Çarşamba , 26 Eylül 2018

Aydınlanma demokraside anlatımını bulan bir ilerleme bilincidir – Afşar Timuçin

aydinlanma-felsefesi

Demokrasi kültürü kişilerin ve toplumların dünyasında birbirini izleyen aydınlanma süreçlerinin bir sonucudur, bir önceki bir sonrakinin itici gücünü oluşturan süreçlerde kendini yeniden yaratan bilincin, aralıksız dönüşerek insanın daha da insanlaşmasını sağlayan bilincin ürünüdür. İnsan doğayla ve kendiyle ilişkisi içinde sürekli bilinçlenme durumundadır. Doğa insanda kendi bilincine varır. Uygarlaşmak aydınlığa yürümektir. İnsan en eski uygarlıklarda ilk aydınlanmacı eğilimleri yaratırken yaşamın gerekleri çerçevesinde demokrasi inancını da doğurdu. Buna göre “demokrasi” kavramı “aydınlanma” kavramında içkindir diyebiliriz. Demokrasi öncelikle bir bakış bir duyuş bir seziş biçimidir, onun yönetim biçimleriyle ilgisi bu çerçevededir. Demokrasi öncelikle bir kavrayıştır, insan saygısıyla belirgin bir tasarımdır bir dilektir. Gerçek insan, kendisine saygısı olan insan demokrattır: aydınlanmışsam aydınlanıyorsam demokratım. Sözde aydınlanmacılığı ve sözde demokratlığı bir yana bırakalım. Aydınlanmışlık gösterileri gülünçtür, aydınlatmaya hazır olma gösterileri de.. Aydınlanmışlardan çok aydınlanmamışlar, bu arada kendini kandırabilme gücü yüksek kişiler kendilerini aydınlanmış görürler. Eksikli bilinç kendi yalanlarına çabuk inanır.

Buna göre “aydınlanma”yı ele alan kişinin birçok kavramla hesaplaşırken “demokrasi” kavramını öncelikle tartışması doğru olur. Çünkü aydınlanma bilinci bir ortaklaşma bir paylaşma bilincidir. Ortaklaşmanın ya da paylaşmanın koşulları da demokrasi inancında içkindir. Aydınlanmanın tarihi ya da genel olarak insanın tarihi bize evrensel bilincin aydınlandıkça demokrasiye doğru köklü bir dönüşüm gösterdiğini gösteriyor. Olguları nedensellik bağlarıyla ele alarak tarihe bakanlar bunu görebilirler. Dönüşümleri uzun süreçler boyunca gerçekleşen devrimsel oluşumlar diye görebilmeliyiz. “Aydınlanmanın tarihi 1789’dur” gibilerden ilkel görüşlerin gerçeklikle ilgisi yoktur. XVIII. yüzyılın Aydınlanma’sına karşın aydınlanmanın belli bir tarihi yoktur. O bütün bir tarihle ilgilidir. Buna göre XVIII. yüzyıl Aydınlanma’sını da aydınlanmanın bir parçası bir aşaması olarak görmek gerekir. Tarihsel süreçler boyunca demokrasiye olan eğilimin artmasını devletlerle ya da kurumlarla ilgili yönetim kaygılarından çok insana yaraşır bir dünya kurma istemiyle ve o istemi karşılayan kültür birikimleriyle ilgili görmek doğru olur. Demokrasi kişilerin bilincinde bir ahlak sorununa dönüşmediği zaman bir oyundan başka bir şey değildir. Temel kaygı daha yetkin bir yaşam düzenine ulaşma kaygısıdır.

