Perşembe , 23 Kasım 2017

2016:Uçurumun kenarında bir dünya- Alan Woods

“Geçen yıla güle güle, yeni yıla hoş geldin”. Böylesi bir mesajla yeni yılda işe başlamak her zaman cesaret verici olmuştur. Ancak, yılbaşı kutlamaları için düzenlenen bütün partilerde ve yeni yıl şerefine şampanya kadehlerinin havaya kaldırıldığı bir atmosferde, aslında egemen sınıf cenahında ve bu sınıf stratejistleri cephesinde, sanıldığı gibi, gelecek adına herhangi bir iyimserlik ve umut belirtisi kamuoyuna yansımadı. Sunulan görüntünün tam aksine, burjuva basını ve köşe yazılarında karamsarlık havası ve de kötü birşeylerin yaşanacağına dair bolca işaretler vardı.

Crisis ahead road sign

Geçen Aralık ayının 28’inde, Gideon Rachman imzasıyla, “Hırpani, yaralı ve ürkek”(Battered, bruisedandjumpy) şeklinde ilgi çekici bir başlıkla Financial Times gazetesinde yayınlanan bir makalede bütün dünyanın aslında uçurumun kenarına geldiğine dair bir durum tespiti yapılıyor. Bu makalede aşağıya çıkarılan hususlara yer veriliyor:

Dünya güç merkezlerinin hepsinde 2015 yılında huzursuzluk ruh hali yalandı ve kötü bir şeylerin gelişeceğine dair hâkim bir duygu hissedildi. Pekinden Washington’a, Berlin’den Brasilia’ya ve Moskova’dan Tokyo’ya kadar olan coğrafya yelpazesinde hükümetler, medya kuruluşlar ve vatandaşlar ürkek ve zor durumunda oldukları bir yıl geçirdiler. 

Küresel çapta yaşanan bu endişe hali olağan bir durum değildi. Geçen 30 yılda ve belki de daha fazla bir zamanda yükseliş trendine geçmiş iyimserlik yaşayan yalnızca tek bir küresel güç vardı: Japonya 1980’lerin son demlerinde, on yılara yaygın bir dönemden faydalandı ve güvenli bir şekilde dünya piyasalarında satışa sunulan mevduatları satın aldı. ABD 1990’lardayaşanan soğuk savaş döneminde zafer kazandı ve uzun zamana yayılı bir ekonomik gelişme kaydetti. Avrupa Birliği (AB) 2000’li yılların ilk başlarında hareketli bir ruh hali yaşadı, tek para politikasına geçti ve üye ülkeler sayısını neredeyse ikiye katladı. Geçen on yılık dönemin büyük bir zaman aralığında Çin’in yükselişe geçen politik gücü ve kaydettiği ekonomik gelişmesi imrenilesi bir ilham kaynağı oldu.

Oysa geldiğimiz bu aşamada bütün büyük oyuncuların, en güçlü ülkelerin bile, belirsiz kaygı yaşadıkları anlaşılıyor. 2015’te görebilen tek istisna; politik ve iş dünyası seçkinlerinin Başbakan Narendra Modi’nin reformcu coşkunluğunun yaşandığı anlaşılan Hindistan oldu.

Buna karşılık, Japonya’da “Abeneconomic” olarak bilinen radikal reformların gerçekten de ülkeyi borç sarmalından çıkaracağına ve Japonya’nın yaşamakta olduğu deflasyondan kurtaracağına ilişkin var olan inanç erozyona uğradı. Japonya’da yaşanmakta olan anksiyete hali sürekli olarak gündemde tutulan sosyal gerginliklerle takviye ediliyor. Ancak, yılın ilk başlarında Çin’e yaptığım bir ziyaret sırasında edindiğim önemli bir izlenim; Japonya’daki Çin konusundaki algılama anlamında, Japonya’daki yaygın kanının tam aksine, Çinliler nezdinde ki Japonya izlenimi birkaç yıl önce olduğundan daha az kararlı bir durumdaydı. Hükümetin daha fazla zahmet çekmeksizin, yılda % 8 veya daha fazla oranda ekonomik gelişme kaydettiği dönemin artık sona erdiği anlaşılıyor. Şanghay Borsasında hisse senetleri işlemlerinde yaz boyunca dalgalanma olmasından dolayı ülke içi finansal istikrar konusunda yaşanan kaygılarda artış olduğu görüldü.

Ortadoğu’da yeni patlamalar

Yeni yıl bölgede yaşanan yeni dramlarla açılış yaptı. Bu daramlar sahnesi, tutuklandığı 2012 yılına kadar, Arap Baharı olayları sürecinde Suudi Arabistan’da patlak veren olaylardayönetim karşıtı olaylara karışan, Suudi Kraliyet ailesi icraatlarına sıkı bir şekilde eleştiri getiren, tanınmış Şia bir din adamı olan Şeyh El-Nimr’in idam edilmesinden sonra Ortadoğu coğrafyasında kaynayan cadı kazanında beklene bilinecek yönde gelişme kaydedildi.

Washington yönetimi alarm durumundan ve umutsuz bir ruh halinden karışık bir duyguyla bölgede yaşanan gelişmeleri seyretti. ABD Dış İşleri Bakanlığı Sözcüsü John Kirby durumu yatıştırıcı bazı açıklamalarda bulundu: “ABD yönetimi olarak bölge ülkeleri liderlerini yaşanan gerginlikleri yatıştırmak üzere olumlu adım atmak üzere teşvik etmeye devam edeceğiz. Diplomatik angajmanların ve taraflar arasında doğrudan görüşmelerin esas olduğuna inanıyoruz”.

