Perşembe , 23 Kasım 2017

İktidarın adaletsizliği üzerine – Çetin Veysal

ogretmen_atamalari_kadrolarindaki_adaletsizlik_08f01Antisthenes yaklaşık 2500 sene önce şunları söylemiş: “Yasal düzen ve hukuksuzluk arasındaki fark üzerinde düşünmek de zahmete değer. Bireyler ve toplum için yasal düzen mevcut en iyi şevdir, hukuksuzluk ise en kötü. Zira hukuksuzluktan hemen büyük zararlar doğar. Biz önce yasal düzenin hakiki yararlarının ne olduklarını açıklamak istiyoruz. Yasal düzen önce güven ortamı yaratır, bu durum herkesin yararınadır ve önemli kazanımlar arasındadır. … Ayrıca insanlar yasal düzen sayesinde zamanlarını kısır bir şekilde politikaya ayırmaz, üretici bir biçimde özel işleriyle ilgilenir.

Yasal düzen sayesinde insanlar nahoş sorunlardan kurtulur ve hoşlandıkları sorunlarla uğraşır. Çünkü politika en tatsız, özel işler ise en hoş meşguliyetlerdir. Uyumak üzere yatağa girdikleri zaman tatsız işlerden uzaklaşarak kafa dinlemek- korkmadan ve üzücü dertlere kapılmadan onu [uykuyu] beklerler, ve uyandıkları zaman benzer durumda olurlar, birdenbire telaş ve dehşet içinde yataktan kalkmazlar, insanı rahatlatan bir evreden sonra “insanı tüketen” bir günü beklemek zorunda kalmazlar. Hayır, korkusuzca ve tasalanmadan günlük işlerine giderler, karşılığında iyilik göreceklerine dair haklı bir umutla rahatça çalışmaya koyulurlar. Bütün bunların nedeni yasal düzendir. Savaş insanların başına en kötü dertleri açar: Yıkım, kölelik; yasaları olmayan halklar bunları yasal düzende yaşayanlardan daha çok göze alır. Yasal düzen günlük yaşama elverişli başka birçok yararlı şey sunar ve ortaya çıkan güçlüklerin aşılmasına yardımcı olur.

Yasasızlıktan dolayı meydana gelen zararlar şunlardır: İnsan önce özel işleri için vakit bulamaz ve nahoş şeylerle, işi gücüyle değil, politikayla uğraşmak zorunda kalır. Çünkü insanlar birbirine güvenmez ve değiş tokuş yapmaz, para istif edilir ve [aslında] fazla miktarda mevcut olsa da dolaşıma sürülmezse eksikliği hissedilir. Kötü ve de iyi dış koşullar [yukarıda söylenenlerin] karşıtına neden olur. Zira yasadan yoksun bir devlette refah güvencede değildir, refaha erişmek için çaba harcanır, yoksulluk bertaraf edilmez, tersine, genel güvensizlik ve değiş tokuş noksanlığı yüzünden her yere yayılır. Aynı nedenden dolayı dışarıda savaşlar, içeride ise devrimler daha çok baş gösterir ve bunlar önce pek görülmediyse şimdi gerçekleşir. Politikada başkalarının entrikalarıyla karşılaşıldığı ve bu yüzden çok dikkat etmek, ötekilere karşı dolap çevirmek zorunda kalındığı görülür. İnsan uykudan kalktığı zaman aklına pek de hoş düşünceler gelmez ve uyumak üzere yatağa girdiği zaman günün hiç de keyifli geçmeyeceğini, korkunç bir gün yaşanacağını bilir. Uyanmak feci, ürkütücü bir hale gelir ve hemen en kötü şeyleri hatırlatır. Ötekilerin yanı sıra bunlar, dediğimiz gibi, yasasızlığın ortaya çıkardığı zararlardır. Despotluk da -ne korkunç bir felaket!-, sadece yasasızlıktan kaynaklanır. Kimileri -haksız yere!- bir despotun başka nedenlerden dolayı iktidara geldiğini, insanların kendileri bir şey yapmadan özgürlüklerini kaybettiğini, çünkü despotun onları buna zorladığını düşünür. Bütün bunlar doğru değildir. Kim ki bir despotun yasasızlık ve Daha Çoğuna-Sahip Olmayı-İsteme zemininden başka bir zeminde yetiştiğine inanıyorsa o bir budaladır. Bu durum, eğer herkes kötülüğe eğilim gösterirse vuku bulur.

