Perşembe , 23 Kasım 2017

Faşizmin lanetleme ayinleri – Erol Anar

zzzzzzzzzmanuel11-1024x676İnsanların çoğu hayatın zorluklarına, fırtınalara dayanamıyor, yoruluyor ve hayatlarının bir anında yelkenleri indirerek teslim oluyorlar. Bu insanların çoğu, “bükemedikleri bileği öpmeye” ve güce, iktidara boyun eğerek kendi çıkarlarını korumaya eğilimlidirler. Örneğin önceden AKP muhalifi olan birçok politikacı, “sanatçı”, gazeteci bugün AKP saflarında politika yapmakta, ya da AKP’nin çıkarlarını savunmaktadır. Ya da daha önceleri sisteme karşı olup da, sonradan sistemin çıkarlarını savunan birçokları gibi… (Ayrıca AKP muhalifi olmak, sisteme muhalif olmak anlamına da gelmiyor.)

Çünkü kimin hükümet olduğundan bağımsız olarak muhalif bir şekilde devam ederseniz sistem hem sizi bitirir, hem de gelirlerinizi engeller. İşte bu nedenle birçok insan, ya da zayıf insanlar diyelim, bu zorlu fırtınalara göğüs germektense, sistemin bir vidası olup, onun nimetlerinden, ranttan faydalanırlar. Köşeye oturur, ara sıra sistemin ‘düşmanlarına’ havlar ve önlerine atılan kemiği yalarlar büyük bir iştahla.

Peki, vicdanları nasıl rahat olacak? Dün karşı oldukları sistemi ya da hükümeti, bugün savunmaya nasıl kendilerini adapte etmektedirler? Bu hiç de sorun değildir, insanlar içinde bulundukları durumun felsefesini yapar ve kendilerini kolaylıkla kandırırlar.

Eski mahalleden taşınıp, yeni mahalleye anında uyum sağlarlar. Artık eski mahalleden gelen eleştirilerin hiçbir önemi yoktur onlar için.

Örneğin varoluşçu felsefenin temel isimlerinden birisi olan filozof Martin Heidegger, Nazileri destekledi, yapılan katliamlara destek verdi, en azından ses çıkarmadı ve bu dönemde Freiburg Üniversitesi rektörū oldu. Naziler yenildikten sonra bu kez pişmanlık duyduğunu, yanlış yaptığını açıkladı; ama iş işten geçmişti. Çalışmalarının teorik değeri olsa da, kişiliği üzerindeki karanlığı hiçbir zaman aydınlatamadı.

İnsan bir kez onurunu kaybetmeye görsün, sanki hiç onuru olmamış, onur gereksiz bir şeymiş gibi yaşayıp gider.

Faşizmin yükselişi ve şiddet gösterisi için her zaman bazı sembolik olay ve olgular gündeme getirilir. O zamana kadar birçok kez gerçekleşen olgular, birden tersine çevrilerek odak noktası haline getirilir. Ve bu sembolik olay ve olgulardan yola çıkılarak, toplum tamamen teslim alınmaya çalışılır. Orwell’in 1984 adlı yapıtındaki lanetleme ayinleri gibidir bu ritüel.

Faşizm, en küçük eleştiriye en şiddetli tepkiyi verir. Rejim, “kristal gecelere” ve cadı avlarına gereksinim duyar.

Son dönemde akademisyenlerin imzaladıkları barış bildirisi nedeniyle hedef alınmalarının nedeni de budur. O zamana kadar benzerleri birçok kez gündeme gelmiş bir bildiri, birden faşizmin projektörlerinin üzerine yönelmesiyle dikkatleri çeker.

Faşizm, muhaliflere olan nefretini, toplumsal bir nefrete dönüştürmeye çalışır. Manipülasyon dozunu artırır. Onun karakteristiklerinden birisi olan ‘Düşmanların/günah keçilerinin birleştirici bir neden olarak tanımlanması’ politikasıdır bu.

Lanetleme, hedef gösterme, sindirme ve korkutma politikalarıdır bunlar. İşte akademisyenler üzerinde bu kadar durulmasının en önemli nedenlerinden birisi bence budur. Sistem sürekli bir şiddet üzerine kuruludur ve her zaman yeni kurbanlara gereksinim duyar.

Faşizm, uğursuz sessizlik bahçesinde büyüyen, zehirli dikenli bir bitkidir. Ve gün gelir eğer sessiz kalınırsa bu bitki bütün bahçeyi çürütür ve ele geçirir.

Faşistleşme sūrecinin baslangıcının burjuva partilerinin olağanüstü devlet biçimleri yönūnde radikalleşmelerine denk düştüğünü saptayan Nicos Poulantzas, şöyle diyor: “Devlet aygıtının kendi rolünün genişlemesi (ordu, polis, mahkemeler, idare); biçimsel hükümeti bir çeşit kısa devreye sokar, kurulu hukuki düzeni karakteristik biçimde değiştirir, gerçek siyasal iktidarı bu partiler forumundan —yani parlamento— alıp mutlak anlamda Devlet aygıtındaki kliklere aktarır.” (Nicos Poulantzas: “Faşizm ve Diktatörlūk, Birikim Yayınları, İstanbul, 1980, s.74-75)

Devlet, kutsal ve sorgulanamazdır. Ne yaparsa, “ulusun çıkarları adına” yapar. “Tek dil, tek din, tek millet” tartışılmazdır faşist rejimde.

Faşist rejim, bir insan öğütme makinesidir. Egemen elit kesimin kendi içindeki çatışmalar da kaçınılmazdır. Dünün “kahramanı”, bu günün “haini” olur bu sistemde.

Faşizmin diğer bir özelliği de gücü merkezileştirmesidir ve bir de yüce öndere ihtiyaç vardır bu rejimde. Önder eleştirilemez, kutsaldır. O bir semboldür ve  “her şeyi bilir.” Otoriter olan liderin gücü giderek sınırsızlaşır, tanrısallaşır. Ayrıca faşist devlet kendisini dev aynasında görūr; yalanlar ve manipūlasyonlar ūzerinde yūkseldiǧinden, bir sūre sonra bu yalanlara rejimin elit kesimleri de inanmaya başlar: dūnya ayaklarının altındadır. Işte “dūnya lideri” retoriǧi, tam da bu yanılsamayı ifade eder.

Vatan-bayrak-devlet ūçlemesi, kitleleri yönlendirmek, manipūle etmek anlamında kullanılırken, hem de onu her zaman sūrekli bir savaş psikolojisinde tutmanın araçları haline gelir. Savaş, yoksa hayali savaşlar yaratılır, Orwell’ın “1984” kitabında olduǧu gibi. Savaş, kitlelelerin ruhunu militaristleştirmek ve onları kolayca istenen yöne topluca götūrmenin bir aracı olduǧu kadar, emperyalist yayılmacı politikalara giden yolda kaçınılmaz bir sūreçtir faşizmde. Bu doǧrultuda, her zaman hem içeride hem de dışarıda dūşmana ihtiyaç vardır.

Ama ne kadar baskıcı, korku ūzerine kurulu ve bir şiddet makinesi olsa da, faşist rejime karşı, tarihsel olarak her zaman direnenler olmuştur.

Tarih çetele atıyor, bir boyun eǧenlere bir de direnenlere; ikisini de unutmayacak…