Washington yönetimi taraflar arasında yapılan açıklamalarda yapıcı bir dil ve açıklık telkin ederken, Riyad’da bulunan dostları ve müttefikleri, öteden beri zaten yüksek düzeyde patlamaya hazır bölge olaylarında yükselen alevler üzerine galonlarca gaz dökmeye çalışıyorlar. Sözcü Kirby’nin kullandığı kavramlar, yamyamların yıllık toplantısında vejetaryen bir kişinin yaptığı bir konuşma metninde kullanılan sözler gibiydi. Arada tek bir fark vardı; konuşmayı yapan kişinin yeryüzünde bulunan en büyük yamyam gücünü temsil etmesiydi.

Bütün Ortadoğu bölgesini saran alevler aslında Irak ülkesinin canice (NATO ve ABD güçlerince) işgal edilmesinin ve ABD emperyalizminin bu talihsiz bölgeye sürekli olarak müdahale etmesinin doğrudan sonucudur. Amerikan güçleri ve bölgedeki müttefikleri Irak ülkesinde istikrarsızlık yaratmak ve bu ülkeyi, yaşadığı savaştan dolayı parçalanmış, geçirdiği yangının dumanı hala da tüten bir harabe haline getirmek suretiyle, şimdilerde çıkarlarına tehdit haline gelen, Suriye’de savaşan gerici güçlere yardım edip, yataklık ettiler. ABD ve müttefik ülkeleri tarafından geçen yıllarda sözüm ona Irak’ta “teröre karşı mücadele” ediliyor iddiası hiçbir sonuç vermedi. ABD güçleri kontrolü altında faaliyet gösteren, korkaklık abidesi ve hastalıklı ruh hali olan Irak Ordusunun Ramadi kentini IŞİD örgütü güçlerinden geri alma iddiası da sadece bir yalandan ibaret olduğu anlaşıldı.

Bu satırları kaleme aldığım sıralarda cihatçı güçler hala da Ramadi kentinin büyük bir bölümünü kontrol edip, kudurgan saldırılarına devam ediyorlardı. Irak Ordu güçleri, en sonunda, yanarak kül yığını haline gelmiş Irak diyarından geriye kalan viran yerleri kontrol altına almada başarı olacaklardır. Irak ordusunun Ramadi’deki sözde “zafer” kazanma ilanı, kamuoyunun bu ordunun aslında artık kullanışlı olmayan bir enstrüman olduğunun görmesine yaradı. Askerlerin maaşlarını ödeyen, ellerindeki silahları temin eden ve uygun bir zaman geldiğinde,  ilk fırsatta,  bu silahları atacak olan Irak ordusuyla yaşanan bu utanç verici saçmalıkların sonu geleceği, Pentagon’un övündüğü tüm bu kurmaca iddiaların sahteliğinin ortaya serildiği günler gelecektir elbette.

Amerika, Rusya ve İran

ABD nihayetinde, kendi kontrolü dışına çıkan güçlerden baş gösteren tehlikenin farkına vararak, kendi elleriyle bölgeye verdiği ateşin alevlerini söndürmek amacıyla, yardım edebilecek birisini bulmak üzere, umutsuz bir şekilde etrafa bakınmaya başladı. Aradığı bu birisi kim olabilir, acaba? Sorusu gündeme geldi. ABD, bu durum karşında, nefes alıp, verdiğinde bile homurdanarak, en beklenmedik ve en son düşünülecek ihtimal olan seçeneğe dönmeye karar kılmak zorunda kaldı; yani Rusya ve İran’a yöneldi.

Amerika ve NATO üyesi müttefikleri, kısa bir zaman öncesine kadar,  sürekli olarak, monoton bir tarzda “izole edilmiş Rusya” şarkısını seslendirmeye devam ediyorlardı “Rusya uluslararası planda tecrit edildi mi, gerçekten? Bu söylem, bir günden diğer bir güne, gün boyunca, tekrarlanması halinde adeta ruhani güçlerin uyandırılmasını sağlayacak kutsal bir söz haline gelmişti. Oysa şimdi, Rusya’nın, adeta mucizevi bir şekilde, tecrit edilmediği görülüyor. Tam aksine, iltifat ediliyor, etki alanı genişliyor, neredeyse övgü yağmuruna tutuluyor, öfkeli bir mizaçla ve de kükreyerek yoluna devam ediyor. “Rusya’yı izole etmek gündemimizde bulunmuyor”, “Rusya ile bir anlayış birliğine varılması gerekiyor” şeklinde bir söylem sürekli tekrar ediliyor ve hiç kimsenin ABD’nin bu söylem tonunda meydana gelen değişikliğe vurgu yapmaması bekleniyor.

Rabbimizin bize yaşamayı bahşettiği 2015 yılında, Washington tarafında icra edilmiş şekliyle ölüme meydan okuyan tarzda politik takla atma performansı yalnızca bu değildi. Dünya diplomatik sirkinde görülen önemli bir atlayış denemesi İran ile ilişkilerinde icra edilen performans oldu. Rusya durumunda olduğu gibi, İran da uluslararası camiadan dışlanma yaptırımı uygulanan bir kimsenin rolünü oynama cezası çekmeye mahkûm edildi. Amerikan Hava Kuvvetlerinin sevimli dikkatlerine çekmeye mazhar olma noktasını geldi. Ve bütün bunlardan sonra aynı İran artık Amerikan’ın dostuydu. Herkesin bildiği gibi, “dar günün dostu, gerçek bir dosttur” sözünün unutulmaması gerekiyor.

