Pazartesi , 20 Mayıs 2019

Neoliberalizmin İflası!- Fikret Başkaya

“Yaşamın en dolaysız hakikatini anlamak isteyen kişi, onun yabancılaşmış biçimini incelemek, bireysel varoluşu en gizli, en gözden ırak noktalarında bile belirleyen nesnel güçleri araştırmak zorundadır”.*

                                                                                                                              Theodor W. Adorno*

Yirminci yüzyılın ilk yarısı, esas itibariyle de 1914-1945 aralığı, savaşların, krizin ve devrimlerin üç on yılıydı. 1914-1918, Batılıların Büyük Savaş [Grande Guère], bizde ‘Harb-i Umumi denilen emperyalistler arası savaş, 1917 Rus Devrim, 1918 ‘başarısız’ Alman devrimi, 1929-1933 kapitalizmin en derin, en yıkıcı ‘yapısal krizi’, 1939- 1945 İkinci Emperyalistler arası savaş… XX. yüzyılın ilk yarısına başlıca dört olgu damgasını vuracaktı: Emperyalistler arası hegemonya yarışı ve savaşlar; ister reformist, ister radikal olsun, işçi sınıfının yükselen mücadelesi; sömürge halkların anti-kolonyalist mücadelesi, ve kapitalizmi temellerinden sarsan yapısal kriz.  

İkinci emperyalistler arası savaşın ardından kapitalizm tekrar ama ‘son defa’, yeniden yükselme dönemine girdi… Üretim ve verimlilik oranları, dolayısıyla kâr oranları istikrarlı bir artış seyri izledi. Verimlilik artışına endeksli olarak ‘reel ücretler’ yükseldi, varlıklı sınıflardan alınan vergi oranları yükseltildi, kamu harcamaları, kamu hizmetleri ve sosyal hizmetler alanı genişledi… Savaş sonrası oluşan ‘modele’, refah devleti, sosyal devlet denecekti. Fransızlar ‘kayırıcı devlet’ dediler… Öyle ya, sanki “her şey yolunda” görünüyordu… Artık kapitalizmin ‘sorunlu dönemleri’ geride bıraktığı, krizlerin geçmişin bir anısı olarak kaldığı… düşüncesi yerleşmişti… Bu vesileyle bir hatırlatma yapmak gerekiyor. Savaş sonrası Batı’nın zenginliği, o zamanlar ‘Üçüncü Dünya’ denilen ülkelerin esas itibariyle doğal kaynaklarının yoğun sömürüsü pahasına gerçekleşmişti… Mesela petrolü sudan ucuza kullanıyorlardı ki, malûm petrol kapitalist sistemin damarlarında dolaşan kandır… Bu yüzden ona “fosil kapitalizm” de deniyor…

Elbette iyimserlik rüzgarı daha fazla esmeyecekti… Zira, krizler kapitalizmde mündemiçtir [içerilmiş durumdadır]. Kapitalizm kriz olmadan yol alamaz ve asla kendiliğinden dengeye gelemez… O kadar ki, yağmur bulutta ne kadar içerilmişse, krizler de kapitalizmde o derece mündemiçtir… Dolayısıyla balayı uzun sürmeyecekti… Nitekim, 1960’ların sonuna doğru verimlilik ve kâr oranları düşüşe geçti, büyüme oranları düştü ve 1974-75’de de kriz, tüm emperyalist ülkeleri etkisi altına alıp- genelleşti. Üstelik yüksek işsizlik oranlarına yüksek enflasyon oranları  eşlik ediyordu ki, bu durumu tanımlamak için yeni bir kavram da icat edilmişti: Stagflasyon, ki, durgunluk içinde yüksek enflasyon demeye geliyordu…

Kapitalizm ilk yapısal krizi 1870’lerin başında girmişti (1871) ve krizden kolonyalizm [sömürgecilik] sayesinde çıkabilmişti… Süreç: kriz-kolonyalizm-genişleme şeklinde tezahür etmişti. XX. yüzyılın başında kapitalizm yayılmasının sınırına ulaşmış bulunuyordu.

