Çarşamba , 25 Nisan 2018

Felsefenin işlevi – Afşar Timuçin

Bilimler insana zorunlu olarak parçalı bakarken, her bilim insana kendi penceresinden bakarken ve insanın yalnız bir yüzünü görürken felsefe bütünsel insana yöneliyor ya da bir başka deyişle insanı bir bütün olarak görmek ve anlamak istiyor. İnsan blgisinin özü felsefededir. Felsefe bütün özel özelliklerin üstünde dünyaya kuşbakışı bakarak, değerler alanında bütün sınırları kaldırarak insanın özünü yakalamanın izini sürüyor. O öncelikle bir arayıştır, bir arayışı gerçekleştirmek adına ortaya koyulmuş görüşlerden oluşur. Aydınlanmayı bütün insan başarılarında görmek ve bulup çıkarmak olasıdır, ama aydınlanmanın en en özlü biçimde kendini ortaya koyduğu alan felsefenin alanıdır. Burada bir soru kendiliğinden ortaya çıkacaktır. Her felsefi yönelim her koşulda bir ileri düşünme biçimini mi ortaya koyar, bir başka deyişle felsefede her ortaya atılan görüş yarına doğru akışın bir yüzüyle mi ilgilidir? Daha açık söylersek her felsefe bir ilerilik bildirisi midir, ilerilik bilincinin bir açılımı mıdır? Yani her felsefe aydınlığa doğru bir yöneliş midir? Çoğunlukla böyle de olsa yüzde yüz böyledir diyebilmek olası değildir. Öncelikle şunu hiç unutmamak gerekir: Düşünce kimsenin tekelinde değildir. Nitekim insanı ileriye açan felsefelerin yanında az da olsa ırkçı ve gerici felsefeler de vardır. Ancak bu tür felsefeleri kuranların ve önerenlerin gerçek filozoflar olduğunu söyleyebilmek kolay değildir. Bu tür felsefelerin daha çok felsefeyi bir amaca göre kullanma istemiyle ilgili olduğunu söyleyebiliriz. Felsefenin terimlerini kullanan kaba siyasetler vardır. Bu felsefeler o siyasetlerin sözde kuramlarıdır.

Örneğin XIX. yüzyılda siyasal nedenlerle adı gereğinden çok öne çıkarılmış iki filozofla karşılaşırız. Biri alman toplumunun üstünlüğünü savunan ingiliz düşünürü Stewart Chamberlain, öbürü Fransız düşünürü Arthur Joseph Gobineau’dur. Chamberlain “ari ırkı”nın ayrıcalı bir ırk olduğunu yazdı. Ona göre bu ırk insanlık değerlerini en yüce biçimde yaşatabilecek tek “ırk”dı. Böyle bir “ırk”ın başka “ırk”lara ya da toplumlara egemen olması doğaldı ve çok da gerekliydi, ayrıca bu onun yerden göğe hakkıydı. Başka toplumlar bu “ırk”ın ortaya koyduğu değerleri iyi anlamalı ve geliştirmeye çalışmalıydı. Gobineau’ya gelince, o bir demokrasi düşmanıydı. O da “ari ırktı”nın üstünlüğünü savunuyor, dünyanın bir eşitsizler ortamı olduğunu, üstün toplumlarla üstün olmayan toplumların zorunlu bir çekişme alanı olduğunu düşünüyor, tam anlamında karamsar bir bakış açısıyla eşitsizliğin ve ondan doğan çekişmelerin bir gün dünyanın sonunu getireceğine inanıyordu. Nazi düşünürü Alfred Rosenberg bu ikisinin görüşlerini birbirine katarak partisinin siyaset kuramını oluşturmaya çalıştı. Bir de doğrudan siyasete yönelmiş olmayan ancak görüşleri bir ilerilik bilincini yansıtmayan filozoflar vardır. Tarih filozofu Wilhelm Dilthey gibi ya da Henri Bergson gibi filozoflar görüşlerini öznelciliğin dar ve verimsiz alanına sıkıştırmışlardır. Felsefede aşırı nesnellik bizi bilime, aşırı öznellik de sanata yaklaştırır. Bir uçta katı usçuluk öbür uçta gizemcilik bekler bizi. Bir “bilimsel felsefe”den söz eden filozoflar da vardır. Felsefede öznelcilik çıkmaz sokaktır. Ancak öznel felsefelerin de düşünceye belli açılardan katkıları olduğunu unutmamak gerekir. Örneğin Bergson’un öğretisi bize göre bilgi yönünden tam anlamında temelsiz bir öğretidir, ama estetik kavrayış bakımından epeyce önemlidir.

