Perşembe , 21 Eylül 2017

Avrupa Birliği bahçesinde bir Türk dikeni – Javier Solana

Avrupa Birliği (AB) bir yandan çekirdek kurumlarına tehdit oluşturan milliyetçi dalgayı savuşturmaya çalışırken, diğer yandan stratejik en önemli müttefik ülkelerinden bazıları mevcut siyasi iklime daha fazla belirsizlik enjekte ettiler. Bu ülkelere açık bir örnek, 1952 yılından beri NATO üyesi ve 1999’dan bu yana AB’ye üye olmak amacıyla resmi olarak aday olan Türkiye’dir.

Türkiye, coğrafyası itibariyle, kâğıt üzerinde Avrupa ile Ortadoğu arasında köprü olma sıfatıyla ideal bir ülke olma görevini yerine getiriyor. Ancak bu sıralarda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Almanya ve Hollanda yönetimlerini Naziler gibi davranmakla itham etmesiyle birlikte AB – Türkiye arasındaki ilişkilerin seyri alarm verici düzeyde dönüş yapma noktasına gelmiş oldu.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, geçen Temmuz ayında meydana gelen başarısız bir darbe girişimine karşı durmasından bu yana, iktidar gücünü artırmak ve rakiplerine karşı saldırıya geçmek üzere ulusal düzeyde baş gösteren acil durumdan faydalanıyor. Popülaritesinde artış eğilimi olması da Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ile ülkeyi yönetme stratejini desteklemiş oldu. Kamu sektöründe çalışan 100.000’den fazla memurun görevine son verildi ya da görevden el çektirildi, Erdoğan’a siyasi rakip olarak görülenlerin birçoğu cezaevine girdi. Çok sayıda Sivil Toplum Kuruluşu (STK) ve haber merkezi kapatıldı. Türkiye bu sıralar rekor sayıda gazetecinin demir parmaklıklar arkasında konulması konusunda şüpheli bir şerefe sahip olma özelliğini sürdürüyor.

Ayrıca, Cumhurbaşkanı Erdoğan yönetimi, Nisan ayı ortalarında yapılacak, Türkiye’yi parlamenter rejimden başkanlık sistemine götürecek bir referandumla kararı alınacak bir anayasa reformu için baskı uyguluyor. Referandumun geçmesi halinde Erdoğan, modern Türkiye’nin saygın kurucu “babası” Mustafa Kemal Atatürk’ün sahip olduğu yetkileri aşan bir yetkiye sahip olacak.

Avrupa Konseyi, olağanüstü hal koşullarında yapıldığı için, referandumun meşruiyetten yoksun olması konusunda uyarıda bulunmuştu. Bu şartlarda yapılacak bir referandumun, aslında Türk demokrasisine başka bir darbe olurken, Erdoğan da giderek artan dik başlı dış politikasını izlemede daha fazla moral bulmuş olacak.

Avrupa’ya mülteci akınını yönetmek üzere AB ile Türkiye arasında Mart 2016’da yapılan anlaşma dikkate alınmazsa, taraflar arasındaki ikili ilişkilerde yaşanan diplomatik gerilimin konjonktürden doğan yeni bir normal durum olduğu görülüyor. Birkaç hafta önce Almanya Şansölyesi Angela Merkel Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı ülkesinde basın özgürlüğüne saldırı olduğu konusunda eleştirmişti. Erdoğan’da Almanya ve Hollanda da yaşanan güvenlik endişeleri nedeniyle referandum öncesi gösterilerin iptalini eleştiren açıklamasında Nazizmi tehlikeli bir şekilde önemsizleştirmişti.

Ancak, Cumhurbaşkanı Erdoğan, işin içinden çıkmak üzere, yaptığı kabul edilemez hakaretleri için mülteci anlaşması arkasına saklanamaz. Oluşan öfkeye daha fazla öfkeyle cevap vermek AB ile Türkiye arasındaki ilişkilere zarar verici olurken, AB’nin Türkiye ile ortaklığı son derece değerlidir. Ancak, öneminin yanında, koşulsuz  olmadığı konusunda da açık bir mesaj gönderilmesi gerekiyor. AB Yüksek Temsilcisi Federica Mogherini ve AB Komisyonu Üyesi Johannes Hahn’ın Türkiye’ye “aşırı açıklama ve eylemlerden kaçınma” çağrısında bulunan yakın tarihli ortak bildirisi hoş karşılanan bir başlangıç niteliğinde.

