Salı , 17 Ekim 2017

Köşeye sıkışan Trump faşizan tabanını güçlendirmek için homofobi kartını oynuyor*

Eric London

 

Trump yönetiminin lezbiyen, gey, biseksüel ve transseksüel (LGBT) bireylerin demokratik haklarına yönelik saldırısı, gerici bir siyasi stratejinin hayata geçirilmesidir. O, faşist bir hareketin gelişmesini teşvik etmek için, homofobik histeri, dinsel bağnazlık, polisin kutsanması ve yabancı düşmanı Amerikan milliyetçiliği söylemlerini birleştirmeyi amaçlamaktadır.

 

Aralıksız kriz içinde darmaduman olan Trump yönetimi, demagog başkanın etrafında dönen ve mevcut iki partili sistem yapısının dışında bir siyasi operasyon tabanı oluşturmaya çalışıyor. Trump, Cumhuriyetçi Parti’nin eski başkanı Reince Priebus’u özel kalem görevinden kovup yerine İç Güvenlik Bakanı John Kelly’i atayarak, sıkı bir faşistler, generaller, aile ilişkileri ve milyarder oligarklar grubundan oluşan kişiselci bir yürütme organı kurma hedefine doğru bir adım daha atmış durumda.

 

Trump’ın bu haftaki manevralarının modeli, LGBT haklarına yönelik saldırının bu stratejinin merkezinde olduğunu göstermektedir.

Çarşamba günü, Adalet Bakanlığı, New York’taki bir özel hukuk davasında, şirketlerin LGBT bireyleri cinsel yönelimleri nedeniyle görünüşte yasal gerekçelerle (1964 Yurttaşlık Hakları Kanunun 7. Maddesi LGBT bireyleri korumuyor) işten atabileceğini savunan tavsiye niteliğindeki bir “bilirkişi” raporunu kayda geçirdi. Milyonlarca LGBT işçi, artan toplumsal kabul ve LGBT bireylerin yasal haklarındaki ilerlemeler ile damgalanan yarım yüzyılın ardından, ikinci sınıf yasal statüleri nedeniyle bir kez daha doğrudan işten atılma tehlikesiyle karşı karşıya.

 

Donald Trump, Çarşamba günü erken saatlerde, Twitter’da, yönetiminin, orduya çok pahalıya mal oldukları ve “orduda yol açacakları bozulma” gibi gerici gerekçelerle, transseksüel bireylerin orduda görev almasını “her durumda” engelleyeceğini duyurdu.

 

Trump, aynı gün, Kansas Valisi Sam Brownback’in, Dışişleri Bakanlığı’nın özel yetkili uluslararası dinsel özgürlük elçisi olarak atandığını duyurdu. Bu hamle, Brownbank’in 2008 yılındaki kısa ömürlü başkanlık kampanyasını finanse etmiş olan Protestan ve Katolik örgütlerini Trump ile bir blok içine sokmayı amaçlıyor. Brownbank, Yüksek Mahkeme’nin 2015’te eşcinsel evliliği yasal hale getirmesinin ardından, eyalet yönetiminin LGBT bireylere evlilik hizmeti ve diğer sosyal hizmetleri sağlamayı reddeden kiliselere dava açmasını ya da ceza vermesini önleyen bir kararname yayınlamıştı.

 

Beyaz Saray kaynakları, Daily Beast’e, Trump ile Bannon’un, Protestan kurumu ile son derece sıkı bağları bulunan ve transseksüellerin tweetlerinin yasaklanmasını bizzat organize eden ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence ile yakın çalışma içinde olduğunu söylediler. İsmi açıklanmayan kaynaklara göre, Trump, Pence ve Bannon, attıkları adımın “kendi tabanları”nda tutulacağını düşünüyormuş. Askeri danışmanların tweetler hakkında kendilerine danışılmadığını söylemeleri, Çarşamba günkü siyasi açıklamaların Beyaz Saray’ın Batı Kanadı’nda [yönetim ofisi] tasarlanmış olduğunu doğruluyor.

Çarşamba günkü siyasi açıklamalar, ilki Salı gecesi Ohio Youngstown’da yapılan ve adımların siyasi tonunu belirleyen iki önemli konuşmayla desteklendi. Konuşmasında “Değerlerimize, kültürümüze, sınırlarımıza, uygarlığımıza ve büyük Amerikan yaşam tarzımıza” övgüde bulunan Trump, gürültülü bir kalabalığa, “toplumumuzun temeli hükümet ve bürokrasi değil; aile ve inançtır. Bizler, Amerika’da hükümete değil, tanrıya taparız.” dedi. Bu sözler, hiçbir zaman paradan ve kendisinden başka bir şeye tapmamış bir adamın ağzından çıkmaktadır.

 

Dün de New York Long Island’da konuşan Trump, kendisinin bir diğer başlıca destek grubuna (polis ve göçmen bürosu memurları) seslendi. O, El Salvadorlu MS-13 çetesi ile mücadele bahanesi altında, göçmenlere yönelik baskınlarda büyük bir artış olacağını duyurdu.

