Pazartesi , 20 Eylül 2021

“KADIN(LIK) BİLİNCİ” Mİ? (GENÇ BİR KADIN ARKADAŞIN SORUSUNA YANIT)[*] SİBEL ÖZBUDUN

“Bilinçleninceye dek başkaldıramayacaklar, başkaldırmazlarsa da bilinçlenemeyecekler.”[1]

Öncelikle,
kavram bence oldukça tartışmalı. Bir cinsiyete, üstelik de tarih-aşırı bir
bilinç atfetmek, bırak Marksizm ile, düz mantıkla dahi mümkün değil. Örneğin
Kleopatra da kadındı, onun cariyesi de, sen de… Üstelik ataerki (patriyarka) o
günlerde de vardı, bu günlerde de… Şimdi buna dayanarak, Kleopatra’yı, Hürrem
Sultan’ı, onların cariyelerini, ırgat kadınları ve seni-beni (bir de Angela
Merkel’i) kapsayan bir “kadınlık bilinci” varsayımı, en yalın deyişiyle
anakronizm olur.

Onun yerine,
şöyle düşünmenin daha doğru olduğu kanısındayım: her çağın, daha doğrusu her
iktisadi-siyasal-toplumsal sistemin ve “kendisi için sınıf” konumundaki her
sınıfın, kadınların konumu ve toplumsal cinsiyetler-arası ilişkilerin nasıl
olması, ailenin biçimi, cinsiyet rolleri, cinsiyete dayalı işbölümünün nasıl
olması gerektiğine dair tasavvurları vardır. Egemen sınıflar, kendi
tasavvurlarını hâkim tasavvur, giderek etik, dinsel, yasal çerçevelere
dayandırmak suretiyle geçerli zihniyet, bir çeşit “zamanın ruhu” hâline
getirecek araçlara sahiptirler ve bunu çoğunlukla başarırlar.

Ama malum,
sosyo-ekonomik sistemlerde yalnızca egemen sınıflar yok. Bir de ezilen,
sömürülen sınıflar var. Ve bunlar zaman zaman kendi koşullarını değiştirmek,
üzerlerindeki tahakküme, sömürüye son verme kararlılığına kavuşurlar, ya da
Marksist deyişle “kendinde sınıf” olmaktan çıkarak, “kendisi için sınıf” hâline
gelirler.

Egemen sınıfın
karşısında yer alan, onunla taban tabana zıt çıkarları olan ve egemen
sınıfla(rla) bir mücadele içinde olan ezilen-sömürülen sınıflar (emekçi
sınıflar: köleler, serfler, köylüler, işçiler…) da kadınların konumu vb.
konusunda (genellikle egemenlerin tasavvurlarından çok daha özgürlükçü olan)
bir tasavvura sahiptirler ve özellikle de kalkışma/ayaklanma momentlerinde bu
tasavvurları hayata geçirirler. Örneğin Spartaküs ayaklanmasına katılan köle
kadınlarla erkeklerin ilişkileri, dönemin Roma’sının standartlarına göre çok
daha eşitlikçiydi, köle kadınlar ayaklanmalarda komuta kademelerine dek
yükselebilmişlerdi… Ya da Anadolu’nun köylü isyancıları Babaîlerde, Orta Doğu
Karmatîlerinde, Batı Avrupa Cathar isyanlarında… Kadınlar kendi toplumlarında
geçerli ahlâksal-dinsel-toplumsal kuralların çok ötesinde özgürlükçü-eşitlikçi
bir ethos’tan yararlanabilmişlerdi…

19. yüzyıldan
itibaren sanayileşmiş ülkelerde baş gösterip, kapitalist dünyaya yayılan işçi
mücadeleleri de genel olarak kadınların eşitlik ve özgürlüğünü talepleri
arasına katmışlardı…

Ama dikkat:
14.-15. Yüzyılın Cathar isyancıları ile 20. Yüzyılın proleter devrimcilerinin
“kadınların özgür ve eşit olması”ndan anladıkları, oldukça farklıdır. Örneğin
Cathar’lar için kadınların “dinsel baskılardan kurtulmaları” gibi bir talep söz
konusu değildi/olamazdı. Ama örneğin kadınların İncil’i va’zedebilme özgürlüğü”
temel talepleri arasındaydı. Bir başka deyişle, belirli bir dönemin kadınların
konumuna ilişkin tasavvurları (diğer tüm tasavvurları gibi) 1) İçlerinde
yeşerdikleri tarihsel-toplumsal ortamın; 2) Bağrında biçimlendikleri
sınıf(lar)ın dünya kavrayışlarıyla sınırlıdır.

Diyeceğim şu:
her çağın ve mekânın, bağrında yer alan sınıfların mücadelesi tarafından
belirlenen bir “ruhu” (“kültürü” diyelim mi?) vardır: Çağa hâkim olan, genelde
egemen sınıfların fikir ve tasavvurlarıdır; ama özellikle sınıf mücadelelerin
yoğunlaştığı dönemlerde egemen fikirlere/ zihniyetlere, ideolojilere karşıt,
alternatif fikirler gündeme gelir. Hem egemen fikirler, hem de alternatif/
karşı ideolojiler tarihsel olarak değişkendir.

