Pazar , 11 Nisan 2021

Neoliberalizmin İflası!- Fikret Başkaya

“Yaşamın en dolaysız hakikatini anlamak isteyen kişi,
onun yabancılaşmış biçimini incelemek, bireysel varoluşu en gizli, en gözden
ırak noktalarında bile belirleyen nesnel güçleri araştırmak zorundadır”.*

                                                                                                                              Theodor W. Adorno*

Yirminci yüzyılın ilk yarısı, esas itibariyle de 1914-1945
aralığı, savaşların, krizin ve devrimlerin üç on yılıydı. 1914-1918,
Batılıların Büyük Savaş [Grande Guère], bizde ‘Harb-i Umumi denilen
emperyalistler arası savaş, 1917 Rus Devrim, 1918 ‘başarısız’ Alman devrimi, 1929-1933
kapitalizmin en derin, en yıkıcı ‘yapısal krizi’, 1939- 1945 İkinci
Emperyalistler arası savaş… XX. yüzyılın ilk yarısına başlıca dört olgu
damgasını vuracaktı: Emperyalistler arası hegemonya yarışı ve savaşlar; ister
reformist, ister radikal olsun, işçi sınıfının yükselen mücadelesi; sömürge
halkların anti-kolonyalist mücadelesi, ve kapitalizmi temellerinden sarsan yapısal kriz.  

İkinci emperyalistler arası savaşın ardından kapitalizm
tekrar ama ‘son defa’, yeniden yükselme dönemine girdi… Üretim ve verimlilik
oranları, dolayısıyla kâr oranları istikrarlı bir artış seyri izledi.
Verimlilik artışına endeksli olarak ‘reel ücretler’ yükseldi, varlıklı
sınıflardan alınan vergi oranları yükseltildi, kamu harcamaları, kamu
hizmetleri ve sosyal hizmetler alanı genişledi… Savaş sonrası oluşan
‘modele’, refah devleti, sosyal devlet denecekti. Fransızlar ‘kayırıcı devlet’
dediler… Öyle ya, sanki “her şey yolunda” görünüyordu… Artık
kapitalizmin ‘sorunlu dönemleri’ geride bıraktığı, krizlerin geçmişin bir anısı
olarak kaldığı… düşüncesi yerleşmişti… Bu vesileyle bir hatırlatma yapmak
gerekiyor. Savaş sonrası Batı’nın zenginliği, o zamanlar ‘Üçüncü Dünya’ denilen
ülkelerin esas itibariyle doğal kaynaklarının yoğun sömürüsü pahasına
gerçekleşmişti… Mesela petrolü sudan ucuza kullanıyorlardı ki, malûm petrol
kapitalist sistemin damarlarında dolaşan kandır… Bu yüzden ona “fosil
kapitalizm” de deniyor…

Elbette iyimserlik rüzgarı daha fazla esmeyecekti… Zira,
krizler kapitalizmde mündemiçtir [içerilmiş durumdadır]. Kapitalizm kriz
olmadan yol alamaz ve asla kendiliğinden dengeye gelemez… O kadar ki, yağmur
bulutta ne kadar içerilmişse, krizler de kapitalizmde o derece mündemiçtir…
Dolayısıyla balayı uzun sürmeyecekti… Nitekim, 1960’ların sonuna doğru
verimlilik ve kâr oranları düşüşe geçti, büyüme oranları düştü ve 1974-75’de de
kriz, tüm emperyalist ülkeleri etkisi altına alıp- genelleşti. Üstelik yüksek
işsizlik oranlarına yüksek enflasyon oranları  eşlik ediyordu ki, bu durumu tanımlamak için yeni
bir kavram da icat edilmişti: Stagflasyon,
ki, durgunluk içinde yüksek enflasyon demeye geliyordu…

Kapitalizm ilk yapısal krizi 1870’lerin başında girmişti (1871)
ve krizden kolonyalizm [sömürgecilik] sayesinde çıkabilmişti… Süreç: kriz-kolonyalizm-genişleme şeklinde
tezahür etmişti. XX. yüzyılın başında
kapitalizm yayılmasının sınırına ulaşmış bulunuyordu.