Yasa ve hukuk olmaksızın yaşamak mümkün değildir. Demek ki, bu ikisi -yasa ve hukuk- halkı kendi başına bırakıp ortadan kaybolursa, onu korumak ve sorumluluğunu üstüne almak tek bir kişiye geçer. Halkın çıkarını gözeten yasaları ortadan kaldırmaksızın onu tek bir kişiye emanet etmek nasıl mümkün olabilirdi? Hukuku yok etmek ve herkes için ortak, herkese yararlı yasayı kaldırmak isteyen birinin, eğer bunu gerçekten halkın elinden almayı düşünüyorsa, baştan aşağıya çelikten bir insan olması gerekirdi -birçok kişiye karşı bir kişi!-, ötekiler gibi etten [kemikten] bir insan bunu kolay kolay başaracak durumda değildir; öte yandan onlar (yasa ve hukuk çv) [halkın] elinden zaten kaybolup gitmişse, bu kişi bir despot olarak iktidarı ele geçirebilirdi. Bu yüzden bazıları, böyle bir şey gerçekleşirse asla farkına varmaz.

İnsanların neredeyse hepsinin aklı başından gitmiş gibi geliyor bana. Kimse yapması gereken şeyi yapmıyor; anlamlı, daha iyi bir yaşama başlamak için kimse işlediği hatalardan, bilgisizliğinden, manevi şaşkınlığından kurtulmaya çalışmıyor. Herkes büyük bir huzursuzluk içinde yerinde sayarak, hiç ilerlemeden ayak sürüyor ve söz konusu olan hep aynı şey: para, saygınlık, haz. Kimse bunlardan ayrılamıyor ve ruhunu kurtaramıyor. İnsanlar da girdaba kapılmış nesneler gibi: Girdabın içinde savruluyor ve artık dışarıya çıkamıyor.” Sanki 2500 seneden beri iyi ve kötüyü betimleyen özelliklerden hiçbir şey değişmemiş gibi, öyle değil mi? (George Luck, 2011, Köpeklerin Bilgeliği, Çev. Oğuz Özügül İstanbul:Say Yayınları, s. 64-67).

Kim Kimin Parasıyla Kime Bıçak Çalmaktadır?

“İnsanların devletten maaş aldıkları ve maaş aldıkları devlete bıçak çaldıkları,  ihanet içerisinde devlete karşı çıktıkları, bu karşı çıkışın karşılıksız bırakılmayacağı” gibi tehdit ifadeleri kullanarak halka seslenişte dile getirilmek istenen düşünceyle nereye varılmak istenmektedir? Bu ifade soru kadar önemlidir!

Devlet, devlete vergi ödeyenlerin kuvvetlendirdiği bir kurumdur. Devlete, devletin yurttaşı olan herkes dolaylı ve dolaysız vergi ödeyerek (esasen ortak yasa yapmak ve bu yasaların gerçekleştirilmesini sağlamakla) müşterek olur. Bu müştereklik iradi ortaklık olarak anlaşılmalıdır. Herkesin katıldığı güç, herkese hizmet etmede eşit konumlanmalıdır sonucu çıkarılabilir buradan. O halde nasıl olur da, birileri devlete katıldığı halde devletin ortaklığının hizmetlerinden uzak tutulabilir ya da birileri devlete bütünüyle sahip olabilir ve kendisini devlet olarak görebilir?

Devlet kurumlarında çalışanların aldığı ücret, çalışmaları sonucunda emekleri karşılığında (!) aldıkları bir ödemedir. Üstüne üstlük, hizmet üretenler, birilerinin söylediği gibi “nankör” olmadıkları gibi, emeklerinin karşılığını tam anlamıyla alamamaktadırlar. İnsanlar hizmet veya mal üreterek, emek harcayarak varlıklarını neredeyse güçlükle idame ettirdikleri ücretlerle sürdürmektedirler. Ancak garip olan şudur ki, devletin yöneticisi de olan çalışanlarının küçük bir kısmı, kendilerinin devleti temsil ettiği ve devlet memurlarının diğer kısmının ise devlete ihanet ettiği savıyla hareket etmektedirler. Bu tamamen tutarsız ve saçma bir değerlendirmedir. Haksız bir kazanç varsa, çalışmadıkları halde devletten haksız para alanlardır. Yoksa, “bu vatanın sahibi benim, diğerleri bana boyun eğmelidir, benim dediğim doğru diğerleri yanlış, bu nedenle de ben ve çevrem dışında herkes vatan hainidir” yaklaşımı izlemek, yalnızca bencilliği dile getiren, kendinden başkasına yaşam hakkı tanımayan bir egoist nihilizmi ortaya koyar.

