Cuma , 24 Kasım 2017

UBUNTU YAPMANIN OLANAKLARI – Çetin Veysal

 

Dünya bugüne değin bu derecede kötücülleşmenin yayıldığı bir yer olmamıştı. Benzer derecede toplumlar da bu kadar bozulmamış, bugüne kadar insanı ve doğayı hiçe sayan böylesi vicdansızlıklar, zalimlikler, bencillikler ve kötücüllüklerle yaşamaktan haz alan insan tipi ve toplum kesimleri ortaya çıkmamıştı.

Dünyada yerleşikburjuva demokrasilerinin kök saldığı ülkeler, doğal alanlarında eskil ortaklaşa yaşam sürdüren kabilelerdeğerlendirme dışıtutulursa, neredeyse her sözde modern toplumlarda,temsiliyetçiliğin totalitarizmle birleşmesiyle merkezileşmenin faşizan özelliklere büründüğü,devleti ele geçirenlerin gayri meşru, hukuksuz, kanunsuz uygulamaları ve vicdansızlıkla malül girişimleri, toplumların her kesimini hedef almaya, topluma kötücüllük yaymaya devam ediyor. Bu toplumlarda devletin her kurumuna üşüşen vicdanları kurumuş sülükleşmişacımasız benciller, mülk, para, zenginlik ve statü düşkünü gaspçılıkta sınır tanımıyorlar. Akbabalar gibi her şeyi ele geçirmeye, talan etmeye, öldürmeye, çürütmeye girişiyorlar. Hayatı canlandırmak, yaşamı yeniden güçlendirerek birlikte gülmenin ve ortaklaşmanın hazzını yaymak isteyenleri ortadan kaldırmaya çalışıyorlar.

Bu kötücül iktidar ve zenginlik, güç ve statü düşkünü insanlar, egemene yamanarak güçten pay almalarına “liyakat” demeye, aşağılıklaşarak statülerini yükseltmeye ve hırsızlıklarına “kazanç” demeye utanmıyorlar. Ne pahasına bu iğrençliklere girişiyorlar? İktidara, güç sahibi olana, emreden, düşünmeden itaat bekleyene uşaklık ederek, alçalıp insanlıktan çıkarak. Çünkü insan olmanın ilk koşulu, düşünmek ve düşündüğünü cesaretle ve özgürlük içerisinde söylemektir.

xxx

Barış için çaba harcamaktan, demokrasi ve insansal özgürlüklerin genişlemesi için güçlerini ortaya koymaktan başka amacı olmayan emekçilerin, işlerinden, yani aşlarından edilenlerin maddi durumlarına bakıldığında (istisna birkaç kişi dışında), genel olarak ekonomik durumları yoksulluk sınırındadır. Kaldı ki bu nedenle emeklerini satarak yaşamaktadırlar. O nedenle emekçidirler. Yıllarca çalışıp bir ev ve belki de araba alabilmişler, çocuklarını güçlükle okutabilmişler ya da okutmaya çalışmaktadırlar. Bizzat tanıdığım birçoklarının ise çocukluğundan günümüze emeğiyle geçindiğini ve hala yoksulluktan kurtulamadıklarını hem gözlemlemiş hem de gözlemleyemediklerimi yakın çevrelerinden dinlemişimdir.

İşlerinden, yani aşlarından edilen emekçiler, kendi evlerinde aç, kendi vatanlarında yabancı, kendi toprağında sürgün, kendi insanları arasında tutsak, kendi ilişkilerinde dilsiz, kendi dünyalarında sağır edilmek istenmektedir. Elbette zalim iktidarların haksızlıklarına direnilecek ve özgürlüklere ulaşılmaya çalışılacak, devletlerin ve zenginliklerin temsilcisi olan iktidarlarınkötücüllükleriyle mücadele edilecektir. Parlamenter, demokratik, sendikal çerçeve ve insan hakları ile doğanın korunması bağlamında hak gasplarına dur denilmeye çalışılmakta, zalimin zulmü yenilmeye çabalanmaktadır. İçinde bulunulan mücadele yöntemlerinin dışına çıkarak yeni türden mücadele araç ve yolları-yöntemleri geliştirmek ve yaşama uygulamak olanaklı mıdır? Bu soru üzerinde düşünmek gerekir.