*Minima Moralia, Sakatlanmış Yaşamdan Yansılamar,

[Çev: Orhan Koçak- Ahmet Doğukan, Metis Yayınları, İstanbul, 2002, s. 13.

Nitekim emperyalistler arası savaş öncesinde (1914) yeryüzünün %84,4’ü bir kaç kolonyalist-emperyalist devletin sömürgesi veya yarı-sömürgesi statüsüne indirgenmiş bulunuyordu… Başka türlü ifade edersek, artık kapitalizm yatay genişlemenin sınırına ulaşılmıştı… Dolayısıyla süreç bu sefer kriz-savaş-yeniden yapılanma şeklinde tezahür etmişti… Aslında kapitalizmin 1974-75 krizini aşmak üzere gündeme gelen neoliberal saldırı da bir dikey genişleme sayılabilirdi…  

Batı’da işçi sınıflarının, mücadelesi, sömürge halkların bağımsızlık mücadelesi ve Sovyetler Birliğinin emperyalist savaştan gücünü artırarak çıkması, Doğu Avrupa’ya doğru genişlemesi ve ezilen ve sömürülen sınıflar katında prestijinin artmasıyla, kapitalizmin tarihinde ilk defa güç dengesinin görece ezilen ve sömürülen sınıflar lehine dönmesini sağlamıştı ki, bu durum emperyalist kamp için kaygı vericiydi… Bu durum, kutsal mülkiyetin tehdit altında olduğu demeye geliyordu… En azından etkin sermaye odakları öylesi kaygılar taşıyordu ve bir şeyler yapmak gerektiğini düşünüyorlardı…

Devlet müdahaleciliğinin ve Keynesciliğin kural haline geldiği, temel sloganın da daha çok devlet olduğu bir dönemde, piyasa ekonomisi şarkılarına dinleyici bulmak artık mümkün değildi… Özellikle 1929 krizinin ardından, neo-klasik iktisat teorisi ve ona dayalı iktisat politikaları iyice gözden düşmüştü… Dolayısıyla üretilecek ideolojik tezlere alıcı bulmak pek mümkün değildi… Eğer mevsim ve toprak uygun değilse, tohuma sahip olmanızın bir kıymet-i harbiyesi yoktur… Buna rağmen etkin sermaye çevreleri ideolojik karşı-saldırı için kolları sıvadılar. İdeolojik mücadelenin önemini en iyi onlar bilirdi… Egemenliğin yolu beyinlerin sömürgeleştirilmesinden geçerdi ve beyinleri sömürgeleştirmek için de ideolojik yabancılaşma gerekirdi… İdeoloji ‘üretimine’ II. emperyalist savaşın hemen sonrasında başlandı ama üretilen ideolojik tezlerin piyasaya sürülmesi için koşulların oluşması beklendi… Kapitalizmin emperyalist savaş sonrasında genişlemenin sonuna geldiği, yeniden yapısal krize girdiği 1970’lerin ilk yarısında, ideolojik karşı-saldırıya  geçmek için koşullar olgunlaşmış görünüyordu… Artık, gönüllü kulluğa giden yol aralanabilirdi…