Ancak bilinmektedir ki, zengin ve yoksullar olarak bölünmüş özel mülkiyetçi toplumlar tarihinde, egemen birileri her zaman devleti kendi çıkarları için kullanmaya girişir. Bunlar kral da olabilir, başkan da. Ama böylelikle, belli sınıf, zümre ya da kesimin egemenlik durumunun ortaya çıkardığı adaletsizlik, eşitsizlik ve özgürsüzlük gerçeğinden kaçıp kurtulmuş olamazlar. Hakikat orta yerde durmaktadır. Her zaman hakikate uzanan düşünce ve el olacaktır. “Düşünceler şiddetle ortadan kaldırılamaz”, “orduları silahla ve şiddetle durdurabilirsiniz ama vakti gelmiş düşünceyi asla durduramazsınız” sözleri bu duruma ışık tutmaktadır.

Devlet kurumlarında çalışanları, devletin yaptıklarını anti-demokratik bularak karşı koymaları nedeniyle suçlayanlar, sanki çalışan emekçilerin maaşlarını kendi ceplerinden ödüyormuş gibi konuşarak tüm emekçilere haksızlık etmektedirler. Devlet, tüm gücünü toplumun ortak zenginliğinden (!saçma da olsa) toplumun vergi ve başkaca ödemelerinden ediniyorsa, nasıl olur da toplumun vergileriyle kuvvetlenen devlet kendi yaratıcısına meydan okuyabilir! Toplum ve kurucu özneleri devletin velinimetidir. Yurttaşa saygıyı öncelikle devletin yöneticileri göstermelidirler. Yöneticilerin ve yasaların topluma ve toplumu kuran yurttaşlara saygısızlığı, bireylerin ve toplumun da yöneticilere, devlete karşı saygı duymamasını doğurur.

Devlet kurumlarında çalışanlara, yani devlet memuru statüsünde olanlara devletin yöneticileri konumunda olanlarca söylenen bu sözler ne derece haklı acaba? Bir düşünelim, soruşturalım… yöneticiler devleti temsil eder. Bu doğru. Ama yalnızca (saçma olmakla birlikte) temsil eder. Kendilerini devlet ya da devletin sahibi yerine koyamazlar. Devlet anonim bir kurumdur ve toplumun tüm kurucu tek tek üyelerinin iradesine dayanır. Bu irade ise, herkesi belirleyen anayasa olarak görünür olur.

Bu durumda yöneticiler kendini devlet yerine koyması bir yanılsamadır. Bu yanılsamalı bilme haline gerçeklik diye bakanlar da, yanılsamanın yanılsamasını yaşamaktadırlar. Çünkü açıkça görünür ve onaylanmış olan anayasanın işletilmesinin önüne geçilmekte, yani bir kısım yönetici zevatın kendini anayasa üstünde görmeleri durumu gerçeklik kazanmaktadır. Tam da bu durumda herkese ait olan devletin birilerine ortaklaştırılmadığı ama birilerince ele geçirildiği ortaya çıkmaktadır.

Birilerinin yönetim mercilerinde olmaları, birilerini diğerlerinden daha yetkili, ayrıcalıklı ve güçlü kılmaz. Yönetim kademelerinde olanların keyfiyetle birşeyler yapabileceği anlamına gelmez. Bu bir akıl tutulmasıdır, bencilliktir. Ortak anayasanın ya da kararlaştırmaların yeniden ve yeniden yazılması her katılımcının iradesinin dinlenmesi gerekir. Bu anlamda herkesin sözü eleştirilebilir ancak kimse bir başkasından vatansever ya da hain olarak görülemez. Müşterekler ya da ortak kararlaşmalar demek olan anayasının da herkesçe sürekli yaratılması ve onaylanması gerekir.