*Minima Moralia, Sakatlanmış Yaşamdan Yansılamar,

[Çev: Orhan
Koçak- Ahmet Doğukan, Metis Yayınları, İstanbul, 2002, s. 13.

Nitekim emperyalistler arası savaş öncesinde (1914)
yeryüzünün %84,4’ü bir kaç kolonyalist-emperyalist devletin sömürgesi veya
yarı-sömürgesi statüsüne indirgenmiş bulunuyordu… Başka türlü ifade edersek, artık
kapitalizm yatay genişlemenin sınırına
ulaşılmıştı… Dolayısıyla süreç bu sefer kriz-savaş-yeniden
yapılanma
şeklinde tezahür etmişti… Aslında kapitalizmin 1974-75 krizini
aşmak üzere gündeme gelen neoliberal saldırı da bir dikey genişleme sayılabilirdi…  

Batı’da işçi sınıflarının, mücadelesi, sömürge halkların
bağımsızlık mücadelesi ve Sovyetler Birliğinin emperyalist savaştan gücünü
artırarak çıkması, Doğu Avrupa’ya doğru genişlemesi
ve ezilen ve sömürülen sınıflar katında prestijinin artmasıyla,
kapitalizmin tarihinde ilk defa güç dengesinin görece ezilen ve sömürülen
sınıflar lehine dönmesini sağlamıştı ki, bu durum emperyalist kamp için kaygı
vericiydi… Bu durum, kutsal mülkiyetin tehdit
altında olduğu demeye geliyordu… En azından etkin sermaye odakları öylesi
kaygılar taşıyordu ve bir şeyler yapmak gerektiğini düşünüyorlardı…

Devlet müdahaleciliğinin ve Keynesciliğin kural haline
geldiği, temel sloganın da daha çok
devlet
olduğu bir dönemde, piyasa ekonomisi şarkılarına dinleyici bulmak
artık mümkün değildi… Özellikle 1929 krizinin ardından, neo-klasik iktisat
teorisi ve ona dayalı iktisat politikaları iyice gözden düşmüştü… Dolayısıyla
üretilecek ideolojik tezlere alıcı bulmak pek mümkün değildi… Eğer mevsim ve
toprak uygun değilse, tohuma sahip olmanızın bir kıymet-i harbiyesi yoktur…
Buna rağmen etkin sermaye çevreleri ideolojik karşı-saldırı için kolları
sıvadılar. İdeolojik mücadelenin önemini en iyi onlar bilirdi… Egemenliğin
yolu beyinlerin sömürgeleştirilmesinden geçerdi ve beyinleri sömürgeleştirmek
için de ideolojik yabancılaşma gerekirdi… İdeoloji ‘üretimine’ II. emperyalist
savaşın hemen sonrasında başlandı ama üretilen ideolojik tezlerin piyasaya sürülmesi
için koşulların oluşması beklendi…
Kapitalizmin emperyalist savaş sonrasında genişlemenin sonuna geldiği, yeniden yapısal krize girdiği 1970’lerin ilk
yarısında, ideolojik karşı-saldırıya  geçmek
için koşullar olgunlaşmış görünüyordu…
Artık, gönüllü kulluğa giden yol
aralanabilirdi…