II. Emperyalist savaşın sona ermesiyle, ABD’de bir dizi ‘çok özel uzmanlık kuruluşu’ peydahlandı. Vakıflar, dernekler, politika üretme merkezleri [Policy Centers), araştırma merkezleri, danışmanlık kuruluşları, vb. 1990’lı yıllarda moda olan bir tabirle, Think Tanks‘lar devreye sokuldu. Bu kuruluşlar başlıca iki amaç için oluşturulmuşlardı: Marksist-komünist fikirlerin yayılmasının önünü kesmek ve Keynesçiliğin yayılmasını durdurmak. Aslında amaç, Antonio Gramsci’nin  ideolojik hegemonya dediğini gerçekleştirmekti… Söz konusu Think Tanks’ların bir bölümü ekonomik liberalizmi mayalandırma ve yayma misyonuna koşulmuşlardı. Diğerleri de liberal ideolojiyi yeni dönemin laik dini haline getirmek için seferber olmuşlardı… Fakat bunların yegane amacı ‘düşünce üretmek’ değildi… Asıl amaç, oluşturulan söylemle [ideoloji] çıkarlar ve politik eylem arasında bağ kurmaktı… Oluşturulan yeni din, artık sosyal sınıf diye bir şeyin söz konusu olmadığı, daha da ötede, toplum diye bir şeyin de mevcut olmadığı, tezini kafalara sokmak üzere harekete geçilmişti. Bilindiği gibi, neoliberalizmin ilk uygulayıcısı olan Margaret Thatcher, hep toplumun olmadığını söyledi… [There is no such thing as a society]. Aslında bayan Thatcher’in akıl yürütmesi o kadar da tutarsız sayılmazdı. Eğer sınıflar yoksa, toplum da yoktur. Öyleyse, bireyler vardır. Bireyler da bencildir. Sadece kendi dar çıkarlarının peşinde koşarlar. Pazar [piyasa] herkesin azamî yararını gerçekleştirir, ama müdahale edilmemek koşuluyla…

İşte bu aşamada bilimsellik retoriği devreye giriyor. Ne üretildiği kadar, kimin tarafından üretildiği de önemli değil midir? 1980’den sonra dönemin yeni dini mertebesine yükseltilen neoliberalizm, bir kere devletten, siyasetten, siyasi partilerden bağımsız kuruluşlarda çalışan “tarafsız” bilim otoriteleri ve “uzmanlar” tarafından üretiliyordu… Eğer, siyasete bulaşmamış, ‘devlet dışında’ faaliyet gösteren kuruluşlarda çalışan “tarafsız” bilim adamları-kadınları, ‘uzmanlar’ tarafından üretiliyorsa, bunların bilimselliğinden kuşku duymaya gerek olurmuydu?

Kaldı ki, bir düşünceyi ve ona dayalı politikayı kabullendirmek için, “devlet tarafından sözde devlet dışı kurumlar oluşturmak “İkinci Dünya Savaşı sonrasının emperyalist odakların ve akıl hocalarının bir buluşu değildir. Söz konusu bağımsız think tanks’ların sadece ne amaçla oluşturuldukları değil, nasıl finanse edildiğini de merak ediyorsanız, söylemle gerçek arasındaki uyumsuzluğu anlamanız kolaylaşacaktır… Bu kuruluşlar başlıca iki kaynaktan besleniyor: Birincisi sermaye tarafından yapılan bağışlardır ki, bunlar vergiden muaftır. [ Ünlü Think Tanks’lerin başında gelen The Heritage Foundation’ın25 milyon doları aşan bütçesinin %90’ı aralarında otomobil, kömür, petrol, kimya  ve tütün tekelleri de olan 600 özel şirketten geliyor…]… İkincisi de doğrudan devlet ve/veya belediyeler, vb. tarafından yapılan transferlerdir. Devlet bütçesinde önce bir vakfa veya başka bir ‘bağımsız kuruluşa’ aktarılan para, bu tür kurum veya kuruluşlar aracılığıyla da Thinks Tanks‘lara transfer ediliyor…

Ekonomik liberalizm oldum-olası, sözde ‘ekonomide devlet müdahalesine karşıdır… Neoliberalizm daha da ileri giderek, bunu bir fanatizme dönüştürmüş durumda… İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemin ‘koyu devlet müdahaleciliğini’. planlamacılığı, ‘ulusal kalkınmacılığı’  ve refah devletini tasfiye etmeyi amaçlayan neoliberalizm, önce monetarizm olarak sahneye sürüldü… Bilindiği gibi, Keynesciliğe karşı bir akım olan monetarizm, her yerde ve her zaman enflasyonun, devletin aşırı para emisyonundan kaynaklandığını savunur. Dolayısıyla devletin para politikası araçlarıyla ekonomiye müdahalesine karşıdır. Onu arz yönlü iktisat [supply side economics] akımı izledi… ABD kökenli bu akım, 1970’li yıllarda sahneye çıktı, ekonomiye devlet müdahalelerine ve düzenlemelerine savaş açtı. Devletin ekonomiden elini çekmesi ve yüksek gelir gruplarından alınan vergilerin düşürülmesini vaz ediyordu… Gerekçe de gayet açıktı: ‘Devlet, kapitalistlerden aldığı vergi ile [yeniden bölüşüm yoluyla] yatırımlara tahsis edilmesi gereken bir kaynağa el koyuyor!.. Üstelik bunu de verimsiz kullanarak, kaynak israfına yol açıyordu… Neoliberal öğreti dahilinde üçüncü temel akım, yeni klasik makroekonomi veya rasyonel beklentiler denilen iktisat akımıdır. Buna göre devletin ekonomiye müdahalesi beyhudedir, daha da ötede kötüdür, zira, her şeyden haberdar olan bireylerin beklentileri  ve davranışları , devlet müdahalesinin ortaya çıkardığı sonuçlarla çelişme halindedir ve onu etkisizleştirir… 

