuş vurulmak istenmişti. “Ehli küfür” öldürülüyor, fakat gerçekte Türkiye hedef alınıyordu.
Bu vahşi saldırıyla aslında ne gösterilmek isteniyordu? Türkiye “cezalandırılmak” mı, yoksa “korunmak” mı istenmişti?  Soru garip gelebilir; fakat olayı anlamak için galiba biraz “cihadist” mantaliteye nüfuz etmeye çalışmamız gerekiyor. Yardımcı olabilir diye de, örneğin bu gibi vahşi girişimlerde zengin bir tecrübeye sahip olan Müslüman Kardeşler’i hatırlayabiliriz. 1997’de, Mısır’ın turizm merkezi Luksor’da bu örgütün radikal kanadının düzenlediği suikastta, 58’i turist 62 kişi ölmüştü. Bu ülkede daha sonra da böyle saldırılar yaşandı. Üstelik bu gibi komplolarda hedef alınan sadece “ahlak bozucu” etkileri olan “ehli küfür” değildi; çoğu kez heykeller, resimler, müzeler, kısaca her türlü kültürel simge de hedef tahtasına oturtuluyordu. Bu şekilde, “saf bir İslam” adına, halk, yozlaştırıcı etkilerden korunmuş oluyordu. Onlar için asıl olan dünya ahretti, öbür dünyaydı; fakir Mısır’ın kaybettiği milyarlarca doların hiçbir önemi yoktu. Yirmi otuz yaşlarındaki gençler, biran önce cennete gitmek için adeta birbirleriyle yarışıyorlardı.
Mısır’da turizmi ve kültürü hedef alan vahşi girişimler çok daha yakınlarda da yaşandı. Ve ilginçtir ki, tüm “değiştik” iddialarına rağmen Mısır Cumhurbaşkanı Mursi, 62 cana mal olan 1997 suikastini üstlenen örgütten bir İslamcıyı Luksor valisi tayin etmekte de bir sakınca görmemişti. Milyonlarca Mısırlıyı sokağa döken ve sonunda da darbeye yol açan önemli olaylardan biri de bu oldu. Yine de Müslüman Kardeşler kanlı darbeden sonra da turistlere olan “ilgi”lerini kaybetmediler. 2014 yılında Sina Yarımadasında Güney Koreli turistleri öldürdüler ve 2015 Haziran’ında Karnak’ta düzenledikleri suikast da ancak son anda önlenebiliyordu.
Denilebilir ki bugün bunları hatırlamakta ne fayda var?
Şu fayda var ki, dün Sultanahmet’te yaşanan dram aynı hasta zihniyetin ürünü ve bundan sonra da tekrarlanmayacağı konusunda hiçbir garantiye sahip bulunmuyoruz. Tam da bütün cihadist hareketlerin bünyesinden çıktığı Müslüman Kardeşler’in “sürgündeki parlamentosu” ülkemizde toplantılar yaparken! Sadece gelişmeleri kaygıyla izliyoruz ve gözlerimizi Beştepe’ye çeviriyor, oradan güven verici bir açıklama, kararlı bir tutum bekliyoruz.
***
Oysa ne görüyoruz?
Cumhurbaşkanını cürüm mahallinde, bilgi alırken ve de yaralılarla ilgilenirken değil de, Beştepe’de lüks bir salonda Türkiye büyük elçilerine talimat verirken görüyoruz. Hedef tahtasında da IŞİD’den çok, bu ülkenin 1 128 akademisyeni bulunuyor. Aralarında dünyaca ünlü isimler de olan bu “bildirici” akademisyenlerden “güruh” diye söz ediyor Erdoğan; “bunlar aydın değil, karanlık” diyor ve bu vahim olayı YÖK’e havale ediyor. YÖK de zaten hazır; bir işaret bekliyor ve soruşturmalar başlıyor.
Peki, merak etmez misiniz, bu akademisyenler ne yapmış? Bildirilerinde ne suç işlemişler?
Biz de merakla bildiriyi okuyoruz ve görüyoruz ki, bu “Güruh”, Devlet’in Güneydoğu’da kullandığı orantısız şiddet kullanımının yol açtığı hak ihlallerini anlatmış ve işlenen suçlara da “ortak olmayacağını” söylemiş!
Şimdi kıyametin neden koptuğu anlaşılıyor değil mi? Devlet suçlanıyormuş? Bu “aydın müsveddeleri” Devlet’i suçluyorlarmış! Olacak şey mi?