II. Emperyalist savaşın sona ermesiyle, ABD’de bir dizi ‘çok
özel uzmanlık kuruluşu’ peydahlandı. Vakıflar, dernekler, politika üretme
merkezleri [Policy Centers), araştırma merkezleri, danışmanlık kuruluşları, vb.
1990’lı yıllarda moda olan bir tabirle, Think
Tanks
‘lar devreye sokuldu. Bu kuruluşlar başlıca iki amaç için
oluşturulmuşlardı: Marksist-komünist fikirlerin yayılmasının önünü kesmek ve
Keynesçiliğin yayılmasını durdurmak. Aslında amaç, Antonio Gramsci’nin  ideolojik
hegemonya
dediğini gerçekleştirmekti… Söz konusu Think Tanks’ların bir bölümü ekonomik liberalizmi mayalandırma ve yayma misyonuna
koşulmuşlardı. Diğerleri de liberal ideolojiyi yeni dönemin laik dini haline getirmek için seferber
olmuşlardı… Fakat bunların yegane amacı ‘düşünce üretmek’ değildi… Asıl
amaç, oluşturulan söylemle [ideoloji] çıkarlar ve politik eylem arasında bağ kurmaktı… Oluşturulan yeni din,
artık sosyal sınıf diye bir şeyin söz
konusu olmadığı, daha da ötede, toplum
diye bir şeyin de mevcut olmadığı,
tezini kafalara sokmak üzere harekete
geçilmişti. Bilindiği gibi, neoliberalizmin ilk uygulayıcısı olan Margaret
Thatcher, hep toplumun olmadığını söyledi… [There is no such thing as a society]. Aslında bayan Thatcher’in
akıl yürütmesi o kadar da tutarsız sayılmazdı.
Eğer sınıflar yoksa, toplum da yoktur. Öyleyse, bireyler vardır. Bireyler da
bencildir. Sadece kendi dar çıkarlarının peşinde koşarlar. Pazar [piyasa] herkesin azamî yararını gerçekleştirir, ama müdahale
edilmemek koşuluyla…

İşte bu aşamada bilimsellik
retoriği
devreye giriyor. Ne üretildiği kadar, kimin tarafından üretildiği
de önemli değil midir? 1980’den sonra dönemin yeni dini mertebesine yükseltilen neoliberalizm, bir kere devletten, siyasetten, siyasi partilerden bağımsız
kuruluşlarda çalışan “tarafsız” bilim otoriteleri ve
“uzmanlar” tarafından üretiliyordu… Eğer, siyasete bulaşmamış,
‘devlet dışında’ faaliyet gösteren kuruluşlarda çalışan “tarafsız” bilim adamları-kadınları,
‘uzmanlar’ tarafından üretiliyorsa, bunların bilimselliğinden kuşku duymaya gerek olurmuydu?

Kaldı ki, bir düşünceyi ve ona dayalı politikayı
kabullendirmek için, “devlet tarafından sözde devlet dışı kurumlar oluşturmak “İkinci Dünya Savaşı
sonrasının emperyalist odakların ve akıl hocalarının bir buluşu değildir. Söz
konusu bağımsız think tanks’ların sadece
ne amaçla oluşturuldukları değil, nasıl finanse edildiğini de merak
ediyorsanız, söylemle gerçek arasındaki uyumsuzluğu anlamanız
kolaylaşacaktır… Bu kuruluşlar başlıca iki kaynaktan besleniyor: Birincisi
sermaye tarafından yapılan bağışlardır ki, bunlar vergiden muaftır. [ Ünlü
Think Tanks’lerin başında gelen The
Heritage Foundation’
ın25 milyon
doları aşan bütçesinin %90’ı aralarında otomobil, kömür, petrol, kimya  ve tütün tekelleri de olan 600 özel şirketten
geliyor…]… İkincisi de doğrudan devlet ve/veya belediyeler, vb. tarafından
yapılan transferlerdir. Devlet bütçesinde önce bir vakfa veya başka bir ‘bağımsız
kuruluşa’ aktarılan para, bu tür kurum veya kuruluşlar aracılığıyla da Thinks Tanks‘lara transfer ediliyor…

Ekonomik liberalizm oldum-olası, sözde ‘ekonomide devlet
müdahalesine karşıdır… Neoliberalizm daha da ileri giderek, bunu bir
fanatizme dönüştürmüş durumda… İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemin ‘koyu
devlet müdahaleciliğini’. planlamacılığı, ‘ulusal kalkınmacılığı’  ve refah devletini tasfiye etmeyi amaçlayan
neoliberalizm, önce monetarizm olarak
sahneye sürüldü… Bilindiği gibi, Keynesciliğe karşı bir akım olan monetarizm, her yerde ve her zaman enflasyonun,
devletin aşırı para emisyonundan kaynaklandığını savunur. Dolayısıyla devletin
para politikası araçlarıyla ekonomiye müdahalesine karşıdır. Onu arz yönlü iktisat [supply side
economics] akımı izledi… ABD kökenli bu akım, 1970’li yıllarda sahneye çıktı,
ekonomiye devlet müdahalelerine ve düzenlemelerine savaş açtı. Devletin ekonomiden
elini çekmesi ve yüksek gelir gruplarından alınan vergilerin düşürülmesini vaz ediyordu…
Gerekçe de gayet açıktı: ‘Devlet,
kapitalistlerden aldığı vergi ile [yeniden bölüşüm yoluyla] yatırımlara tahsis
edilmesi gereken bir kaynağa el koyuyor!..
Üstelik bunu de verimsiz kullanarak, kaynak israfına yol
açıyordu
… Neoliberal öğreti dahilinde üçüncü temel akım, yeni klasik makroekonomi veya rasyonel beklentiler denilen iktisat
akımıdır. Buna göre devletin ekonomiye müdahalesi beyhudedir, daha da ötede kötüdür,
zira, her şeyden haberdar olan bireylerin beklentileri  ve davranışları , devlet müdahalesinin ortaya
çıkardığı sonuçlarla çelişme halindedir ve onu etkisizleştirir… 