Oysa, söylemle gerçek arasında tam bir ‘uyumsuzluk’ söz konusuydu… 1980 sonrasında neoliberal ideologların yücelttikleri piyasanın kendisi de bidayette siyasal iktidarların, devletlerin müdahalesiyle oluşmuştu… Kapitalizm öncesi dönemde uzak mesafe ticareti esastı, dolayısıyla bu günkü anlamda ‘ulusal pazarlar’ ve iç ticaret söz konusu değildi. Uzak mesafe ticareti yapan tacirler yabancılardı ve dönemin siyasi otoritelerinin (imparatorlar, krallar, vb.) onları ülkeye çekmekte çıkarları vardı. Böylece bütçeye kaynak sağlıyorlardı. İşte hem bütçe için kaynak sağlamak, hem de mevcut sosyal dokuyu etkileyen yabancıların yıkıcı faaliyette bulunmalarını engellemek için, müdahale etmek, denetim ve koruma altına almak gerekiyordu… Çelişik gibi görünse de, piyasa ekonomisi denilen daha baştan müdahalelerin, denetimlerin, yasakların, teşviklerin, korumaların velhasıl koyu bir müdahaleciliğin eseriydi… Kaldı ki, kapitalizmin tarihinde ‘ticaret serbestisi’ kural değil, istisna idi… Netice itibariyle liberalizm denilen asla ekonominin doğal hali değildir… Zira, devlet olmadan, devlet müdahalesi olmadan kapitalizm diye bir şey de asla mümkün değildir… Dolayısıyla sorun, müdahalenin olup almayacağı değil, müdahalenin modalitesinin nasıl olacağıyla ilgilidir… Bir tür müdahalenin, düzenlemenin yerini başka tür bir müdahalenin alması, müdahalenin ortadan kalkması değil, farklı çıkarları için yeniden dizayn edilmesidir… Regülasyon için de, deregülasyon için de mutlaka devlet müdahalesi şarttır… Netice itibariyle, regüle eden de, deregüle eden de aynı devlettir… Başka türlü söylersek, devlet ve sermaye bir ve aynı şeydir, madalyonun iki yüzüdür… Biri olmadan diğeri de olmaz…