Felsefenin güzel yanı herkese kendi bilinç koşullarına göre rahatça düşünme ve tartışma olanağı tanıyor olmasıdır. Felsefe kimsenin tekelinde değildir, yeter ki gelişigüzel üretilmesin. Felsefenin alanına girdiğimizde demokratik bakış açısının belirleyici olduğu bir alana girmiş oluruz. Felsefeye dıştan bakanlar ya da daha doğrusu felsefe bilincine ulaşma gereği duymadan felsefe yapmaya kalkanlar daha çok bir yandaşlık hevesiyle davranırlar, onunla da kalmaz kendileri gibi düşünmeyenleri yok saymaya kalkarlar. Ayrıca onlar en aykırı görünen bir düşüncede bile bizim iyi düşünmemizi sağlayacak ögelerin bulunduğunu görmek istemezler. Bergson düşmanlığı gibi Marx düşmanlığı gibi çocuklukların düşünen ya da düşünmeye çalışan insanı eksilteceğini bilmek gerekiyor. Descartes’ın pek güzel belirttiği gibi insan bilgisi bir bütündür. İnsan gerçeği ancak bu çelişkili bütünsellikte doğru olarak anlaşılabilir. Bilinç yetmezliği çekenler kendilerinin çok doğru, başkalarının çok yanlış düşündüğü inancıyla felsefeyi cehenneme çevirebilirler. Felsefede hoşgörü bir öngörme konusu olmaktan çok zorunlu bir koşuldur. Felsefede zorbalık yasadışıdır.

Evet insan bilgisi bir bütündür ve meraklısı bu bütünde evrensel bilincin sayısız ya da uçsuz bucaksız doğrularını yakalayabilir. Bunun için bilincin donanımlı olması, felsefenin kavramlarıyla düşünebilme yetkinliğine ulaşmış olması gerekir. İnsanlığın gelişimine olanak sağlayacak, insanları sürekli aydınlanmaya yöneltecek ipuçları bu karmaşık ya da daha doğrusu çeşitliliklerle dolu ortamın patlamaya hazır tohumlarındadır. Eski değerler bazen sessizce bazen gürültülü bir biçimde yeni değerlere dönüşürken görünür görünmez bütün oluşumlar, açıklamalarını felsefede bulurlar. Doğuran annenin mutlu bir biçimde eskimesi gibi bir oluştur bu. Patlayan tohum sözkonusu olunca Dostoyevski’yi anmadan geçmemeliyiz. Dostoyevski, Karamazov Kardeşler’in başında Yohanna İncili’ne gönderme yapar: Toprağa düşen bir buğday tanesi yok olmazsa yalnızca bir buğday tanesi olarak kalır, yok olursa bereketli ürün verir. Felsefede açıklığa kavuşan düşüncenin alanı yarını yaratacak tohumları barındırır. Düşünen zekâ onlardan yola çıkmak zorundadır. Bu tohumlar kişilerin ürünüdür, toplulukların ve toplumların ürünüdür, sonunda bütün insanlığın ürünüdür. Büyük insanlığın değerlerine ulaşamazsak felsefe yapma olanağını elde edemeyiz. Değerler alanı doğrudan doğruya bir iletişim alanıdır. Bu alanda neyimiz var neyimiz yok her şeyi ortaya dökmek zorundayız. Bu bir tür hesaplaşmadır, olan’ın olası’yla hesaplaşmasıdır. İlle Descartes ya da Leibniz olmak gerekmez. Onlar gibi olabiliyorsak ne devlet, ama biz insanlık için elimizden gelen değeri yaratmakla yükümlü duyalım kendimizi, bu yeter. Bu da öncelikle beslenme ve üremeyle sınırlı gündelik insan olmanın sınırlarını aşmak anlamına gelir.