xxx

Aslında işten atılmalar üzerinde şöyle bir düşünüldüğünde, bu işten atılmalar, insanların hep erteledikleri gelecek planlarını ya da ütopyalarını gerçekleştirmelerine olanak da hazırlayabilir gibi görünmektedir. Çünkü hep geleceğe ötelenen hayaller ve kurulmak istenen ortak yaşam hesapları, sürdürülmek istenen ortak üretim ve yaratım süreçlerine girmek için, işten atılma tehditleri ya da atılmalar harekete geçmenin tam zamanı da olabilir.Bu bakımdan düşünüldüğünde,hem devlet kurumundan hem de özel işletmelerden atılacakların-atılanlarıngelecekleriyle ilgili karamsarlıkla düşünmeyi bir kenara bırakması gerekir.Tersine, işten atılmalar karşısında, insanlar durup düşünmeli ve olacaklar için şimdi ve burada yeni bir hayatı kurabilmenin olanakları üzerinde düşünmelidir. Çünkü tam da bu olumsuzluğun içerisinde olumlu olan gelişmektedir denebilir.Böylelikle insanlar yanlış olan yaşamı aşabilecek, doğru olan yaşamın kurulmasınayüzünü dönebilecektir. Yanlış olan, ücretli emek satmak ya da zorunlu çalışmaya baş eğmek değil midir? Doğru olan, özgürce kendi iradesinin buyruğunda yaşamak, başka kurum veya insanlara bağlı olmamak değil midir?

İşte tam da bu noktada o doğru zaman gelmekte, zorunlu çalışma ve ücretli emekçilik aşılmaktadır. İşten atılmalarla kamu ya da özel işletmelerin baskıcı buyrukları ve yaşamı kötürümleştiren sözde “toplumsallık” cenderesinden özgürleşilmekte, istendik ve özgür süreçlerin bağımsızca kurulabilmesinin inşası için zemin kurulmakta, çanlar yeni bir toplumsal yaşamın kurulabilmesi için çalmaktadır. Diyesi[ii], işten atılan memur ve emekçinin, ortaya çıkan bu durumu kendi iradesinin tecellisi olarak ortaya koyması, zorunlu çalışma ya da işten kendi istemesi ile kaçması ve kendi özgürlüğünü, geçimlik ekonomi ve ortak amaçları olanlarla birlikte kurmaya girişmesi beklenir olandır.

Marks, “Emekçilerin zincirlerinden başka kaybedecekleri bir şeyleri yoktur. Oysa kazanacakları koca bir dünya vardır!” derken, emekçinin zorunlu çalışmadan kurtulması anlamına gelen, insanın özgürlüğünü kazanmasına vurgu yapmak istemiştir. Vurgulanan nokta; iş ya da ücretli çalışmanın artık gereksizleşmesi, para ve pazar ilişkileri yerine, insanların dayanışma ve karşılıklı yardımlaşma alanlarının yaratılabilmesi, ekolojik yaşam ve doğal üretim sürecinin özgürlüğüne kattığı zenginliklerle hayatı yeniden kurmaya yönelmesidir.

Tarihsel gelişmeler göstermektedir ki, devlet denen yabancılaşmış aygıta boyun eğmemek, onda yer almamak gerekir. Çünkü devlet, bir baskı aygıtı olarak toplumsal düzenin,her türlü zenginlik ve gücü elinde toplayan egemenlerce şiddet ve terörle yönetilmesinin bir aracıdır. Böylesi bir aygıtta yer almak bile, insanı iğrendirecek kadar aşağılayıcıdır. Ancak devlet (!),günümüzdeki anlamıyla devlet olmayan bir örgütlenme ise orada görev alınabilir. Bu ise devletin özel, maaşlı ve toplumdan ayrıcalıklı memurunun olmaması anlamına gelir ki, bu durumda zaten ücretli çalışma da toplumsal düzende olmayacağından, toplumun doğal ve gönüllü örgütlenmesi olan bir dayanışmanın bir üyesi olunur.