Bu şaşkınlık verici diplomatik akrobasinin nedenini anlamak zor değil. Suriye’de cihatçılara karşı mücadele anlamında yürütülen ciddi boyutlardaki yegâne faaliyetlerden birisi, Beşar Esad’ın başında bulunduğu Suriye ordusuyla işbirliği halinde Rusya güçleri eliyle oldu. Irak topraklarında İŞİD örgütü güçlerine karşı sürdürülen ciddi askeri mücadele (kendi bölgelerinde savaşan Kürtler hariç) sözüm ona Irak ordusu ve ABD’li destekçileri tarafından değil, İran destekli Şii milisler ve sahada savaşan İran ordusu mensupları tarafından verildi.

ABD yönetimi, sahadaki uygulamalar karşısında, bu durumu kabul etmek zorunda kaldı ve Rusya ile İran yönetimlerinin Beşar Esad’ın, öngörülebilir gelecekte, iktidarda kalması gerektiği yönündeki isteklerini yerine getirdi. Tanınmış araştırmacı gazeteci Seymour Hersh tarafından kaleme alınıp, Books London Review’de yayına verilen bir raporda “Amerikan Ortak Askeri Personelinin güvenlik konusunda bazı bilgilerin Almanya, Rusya ve İsrail üzerinden Suriye Ordusuna verdiği” iddia ediliyor.

Bu durumun, 2012 – 2014 yılları arasında,Esad rejiminin yıkılması halinde bölge üzerinde etkisinin ne olacağı konusunda yönetim makamlarına çok sayıda uyarı mesajı verildiği konusunda aynı dergiye açıklamada bulunan Amerikan Savunma İstihbarat Ajansı (DIA) eski Direktörü Micheal Flynnraporlarına uygun olduğu görülüyor. Flynn’in başında bulunduğu aynı ajansın, “ortak düşmana” karşı daha etkin mücadele vermek amacıyla, istihbarat bilgileri (politikacıların onayı olmadığı anlaşılıyor) Suriye rejimine verdiği anlaşılıyor.

ABD ve müttefikleri bölgedeki konjonktürünün dayattığı şartlardan dolayı, Suriye’de faaliyet gösteren gülünç bir kurgu yapılanma olan “ılımlı İslam muhalefetini” bırakmak zorunda kaldılar. Bu “ılımlı İslam muhalefeti”, artık herkesin bildiği gibi, ABD’nin desteklediği El-Kaide örgütünün Suriye kolu El-Nusra Cephesi gibi örgütlerin aşırı uç cihatçılardan oluşturuldu. ABD emperyalizminin bir parçası olan CIA teşkilatı bu politikaya devam edilmesini istedi. Oysa sürdürülmek istenen bu politika ABD yönetiminin şimdilerde Rusya ve İran’a yönelik yeni politika değişikliğine ters düşüyor. Bu arada Rusya güçleri de, Washington’un protesto girişimlerini hiç dikkate almadan, Suriye’deki cihatçı güçleri bombalamaya devam ediyorlar.

Suudi Hanedanlığı ve Türkiye

Washington’da ortaya çıkan bu bölünmüş yapı, Başkan Obama’nın şahsında karakterize edilen,  kargaşa ve kararsızlık izlenimi edinilmesine yol açtı. Rusya uçağının Türk güvenlik güçleri tarafından düşürülmesi olayı, Amerika ve Rusya arasında savaş çıkması amacını taşıyan Erdoğan yönetiminin kasıtlı bir provokasyonu olduğu konusunda hiçbir kaygı yok. Türkiye’nin bu manevrası, tahmin edileceği gibi, tamamen başarısızlıkla sonuçlandı.

Suudi Kraliyet zümresi talimatı üzerine gerçekleşen, adli bir cinayet olan El-Nimr’in idam edilmesi olayı da aynı tarz bir yönetim mantığının ürünüdür. Bu adli cinayet olayıyla Şia kesimi ile Sünni kesim arasında mezhep çatışmasını körüklemek, İran yönetimini Suudi Arabistan’a karşı askeri saldırılarda bulunmaya tahrik etmek ve daha sonra da yardıma yetişmek üzere Amerikan güçlerine çağrıda bulunmak üzere kasıtlı bir provokasyon girişimiydi.

Açıkça adli bir cinayet vakası olan bu idam olayına kısa zamanda Suudi Arabistan’ın Tahran’daki Büyükelçiliğine düzenlenen saldırı dalgası ile tepki verildi. Suudi Arabistan yönetimi, hiç zaman kaybetmeksizin,  İran ile diplomatik ilişkilerine son verdi. Bütün bu faaliyetler bilinçli olarak önceden tasarlandı. Gelişen bu olaylarda, adeta bir balerinin sahnede atması gereken adımlar misali, adım adım ilerleme kaydedildi. Ancak bu bale performansının aslında bir ölüm dansı olduğu unutulmaması gerekir. Bu politika, kökleri derinlerde olan bir sosyal kargaşa ve ufukta devrilme olasılığının olduğu bir durumla karşı karşıya kalan Suudi rejimin iktidardaki konumunu konsolide etmek amacıyla umutsuzca bir girişimiydi. Suudi gangsterleri kazanma ihtimalleri olmayan Yemen savaşında hesap hatası yaptılar. Şimdi de, Suudi Arabistan nüfusunun en az % 20’sini oluşturan, en yoksul kesim olup, en fazla baskıyla karşı karşıya kalan halk katmanı Şii kesimin öfkesini çektiler. Suudi Arabistan şehir yerleşim yerlerinde “Suudi Hanedanlığına ölüm” sloganıyla protesto gösterileri patlak vermeye başladı. Suudi iktidar zümresi boyunu aşan siyasal faaliyetlerde bulunarak, rüzgâr ekmiş olup, gelecekte de fırtına biçecek.