 

Bu çetenin vahşice taktikleri hakkında dehşet verici ayrıntılar veren Trump, “Kana bulanmış ölüm tarlalarımız var” dedi. O, polis ve göçmen bürosu memurlarının “Amerikan kentlerini kurtarıyor” olduğunu ekledi ve memurlara, sabıkalı şüphelilerin “bir cezaevi arabasının arkasına atılmasını” izlemeye bayıldığını söyledi. Trump, ABD’deki 1,1 milyonu aşkın tam zamanlı polise, 50.000 sınır devriyesi memuruna ve 20.000 Göç ve Gümrük Muhafaza (ICE) memuruna, “Lütfen fazla kibar olmayın” çağrısında bulundu.

Demokratik Parti’nin resmi tepkisi, dikkat çekecek derecede ölçülüydü ve Trump’ın transseksüel yasağının orduyu zayıflatacağını ileri süren eleştirilerle sınırlıydı.

 

Trump’ın saldırılarının önemi göz önünde bulundurulduğunda, Demokratik Parti’nin tepkisinin sessiz karakteri gerçek bir uyarı içermektedir. Uygulanmaları egemen sınıfın şu ya da bu hizbinin elinde kaldığı sürece, geçtiğimiz yüzyılda kazanılmış olan demokratik hakların hiçbiri güvence altında değildir ve siyasi rüzgardaki değişimler karşısında korunmasızdır.

 

Demokratik Parti, geçtiğimiz hafta ilan edilen yeni “Daha İyi Düzen” gündeminde, göç, LGBT hakları veya kürtaj gibi demokratik sorunlara yapılan tüm göndermeleri bırakmış durumda. Yeni programı savunan Demokratik Parti Azınlık Denetçisi Steny Hoyer, gazetecilere, LGBT bireylerin ya da göçmenlerin hakları gibi toplumsal sorunların, yeni gündemin “odak noktası olmayacağı”nı söyledi ve ekledi: “Özünde, yapmak istemediğimiz şey, insanların dikkatini dağıtmak… Biz kendi dikkatimizi dağıtmak istemiyoruz.” Başka bir ifadeyle, Demokratik Parti önderliği, 2018 genel seçimlerinde oy kazanmak için toplumsal gericiliğe ve dinsel bağnazlığa başvuruyor.

 

Demokratik Parti’nin kimi önderleri, “Daha İyi Düzen”in hiçbir demokratik ya da sosyal soruna değinmemesi hakkındaki kaygılarını dile getirdi ve birçoğu, Trump’ın LGBT haklarına yönelik saldırısına karşı çıkacak. Ancak programın belirttiği gibi “dış ticarette saldırgan bir şekilde sert davranma”ya dayalı bir programı destekleme kararı, yalnızca milliyetçi şovenizmi körükleyecek ve Trump’ın manevralarını daha da güçlendirecektir.

 

Demokratik hakların savunusu uğruna mücadele ivedidir. Trump’ın milliyetçiliğe ve dinsel bağnazlığa dayalı faşizan bir hareket kurma çabası, yalnızca göçmenlerin ve LGBT bireylerin değil, yüz milyonlarca insanın sosyal haklarını tehdit etmektedir. Ancak siyasi gericilik ile mücadele etmek için, onun nesnel kökenlerinin kavranması gerekmektedir.

 

Siyasi gericilik, gücünü, kapitalizm altındaki toplumsal eşitsizliğin ve servet yoğunlaşmasının çarpıcı genişlemesinden kaynaklanan bir takım ekonomik ve toplumsal ilişkilerden almaktadır. Ordu ve istihbarat kurumları, Amerikan şirketlerinin karları uğruna yapılan 15 yılı aşkın sürelik kesintisiz savaşın ardından, seçilmiş yetkilileri kontrol etmekte ve hükümetin politikalarını belirlemektedir. Artan toplumsal kutuplaşma karşısında, polis, savaşlardan arta kalan askeri silahlarla ve mahkemelerin verdiği öldürme yetkisiyle donatılmıştır.

Ordunun, polisin, kiliselerin ve sınır dışı etme kurumlarının gücünün artması eşitsizliğin büyümesinin ürünü olduğu için, demokratik haklar uğruna mücadele, toplumsal eşitlik uğruna mücadele üzerine kurulmalıdır. Böylesi bir mücadele, kapitalizm altında toplumun tüm servetini üreten ama kapitalistler tarafından ırkına, etnik kimliğine, cinsel yönelimine ya da cinsel kimliğine bakılmaksızın sömürülen büyük toplumsal gücün, işçi sınıfının siyasi olarak harekete geçmesini gerektirmektedir.

 

Gerçek demokrasiye, yalnızca, birbiriyle bağlantılı tüm dışavurumlarıyla siyasi gericiliğe yol açan ekonomik ilişkiler sistemini, kapitalizmi ortadan kaldırarak ulaşılabilir. Demokratik hakların kazanılıp korunabilmesinin tek yolu, işçi sınıfının sosyalizm uğruna mücadeledeki birliğidir.

 

*wsws.org, 31 Temmuz 2017