Yatay, şimdi ve burada örgütlenmenin merkezsizliğinin anlamlarından birisi de budur denebilir. Toplumdan yabancılaşan örgütlenme olarak devlette yer alınarak, onun memurluğunu yapmak ile devletin mikro ölçekli bir öykünmeciliği (mimetik) olarak görünen, devlete karşı olan ama devletin çerçeve ve sınırları içerisinde, devletin örgütlenme hiyerarşisi ve düzenini taklit eden totaliter sözde demokratik örgütler, sendika, parti, sivil toplum ve yapılar üreterek, bunlara seçenek (devlete alternatif) ve geleceğin toplumunu düzenleyecek görevler yapacak şekilde anlam ve önem yüklemek doğru bir düşünme gibi görünmemektedir.

Bu nedenle bugün; zincirlerden başka kaybedecek birşeyleri olmayanların dayanışmalarının yeniden kurulması ve yeniden yaratılması gereken birlikliğin temellerinin atılması gerektiği gündür! Zorunlu çalışmaya, ücretli emekle çalışmaya ve özel mülkiyet biriktirmeye hayır denerek, ortak yaşam alanlarının kurulmasının örgütlenebileceği günler önümüzdedir. Ortak amaçları ve yakın yaşama kültürü olanların, tüm kaynak ve olanaklarını ortak amaçları uğruna birleştirerek geleceği şimdi ve burada kurma günüdür bugün.

Kurulacak her ortaklık, başka ortaklıklara olumlu örnek oluşturacak, yenileri destekleyerek güçlendirecek, onlaramaddi manevi deney ve tecrübeler aktaracağından, her ortaklık başka ortaklıklara ve kurulacak olanlara, kendi kaynakları ölçüsünde güç aktaracak olmaya da hazır olmalıdır.

Örgütlenme konusunda önkabul; hem yerel hem küresel, hem merkezi hem merkezsiz, hem reformist hem köktenci olabilecek yaklaşımların yerelde ve ortak mücadeleyi besleyip büyütüyor olması bağlamında özerk-tekil ve tikel örgütlenmelerin yararına durum ve sonuçlarla ilişkilendirilebildiği sürece olumlanarakgeçerli görülmesi olarak düşünübilir.

İnsan yaşarken ölüme hazırlanmalıdır, yaşamın bir sonu olması nedeniyle, hayatının sonluluğunu göz önünde bulundurarak eylemlerinin sınırlarını hesap edebilmelidir. İnsanın sonsuzca varolmayacağından hareketle, soysuzca varolmamasının akla uygunluğu düşünülebilir. Soysuzca varolmamak, hayatın sonluluğunun geride kalanlara hoş bir sada bırakması, insana yakışmayanı, insanı betimlemeyeni, insansal özellikler göstermeyen düşünce ve davranışı sergilememek anlamına gelir. İnsan, insan gibi davranmalıdır, insan oluş köküne ve kaynağına bağlı kalmadır.

Platon’un, “felsefe, kişiyi ölmeye hazırlar” düşüncesiyle anlatmak istediği böyle bir yaklaşım olsa gerektir. İnsanın yaşarken ölüme hazırlanması, aslında özgürlüğe ulaşması anlamında düşünülmüş olabilir. Felsefe, ölümü çağırmak yerine, insan ve doğaya olumlu etkilerle ölçülebilir olan olgunluğu, erginliği, üretim ve bilgiyi,insana, insanlığı içinde taşıyan her şeye ve herkese eşit ölçüde yararlı hale gelişi dile getirebilir. Belli ki, felsefe ölüme öyle bir noktadan bakmalıdır ki, kişi yaşarken olgunlaşma yoluyla ölüme hazırlanır, felsefe de bu dönüşümün anlaşılır olmasına ışık tutar denmek istenmektedir.