Kendi iradesini herkese dikte etmeye çalışan yönetici kesim, karşısında baş eğmeyen bir direnişle karşılaşınca her zaman şiddete yönelmeyi yeğler. Çünkü halkı korkutmanın ve yıldırmanın bir yoludur baskı ve teröre başvurmak. Yolsuzluklar ve hırsızlıkların açığa çıkması, yargıya intikal etmesi, halkın büyük bölümünün bu hırsızlıktan haberdar olması egemenleri hırçınlaştırır. Saldırganlığın zalimleşmesi, hezeyana dönüşmesi suçüstü yapılması nedeniyledir.

İnsanların elinde bulundurdukları zenginliklere bakıldığında herşey ortada değil mi? Fazla söze gerek var mı? Kimin memleketin parasını yediği, kimin kendi alınterini yediği apaçık ortada değil mi?

İşkence ve Terör, Katliam ve Zulümle Abad Olunmaz

Can Dündar’ın, 6 Ekim 2015 tarihli Cumhuriyet gazetesinde yazdığı gibi:

 

“Türkiye’de devlet istemese, ne kitlesel katliamlar olur, ne faili meçhuller… Vukuat tarihimiz, bunun örnekleriyle doludur. İstihbarat kışkırtmasa Maraş katliamı olmazdı. Jandarma çekilmese Sivas katliamı yaşanmazdı. Hükümet dur dese, faili meçhul cinayet kalmazdı. Devlet istemese, Hrant Dink’e kıyılmazdı.” Bu malumun ilanı olan ifade, herkesçe o kadar iyi bilinmektedir. Barış İçin Akademisyenler’e yöneltilen suçlamalar sonrasında gerçekleşebilecek “paramiliter” saldırıların da yukarıda Can Dündar’ın ifadesindeki destek ve benzer güdülenmelerle, kışkırtmalarla harekete geçirilmesi arzulanmaktadır.

İçinde bulunduğumuz ortam, açıkça bilim insanının düşüncesini söylememesi için baskı yapıldığı, korkutulduğu, tehdit edildiği, güvenlik ve gelecek tehlikesi yaşadığının hissettirildiği bir süreçtir. Devletin yöneticilerinin tehditleri yetmedi, onların tehditlerini talimat algılayan atanmış yönetici kesim, idari ve adli ve hatta ne idüğü belirsiz “tetikçi” kesimlerle, aydın ve başeğmeyen insanların itibarsızlaştırılması ve linç edilmesi için harekete geçirildi, soruşturmalar yapıldı, görevden çıkarmalar başladı ve başka neler olacağı da belirsiz. Söyledikleri açık ve net: “ya devletin yanında ya da terör ve terör örgütünün yanında yer alırsınız.” Başka seçenek yok mudur? Kafa klasik mantıkla çalışınca, sonuç böyle saçma bir yargı ile sonuçlanır. Gerçi akıl yürütme ya da mantığı yöneticilere biz mi öğreteceğiz? Nasılsa onlar herşeyi herkesten iyi bilir!

“Ya devletin ya da terör ve terör örgütünün yanında olmak zorunda” kalmak ikilemiyle güce boyun eğdirilen birçok akademisyen vardır. Toplumun büyük kesimi de benzer refleksi vermektedir. Egemenin adaletsizliğine karşı çıkanlar, gücün eline geçirmiş olduğu zenginliklerden pay alamayacakları gibi, gücü elinde bulunduranların hedefinde olunacağını bilirler. Bu bir sır değildir. Ama bu toplumu zalimlikle yönetene karşı gelmeyi, bu nedenle zulme uğramayı, öldürülmeyi göze alarak başkaldırmak, işte bu durum aydının temel niteliğidir.

Aydını aydın yapan, kendi yaşamını mutlu olarak sürdürebilirken, başkalarının çektiği acıları, yoklukları ve yoksunlukları vicdanında duymak, acıların bilincine vararak neye mal olursa olsun, zalime ve zulme, yalana ve ihanete karşı harekete geçmek, bireysel olarak hiçbir çıkarı olmayacak, hatta şimdi ve burada kendini tehlikeler ve tehditlere boğacak doğru ve hakikat peşinde koşacak düşünce ve eylemlere girişmektir. Ancak böylelikle aydın olunur, egemenin aydını olmaktan kaçınılabilir, “yalaka”,  “karanlık”, “müsvedde”, “güruh” “sözde aydın ve akademisyen” olmaktan kaçınılabilinir. Onur ve erdem buradadır. Denebilir ki, “cesaret ancak esaretin olmadığı yerde vardır”. Özgürce düşüncesini dile getiren ve özgürce kendi kararını vererek, her türlü tehlikeye kendini atabilendir aydın. Güce yaslanıp üst perdeden konuşmak da cesaret değildir. Cesaret, baskı ve şiddetin her türünün saldırganlığına karşı, koşullar ne olursa olsun doğruyu izlemek, paraya ve güce tapmamak, hakikatin yanında durmaktır.