Oysa, söylemle gerçek arasında tam bir ‘uyumsuzluk’ söz
konusuydu… 1980 sonrasında neoliberal ideologların yücelttikleri piyasanın
kendisi de bidayette siyasal iktidarların, devletlerin müdahalesiyle
oluşmuştu… Kapitalizm öncesi dönemde uzak
mesafe ticareti
esastı, dolayısıyla bu günkü anlamda ‘ulusal pazarlar’ ve
iç ticaret söz konusu değildi. Uzak
mesafe ticareti
yapan tacirler yabancılardı
ve dönemin siyasi otoritelerinin (imparatorlar, krallar, vb.) onları ülkeye
çekmekte çıkarları vardı. Böylece bütçeye kaynak sağlıyorlardı. İşte hem bütçe
için kaynak sağlamak, hem de mevcut sosyal dokuyu etkileyen yabancıların yıkıcı faaliyette bulunmalarını engellemek
için, müdahale etmek, denetim ve koruma altına almak gerekiyordu…
Çelişik gibi görünse de, piyasa ekonomisi
denilen daha baştan müdahalelerin, denetimlerin, yasakların, teşviklerin,
korumaların velhasıl koyu bir müdahaleciliğin eseriydi… Kaldı ki,
kapitalizmin tarihinde ‘ticaret serbestisi’ kural
değil, istisna idi… Netice
itibariyle liberalizm denilen asla
ekonominin doğal hali değildir… Zira,
devlet olmadan, devlet müdahalesi olmadan kapitalizm diye bir şey de asla
mümkün değildir… Dolayısıyla sorun, müdahalenin olup almayacağı değil, müdahalenin
modalitesinin nasıl olacağıyla ilgilidir… Bir tür müdahalenin, düzenlemenin
yerini başka tür bir müdahalenin alması, müdahalenin ortadan kalkması değil, farklı çıkarları için yeniden dizayn
edilmesidir…
Regülasyon için de, deregülasyon için de mutlaka devlet
müdahalesi şarttır… Netice itibariyle, regüle
eden de, deregüle eden de aynı devlettir…
Başka türlü söylersek, devlet
ve sermaye bir ve aynı şeydir, madalyonun iki yüzüdür… Biri olmadan diğeri de
olmaz…