Aslında neoliberalizm denilen, değerlenme sıkıntısı çeken sermayeye yeni değerlenme alanları açmanın, kapitalizmi içine sürüklendiği yapısal krizden çıkarma hamlesinin adıydı. Kapitalizmi ‘yapısal krizden’ çıkarmak için yapılanların toplamıydı. Bir bütün olarak emekçi sınıflara, ezilen halklara yönelik kapsamlı bir saldırıydı. Saldırının üç sloganı da liberalizazyon [serbestleşme, sermayenin hareketini sınırlayan engelleri ortadan kaldırmak anlamında], privatization [özelleştirme, kamuya ait kaynakların, müştereklerin sermayenin yağma ve talanına sunmak almanında] ve deregülasyon [emekçi sınıflar lehine ne kadar düzenleme varsa, tasfiye etmek, sömürü ve yağmanın önünü açacak yenilerini dayatmak anlamında…]. Ve 1979- 1980’den itibaren önce İngiltere’de Margaret Thatcher, ABD’de de Ronald Reagan marifetiyle tam bir yıkım  programı olan neoliberalizm dayatılacak ve onları diğerleri izleyecekti… Türkiye’nin de acelesi vardı: Ünlü 24 Kararlarıyla [1980] Türkiye’ de neoliberalizm tirenine binecekti… Lâkin, verili sınırlı ‘demokratik’ rejim dahilinde halk düşmanı ekonomik ve sosyal programı dayatmak mümkün olmazdı: NATO’cu ordunun generalleri imdada yetişecek, 12 Eylül Amerikancı Darbeyi dayatacak,  velhasıl, koyu bir devlet terör rejimiyle, emperyalizmin ve yerli mülk sahibi sınıfların önünü sonuna kadar açacak, bu amaçla sol muhalefetin üzerinden bir ‘buldozer’ gibi geçecekti…  O kadar ki hiç bir şey unutulmayacak, hiç bir kurum ‘esirgenmeyecekti’… ‘Çocuk Esirgeme Kurumu’ da dahil… Her şey baştan sona dizayn edilecekti…

Fakat, NATO’cu 12 Eylül askeri darbesi, sadece ekonomik ve sosyal alanı yeniden şekillendirmekle yetinmeyecekti: İdeolojik alana da müdahale edilecek, resmi ideolojinin yeni ver versiyonu olan, Türk-İslam Sentezi, denilen de dayatılacaktı… Türkiye’nin NATO’ya üye olduğu tarihten beri palazlandırılan dinci gericiliğin önü sonuna kadar açılacak, devlet ve toplum dinci gericilik tarafından kuşatılacak, 2002’de de ‘politik İslamcı’ AKP iktidara taşınacaktı…  

Geride kalan 40 yıl, neoliberal gerici saldırının 40 yılı oldu.  Sermayenin hareketini sınırlayan tüm engeller ortadan  kaldırıldı…  Koskoca Dünya sermaye için tam bir ‘gül bahçesi’ haline getirildi… Sermayeden alınan vergiler düşürüldü, kamu hizmetleri, sosyal hizmetler budandı, Özelleştirilmemiş, sermayeye peşkeş çekilmemiş hiç bir şey bırakılmadı… Tüm ortak kullanım kaynakları ve alanları özelleştirildi… Kamu İktisadi Teşekküllerinin [fabrikalar, vb] özelleştirilesini eğitimin, sağlığın, sosyal güvenliğin, belediye hizmetlerinin, vb. özelleştirilmesi izledi… Suyu da özelleştirdiler… Velhasıl özelleştirilmemiş, metalaştırılmamış, bir kâr aracına dönüştürülmemiş hiç bir şey bırakılmadı… Yollar, köprüler, tüneller, denizler, göller, koylar, meralar… akla gelen ne varsa gözü doymaz ‘yeni yetme’, iş bitirici kapitalistlere peşkeş çekildi… Emperyalist ülkelerdeki kapitalist işletmeler [özellikle sanayi tesisleri] “ucuz işçi cenneti denilen, sendikalaşma düzeyi düşük, aynı şekilde sermayeden alınan vergilerin ‘önemsiz’, çevre koruma mevzuatının ve kaygısının da pek mevcut olmadığı “Çevre Ülkelere” taşındı ki, ona délocalisation denecekti… Elbette delokalizayson Merkez KapitalistÜlkelerin “sanayisizleşmesi, dolayısıyla işsizliğin artması demeye de geliyor…