Mülteci krizi

Marksist tarihçi ve yazar Eric Hobsbawn, Karl Kautsky’nin dile getirdiği fikrini tekrarlamak suretiyle, küreselleşmenin egemen olduğu bir dönemde, ulusal bariyerlerin anlam kaybedeceğini ve savaşlarında geçmişte kalan sosyal olaylar haline geleceğini savunmuştu.  Oysa 21. yüzyıl, sonu gelmez savaşların, her yerde şiddet olaylarının ve her türden ulusal anlaşmazlıkların yaşandığı yüzyıl. Ortadoğu coğrafyasında sürdürülen savaşlar bu türden gelişmelere sadece birer örnek olma özelliğinde.

Suriye’de yaşanan kanlı kaos olayları, İkinci Dünya Savaşı sonundan bu yana hiç beklenilmedik şekilde, insanların dalgalar halinde, kitlesel olarak güç etmelerine yol açtı. Çetin kış şartları karşısında ayakta durmaya çalışan, karnı aç binlerce mülteci kafilesi yalnızca çıplak elleriyle mücadele vererek, medeni Avrupa düzeni ve yasal güçleri tarafından karşılarına dikilen dikenli tellerden oluşan çitleri aşmada başarı elde etti. Hiçbir sosyal olay Avrupa burjuvazi sınıfının mülteci krizi konusunda gösterdiği reaksiyondan daha soğuk ve daha riyakâr bir durum olamaz.

Avrupa ve Amerikan halkları yıllarca gerçekleşen her bir emperyalist saldırının en saf insani kaygıdan kaynaklandığı şeklinde yalana dayalı bir propagandaya maruz kaldılar.  Söz konusu bu “insani kaygı”, İkinci Dünya Savaşından buyana, insanlığın en büyük felaketi yaşamasına yol açtı. Suriye savaşından dolayı meydana gelen kaosa çözüm yolu bulma yönünde en küçük bir katkıda bulunmayan Avrupa ülkeleri hükümetlerinin Suriye’de sürdürülen savaşın bahtsız kurbanlarının yüzüne kapıyı kapatmak çabasında çok meşgul oldukları görülüyor.

Bu durumun Atlantik’in öteki yakasında da daha iyi olmadığı görülüyor. Amerika’da, yüzyıl kadar önce, Özgürlük Anıtına şu sözlerin yer aldığı bir levha asılmıştı:

Uzat bana yorgun ellerini, yoksul halini görmek isterim,

Özgürlük soluma özlemini haykıran savaşkan kitleni

Dayanışma ruhu içinde direnen, sahile doluşan kalabalığını

Gönder bana o evsiz, barksız kalanları, fırtınadan savrulmuşları

Bırakıp da geldim fenerimi altından kapıların arkasından

Oysa şimdi bu sözler zalimane bir ironi’nin dile gelmesi gibi duruyor. Aynı Amerika yönetimi Rio Grande Nehrinin (ABD, Meksika Körfezine dökülür) öteki yakasında yoksul halk kalabalığının ABD’ye girişini engellemek için her zamankinden daha yüksek tel örgüleri ördü. Cumhuriyetçi Partinin önde giden bir aday adayı, aleni olarak, ABD’ye girmek isteyen Müslümanlara yasaklama getirilmesi çağrısında bulunuyor. Bu çağrı 21.yüzyıl kapitalizminin çağrısıdır: Pervasızlığın, şovenizmin, yabancı düşmanlığının ve gizliden gizliye hüküm süren ırkçılığın sesidir.

Sınırları kaldırılmış küresel bir dünya ütopyası revizyonu yerine her yerde yeni ulusal engeller takviye ediliyor. Sınır kontrolleri yalnızca Avrupa’nın dış çeperindeki ülkelerde değil, aynı zamanda, Schengen Anlaşmasına üye ülkeleri arasında da yeniden uygulamaya konuldu. Vatandaşına karşı şefkatli ve demokratik olarak bilinen İsveç yönetimi, yine yumuşak kalpli ve demokratik olarak kabul edilen Danimarka’dan gelen yolcuları kontrolden geçirme uygulamasına başladı. Kapitalist bir temele dayalı dünya düzenindeki yaşam seyrine göre imkânsız olarak görülen Birleşik bir Avrupa rüyasından da geriye bir şey kalmadı.

Avrupa krizde

Avrupa’da can sıkıcı bir ruh hali yaşanıyor. 2015 yılı, hem başlangıcı ve hem de Paris’te meydana gelen iki kanlı saldırıdan dolayı bitimi itibariyle kalan izleri uzun süre devam edecek yaralı bir yıl oldu. Münih ve Brüksel kentleri vatandaşları, yeni terörist saldırılar olabilir korkusuyla, alışa geldikleri tarzda yeni yıl kutlamalarına katılamadılar. Paris’te yapıla gelen havai fişek gösterileri başka bir bahara ertelendi. Korku ve güvensizlik artık her yerde kol geziyor.

Ciddiyetiyle bilinen bütün ekonomistler küresel ekonomide, şimdilik güçlü Çin ekonomisinde meydana gelebilecek olası sert bir gerileme dönemi sonucunda ilk önce Asya’da başlayarak, başka bir ekonomik durgunluğun yaşanacağını bekliyorlar. Bu ekonomik durgunluk aynı şekilde Avrupa’da da başlayabilir. Eskiden Avrupa’daki ekonomik büyümenin lokomotifi olan Almanya, Ortadoğu ve savaşın olduğu diğer bölgelerden bir milyon mültecinin Almanya’ya göç etmesi nedeniyle krize sürüklendi.