Aslında neoliberalizm denilen,
değerlenme sıkıntısı çeken sermayeye yeni değerlenme alanları açmanın,
kapitalizmi içine sürüklendiği yapısal
krizden
çıkarma hamlesinin adıydı. Kapitalizmi ‘yapısal krizden’ çıkarmak
için yapılanların toplamıydı. Bir bütün olarak emekçi sınıflara, ezilen
halklara yönelik kapsamlı bir saldırıydı. Saldırının üç sloganı da liberalizazyon [serbestleşme, sermayenin
hareketini sınırlayan engelleri ortadan kaldırmak anlamında], privatization [özelleştirme, kamuya
ait kaynakların, müştereklerin sermayenin
yağma ve talanına sunmak almanında] ve deregülasyon
[emekçi sınıflar lehine ne kadar düzenleme varsa, tasfiye etmek, sömürü ve
yağmanın önünü açacak yenilerini dayatmak anlamında…]. Ve 1979- 1980’den
itibaren önce İngiltere’de Margaret Thatcher, ABD’de de Ronald Reagan
marifetiyle tam bir yıkım  programı olan neoliberalizm dayatılacak ve onları diğerleri izleyecekti…
Türkiye’nin de acelesi vardı: Ünlü 24
Kararlarıyla
[1980] Türkiye’ de neoliberalizm
tirenine binecekti… Lâkin, verili sınırlı ‘demokratik’ rejim dahilinde
halk düşmanı ekonomik ve sosyal programı dayatmak mümkün olmazdı: NATO’cu
ordunun generalleri imdada yetişecek, 12 Eylül Amerikancı Darbeyi dayatacak, 
velhasıl, koyu bir devlet terör rejimiyle, emperyalizmin ve yerli mülk
sahibi sınıfların önünü sonuna kadar açacak, bu amaçla sol muhalefetin
üzerinden bir ‘buldozer’ gibi geçecekti…  O kadar ki hiç bir şey unutulmayacak, hiç bir kurum
‘esirgenmeyecekti’… ‘Çocuk Esirgeme Kurumu’ da dahil… Her şey baştan sona
dizayn edilecekti…

Fakat, NATO’cu 12 Eylül askeri darbesi, sadece ekonomik ve
sosyal alanı yeniden şekillendirmekle yetinmeyecekti: İdeolojik alana da
müdahale edilecek, resmi ideolojinin yeni
ver versiyonu olan, Türk-İslam Sentezi,
denilen de dayatılacaktı… Türkiye’nin NATO’ya üye olduğu tarihten beri
palazlandırılan dinci gericiliğin önü sonuna kadar açılacak, devlet ve toplum
dinci gericilik tarafından kuşatılacak, 2002’de de ‘politik İslamcı’ AKP
iktidara taşınacaktı…  

Geride kalan 40 yıl, neoliberal gerici saldırının 40 yılı
oldu.  Sermayenin hareketini sınırlayan
tüm engeller ortadan  kaldırıldı…  Koskoca Dünya sermaye için tam bir ‘gül
bahçesi’ haline getirildi… Sermayeden alınan vergiler düşürüldü, kamu
hizmetleri, sosyal hizmetler budandı, Özelleştirilmemiş, sermayeye peşkeş
çekilmemiş hiç bir şey bırakılmadı… Tüm ortak kullanım kaynakları ve alanları
özelleştirildi… Kamu İktisadi Teşekküllerinin [fabrikalar, vb] özelleştirilesini eğitimin, sağlığın, sosyal güvenliğin, belediye hizmetlerinin,
vb. özelleştirilmesi izledi… Suyu da özelleştirdiler… Velhasıl
özelleştirilmemiş, metalaştırılmamış, bir kâr aracına dönüştürülmemiş hiç bir
şey bırakılmadı… Yollar, köprüler, tüneller, denizler, göller, koylar,
meralar… akla gelen ne varsa gözü doymaz ‘yeni yetme’, iş bitirici kapitalistlere peşkeş çekildi… Emperyalist ülkelerdeki
kapitalist işletmeler [özellikle sanayi tesisleri] “ucuz işçi cenneti
denilen, sendikalaşma düzeyi düşük, aynı şekilde sermayeden alınan vergilerin ‘önemsiz’,
çevre koruma mevzuatının ve kaygısının da pek mevcut olmadığı “Çevre
Ülkelere” taşındı ki, ona délocalisation
denecekti… Elbette delokalizayson Merkez KapitalistÜlkelerin “sanayisizleşmesi, dolayısıyla işsizliğin artması
demeye de geliyor…