 Sınırsız sömürü, yağma ve talan kâr oranlarını restore etmeyi başarsa da, kapitalizmi ‘yapısal krizden’ çıkarmayı başaramadı… Verimlilik oranları tüm bu zaman zarfında kriz öncesi dönemin düzeyine çıkamadı… Neoliberal politikalar işsizliği ve gelir dağılımı dengesizliğini büyüttü. Bunun anlamı ‘üretilenin’ satılamamasıdır… Bir değerlenme sorununun ortaya çıkmasıdır. Başka türlü söylersek, sermayenin yeteri kadar ‘değerlenme’ alanı bulamamasıdır… Bilindiği gibi sermaye ‘değerlenemez ise, değersizleşir… İşte sermayenin finans alanına iltica etmesinin nedeni budur… Lâkin para kendiliğinden bir değer yaratmaz, değer yaratabilmesi için verimli yatırımlara yönelmesi gerekir…  Dolayısıyla kapitalist dünya sisteminin içinde bulunduğu durum, bir sürdürülemezlik/ sürdürebilemezlik durumudur. Artık ‘sistem’ çözdüğünden daha çok sorun yaratmadan yol alamıyor, patinaj yapıyor. Dolayısıyla sistemin içine sürüklendiği durumu ‘kriz’ kavramı karşılamıyor. Bilindiği gibi, kriz, normal durumdan bir sapma demeye gelse de, ‘normale dönüşü’ de imâ eder… 1917 Moskova doğumlu, Nobel Ödülü sahibi de olan, Rus fizikçi-kimyacı Ilya Prigogine: ” Eğer bir biyolojik, kimyasal veya sosyal sistem, genel denge durumundan fazlaca saparsa ve bu sıklıkla tekrarlanırsa, artık bir daha sistem yapamaz” diyor… Şimdilerde kapitalist dünya sisteminin ‘manzarası’ tam da öyle…

Dolayısıyla sistemin içinde bulunduğu durumu çöküş, daha iyi karşılıyor. Zira, çöküş, geri dönüşün artık mümkün olmadığı kritik sınırın, “kritik eşiğin’ aşıldığını imâ eder… Sanayi kapitalizminin yatlaşık 250 yıllık geçmişi var ve bu insanlık ve uygarlık tarihinde sadece küçük bir parantez… O halde, bu kadarcık zamanda bir sürdürülemezlik durumu, bir uygarlık krizinin ortaya çıkmasının sebebi ne idi? Böyle bir yazıda bu soruya tatmin edici  cevap vermek mümkün değildir. Yine de iki temel nedenden söz edilebilir: Birincisi, kapitalist işletmeler vahşi bir rekabet ortamında faaliyet gösteriyorlar… Varlığını koruyabilmenin, yarışta kalabilmenin koşulu, her seferinde toplam artı-değerden daha büyük pay kapmakla mümkün… Bunun için de sermayesini büyütmesi, bu amaçla da en ileri üretim tekniklerine sahip olması gerekiyor… Başka türlü söylersek, her seferinde canlı emeği ölü emekle (makinayla) ikâme etmesi gerekiyor ki, bu işsizliğin sürekli büyümesi, üretilenin satılmasının zorlaşması demektir… Lâkin bir sorun var: Makina, robot ‘yeni-değer’, ‘fazla-değer’, ‘artı-değer’ yaratmaz… Daha önce yaratılmış makinada, robotta ‘dondurulmuş’ değeri yeni ürüne transfer eder… Dolayısıyla, her ileri aşamada sistemin kendini yeniden üretmesi zorlaşıyor…

İkincisi, kapitalizmin  kendini yeniden üretme ritmiyle, doğanın kendini yeniden üretme ritmi arasında bir uyumsuzluk var… Ve fakat, kapitalizm kendi ritmini doğaya empoze ettiğinde, dayattığında, doğanın kendini ‘yenilemesi’ sorunlu hale geliyor. Bu da ekolojik kriz, ekolojik yıkım demek… İşte bu ikisinin diyalektiği de bir ‘uygarlık krizi’ ortaya çıkarıyor…  Başka türlü söylersek, kapitalizmin kendi mantığının ve işleyişinin bir sonucu olarak, iç sınırına, ekolojik sorun, ekolojik yıkım nedeniyle de dış sınırına ulaşmış bulunuyor…

Artık, kapitalizmin insanlığa teklif edeceği bir şey yok… Eğer, insana ve doğaya saygılı başka bir uygarlığa giden yol vakitlice aralanamaz ise, insanlığın ve uygarlığı bir geleceği olmayacak… Hesap ortada olduğuna göre…