Schengen Anlaşmasının imzalanması ve Euro para birimine geçilmesi birlikte Avrupa’da daha iyi bir ekonomik entegrasyon beklenirken, tersine bir dönüş yaşandı. Mülteci krizi Almanya ile Doğu Avrupa ülkeleri arasındaki arayı açarken, diğer yandan da, Almanya ve Güney Avrupa ülkeleri arasında geniş bir uçurum meydana gelmesine yol açtı. Herhangi bir konuya çözüm getirilmediğinden dolayı, öteden beri devam etmekte olan Yunanistan ızdırabı da yaşanmaya devam edilecek.

Bu ızdırap, yeri geldiğinde, Yunanistan halkının çekeceği daha büyük başka bir acının nedeni olabilecek. Yunanistan’daki bu ızdırap, diğer ülkeleri “çıkış” işaretiyle gösterilen kapıya doğru yönlenmesine sevk edecek ateşleme mekanizması görevini görebilecek. İngiltere yönetimi, Birleşik Krallığının Avrupa Birliğinden (AB) çıkmasıyla sona erebilecek bir referanduma gidiyor. Fransa ve diğer ülkelerde görülen Avrupa Birliği karşıtı duygularında artış var. Gündemde olduğu gibi, Euro’nun geleceği söz konusu değil,  ancak, Avrupa’nın geleceği tartışılıyor.

Siyasi huzursuzluk

Burjuvazi sınıfı karamsarlığını sağlam temellere dayandırıyor. Bu durum madalyonun sadece bir yüzünü gösteriyor. Kapitalizm krizi, kaçınılmaz olarak, tersine dönen bir olguyu da yarattı: İnsanlığa gelecek umudu aşılayan yeni bir isyan ruhunun doğumu. Bu ruh ağır adımlarla ilerliyor, ancak, kitlelerin bilincini uyandırdığı konusunda hiç şüphe yok. Ekonomik bir toparlanmanın olacağına dair boy veren yeşil filizler ekonomistlerin hayal ürünü olsa da, bu durum devrimci bir ruh halinin ilk canlanma belirtilerinin hem gerçek ve hem de insanların yaşamında somut karşılığının olduğu anlamına gelir.

İnsan bilincinin yaşanan sosyal olaylar gerisinde her zaman işleyebildiği olgusu diyalektik materyalizmin bir önermesidir. İnsan bilinci, er ya da geç, sosyal bir uyanış dalgasıyla olması gereken gelişmeyi yakalar. İşte devrim olgusu tam da böyle bir zamanda mecrasını bulur. Bu gün İngiltere’de tanık olunan olay siyasal bir devrimin başlangıcı sayılabilir. Bir gecelik zaman sürecinde bütün sosyal dengede dönüşüm meydana gelebilir. Bu sosyal durum, bir toplumda kökleri derinlere varan değişimlerin olacağına dair belirtilerdir. Bir toplumda meydana gelen keskin dönüşümler ve ani toplumsal değişimler, o toplumda zaten var olan üstü örtülü sosyal olayların su yüzüne çıkıp, gerçek mecrasından akmasıdır.

İnsan bilincinin, büyük ölçüde, geçmişte edinilmiş yaşam deneyimlerine göre şekillendiği yadsınamaz bir gerçek. Geçmişten gelen yanılsamaların etkisi, kitlelerin bilinçlenmesine bağlı olarak, reformculuk olgusu sürecinde eriyip gitmesi uzun zaman alır. Ancak, başlarına indirilen balyoz darbelerin etkisiyle kitlelerin bilinç düzeyinde ani ve keskin değişimler olur. Cilayla parlatılan geçmişi anmanın ötesine geçmeden, sunulan değerlendirmelere dayalı olarak olup bitenleri idrak etme düzeyi üzerine geleceği inşa edenler acınacak haldeler. Marksistlerin yaşama süreci deneyimlerine ve şimdiye kadarki yaşanmış toplumsal olaylarla benzerlik taşımayan gelecek perspektifi üzerine dayanmaları gerekir.

Kitleler, karşı karşıya kaldıkları krizden çıkmanın yolu arayışına girdiklerinde, siyasi partileri tek tek teste tabi tutarlar. Eski liderler ve parti programları analiz edilir ve taleplerine cevap vermeyenler bir tarafa bırakılır. Programları kitlelerin taleplerine uygun olmadığından dolayı tercih edilmeyen ve seçim dönemlerinde verdikleri vaatlerden dolayı kitlelerin beklentilerine ihanet eden partiler kısa sürede itibar kaybeder. Ana akım olarak kabul edilen ideolojiler kalabalık halk kesimleri nezdinde itibar görmezler. Bir zamanlar popüler olan liderlere karşı halkın nefreti artar. Ani ve keskin değişime konu olan olgular sosyal sürecin gündemi haline gelir.

Siyasi (iktidar) elitlere karşı büyüyen bir öfke var: Varlıklı kesime, güç sahiplerine ve ayrıcalıklı sınıfa. Devrimci bir gelişmenin embriyonik tohumlarını içeren, statükoya karşı yükselen bu toplumsal tepki, iyileşme işareti veren ekonominin geldiği noktanın ötesine geçebilir. İnsanlar siyasetçilerin söylediklerine ya da vaat ettiklerine artık inanmıyor. Siyasi kurumlara ve genel anlamda siyasi partilere karşı giderek artış eğilimi gösteren hayal kırıklığı var. Genel düzeyde ve kökleri derinlerde olan ekonomik huzursuzluk var. Ancak hissedilen bu ekonomik huzursuzluk topluma örgütlü bir şekilde taleplerini ifade etme olanağını veren araçlardan henüz yoksun durumdadır.