Gerçekliğin yalanla dolu yanına boyun eğmeyen, iktidarın baskı ve terörüne, yöneticilerin sorumsuz olduğu kadar saygısız da oldukları öfke ve nefretlerine uğrayan toplumun aydın kesimi, “devletin yaptığı kötüdür” deyince neden “suçlu” oluyor, yargılanıyor ve itibarsızlaştırılıp cezalandırılıyor? Bunu anlamak çok da zor değil! Ama bilinmektedir ki, “devletin yaptığı iyidir” diyenler “tüm suçlardan sıyrılabiliyor”, toplumda mevki ve para getiren noktalarına getiriliyor, ortak toplumsal zenginlikten nemalanıyor. Bu durum da dikkate değerdir.

Aydınlar ve barış için imzacı akademisyenler, yöneticilerin hakaretlerine karşı, halkımızın bilgeliğine işaret eden “kem söz sahibine aittir” düşüncesiyle yanıt verebilirler. “Vatana ihanet” söylemi, tüm dünyada gerici ve sözde milliyetçi iktidarların halkı uyuşturmak üzere sıkça kullandıkları yalanların başında gelir. Bunlar, kendi bencil gizli yüzlerinin saklanması için uydurulmuş gerici ve geleneksel ifadelerdir.

Medya şarlatanlarının zehirleriyle, devlet (paramiliter kuvvetler, asker ve polisin) terörünün şiddetiyle, eğitimin zihinleri ve vicdanları körleştiriciliğiyle yetiştirilmiş toplumdan ve o ülkenin politikasından, “demokrasi”sinden çıksa çıksa garabet, terör ve zulüm çıkar. İşkence ve terör, katliam ve “zulümle abad olunmayacağı” tarihteki örneklerinden bilinmesi gerekir. Hakikat ve doğrunun peşinde koşanlar o denli çoklar ve her dönemde de o kadar çok olmuşlardır ki, onları mahpuslara tıkmak ya da öldürmek, zalime rahat nefes almayı değil, kendi ahlaksızlıklarının havasızlığından boğulacağı zamanların yolculuğuna çıkarır.

Özgürlük Üzerine

Kültür, bilim ve sanatın yaratıcısı özgürlüktür. İnsanın ve toplumun mutluluğa yaklaşması, kendini gerçekleştirmesi ya da ileri, mutlu, zengin, gelişmiş, modern ya da benzer adlandırmalara ulaşmasının olanağıdır özgürlük. Dar anlamıyla özgürlük, insanın başka insan ve doğal ortamına zarar vermeksizin, hatta onlara da yararları olacak şekilde istediklerini yapabilmesi olarak tanımlanabilir. Özgürlüğü böyle tanımlayınca, kültür, bilim ve sanatta insanların düşündükleri, yazdıkları, yayımladıkları, yaptıkları, karşılıklı yardımlaşmayı besleyen ve zenginleştiren ve böylelikle de özgün yaratım ögesi olmaya yönelen etkinliklerdir. Bu anlamda kuramsal ya da uygulayımsal yeniliklerin gerçekleşmesi de, düşünce ve eylem özgürlüklerine sıkı sıkıya bağlıdır sonucunu ortaya çıkarır.

Bir yandan üniversitelerde kültür, bilim ve sanat üretin diyerek kurallar geliştireceksiniz ama bilim alanlarında çalışan insanların dünyaya bakışlarını cahillik, bilgisizlik hatta “vatana ihanet”le suçlayacaksınız. Bu anlaşılır olmadığı gibi, özgürlük fikriyle büsbütün çatışmaktadır. Özgürlük, mutluluktur. Yaptıkları ve düşündükleri ortaya koyduklarıyla insanın vicdanını rahatlatıp huzur verir. Özgürlük, geleceğin bırakıldığı çocuklara ve torunlara utanç mirası olmamasıdır. Barış İçin Akademisyenler’in barış imzacıları olarak son çağrıları tam da bu niteliktedir.