AB ve Türkiye arasında giderek artan gerginlik durumu, Türkiye dış politikasında meydana gelen diğer değişimlerle de çakışmış oldu. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türkiye’nin 2015 Kasım ayında Rusya’ya ait bir savaş uçağını düşürmesinden sonra, Rusya Devlet başkanı Vladimir Putin ile şaşırtıcı derecede kısa bir zamanda uzlaşma sağladı. Türkiye askeri güçleri daha sonraki süreçte Suriye savaşında Rusya ile işbirliği yapmaya başladı ve Türkiye 2016 Ağustos ayında Suriye’deki anlaşmazlığa askeri müdahalede bulundu. Başlangıçta Türk – Rus ittifakının uzun süre devam edip etmeyeceği tartışma konusu olurken, bu ittifak daha sonra Suriye savaşında meyvesini vermiş oldu.

Türkiye’nin Suriye savaşındaki esas hedeflerinden birisi, Türkiye topraklarında çok sayıda eylemde bulunan İŞID örgütüne (Islamic State) karşı savaşmak olduğu görülüyor. Türkiye hükümeti, IŞİD örgütüne karşı savaşmanın yanında, aynı zamanda, etkisi Türkiye’nin güneyinde hissedilecek bağımsız bir Kürdistan’ın kurulmasını önlemeyi de umut ediyor.

Türk otoriteleri, bu hedef doğrultusunda, ABD, AB ve Erdoğan yönetimi tarafından terörist grup olarak dikkate alınan Kürdistan İşçi Partisi (PKK) ile bağı olduğu gerekçesiyle Demokratik Birlik Partisini (PYD) hedef alıyorlar. ABD ve AB yönetimleri,  PYD güçlerinin Suriye’de IŞİD örgütü güçlerini geriye püskürtmede yerine getirdikleri merkezi rolü nedeniyle Türk askeri güçlerinin PYD’ye saldırıları konusunda kaygı duymaktalar. Başkan Donald Trump yönetimi, şimdiye kadar, ABD’nin PYD’ye olan desteğini çekme konusunda istekli olmadığı anlaşılıyor.

Kürt sorunu, uzun zamandan beri, bölgede var olan jeopolitik belirsizliğin kaynağı oluyor. Bununla birlikte,  ABD ve AB yönetimleri, herkesin üzerinde hem fikir olduğu, IŞİD örgütü (İslam Devleti) barbarlığını sona erdirecek akılcı öncelikli faaliyetleri sürdürmek üzere Erdoğan’a baskı yapmalıdırlar. Bu amaç doğrultusunda hedefe ulaşmak üzere oldukça kapsayıcı düzeyde ve Suriye’deki IŞİD örgütü kalesi Rakka’yı alabilecek bir koalisyonun oluşturulması gerekiyor.

AB yönetimi, Erdoğan’ın giderek artan düşmanlık duygusuna rağmen, Türkiye ile olan bağlarını savunmalı ve AB’nin Türkiye’ye ile ortaklık ilişkisinin karşılıklı olarak sağladığı faydayı unutmamalı. Türkiye’nin 1995’te AB ile imzaladığı Gümrük Birliği Anlaşması, her şeye rağmen,  Türkiye’nin ekonomik gelişmesine büyük katkı sağlamıştır.

Suriye’de barış sağlanıncaya kadar Türkiye ile AB arasındaki ilişkilerde bazı gerginlikler yaşanabilir. Ancak, olası bu gerginlikler mutlak şekilde geri dönülmez özelikte olmaz. Bazı adımların atılması bu gerginlikleri gidermede kolaylık sağlayıcı olur. Türk hükümeti daha az değişkenlik arz eden bir dış politika izlemeli ve vatandaşların önümüzdeki referandumda ve gelecekte olabilecek diğer oylamalarda kendilerini özgürce ifade etme ortamını sağlamalı. AB, kendi cephesinde istikrarlı bir duruş sergilemeli, Türkiye’nin vatandaşlarına yaşama sevinci dinamizmi veren, çoğulcu ve istikrarlı bir ülke olma fikrinin yaşama geçmesini sağlamada katkıda bulunmalıdır.

Kaynak: https://www.project-syndicate.org/commentary/turkey-erdogan-referendum-eu-by-javier-solana-2017-03

 

Çeviren: Nizamettin Karabenk