***
Aslında kendini “Hukuk Devleti” olarak adlandıran aygıt soyut bir varlıktır; suç işlemez; işleyemez; fakat somut planda onu çeşitli kademelerde temsil edenler, onun adına hukuku çiğneyip, suç işleyebilirler. Eğer bu fiiller yargılanır ve adil bir hükme bağlanırsa devlet de töhmet altında kalmaz; “hukuk devleti” aklanır; aksi takdirde ise “Devlet” de suçlu sayılır.
Peki, son aylarda Güneydoğu’da buna benzer olaylar yaşadık mı? Evinde ölüp de buzdolabına konulan çocuklar; herkesin gözünün önünde öldürülen bir baro başkanı; bir polis arabasına bağlanıp yerde sürüklenen cesetler; annesi babasıyla evinde otururken vurulup ölen genç kızlar? Bu fiiller nedir? Sağır Batı’da bile gürültüler koparan bu operasyonların failleri bulunup yargılanmış mıdır?
***
Geride kırık hayatlar bırakarak aramızdan ayrılan güvenlik mensupları için ağlıyor, yas tutuyoruz; elbette tutacağız. Fakat Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ifadesiyle “etkisiz hale getirilmiş 3 100 kişi” kimlerden oluşuyor? Örneğin bunların ne kadarı “kuru” ne kadarı da “yaş” idiler; bunu da öğrenmek hakkımız değil mi? Bakınız geçenlerde AKP vekili Orhan Miroğlu, terörist gençleri nasıl betimliyordu: “‘Hendek kuşağı’ diyebileceğimiz bu kuşak yıllardır devam eden çatışma ortamında doğmuş ve büyümüş bir kuşak; bu kuşağın içinde yer alan gençler, tanımadıkları, bilmedikleri her şeyden nefret ediyorlar ve içleri etnik hınç ve öfkeyle dolu. Eğitimli değiller ve iş deneyimleri yok. Çoğu, yoksulluktan tabii, sosyal tecrit yaşayan kişiler. İçlerinde yakınları faili meçhul cinayetlerde öldürülmüş olanlar var, ama bu kuşağın gençlerini, asıl olarak, 1984 ve sonrasında dağa çıkanların oğulları, hatta torunları oluşturuyor”. (Star, 11 Ocak).
Anlaşılıyor değil mi? Eskiden güvenlik kuvvetleri sadece dağdaki teröristleri “etkisiz hale” getiriyordu; şimdi ise dağdaki baba ve dedelerin yanı sıra şehirdeki oğul ve torunları da “etkisiz hale” getiriliyor. Ve tabloya yüz, iki yüz bin kadar insanın da bölgeden kaçtığı da ekleniyor. Terörle mi savaşıyoruz; yoksa 2015 biterken, yüz yıl önceki “Ermeni Tehciri”ni kendi anlayışımıza göre anıyor muyuz? Tanklarla, toplarla!
***.
Güzel de bu operasyonun sonu nereye varacak?
Bu konudaki tehlikeye de çok yakınlara kadar Genelkurmayda “analist ve proje subayı” olarak çalışan Binbaşı Metin Gürcan dikkatlerimizi çekiyor: “Bu çocuklar çatışmaya gitmedi; diyor Gürcan; çatışma onların sokaklarına, kapılarının önüne geldi” ve asıl sorunları “otorite ve dayatma” olan bu çocuklar, devlet aradan çekildiği takdirde, PKK ile de çatışabilir. Daha da önemlisi, analist Binbaşı, Hendek krizinin nasıl çıktığını anlatırken, yerel yönetimin bunlarla diyaloga girerek hendekleri kapatmaya ikna ettiğini iddia ediyor ve şu vahim tespitini de ekliyor: “Ancak Ankara’dan merkeziyetçi bir yaklaşımla bir talimat geldi ve ikna edilen çocukların çoğu gözaltına alındı”. (Hürriyet, 30 Aralık).
İşte 2016 yılına bu karanlık tablo ile başladık. Ve öyle görünüyor ki, bugünkü koşullarda, Erdoğan ve AKP Hükümeti barış iddialarında eğer gerçekten samimiyseler, akademik dünyanın yüz akı olan bu bilim ordusuna “güruh” diyeceklerine, kulak verirler ve onlarla diyalog kurarlar. Çünkü günümüz Türkiye’sinde “güruh” diyince akla çok başka şeyler geliyor!..