Felsefe kitlelerce özel bir uzmanlık alanı olarak belirlendi ve bir köşeye itildi. Özel yerlerden çıkarıldı, akademik ortamların dingin havasına emanet edildi. Oysa felsefe yüzyıllardır kavgacılığıyla tanınıyordu. Bu uslanmaz kavgacı gene de bir bozguncu değildi: insanlığın kültür ve yaşam düzeyindeki mutlu dönüşümleri için ortaya atılmıştı. Gelmekte olanı görmek ve gitmekte olanın özünü kavramak gibi bir yükümlülüğü vardı onun. Ama o gidene hiçbir zaman aşağılayıcı bir gözle bakmadı. Tarihi doğru kavrayanlar her halkanın zorunlu bir yükümlülüğü olduğunu bilirler. Aydınlığa yöneliş bir tür görev değişimi olarak anlaşılabilir. Kendini bilmezler XVII. yüzyılın Descartes’ına ya da XVIII. yüzyılın Kant’ına dudak bükmeye kalkarlar. Bunun örneklerini çok görmüşüzdür. Oysa felsefe dediğimiz alan tarihiyle önemlidir. Felsefe tarihinin dışında felsefe yoktur. Kant’dan haberiniz yoksa Marx’ı bilmek gibi bir serüvene boşuna dalarsınız. Yaşadığımız dünyada Marx’çı olduğunu sanan ama ondan öncekileri bilmediği için onunla gerçek anlamda bağ kuramayan pekçok “aydın” vardır.

Felsefenin gücü dünyayı dönüştürme yatkınlığından gelir. Kendini felsefenin sağladığı olanaklara göre düzenlememiş bilinç eksikli bilinçtir. Felsefenin gücünden yararlanamayan insan önünü arkasını geçmişini geleceğini göremez. Felsefe insan bireyine bir görme gücü sağlar. Görmek ama her şeyi zamanında yani geç kalmadan görmek gerekir. Görmek öncelikle nedenleri görmektir. Yaşam oyalanmaları bağışlamaz. Yaşam boşluk vermez çünkü. Önce yaşam sonra felsefe formülü doğru olmasına doğrudur ama felsefenin yaşamı dönüştürücü etkinliğini de unutmamalıyız. Altyapı mı üstyapıyı belirler üstyapı mı altyapıyı belirler tartışması boş bir tartışmadır. Yaşam bitmez tükenmez etkileşimlerin alanıdır, onda düşünsel açıdan etkilenmeyen ve etkilemeyen hiçbir şey yoktur. En çok da ben etkilenmem diyenler etkilenirler. Felsefe kadar etki gücü taşıyan bir başka düşünce alanı yoktur. Çünkü o yaşamı kökten kavrar ve temelden açıklamaya yönelir. Beslenmenin ve üremenin sınırlarını aşamamış olanlar bu görüşü yadırgayacaklardır. Doğru iyi güzel yaşamak için hepimizin felsefeye gereksinimimiz vardır.

İnsanın ne olduğunu kavramadan kendimizi anlamamız olası değildir. Montaigne haklıydı: herbirimiz kendimizde insanlığın bir örneğini taşıyoruz, ben’de bir biz yatıyor. Toplumsal düzeyde de kişisel düzeyde de tüm yanlışlarımız kendimizi bilememekten, içinde yaşadığımız ve parçası olduğumuz evreni tanıyamamaktan geliyor. İşlediğimiz cinayetlerde, göz göre göre yarattığımız felaketlerde, çocuklarımızın mutsuzluklarında, yakınlarımızın sıkıntılarında, halklarımızın güç yaşamında felsefe eksikliğinin etkilerini görebilmeliyiz. Boş şeyler ya da sözde inançlar adına ya da ucuz çıkarlar anlamsız hırslar adına, belki de ünler unvanlar zenginlikler adına, insan gerçeğinde hiçbir karşılığı olmayan gizemli inanışlar adına, kirli siyasetler adına birilerinin canını yakmaktan çekinmeyişimizde felsefeden uzak oluşumuzun belirleyici olduğunu görebilmeliyiz. Felsefe yalnız meslekten felsefe adamları için değil hepimiz için gereklidir. Sizin için, benim için, komşumuz Recai Serdengeçti için, Berlusconi için, muhtar Raziye teyzem için, Hamdi Hakverdi kardeşim için, Sarkozy için, Nurhayat ablam için, hepimiz için gereklidir. Biz bunun gereğine inanmadıkça, insanı tanıma yetkinliğine tam olarak ulaşmak yolunda çaba göstermedikçe daha çok boğazlarız birbirimizi.