Sosyalist partinin son seçimlerde çoğunluk oyunu alarak sandığı süpürdüğü Fransa’da, Cumhurbaşkanı François Hollande ise 1858’den buyana seçilen herhangi bir Cumhurbaşkanından en düşük oy oranına sahip. Yunanistan’da PASOK’un düşüşüne ve SYRIZA’nın yükselişine tanık olduk. İspanya’da, kendisini ülkedeki gerçek muhalefet partisi olarak sunan, parlamento seçimlerinde 69 sandalyeyi kazanan, müttefikleriyle birlikte, kamuoyunun kazanma nedeni henüz tam olarak bilmediği PODEMOS’un yükselişe geçtiğini gördük.

İrlanda’da yapılan son referandumda aynı sürecin yaşandığını görüyoruz. İrlanda, yüz yıllardan beri, Avrupa’nın en Katolik ülkelerinden birisi oldu. Kilise, daha kısa bir süre önce, gündelik hayatın her bir alanında mutlak hâkimiyet tesis etmişti. Referandumda eşcinsel evlilik konusunda % 62 oy oranıyla “Evet” sonucu çıkması Roma Katolik Kilisesine indirilen çarpıcı bir darbe oldu. Bu referandum Kilisenin politik gücüne, belirlediği politikasına ve toplumun uymasını istediği yaşam koşullarına karşı masif düzeyde bir protesto oldu. Ülkedeki bu sosyal durum İrlanda toplumunda kökten bir değişimin olduğunu gösteriyor.

İngiltere’de, İşçi Partisi ve muhalefet lideri Jeremy Corbyn, her şeye rağmen, seçimlerde sandığı silip süpürdü. Bu durum İngiltere’deki sosyal durumu bir gecede bütünüyle dönüştüren politik bir deprem oldu. İngiltere’de böylesi bir gelişmenin olacağı, kurulu düzene karşı isyanın İskoçya Ulusal Partisine (SNP) verilen oyların yükselmesinde yansımasını bulduğu İskoçya’da gelişen olaylar nedeniyle bekleniyordu. Bu gelişme sağa yönelik değil, sola yönelik bir hareketti. Bu durum milliyetçiliğin İngiltere’deki sosyal yaşamda kendisini ifade etmesi değil, aksine, İngiltere Parlamentosunun bulunduğu Westminster şehrinde ülke yönetim faaliyetlerini icra eden iktidar seçkin tabakasının belirlediği köhnemiş kuralarına karşı yakıcı bir öfkenin ifade edilmesidir. İngiliz İşçi Partisi, yönetici sınıfla korkaklık timsali bir işbirliği yaptığı varsayımı nedeniyle bu ülkedeki kurulu düzenin bir parçası olarak hep dikkate alındı.

İngiliz İşçi Partisi, on yıllardan beri, sağ kanat liderliği altında siyasal faaliyetlerde bulunarak mevcut düzenin dayandığı bir sütun görevini yerine getirdi. İngiltere yönetici sınıfı amansız bir mücadeleyle karşı karşıya kalmadan İşçi Partisini bırakmayacaktır. Kapitalist sistemin ilk savunma hattı parlamentoda bulunan İşçi Partisi safları oldu. İşçi Partisinin Tony Blaire’in izlediği politikaya dayalı çoğunluğu, kapitalistlerin ve bankacılık kuruluşların, verilen mücadele saflarında, doğrudan yönlendirilen ajanlarıdır. İngiliz İşçi Partisindeki bu yapı, kapitalistlerin ve bankacılık kuruluşların, her ne pahasına olursa olsun, Jeremy Corbyn’den kurtulmalarının kararlılığını gösteriyor. Bu amaca yönelik olarak, İngiltere’de tamamıyla yeni bir durum yaratmak üzere İşçi Partisinde bölünme olmasına zemin hazırlanıyor. Bütün bu siyasal faaliyetler toplumda var olan, kökleri derinlerde bir hoşnutsuzluğun olduğunu ve söz konusu bu hoşnutsuzluğun siyasal bir zeminde kendisini ifade etme arayışı içinde olduğunun göstergesidir. Avrupa coğrafyasında, uygulanan kemer sıkma politikalarının geçici süreli sosyal düzenlemeler olmayacağını, aksine, halkın yaşam standartlarına devamlı saldırı niteliğinde tedbirler olacağına dair kaygılar dile getiriliyor. Yunanistan, Portekiz ve İrlanda gibi ülkelerde bu tarz politikaların uygulamaya konulması, bütçe açığı sorununa herhangi bir çare yolu aranmaksızın, yaygın halk kesimi nominal ücretlerinde ve emekli maaşlarından daha şimdiden ciddi kesintiler olmasıyla sonuçlandı. Dolayısıyla, halkın çektiği acılar ve insanların daha da yoksullaşması sorununa çözüm yolu anlamında hiçbir fayda sağlayamayacak. Her yerde aynı sistem işliyor; zenginler daha zengin oluyor ve fakirler de daha fakir.

Bu gelişmeler yalnızca Avrupa’yla sınırlı değil. ABD Başkanlık seçimleri döneminde çok daha ilginç gelişmelerin yaşanacağını anlaşılıyor. ABD politika sahnesinde ekstrem derecede istikrarsızlık ve uçarı bağlantıların olması nedeniyle sonucunu şimdiden tahmin etmek elbette mümkün değil. Medya kuruşları faaliyet sirki neredeyse sadece Cumhuriyetçi aday adayı Donald Trump üzerine odaklanıyor. ABD egemen yönetici sınıfının işlerini böylesi cahil bir palyaçoya emanet edeceği pek olası görünmüyor. Ancak, yakın geçmişte iki kez böylesi bir karar alınmıştı. Egemen sınıfın durduğu yerden konuya bakılırsa, Hillary Clinton’ın daha güvenli bir aday adayı olduğu görülüyor.