Ne ölçüde aydınlanmış olabildiğimiz önemlidir. Burada tek dayanağımız kültür değerlerdir. Başlıca amacımız kültürü öncelikle kendi dünyamızda olabildiğince üst düzeyde etkin kılmak olmalıdır. Siyaset aydınlanmaya giden yolu açar görünse de aydınlanmanın itici gücü olamaz. Kültür yaşamın tüm sorunlarını deşiyor ve tartışmaya açıyor. Kültür insan sorunlarına kaba siyasetten daha incelikli yöneliyorsa uygulamayla ilgili olanı bilinçsel olanın altına koymak daha doğru olacaktır. İnsanların gündelik bir bilinçle yaşamayı seçtikleri koşullarda kültürün sert kayalar arasına sıkıştığını görmezden gelebilir miyiz? İnsanlar dünyaya daha çok yarar açısından bakarlar. Bilincini yarara göre düzenlemiş insan aydınlanma gereksinimi duymayacaktır. Bugün demokrasiye sahip çıkanlar gerçek aydınlardır, bunlar da her yerde azınlıktır. Bu yüzden bugünkü dünyada yalnızca yalancı ya da sözde demokrasilerin geçerli oluşunu buna göre anlamak gerekir. Bir bilim bir felsefe bir sanat adamının demokrasiye bağlılığı sıradan insanların demokrasiye bağlılığından daha gerçektir. Siyaset alanının yüzeysel bilinç koşulları kültürün temel sorunlarına denk düşmez. Demokrasiye yan bakmakta siyasetçiler ve kitleler gerçek bir uyum içinde görünüyorlar. Siyaset adamlarının kendilerini “yetersiz kitlelerin varlığında demokrat olmak zordur” diye savunmaları öncelikle onların insana verdiği değerle ilgilidir. Aydınlanmış bilinç bir amaca yönelik tasarlanmış ve yöntemli çabanın gelişigüzel ortaya konmuş bir görüşten önce geldiğini bilir. İnsanla ilgili karamsarlıkların bir bilinç yetmezliğinden kaynaklandığı da kesindir. Bir tasarı uygulamaya götürülebildiği ve uygulamada doğrulanabildiği zaman önemlidir. Demokrasiden umut kesmek bir çokbilmişlik gösteridir. Gündelik bilinçle yaşayanlar ki bunların arasında siyaset adamları da vardır demokrasiye inanmış görünseler de onu olmayacak bir iş gibi düşünürler. Onlar gene de belli koşullarda demokrasiye inanmış görünmekten hoşlanırlar ve çok zaman demokrasiye inanmadıklarını gizlerler. Bunda kişilik özellikleri kadar yerin ve zamanın özellikleri de belirleyicidir. Söylemek istedikleri şudur: demokrat olmak gerekir hatta demokrat olmamak ayıptır ama demokrasi de bir çıkmaz sokaktır.

Demokrasi fikri baştan beri kuşkulu karşılandı. Yunan demokrasilerini öncelikle zamanın düşünen insanları aşağılamıştır. Sokrates demokrasiye inanmadığını söylüyor, sorunu şöyle ortaya koyuyordu: bir şeyi öğrenmek için o şeyi bilen bir kişiye mi yoksa ondan habersiz birçok kişiye mi başvurursunuz? Balıkçıların kayıkçıların satıcıların demokrasisi demokrasi olamazdı. XVII. yüzyılda Corneille yönetimlerin en kötüsü halk yönetimidir diye düşünüyordu. Mutlakyönetimin henüz gücünü sürdürmekte olduğu bir zamanda bunu söyleyebilmek zor değildir. Tiranlıklarda tek zorbaya, demokrasilerde birçok zorbaya katlanmak zorunda kalırsınız görüşünü de yabana atmamak gerekir. Demokrasi bilincinin yetersizlikleri insanlarda bu olumsuz duyguları uyandırırken bazen gerçek aydınları bile demokrasinin değerini tartışmaya yöneltiyor. Demokratik uygulamalara doğru atılan adımların çok zaman açmazlarla kesilmesi her kesimden insanı demokrasi konusunda umutsuzluğa itiyor. Demokrasiye olan güvensizlik biraz da insanın kendine güvensizliğidir. Demokrasi inancı bir tartışma kültürü üzerine oturur. Demokrasinin yolu diyalogdan geçer. Bu da başkasına saygıyla belirgindir. Diyalog eleştiriyi ve özeleştiriyi kendiliğinden zorunlu kılar. Demek ki demokrasi yetkin bilinçlerin sorunudur. Bugün yetkin bilinçler bile zaman zaman demokrasi konusunda umutsuzluk tabloları çiziyorlar. Kitleler ve egemenlerse yarım bilinçlerle yaşamı götürmeye çalışıyorlar. Buna göre aydınlanma bilinci azınlığın bilinci olmakla her zaman umutsuz bir görünüm ortaya koyuyor. Bu bilinç özellikle göreneklerin ve alışkıların paletleri altında ufalanıyor. Aydınlanma dar bir kesimin ayrıcalığı olarak kaldığında hoş seda olmaktan öteye geçemeyecektir. Bu bile toplumların mutlu geleceği için bir umut ışığı olarak değerlendirilebilir. Aydınlanma bilinci aynı zamanda bir iyimserlik bilincidir.