Eğitim kültür ve sosyal yaşamda özgürlükler, tekillikler dünyasında özgünlükler olarak yaşanmadıkça, insanların mutlu yaşamalarının bir ortaklığı olamaz ve geleceğin esenlik içerisinde olmasına hizmet edemez. Özgür olmayan toplumlar, ne özgünlükle yaratıcı ne de özgür düşünme ile yeni olanı yaratabilir. Özgürlük, her bir kurucu üyenin toplumun tümünde birbirini destekler biçimde dayanışma içeren birliğiniyaşamın her alanında ilerletmedikçe benimsenmiş de olamaz. Tekler hep birlikte ve toplumun tümünü korumak ve geliştirmek adına kendini yeniden yaratma dinamiğine sahip olmadığında, tekil insanlar da, toplumlar da yoksulluklar ve yoksunluklarla boğuşurlar ama her zaman dogma ve önyargılara yenilirler.

Özgürleşmenin zamanı, devlet ya da özel kurumların çalışanı olarak insan yaşamının denetlemeye açık olmasıyla değil, insanın kendi hayatını yönlendiren varlık olarak kurmasıyla, başkalarının yönlendirme ve denetiminin dışına çıkmasıyla yakalanabilir. Bunun olanakları ise, kır yaşamında olsun kent yaşamında olsun, tüm zenginlikleri ortaklaşa, adil, eşit üretmek ve paylaşmakla,doğayla barışık ve sevgi ilişkisi içerisinde birlikte hayat sürmeyi sağlayan yolların yaratılması ve geliştirilmesiile olabilir.

 

[i]BiryazıdaUbuntu (http://gizliilimler.tr.gg/Ubuntu-Felsefesi.htm) şöylebirolayanlatılıyor: Afrika’daçalışanbirantropologbirkabileninçocuklarına, birlikteoynayacaklarıbiroyunönerir:

“Ben karşıdakiağacınaltınabirsepetmeyvekoyacağım, siz de şuradakiçizgidesıralanacaksınızveyarışınbaşlamasıiçinbenimişaretimibekleyeceksiniz. Ağacınaltına ilk hanginizulaşırsa, sepettekiödülü o kazanacak, tümmeyveleri o yiyecek” dedi. Sonra da, çocuklarınbaşlamaçizgisindesıralandıklarınıgörünce “Başla” işaretiniverdi. O an tümçocuklar el eletutuştular, koştular, ağacınaltınabirliktevardılarvesepettekimeyveleribirlikteyemeyebaşladılar. Antropolog, şaşırmıştı. Nedenböyleyaptıklarınısordu: “Ubuntu yaptık”dediler. Antropologbunu ilk kezduyuyordu. Ne anlamageldiğinisordu.

“Birbirimizleyarışagirseydik, yarışısadecebirimizkazanmış, beşimizkaybetmişolacaktık. Beşarkadaşüzülünce, yarışıkazananbirkişinasılödülmeyveyiyiyebilirdi?” dedilerveUbuntu‘nunanlamınaçıkladılar. Onlarındilinde Ubuntu, Ben, biz olduğumuziçinBen’imdemekti. [1] DekaMagazin, Haziran 2012, Sayı: 2.

Ubuntu, insanlarınbirbirlerinebağlılıkveilişkilerineodaklananetik yada hümanistbirfelsefedir. ÖzgürlükçübarışaktivistiLeymahGboweebufelsefeyi “Ben, ben olduğumiçinsen, sensin” sloganıiletarifeder. [2] “ApartaydRejimiSonrasıGüneyAfrika’daUzlaşmaveBirAradaYaşama”, Democratic Progress Instute, KarşılaştırmalıÇalışmaZiyaretiRaporu, 30 Nisan – 7 Mayıs 2013, s.45.

 

[ii]Yani anlamında, ya da bununla anlatılmak istenen.