Bugün devletin önemli mevkilerinde yer alanların bu noktaya dikkat etmeleri gerekir. Diktatörler gibi, yaşadıkları dönemlerde topluma zulmedenlerin, cenazelerine ve mezarlarına tükürülmesi, çocuklarının bile yüzüne bakılmaması onur kırıcılığıyla karşılaşmamak için, bugün yönetim mevkilerinde olanlar, iktidar sonrası zamanlarında sürdürecekleri sıradan yaşamlarının halk tarafından nasıl karşılacağını da düşünmelidirler.

Hiç kimse bulunduğu mevkiyi sonsuza kadar elde tutamaz. Bugünün valileri, müdürleri ve rektörleri, yarın koltuklarından ayrılıp sıradan insan olarak toplumun arasına katılacaklardır. Sultan olup saraylarda yaşasanız bile, yaptıklarınız her zaman sizinle gelecektir. Belki bugün para ve mevki peşinde olmaları nedeniyle iktidarın çevresinde toplanan dalkavuklar, yağcılar, yaltakçılar bulunabilir, her zaman olduğu gibi. Ancak iktidar ellerinden gider gitmez, hiçbir değeri kalmaz eski yöneticilerin. Bugünün adaletsiz yöneticileri; ölümüne, yaralanmalarına, mahpus olmalarına, acılar çekmelerine ya da işsiz kalmalarına neden oldukları insanların öfkesinin, acılarının ve yoksunluklarının bıraktığı izlerin (varsa) vicdanlarında bıraktıkları yaralarla yaşayacaklardır.

İnsanlar yaptıklarıyla anılırlar. Nazım Hikmet’in vatan haini olarak suçlandığı zamanların geçtiği ve hakikaten vatansever olduğunun kitleler tarafından benimsendiği gibi ya da tıpkı faşist darbeci general Kenan Evren’i, ölümünden sonra halkın büyük kesiminin lanetle anması ve neredeyse toplumdan ve siyasal kesimlerden hiçbir çevrenin itibar etmemesi, cenazesine bile gitmemesi, adını anmaması gibi.

Karşılaşmalarda başkalarına verilen tepkinin ya da bırakılan etkinin karşılaşılanlara güç katması, güç alması, olumlu karşılaşmayı ve özgürlüğün güçlenmesini dile getirir, karşılaşmaların karşılaşanlara güç katmaması ve hatta tek taraflı güç alma/ma/sı, eksik ve elbette olumsuz karşılaşmayı dile getirir. Toplumu oluşturanların herbirinin farklılık gösterdiği doğal bir gerçekliktir. Toplumun farklılıklarına dayanan düşünce ve eylem çeşitliliği göstermesi, tektipleştirmenin doğal olmadığı anlamına gelir. Herkesin aynı düşünmeyi savunmak zorunda bırakılması, özgürlüğü ve demokrasiyi değil, en hafif ifadeyle totalitarizme işaret eder.

Dünyada erişilmiş olan demokrasi ve özgürlükler açısından utanç verici bir örnek içerisinde kalmaktan kurtulmak için, imzacı “Barış İçin Akademisyenler”e karşı kullanılan zehirli dilin içerdiği hakaret, tehdit, aşağılama, itibarsızlaşma ve ötekileştirmeye son verilmelidir. Akademisyenlere reva görülen bu yaklaşımların iler tutar yanı olmadığından ve her yanlışı da sonsuza kadar sürdürülür görmediğimizden, dileğimiz, soruşturmalara bir an evvel son verilmesi, söz konusu yanlışlardan bir an evvel dönülmesi ve imzacı akademisyenlere yapılan saldırılar nedeniyle kamuoyu önünde özür dilenmesidir. Ortak ve adil yaşamın toplumda yeniden tesisinin olanağı adalettir ve adaletin bu şekilde sağlanabileceğini ileri sürmek doğru bir düşünmedir.

Mutlu ve adil bir toplumsal yaşam için, kötücüllüğün kaynağı ve toprağı olan herşeyi ele geçirmek arzusu bir an evvel tüm insanlarca terk edilmelidir. Her türlü kötülüğün döl yatağı olan mal, mülk ve gücün yalnızca bazı sapkın kimselerde toplanması, yığılması anlamına gelen zenginliğe vurgu yapan Herakleitos’un Efesliler şahsında kargışını bugün de duyurmak anlamlı olsa gerek:

“… , kötü olduğunuzun belli olması için zenginlik üzerinizden eksik olmasın!”