Ancak, Trump veya Clinton’a verilen destekten daha ziyade, açıkça sosyalizmden bahseden sosyalist bir politikacı Bernie Sanders’e olan masif düzeydeki destek daha anlamlıdır. Sanders’in Amerikan başkanlık seçimlerine yönelik Demokratik Parti saflarında aday adayı olarak sahneye çıkması ABD’de derinlerde seyreden bir toplumsal hoşnutsuzluğun ve heyecanın mayalanmakta olduğunu gösteriyor. Sanders’in düzenlenen seçim mitinglerine on binlerce kişi katılması, milyarder sınıfı mensuplarına saldırması ve “siyasal bir devrim” çağrısında bulunması milyonlarca kitle nezdinde yansımasını buldu.

“Sosyalizm” kavramı şimdilerde ana akım medyada daha sık kullanılmaya başlandı. 2011’de yapılan bir ankete göre, 18 ila 29 arası yaş dilimi kitlenin % 47’isikapitalizmkonusunda olumlu görüş belirtirken, aynı kitleden % 49’u sosyalizme daha yakın olduklarına dair görüş bildirmişlerdir.  Haziran 2014’te yapılan başka bir kamuoyu anketi , % 69’u 30 yaş altı olmak üzere, Amerikalıların % 47’isi sosyalist bir adaya oy verebileceklerini gösteriyor.

Çoğunluğu gençlik kuşağında olmak üzere çok sayıda Amerikalı Bernie Sanders’in mesajını duymaktan hoşnut olduklarını ifade ediyorlar. Bu durumun gerçek sosyalizmden daha ziyade İskandinav tarzı Sosyal Demokrasiye daha yakın olduğu bir gerçek. ABD’deki gerçek sosyal durum böyle olsa bile, bazı şeylerin değişmekte olduğuna dair çok anlamlı bir belirtidir.

Rusya’daki durum ise, Avrupa’nın farklılıklar arz ediyor. Yüzeyde var olan görüntüye göre Putin’in Ukrayna ve Suriye krizlerinden güçlü çıktığı görülüyor. Batılı güçlerin Putin’i tecrit etme çabaları sefil bir başarısızlıkla sonuçlandı. Putin, Suriye’de yardıma gelmeye davet ediliyor. ABD yönetimi Kırım ve Ukrayna üzerinden ekonomik ambargo uygulanmaya devam etse bile, Rusya’nın Avrupalı müttefikleri bu yaptırımları sessizce kaldıracaklarını emin olarak bekleyebilirsiniz. Avrupa burjuvazisinin Suriye’de alt üst olan dünya düzeninden çıkmak ve Ortadoğu’dan Avrupa’ya olan mülteci akışını durdurmak üzere Rusya’ya ihtiyaçları olduğu gibi, kriz yaşayan Avrupa ekonomisinin de Rusya pazarına ve Rus gazına ihtiyacı var.

Ancak, bu cephedeki uluslararası ilişkileri analiz edecek olursak, durumun aslında göründüğü kadar istikrarlı olmadığı anlaşılıyor. Rusya ekonomisinde, petrol ücretlerinde yaşanan düşüş ve Batılı güçlerin yaptırımları karşısında gerileme yaşandı ve yaşanmaya da devam edilecek. Gerçek ücretlerde düşüş var. Rusya orta sınıfı artık Londra ve Paris’te eğlenceli hafta sonları geçiremiyor. Homurdanıyor, ama hiçbir şey de yapamıyor. Rusya çalışan kesimi Ukrayna üzerinden yapılan diğer devletlerin propagandasından ciddi olarak etkilendi. Ukraynalı faşistler ve milliyetçilerin faaliyetleri sonucunda skandal yaşadı, Putin yönetimi Doğu Ukrayna’da yaşayan kardeşlerinin ve çalışan kesimin doğal sempatisinden kaynaklı avantajdan faydalanabildi.

Putin bir süre daha iktidarda kalabilir, ancak, her şeyin de bir sınırı var ve her işin sonunda tarih her zaman faturasına ilgili kişinin önüne koyar. Ekonomik kriz, özellikle Petersburg ve Moskova’nın dışında, çok sayıda çalışan kesimin yaşam standardında keskin düşüşler olmasına neden oldu. Kitleler sabır gösteriyorlar, ancak, bilindiği gibi, sabrında bir sınır var. Bu durumun kanıtı, uzun mesafe taşıma kamyoncularının 2015’te yaptıkları grevde görüldü. Belki de sadece küçük bir belirti, ancak, Rusya çalışan kesimi hoşnutsuzluğunun, er ya da geç, ciddi boyutlarda ifadesini bulabileceği bir belirti.

Endişe verici bir manzara

Her şeyden önce, yaşanılan bütün bu fenomenler kapitalist sistemin son sınırlarına doğru yol aldığını gösteriyor. Küreselleşme akımı, yorgun düştüğünden dolayı, tersine bir dönüşüm yaşıyor. Büyüme kaydedici güçlü bir faktör bütün bir sağlıksız yapının aşağıya doğru düşüşe geçmesine yardımcı oluyor. Sözüm ona ekonomik bir canlanma olduğu ileri sürülüyor, aslında hiç bir canlanma söz konusu bile değil. Politik, ekonomik veya askeri karakterde herhangi bir sosyal şok durumu, zayıf veya anemik olsa bile,  kaydedilen bütün gelişmeleri sarsılma yaratıcı bir dur deme hareketine dönüştürebilmek için yeterli olur.