Bir örnek
vermek gerekirse, 19. yüzyılda kadınların eşitliğine ilişkin tasavvurlar
kompleksi, (feminizm) ağırlıklı olarak liberal burjuvazinin dünya kavrayışıyla
sınırlıdır; liberal burjuva ideolojisinden beslenir ve hem 1) Kendisi formel
eşitlik (oy hakkı, eğitim hakkı, mesleklere girebilme, miras hakkı vb.)
taleplerine yaslanırken, kadınların her türlü baskıdan kurtulması ve tam
eşitliğini savunan çağdaşı işçi sınıfı perspektifinden; hem de 2) 19. Yüzyıl
feministlerinin taleplerini yetersiz ve sınırlı bulan ve topyekun özgürleşmeyi
savunan ikinci dalga feministlerden farklılaşır.

Gelelim
ataerki meselesine. Ben ataerkini bir “erkeklik bilinci” olarak tanımlayan
yaklaşıma katılmıyorum. Ataerki prototipini kabile patriyarkında bulan bir
“iktidar formu”dur: kabilenin yalnızca kadınları üzerinde değil, gençleri,
çocukları, hizmetkârları, köleleri… vb. üzerinde yetkesi olan yaşlı eril figür.
Kabilenin mallarını, sürülerini yöneten, topraklarının nasıl dağıtılacağına,
ürünün nasıl kullanılacağına, savaşa, barışa karar veren güçlü gerontokrat
figürü. İlk devletlerin çekirdeği, prototipi… Yani bence ataerki kavramını
salt kadın-erkek ilişkileri bağlamıyla sınırlamak, hatalı olur. Ataerki, (ilk
biçimlenişi itibariyle eril olan) iktidardır; yalnızca kadınların değil,
topluluğun bütününün idaresiyle ilişkilidir. Bu form, farklı üretim tarzlarına
kendini uyarlama esnekliğine sahiptir, ama sınıfsal sömürü ve tahakküme dayalı
her üretim tarzı, ataerkil siyasaya dayanır: ezenlerle ezilenler, sömürenlerle
sömürülenler, erkeklerle kadınlar, merkez ile çeper arasında eşitsiz, ve
birincinin ikinci üzerine tahakkümüne dayanan bir ilişki.

Özetle vermeye
çalıştığım bu yaklaşımla baktığımızda, bir sınıfın diğerini sömürüsü ile bir
cinsiyetin (erkek) diğeri (kadın) üzerindeki tahakkümünün zorunlu bir ilişki
içerisinde olduğunu görürüz. Nasıl siyaset iktisadın bir yüzü ise, ataerki de
sömürünün bir yüzüdür.

“Yalnızca
sistem mi? Erkeklerin hiç mi suçu yok?” dediğini duyar gibiyim. Erkekler,
elbette ki ataerkinin paydaşları. Eve döndüğünde önüne bir tas sıcak çorba
konulması, elinin altında çocukların sorunlarıyla, ev işleriyle ilgilenip
kendisine “büyük şeylere” kafa yoracak zaman bırakan, canı çektiğinde nefsini
körelteceği, canı sıkıldığında bağırıp çağırarak, döverek “stres atacağı”
birinin olması, bütün erkekleri ataerkinin “paydaş”ı kılar. Ama bu
“paydaş”ların bir kısmı büyük, büyük çoğunluğu ise küçüktür. Örneğin
fabrikasında erkek işçilerden çok daha düşük ücretlerle binlerce kadın işçi
çalıştırıp kârını azamileştiren patron; yaşlıların, hastaların, çocukların
bakımını, kriz zamanlarında ev ekonomini eserip besermeyi kadınların sırtına
yıkarak sosyal masrafları asgarileştiren ve de anneler aracılığıyla uslu,
itaatkar, uyumlu, “vatansever” yurttaşların yetiştirilmesini sağlayan
kapitalist devlet, “büyük paydaşlardır.” Sistem, bu büyük paydaşların yüzü suyu
hürmetine var…

Bütün
bunlardan sonra, Marksist açıdan bir “kadın(lık) bilinci”nden söz edilebilir
mi? Bana pek doğru gelmiyor. Örneğin, kadınların her türlü (iktisadi, siyasal,
toplumsal, cinsel, dinsel, ahlâksal…) tahakküm ve sömürüden özgürleşmesi
perspektifi”nden söz etmek, bence daha yerinde. Bu perspektif, “büyük
hissedar”ları yok ederken, küçükleri de dönüştürmeyi hedefler…

Son bir söz de
Karl Marx’dan: “Tarihsel değişimi belirleyen, kadınların özgürleşme oranıdır.
İnsanlığın zorbalığa karşı kazandığı zaferin bulunduğu nokta, kadının erkekle,
zayıfın güçlü olanla karşılaştırıldığında ortaya çıkan durumdur. Kadının
özgürlük derecesi toplumsal özgürlüğün doğal ölçüsüdür.”[2]

Bilmem sen ne
dersin?

24 Mayıs 2020
11:14:56, İstanbul.

N O T
L A R

[*] Kaldıraç, No: 227, Haziran 2020…

[1] George
Orwell.

[2] Karl Marx-Friedrich Engels-V. İ. Lenin, Kadın ve
Aile, çev: Arif Gelen, Sol Yay., 1979.