Bugünkü dünyada “temsili” diye adlandırılan ve neyi temsil ettiği pek belli olmayan demokrasiler kalabalık toplumların kaçınılmaz yönetim biçimleri olarak görünüyorlar ve tüm sınıfları temsil etme savını elden bırakmazken oligarşik özellikler gösteriyorlar. Bu demokrasilerin aşağı yukarı tümü aşağıdan yukarıya doğru değil yukarıdan aşağıyla doğru örgütlenen demokrasilerdir yani tepeden inme demokrasilerdir. Yukarıdan aşağıya kuruluş demokrasinin ruhuna aykırıdır. Yunan demokrasileri küçük ortamlara uygun doğrudan demokrasilerdi ve herbiri önderlerle ayakta durabiliyordu. Bugünün demokrasileri de bir takım görünür görünmez güçlerin ve onların koşulladığı önderlerin desteğiyle ayakta kalabiliyor. Bugünün demokratik düzenlerinde kim neyi neden temsil edildiğini bilmiyor. Yunan demokrasilerinin Solon’ları Perikles’leri vardı, bugünkü demokrasilerin de benzer önderleri var. En eski ilkel demokrasilerden ve daha sonraki yunan demokrasilerinden bu yana tablo çok az değişmiştir. Bu da kitlelerin aydınlanmayla bağlarının olmaması anlamına geliyor. Aydınlanmamış kitleler önyargılarla ördükleri bilinçlerinde her zaman karşıdevrimci eğilimleri yaşatıyorlar, en azından yüreklendiriyorlar. Bu eğilimlerle insanlar sandıklara gidiyorlar. Bugün kitlelerle yönetenler arasında aydınlanmış insanın umudunu kıran güzel bir uyum var. İnsanlar kendileri için çizilen yollardan ya da öngörülen koşullardan hoşnut görünüyorlar.

O çok bulanık “demokrasi” kavramı bugünün kafası karışık insanında bütün düşünce biçimlerini bütün öğretileri bütün eğilimleri bütün çelişkileri bütün devrimleri ve karşıdevrimleri içeriyor. Oysa demokrasi ileriye açık insanın düşünce ve yaşam gereksinimidir. Aydınlanma bilinci gerçekte demokrasi bilincidir. Aydınlanma önce insanın kendiyle savaşımının adıdır, buna göre insanlık tarihinin özünü ya da temel anlamını oluşturur. Aydınlanma sürü varlığı olmamaya kararlı insanın çabasını duyurur bize. Onun izini sürenler bütün insanlardan yalnızca biri olmanın ötesinde bir konumları olsun istemezler. Onun görünür görünmez gerçek önderleri kültür değerlerini yeniden yaratmaya kendilerini adamış kimselerdir. Kim olursak olalım, önder ya da bir başkası, önümüzde anlamak zorunda olduğumuz son derece karmaşık bir insan gerçeği var. Bu insan gerçeğiyle içli dışlı olmadan, insan nedir dorusunu sormadan, insanın gizlerine girebilmek için canımızı dişimize takmadan ne kendimizi ne başkalarını aydınlatabiliriz. Kitleler bilinçlendikçe önderler gerçek önderler olacaklar. Işığa yönelme duyarlığı hatta tutkusu belli bir düzeye ulaşmış halkların ya da kitlelerin bilinçli isteminde kendini belli eder.

Aydınlanmamış kalabalıklarla aydınlığa yürümek kolay değildir. İlerleme bilincinin karşısında her zaman bir takım güçler vardır. Kurulu düzenler gelişim korkusuyla kalabalıklarda bir hoşnut insan imgesi yaratmaya çalışırlar. Halkların dünyasında hem maddi hem manevi açıdan azla ya da yetersizle yetinmek alışkanlıkları yaratma yolunda yöntemler geliştiren, bu konuda belli bir ustalığa ermiş olan günümüz siyaset dünyasının aydınlanmadan ürkmesi doğaldır. Yetkin insan olma bilincini kitlelere yayabilmek için çaba göstermek düşüyor bize. Bu noktada yetersiz kurumlara değil kendini insana adamış bilinçli bireylere gereksinimiz var. Bu konuda aileye de büyük sorumluluklar düşüyor. Aileden bozuk çıkan birey topluma bozuk katılıyor. Demokrasi bilincinin temelleri ailede atılmalıdır. Ancak aydınlanmanın ve demokrasi bilincine ulaşmanın gerçek yuvaları okullardır. Öyle görünüyor ki bütün dünyada aile eğitimi de okul eğitimi de aydınlanmış birey yetiştirmekte yetersizdir. Aydınlanmada itici gücü toplumun iyi yetişmiş özverili insanlarının isteminde ve çabasında arayacağız.