Çin ekonomisinde yaşanan yavaşlama bütün dünyayı endişelendiriyor. Çin yönetimi, bazı malları büyük ölçekte Brezilya gibi ülkelerden ithal ediyor. Brezilya ekonomisinde bu sıralarda 4,5 oranında daralma yaşanıyor. Birçok diğer ülke, örneğin BRICS üyesi, aynı durumdalar. Sermaye kesimi sözcüleri gittikçe daha karamsar açıklamalarda bulunuyorlar. Wall Street Journal gazetesi Morgan Stanley’in ABD Borsa Stratejisti Adam Parker’ın bir açıklamasını gündeme taşıdı: “ Büyük olasılıkla düşük düzeyde getiri dalgalarının olduğu bir yıl yaşayacağımızı düşünüyoruz, birçok başka uzman da aynı görüşü ifade ediyor.”

Hyundai Motor’un üst düzey yönetici 2016 yılına ilişkin hedef beklentilerin pek de “parlak olmadığını” ifade etmişti. Group Yönetim Kurulu Başkanı ChungMong-koo, “otomobil üreticilerinin ihracat birimleri başındaki yönetici kademe 2015’te, Çin piyasasında ve daha önce yükselişe geçen pazarlar talebinden görülen düşüşten dolayı, ekonomik büyüme hızında küresel düzeyde bir yavaşlamayla, dünya ikinci otomobil piyasasında daralmayla karşı karşıya kaldıklarını” söyledi. Aynı şekilde, “önde gelen birçok ekonomik gösterge dikkate alındığında, önümüzdeki yılın otomobil piyasasına yönelik beklentilerinin de pek parlak olmadığı anlaşılıyor.” Benzer daha başka örnekler de verilebilir.

Yazının başında belirtilen makalede Gideon Rachman en karamsar çıkarımlarda bulunuyor:

Bu küresel hüzün hali uluslararası politik sistemini, hasta yatağında olan bir kişinin adeta ciddi bir hastalıkla cebelleşmesi gibi, 2008 finansal kriziyle başlayan bir mücadeleyle karşı karşıya bırakıyor. İleriki aşamalarda daha sert şoklar yaşanırsa, krizden çıkma tedricen olur ve bu kötü siyasi semptomlardan kurtuluş yaşanır. Ancak, hastanın bünyesi savunmasız durumdadır. Büyük bir terörist saldırı veya ciddi boyutlarda yaşanan ekonomik darboğaz gerçek bir tehlikenin işareti olabilir.

Böylesi bir yolla krizden çıkma önermesi sermaye stratejilerinin içten bir ifadesidir. Geleceğe endişeyle bakıyorlar. Mensup oldukları sınıfsal perspektifle konuyu ele almaları açısında hatalı olmadıkları görülüyor. 2016 yılı daha ciddi türbülansın, daha fazla ekonomik krizin, halkın yaşam standartlarına saldırının, daha fazla haksızlık ve adaletsizliğin, daha fazla kanın döküldüğü ve sosyal kargaşanın yaşandığı bir yıl olacak.

Eski yılda yaşananlar daha büyük bir yoğunlukla yeni yılda da tekrarlanacak. Ortadoğu’da, Afrika’da ve Asya’da yaşanan savaşlardan dolayı göç edenlerin karşına insanlık dışı şartlarda dikenli tellerle engellerin konulacağı Avrupa’ya doğru insanlık tarihinin en büyük sefalet tsunami akışı yaşanacak.

Adeta kontrolü imkânsız bir salgın gibi bütün dünyaya yayılmış terörizm belası 21.yüzyıl kapitalizmi hastalıklı doğasının bir belirtisidir. İnsanlığın önünde, kaçınılmaz olarak, daha yaygın ölçekli terörizm faaliyetleri bekleniyor. Polisiye tedbirleriyle terörizm eylemleri engellenemez. Silahsız ve savunmasız sivil halkı öldürmek üzere saldırı düzenleyen çok sayıda kararlı ve fanatik kişileri engelleyebilecek polis gücü yeryüzünde yok.

Lenin kapitalizmin sonu olmayan bir korku hali olduğunu yazdığı zaman, aslında, bugün yaşamakta olduğumuz gerçeği söylüyordu. Doğum sancısına eşlik eden karın ağrısı hakkında şikâyette bulunurcasına terörizm belası konusunda da şikâyette bulanmanın da faydası yok. Marksistlere döşen görev çürüyen kapitalizmin kaçınılmaz sonuçları konusunda sızlanmak değildir. Bu türden işleri vaizlere ve barış yanlısı kisvesi altında siyasi faaliyetlerde bulunanlara bırakalım.

Bize düşen görev ücretli çalışan kesime ve gençlik kuşağına yaşanan bu dehşetin gerçek nedenlerini yorulmaksızın hatırlatmaya çalışmak ve karşı karşıya bulundukları sorunu, bir daha yaşanmamak üzere, nasıl ortadan kaldırılabileceği konusunda açıklama getirmektir. Çözüm yolu toplumun kök ve dallarında transformasyon olmasıyla bulunabilir. Köklü sosyal sorunlara ancak köklü toplumsal taleplerle çözüm yolu bulunabilir. İnsanlığını bugün karşı karşıya bulunduğu sorunlara yalnızca sosyalist bir devrimle çözüm yolu bulunabilir. Böylesi bir hedef, uğruna mücadele verilebilecek yegâne toplumsal davadır.

Çeviri: Nizamettin Karabenk

Source: http://socialistappeal.org/news-analysis/international/1717-2016-a-world-on-edge.html