 Sınırsız sömürü, yağma
ve talan kâr oranlarını restore etmeyi başarsa da, kapitalizmi ‘yapısal
krizden’ çıkarmayı başaramadı… Verimlilik oranları tüm bu zaman zarfında kriz
öncesi dönemin düzeyine çıkamadı… Neoliberal politikalar işsizliği ve gelir
dağılımı dengesizliğini büyüttü. Bunun anlamı ‘üretilenin’ satılamamasıdır…
Bir değerlenme sorununun ortaya
çıkmasıdır. Başka türlü söylersek, sermayenin yeteri kadar ‘değerlenme’ alanı
bulamamasıdır… Bilindiği gibi sermaye ‘değerlenemez ise, değersizleşir… İşte
sermayenin finans alanına iltica
etmesinin nedeni budur… Lâkin para kendiliğinden bir değer yaratmaz, değer
yaratabilmesi için verimli yatırımlara yönelmesi gerekir…  Dolayısıyla
kapitalist dünya sisteminin içinde bulunduğu durum, bir sürdürülemezlik/
sürdürebilemezlik durumudur. Artık ‘sistem’ çözdüğünden daha çok sorun
yaratmadan yol alamıyor, patinaj yapıyor. Dolayısıyla sistemin içine
sürüklendiği durumu ‘kriz’ kavramı karşılamıyor. Bilindiği gibi, kriz, normal durumdan bir sapma demeye
gelse de, ‘normale dönüşü’ de imâ eder… 1917 Moskova doğumlu, Nobel Ödülü
sahibi de olan, Rus fizikçi-kimyacı Ilya Prigogine: ” Eğer bir biyolojik, kimyasal veya sosyal sistem, genel denge
durumundan fazlaca saparsa ve bu sıklıkla tekrarlanırsa, artık bir daha sistem
yapamaz”
diyor… Şimdilerde kapitalist dünya sisteminin ‘manzarası’
tam da öyle…

Dolayısıyla sistemin içinde bulunduğu durumu çöküş, daha iyi karşılıyor. Zira, çöküş,
geri dönüşün artık mümkün olmadığı kritik sınırın, “kritik eşiğin’ aşıldığını
imâ eder… Sanayi kapitalizminin yatlaşık 250 yıllık geçmişi var ve bu
insanlık ve uygarlık tarihinde sadece küçük bir parantez… O halde, bu
kadarcık zamanda bir sürdürülemezlik durumu, bir uygarlık krizinin ortaya
çıkmasının sebebi ne idi? Böyle bir yazıda bu soruya tatmin edici  cevap vermek mümkün değildir. Yine de iki
temel nedenden söz edilebilir: Birincisi, kapitalist işletmeler vahşi bir
rekabet ortamında faaliyet gösteriyorlar… Varlığını koruyabilmenin, yarışta
kalabilmenin koşulu, her seferinde toplam artı-değerden daha büyük pay kapmakla
mümkün… Bunun için de sermayesini büyütmesi, bu amaçla da en ileri üretim
tekniklerine sahip olması gerekiyor… Başka türlü söylersek, her seferinde
canlı emeği ölü emekle (makinayla) ikâme etmesi gerekiyor ki, bu işsizliğin
sürekli büyümesi, üretilenin satılmasının zorlaşması demektir… Lâkin bir
sorun var: Makina, robot ‘yeni-değer’, ‘fazla-değer’, ‘artı-değer’ yaratmaz…
Daha önce yaratılmış makinada, robotta ‘dondurulmuş’ değeri yeni ürüne transfer
eder… Dolayısıyla, her ileri aşamada sistemin kendini yeniden üretmesi
zorlaşıyor…

İkincisi, kapitalizmin  kendini yeniden üretme ritmiyle, doğanın
kendini yeniden üretme ritmi arasında bir uyumsuzluk var… Ve fakat,
kapitalizm kendi ritmini doğaya empoze ettiğinde, dayattığında, doğanın kendini
‘yenilemesi’ sorunlu hale geliyor. Bu da ekolojik kriz, ekolojik yıkım demek…
İşte bu ikisinin diyalektiği de bir ‘uygarlık krizi’ ortaya çıkarıyor…  Başka türlü söylersek, kapitalizmin kendi
mantığının ve işleyişinin bir sonucu olarak, iç sınırına, ekolojik sorun, ekolojik yıkım nedeniyle de dış sınırına ulaşmış bulunuyor…

Artık, kapitalizmin insanlığa teklif edeceği bir şey yok…
Eğer, insana ve doğaya saygılı başka bir uygarlığa giden yol vakitlice
aralanamaz ise, insanlığın ve uygarlığı bir geleceği olmayacak… Hesap ortada
olduğuna göre…